Kadınlar ne ister?

Freud ve Bettelheim dahil, psikoloji alanındaki kimi düşünürler, Mavisakal masalında anlatılan belli bölümleri kadınlara cinsel merakları yüzünden verilen psikolojik cezalar olarak yorumlamışlardır. Klasik psikolojinin şekillenmeye başladığı dönemlerde, kadınların merakına tamamen olumsuz bir anlam yüklenirken, aynı özellikteki erkeklere araştırmacı adı yakıştırılmıştır. Kadınların her işe burunlarını soktuğu söylenirken, erkeklere öğrenme heveslisi denmiştir. Aslına, kadının merakının sadece sıkıcı bir röntgencilikmiş gibi sıradanlaştırılması, kadının içgörüsünü, içedoğuşlarını, sezgilerini inkar eder. Tüm duyularını yadsır. Onun en temel güçleri olan ayırt etme ve neden sonuç ilişkilerine dayanarak belirleme (determinizm) yetilerine saldırmaya çalışır. (Tıklayınız)

**

Bir adam bulamayacaksın. Neden? Çünkü ruhun bunun yapış yapış olduğunu bilecek kadar akıllı. Bu yapış yapış bir şeydir. Başka birisini bulmak, senin dikkatini dağıtacaktır. Bu kendini sevmekle ilgilidir. Kendini sevebilene kadar kimseyi bulamayacaksın. Bu çok güzel bir plandır. Neden umutsuzca bir adam(ya da kedi,köpek, çocuk vs) peşindesin? Neden? Bu, ‘bir adamla birlikteliğin’ deneyimlendiği  yaşamlardan biri daha olup çıkardı. Oysa bu, kendinle olma yaşamıdır. Neden o tutkuyu ve o enerjiyi alıp da kendi ruhunu(bilgeliğini) yaşamına davet etmiyorsun? (Adamus)

Uludağ Sözlükten gençler ne demiş:

kısa bir zaman öncesine kadar, istediklerinin sevilmek olduğunu düşünüp yanıldığım xx kromozomlu türdaşlarımın aslında talep ettiklerinin ne olduğunu irdeleyen soru.
peki nedir aslında talep edilen şey? engin tecrübelerim neticesinde, kadınların aslında sevilmek değil, sevmek istediklerini anladım. sevebilmek istiyorlar. küçük hesaplar yapmak zorunda bırakılmadan sevebilmek. işini yaptırtmak için mi, annesine baktırmak için mi, haftada 15 dakika cinsel haz almak için mi, yemeğini yaptırmak için mi, arkadaşına hava atabilmek için mi vs. gibi birçok küçük hesaplar düşünmek zorunda bırakılmadan sevebilmek.

herbert simon, 26.04.2008

aslında kadınların bitmek tükenmek bilmeyen isteklerini düşününce ne istemezler ki diye durup düşünülecek soru cümlesi, zira asla bir kadını tümüyle mutlu etmek imkansızdır, çok çalışırsınız ama olmaz, aynen fizikteki sürtünme kuvveti gibi…
her soruda ihmal edilebilr denilir, en idealidir, ama sonuçta sürtünmesiz ortam asla bulunamaz, teoride kalır gider..
kadınları da mutlu etmek böyle bir şeydir..
tam mutlu olacaığını teoride hesaplamışsınızdır ama pratikle asla uyuşmaz, uyuşamaz.
en istediği kıyafeti alırsınız, çantasıyla uymaz, kredi kartı çıkartırsınız limtini az bulur, hafta sonu tatile götürürsünüz onbeş günlük tatil ister..
yani kadınlar ister, ister , ister.. devamlı ister ama asla yetinmez, yetinmez, yetinmez… #3323955 (jack daniel

Cevabının kesinlikle sabit bir şey olamayacağı sorudur. bu soruyu cevaplamak bir kadın için bile çok zordur. çünkü kadınlar erkeklere göre çok farklı yaratılmışlardır ve farklı gezegenlerden olduklarını söylemek pek de zor değildir. kadınlar erkeklere göre çok daha kompleks, karışık bir duygu ve zeka seviyesindedir. bir olayın bir kadın ve bir erkeğin dünyasında yarattığı sonuçlar çok farklıdır. erkekler ise daha basit yaratıklardır kadınlara göre. erkeğin temelde istediği şey sevilmektir. doğduğu andan itibaren annesinin bakımına muhtaç olan erkek, gün geçtikçe ve büyüdükçe tek başına yaşamayı öğrenmiştir ama teslimiyetin, savunmasızlığın bilinç altında yarattığı o boşluğu sevdiği/seveceği/hayatını beraber devam ettireceği kadında bulmak ister. bununla beraber cinsellikte bir erkek için kadın sadece bir araçtır. erkek gördüğü her güzel kadına sahip olmak ister. evli olup olmaması pek önemli değildir ve freud abimizin de söylediği gibi “Hiçbir erkek, cinsel ilişki kurmak istemeyeceği bir kadınla yakın arkadaş olmaz.” kadınlar içinse bu durum çok farklıdır bir kadın yaşayacağı tüm güzel şeyleri erkeğiyle yaşamak ister. genellikle bu erkek bir kadının ilk aşkıdır. ve kadın asla aldatmayı düşünmez fakat aldatıldığını öğrendiği an, kadın için aldatmak artık bir intikam biçimine dönüşür ve sevgilisinin en yakın arkadaşıyla bile bunu yaparak intikamın en büyüğünü alır, ve bunu yaparken sevgilisinin bunu bilip bilmemesi umrunda bile değildir. kadın bunu içinde hisseder, zafer naralarını içinde atar. ve hiçbirşey olmamış gibi hayatına devam edebilir… bir erkekle bir kadının sadece aldatmak yönünden farklarını anlattığım bu yazıda bir sonuca varmak amacı taşımasam bile; sonuç olarak: kadınlar bir çok şey ister ve temelinde ne yattığını tamamen kadının yaşamış olduğu çevre koşulları belirler. #3359513 (tepsi mudafaa, 05.05.2008

Aslında kadınlar bişey istemezler. düşünüp kafa yormaya hiç gerek yok. sadece adam gibi sevmek yeterli. dur şuna özel olarak ne yapayım falan diye uğraşmaya gerek de yok. hiçbir şey yapma, cıvık cıvık da olma, senin peşinden koşsunlar. sen neden kadınlar ne ister diye düşüneceksin ki? ona göre davrancaksın ki? doğal ol, kendin ol, rollere girmene, cool takılayım veya esprili erkek izlenimi vereyim de demene gerek yok. sözünü çok da tartma. ne hissediyorsan onu söyle. yani hiç kasma. adam gibi adam ol. o kadar. #4443157 (dag evi, 30.12.2008

**

Bigün vapur iskelesinde bekliyordum (içeri almışlardı), çok kalabalığız ve birbirimiz çok yakın duruyoruz. Hemen yanı başıma üç genç kız olmaya yakın çocuk irisi düşmüşlerdi ve sağırlardı. Üçü birbirine dönük biçimde sürekli (özel işaretleri ile) sessizce konuştular. Söyleyecek şeyleri hiç bitmiyordu aman tanrım, geveze her yerde geveze sanırım 🙂

Beyazların Okulu

EVET BEN BEYAZLARIN OKULUNA GİTTİM. OKULUN KİTAPLARINI GAZETELERİ VE İNCİL’İ OKUMAYI ÖĞRENDİM. ANCAK ZAMANLA BUNLARIN YETERLİ OLMADIĞINI GÖRDÜM. UYGAR İNSANLAR, İNSAN YAPIMI BASILI SAYFALARA ÇOK FAZLA BAĞLILAR. BEN YÜCE RUH’UN KİTABINA, YANİ ONUN YARATTIĞI HERŞEYE BAKIYORUM. EĞER DOĞAYI TANIMAYA ÇALIŞIRSANIZ, O KİTABIN… ÇOK BÜYÜK BİR KISMINI OKUYABİLİRSİNİZ. BİLİYORSUNUZ, EĞER KİTAPLARINIZIN HEPSİNİ ALIP GÜNEŞİN ALTINA SERER, ONLARI BİR SÜRE İÇİN KAR, YAĞMUR VE BÖCEKLERE BIRAKIRSANIZ GERİYE HİÇBİR ŞEY KALMAYACAKTIR. OYSA YÜCE RUH SİZE VE BİZE, DOĞA OKULUNDA ORMANLARI, IRMAKLARI, DAĞLARI VE BİZİ DE İÇİNE ALAN HAYVANLARI ARAŞTIRMA OLANAĞI VERDİ… TATANGA MANİ, STONEY KABİLESİ..

**

Bir akım, bendini yıkmış

Bir çağlayan, ortasında kaldığımız.

Ey sen Batıdan esen rüzgar

Ezerken yapraklarını dev

Ağırlığın altında

Hesaplamadın hiç onun içten

Gelen gücünü. Unuttun;

Roma bile oldu Asyalı

Aldıktan sonra Anadoluyu

Medeniyet getiriyorum

Değiştiriyorum, dönüştürüyorum dedin

Ne olacaktı yani ne sandın?

her şeyi bilirken akılla

basit fizik kuralını hiçe saydın.

Sen ki bilmez misin doğa

Sevmez tek yönü

Hep olmuştur işaret levhasının

İki yönü!

Saldı üzerine bütün gücünü

Canı yanmış, kökleri sızlamıştı

Doğu’nun, farkında bile olmadan

Üfledi, bildiğince gizli sırlarını

İçten içe yıkmaya başladı

Ele geçirdi tek tek kaleleri

Ve bırakmayacak peşini

Tek bir adam kalmayıncaya kadar

Oyacak altını, yıkılmaz sandığın kuleleri

GO oyunu gibi, hatırla!

Dilediğince yayılamazsın öyle

Herkes aynı silahı kullanmaz

Geç olacak anlaman korkarım

Vakit geçmeden ve kaldırmadan

Beyaz bayrağı, öpmelisin

Kıramadığın eli!

Yoksa gelir Kilikya’dan Mitra dini

Ve dahi Mısırdan ulaşır sisli Britanya’ya sesi.

Rüyadaki esrar dolu haller

Geçip giden tatlı yaz günlerine

Hakim olur, ne oluyoruz demeden.

Eğer anlamakta direnirsen

Batı bilgeliğinin, Doğu’ya

Amatörce bir öykünme olduğunu

Yakında alıverecek altındaki

Teknoloji koltuğunu.

Elinde satranç taşlarıyla kalıvereceksin.

Çağdaş insanın çöküşü

Yalnızlığın acizliği, üstüne kanser

Daha üstüne ruhsal kanser!

Dünya anayolunda, bırakmış kendi yolunu

Arka sokaklarda aranıyor aşkın büyüsü

Bir Buda’nın inandırıcı eski yaşantıyı

Duyabilmek için, bırakıp iki milyon

Tanrıyı, amansızca kuşkuyla

Uyandırıyor içimizde ne var ne yoksa

Seni kurnaz Avrupalı! Dini

Ve benzeri şeyleri

Yalnızca yavan yığınlar için

Ha bir de kadınlar için zannederken

Ve gökte tek bir bulut yokken

Fırtına kopacak diyenlerle alay ederken

Kopsa bile bize ulaşmaz derken

Yalnız gece açan çiçeklerle bezenmiş

Saf ve ince olanla uğraşıyoruz biz.

Neyse ki arada kalmışlar var; bizim gibi!

Tersimizi yüzümüzle buluşturalım diyenler

Mahatmalarla, Amerikan rüyası

Çarptığınızda boy boy kitaplar, bombalar

Anlayan anladı, gerisi en iyi

Tahminle kiyetizm!

İşte böyle, bazen ilginç bir şakadır

Arada kalmak! İkisinden önce

Görüp davranmak!

Sa

14.12.03

**

Eski bir Budacı metinde şöyle bir beyit vardır: Bugünkü yaşantımız dünkü düşüncelerimizin, dünkü eylemlerimizin; yarınki yaşantımız da bugünkü düşüncelerimizin, bugünkü eylemlerimizin eseridir.  Bu ifade kuantum fiziğinde güncel anlamda telaffuz edilen; “Gerçekliğin mükemmel doğası, bilinçli gözlemcinin katılımını bekler” cümlesiyle neredeyse kavuşum haline gelmiştir.

Doğu felsefesi trendi, Batıdaki büyük bir açlığın getirdiği önlenemez bir yükseliştir bence. Çünkü Batı anlayışı, meseleleri en küçük parçalara bölerek ve zamanla yarıştırarak çözmeye çalışıyordu. İnsanlar yaşamları içinde hiç bir nesnenin bütününü görme-yaratma sürecine giremiyorlar ve bu sebeple varolma sevinçlerini kaybediyorlardı. (Yazının bütünü için tıklayınız)

Sevinçli reborn’umuza devam

Yazının öncesi için tıklayınız

Ayyy çok ciddisiniiizzziz :((( Ay ben uyuyum bari… Az oynamak isteyen olursa beni nazikçe uyandırsın.

**

Allah kimseyi mükemmelliyetçi bi anneye düşürmesin, hele bi de tek mükemmeli kendisinin bildiğinden emin olanlardan muhafaza etsin.

Benim nasıl bi bileşim olduğumu hiç merak etmeyen, benden bi an bile çekinmeyen annişlerimrica ediyorum benden uzak durun.

Tıkış tepiş zihninize dolmuş doğruları bana dayatmak için, beni bi hiçmişim gibi yoğurmak isteyenleriniz benden uzak durun.

Beni korkutuyorsunuz. Huzursuz ediyorsunuz

**

Annişler, beni sevdiğinizi sanıyorsunuz ama neden bunu hiç hissedemiyorum?

Beni korumanıza ihtiyacım var, öldürmenize değil.

Saygı duyulmaya, misafir gibi ağırlanmaya ihtiyacım var, oysa sen sana kul olarak geldiğimi sanıyo gibisiniz. Böyle düşünmediğini biliyorum ama davranışlarınız bunu hissettiriyor bana.

Sevgili annişlerim, her ağladığımda acıktım ya da altımı kirlettim sanıyorsunuz. Ben sadece üst ve alt deliklerden ibaret değilim. Beni keşfetmenize, onurlandırmanıza ihtiyacım var.

Hele hele birbirinden sıkılıp ne yapacağını bilemeyen bi anniş-babişin evliliğini korumak için hiç gelmedim bu dünyaya. Ne için geldiğimi de bilmiyorum aslında. Şaşkınım, gerçekten şaşkınım.

**

Sevgili annişler, babişler, üzerime bi ısı vurdu, gözlerimi açamayacak kadar parlak bi ışık da cabası ama bu bana hoşnutluk verdi, sanki sırf bunu hissetmek için burdayım zaten.  Bi sürü titreşim ve ısı farklarıyla çevriliyim. Bazıları çok hoş geliyor bazıları huzursuz ediyor.
Biliyorum bu titreşimlerin hepsine bi isim vermişsiniz ve bana bunları öğretecekmişsiniz. Çok kesin ayrımlarınız olduğunu da duymuştum. Ah keşke benim hissedebildiğim zenginlikleri size açıklayabileceğim bi ifade yolum olabilseydi. Fakat yok sadece gülümseyebiliyorum ve ağlayabiliyorum ve bu ifadelerimden bi şey anlayabildiğinizi sanmıyorum.

Kendimi ifade edebilmek için araçlara ihtiyacım var, fakat bu araçların yetersiz kalabileceğine dair şüphelerim de var. Henüz altı günlük olsam da sizden çok daha yüksek hissetme kabiliyetim olduğunu fark ettim.
-adı konmamış bebiş-

ŞÖ: adın ” Yaşayan” olsun, nerede olursan ol- nasıl olursan ol, hangiyle- neyle-niçinle-nasılla-kim olarak varlığının her biçiminde adın “Yaşayan” olsun!

bebiş: vaavvv yani ıngaaaa…

**

Denizin suyu çekildi ve tünelin ucu göründü. Hayat böyle başladı. (Yaşayan)

**

Ahh sevgili anniş ve babişlerimmm… Fırsat verirseniz sizleri daha çok şaşırtabileceğimi sanıyorum. Bi sürü sürprizlerle donattı genlerinizin kazayla birleşip bende varoluşları.

Yabancı dille eğitim

Haluk Berkmen: Oktay Sinanoğlu’nun sohbetini izlemenizi özellikle önerdim. O sohbette diyor ki 1945 yılında yapılan ikili anlaşmalarla eğitim sistemimiz yabancılara teslim edilmiştir. Bir zamanlar dünya çapında ilim adamlarını yetiştiren Türk okulları günümüzde “Anadolu Liseleri” adı altında İngilizce eğitim yapmaktadırlar.

Eğer adında Anadolu varsa, o liselerde Anadolu kültürüne saygı duyması gerekirken Anglo-Sakson kültürüne saygı duyulması sağlanıyor. Bu şartlarda birlik beraberlik ruhunu sasıl sağlarsınız? Bedendeki hücrelerden söz ediyor İsmat bey; peki ama bedendeki hücreler beden dışına özenirler mi? Onlar bedende eşit derecede önemli olup hiç bir hücre hiç bir diğer hücreden daha önemli veya önemsiz değildir.

sa: Toplumların özenti içinde ve kendisine-kültürüne-toprağına-atalarına vs- özetle kendi bütünlüğüne karşı acizlik duyarak yetiştirilmesinin hastalıklı bi durum olduğunu düşünüyorum.
Şüphesiz ki, her toplumun, her insanın üstün , dikkatle dinlenecek hatta hayran kalınacak özellikleri vardır, bunları öğrenelim, her şeyden önce dinlemeyi öğrenelim. Kendimizi dinlemeyi ve sevmeyi, hata sayılan şeyler varsa bile onların o zamanın şart ve tercihleri olduğunu anlamaya yönelik bakış tarzı (çok basite indirgedim biliyorum ama bu konudaki fikirlerim bilinir, uzatmamayı seçtim şu anda) geliştirilmelidir.
Özetle ister bedenimdeki hücreler isterse dışardakilere ait hücreler, o anın şarttllarına uygun (en az enerji kullanacakları en rahat pozisyonu) seçimleri yaptılar. Başka türlü yapabilselerdi yaparlardı. Bunu şu an beğenmeyen varsa hemen derhal şu anda seçimini değiştirebilir çünkü hücreler genel prensiplerini korumakla birlikte seçimin Bilinç tarafından yapılmasına izin (!) veriyorlar.
Zaman sensin fark etmez. Beğenmediysen şimdi başka türlü yap!

HB: “Bunu şu an beğenmeyen varsa hemen derhal şu anda seçimini değiştirebilir çünkü hücreler genel prensiplerini korumakla birlikte seçimin Bilinç tarafından yapılmasına izin (!) veriyorlar.” diyorsun, ancak ben de aynı şeyi sorguluyorum. Ben de diyorum ki: “Seçimi yapan KİMİN bilinci?”. Eğer belinç dışta duran ve hücrelerin arzusu hilafına, onlara zara veren seçimler yapıyorsa vede üstelik tüm hücrelere bu seçimin en doğru seçim olduğunu aşılıyorsa ne demeli?

“Tamam, sen ne dersen ben katılırım, senin seçtiğin doğrudur, çünkü ben seçim yapmaktan acizim” mi demeli?
Şu sözlerin de doğru: “Özetle ister bedenimdeki hücreler isterse dışardakilere ait hücreler, o anın şarttllarına uygun (en az enerji kullanacakları en rahat pozisyonu) seçimler yaptılar.” Bu doğa yasısıdır ama “doğa yasasına göre benim kültürüm, ülkem yok olsun” mu demeliyiz? “Kuvvetli kültür zayıfı yok eder” diyip yem olmayı kabul mu etmeliyiz?
Eğer öyle olsaydı Atatürk: “Yedi düvel Osmanlıyı yok etmek için geldi. Durumu kabul etmekten başka çare yok” deyip kenara çekilmeliydi. Eğer sizin görüşünüz bu ise ona da saygım var. ben sadece kendi görüşümü ileri sürdüm.
Eğitim konusunda yabancı dil öğremine karşı değilim, sadece yarım yamalak ingilizce öğrenip Anglo-Sakson kültürüne hayranlık duymaya karşıyım. Yabancı dilde öğretim ve eğitim bunu yapıyor.
“Hakkıyla dil öğren ama kendi kültürüne de sahip çık.” benim ilkem budur.

sa: Yani özetle “ille de odunumun parası” diyorsun (aramızdaki samimiyete binaen şakamı yapıyorum) E tamam o halde odunun parasını ödüyorum: Yabancı dilde eğitime karşıyım.
Tabi her şey bu kadar basit değil. Örneğin Atatürk yabancı dille eğitimi bir günde getirip şart koştuğunda şu an genlerimin içindeki atalarım durumu nasıl karşılamıştı bilemiyorum. Hücrelerime soruyorum, bana diyorlar ki; boşver artık onu, geçmiş geçti (zaten biz tümümüz bile yedi sene içinde senin bedenini terketmiş oluyoruz), olayı şu anki bilincin ve niyetin düzeyinde ele al ve bize ne yapmak istediğini açıkça söyle!
İşte böyle diyo hücrelerim 🙂
Velakin zihin (bu yabancı bi aksam olmalı; çünkü hücrelerimle çelişebiliyor) diyor ki “zaten kullandığın lisanın Türkçeyle ilgisi nerdeyse kalmamış, ha ingilizce ha türkçe, diller canlı birer varlık halindeler ve kendi evrimlerini geçiriyorlar. Lisanlar sözlüklerde yazıldığı gibi değildir, o sebeple yabancı bi lisandan eğitim görünce kendi ruhunu yansıtamazlar. Sözlükler cansızdırlar! Ölüdürler. Boşver böyle kaygılar gereksiz.
Özetle bilmiyorum. Sosyoloji harikulade bişeydir onu biliyorum, okumayı ilk öğrendiğimde tarihle birlikte ilgimi çeken ilk iki kardeştir bunlar. 🙂

İki takım elbise

Günaydın frekanslarrr… Güneş sabahımıza teşrif etti, sevinç getirdi. Güzel bir pazar. Hayat akıp gitmiyor biz akıp gidiyoruz. Hemen şu an istediğiniz şeye başlayın, kahkahalar sizinle olsun.

Şu resmin şahaneliğine bak yaw! İşaretliyo, ölçüyo, biçiyo,dikiyo. Budur yani! Çobanlığa ve marangozluğa ilaveten terziliği de özendiğim meslekler arasına alıyorum. İştesize pazar hediyem 🙂

Küçük bi kasabada güzeller güzeli bi kız varmış. Evi nerdeyse her gün bir taliplinin ziyaretine uğrarmış, zenginler nüfuzlular başta gelirmiş velakin kız bunların hiç biriyle değil gösterişsiz bi terziyle evlenivermiş. Herkes (tüm talipler) üzülmüş ama iş bitmiş artık. terziyle bizim kız sessiz sakin şahane bi hayat yaşamışlar derken terzi ölüvermiş. Velaki kadın hala güzel mi güzelmiş. Eski yeni …bi sürü talipli yeniden ümitlenmiş, sokağı yol geçen hanına dönmüş. Kadının yaşlıca bi kapı komşusu varmış, bi gün bizimkini kenara çekmiş “kızım bunlar seni rahat bırakmaz, dile düşersin, gel şunlardan birini beğen de başın bağlansın” demiş. Kadıncağız da buna boyun eğmiş, bi tanesine evet demiş evlenmişler, gerdek gecesi, kadın güzelce hazırlanmış yatağa girmiş, kocasını beklemeye başlamış. Adam bi türlü hazırlıklarını bitiremiyor neyse bitirip yatağın önüne gelmiş, çıplak pazularını şişirip kadına göstererek “baaak, bunlar o terzide var mıydı?” kadın sessiz seyrediyor “baaak şu sırtımdaki kaslara bak bunlar o terzide var mıydı?” sessizlik. “baaak şu baldırlara, şu şunlara bunlaraaa bunlar var mıydı o deyyusta? Neyi üstündü onun” deyince, kadın gayet sakin cevap vermiş “O şimdiye kadar seni beni büker(!) üstüne de iki takım elbise dikerdi” demiş.

Konunun aslı için tıklayınız sekse dair