Çocuktan öğren yeniyi

Günaydınn frekanslarrr… Gerçi İstanbul’da daha kimsenin uyandığını sanmıyorum, olsun nasılsa uyanacaksınız! Bir gecede bikaç yüzyıl birden yürüdük, biraz yorulmuş olabiliriz ya da belki artık bize bunlarr vız geliyordur. 🙂
**
Çocuklarınızın sahibi değilsiniz. Göreviniz, onların sorularını ustalıkla yine onlara yönlendirmek.. Soru yarışına var mısınız onlarla?
..

yaŞıyorum
yaZıyorum

Ş ve Z ne kadar birbirlerinin simetriği iki harfmiş, az önce farkettim.
Biri içten dışa, diğeri dıştan içe…
… Hangi harf daha zarif sizce?
İkisi de güzel ama ben Ş yi köşesizliğin zerafetini taşıdığı için tercih ederim. Gerçi onun da bi kulpu var (o kadar kusur kadı kızında da olur!).

Demek ki yaşamak daha kendiliğinden ve daha zarif. Onu yazmak ise güzel ama biraz köşeli; çünkü sözler köşeli!
Yine de birlikte (neredeyse) yin yang oluyorlar. :))
-2005 günlükten-

**

Her gece uyuduğumda ölüyorum ve her sabah yeniden doğuyorum. Hatta yine yaşıyor olduğuma şaşırıyorum.

**

Yaşamak gerçekten bir ayrıcalık, bu büyük zevki bana bahşeden her ne ise ona minnetarım. Ne büyük zerafet ve ne müthiş bir kendine güven… Ki bu ona tarifsiz bir alçakgönüllülük vermiş.

**

Sen mühendissin değil mi?

Fıkra şu:

Büyük bir şirketin üst düzey yöneticilerinden biri, bir gün New York üzerinde balonla dolaşmaya çıkar. Aksilik bu ya, pusulasını aşağıya düşürür ve kaybolur. İnmek için uygun bir yer ararken bir gökdelenin tepesinde sigara içen bir adam görür ve alçalır.
-”Pardon. Ben neredeyim acaba?” diye sorar.
– “Yerden 500 feet yükseklikte bir balonun içindesin” der adam. Yönetici sinirlenir:
-”Sen mühendissin değil mi?” diye sorar.
-”Evet.” der adam. “Nereden bildin?”
– “Çünkü başım belada ve sana bir soru soruyorum. Verdiğin cevap 100% doğru fakat hiç bir işime yaramıyor.”
-”Sen de yöneticisin değil mi?” diye sorar Adam.
-”Evet sen nereden bildin?” –Adam “Çünkü yerden 500 feet yükseklikte bir balonun içinde kaybolmuşsun. Pusulan yok, berbat durumdasın. Fakat bu şimdi benim suçum oldu.” …!!

Yorumlar şöyle:

as: iyi bir mühendis cevap vermeden önce gps alıcısını çıkarıp koordinatlara bakar 🙂 eksik bilgi vermemeye çalışır :)sadece danışmanlar, bilgi verir gibi yapıp, durumu idare eder 🙂

te: Ben de mühendisim ve Bu benim tarzima çok benziyor :-))) redundansiz bi iletişim :-))). Neyse o…

sa: Evet bi danışman olsaydı şöyle bi soruyla cevap verirdi:”bu senin ne işine yarayacak?” Bi muhasebeci olsa: “bunu resmi deftere geçecek miyiz?” Bi doktor olsa “önce bi emar çektirelim”, bi turizmci olsa”burası 3500 yıl önce Likyalıların yaşadığı….” , Bi psikolog olsa “annen söze hep böyle mi başlardı?”, Bi terzi olsa:”iğrenç bi konfeksiyon tişörtün içinde gibisin”, Bi filozofa sorsaydı “ahhh dostum biz insanlar hep bu soruyla doğup ölüyoruz!”, bi din adamı olsaydı: “böyle şeytan icatlarını kimden öğrendiysen ona sor.” ,“bi mühendise sorsa:”Yerden 500 feet yükseklikte bir balonun içindesin”   diyebilirlerdi, çok eğlenceli bunu sürdürelim.

Bi de bu fıkradaki yönetici bendim (yıllarca), buna rağmen bu fıkradaki mühendisi beğeniyordum, onun zekasına hayran olduğum için bu kadar çok anlatıyor ve aslında kendime (yönetici) gülüyordum 🙂

te: Ben de insan neden fikralara güldüğünü arastirmistim. Beklentileri cokertilince insan o olayı komik buluyor. Aynı kuantum teorisinde dalgaların cokertilmesine benziyor…

sa: Yıllarca çok büyük şirketler yönettim, kadromda çok sayıda mühendis olurdu-her cinsinden-çok iyi geçinirdik, onlar bana hayran olurdu ben de onlara 🙂 eski anılarımı canlandırdınız.

**

“Ben azgın bi mühendisim Leonard! Matematikle ve seksle asla dalga geçmem” howard wolowitz -the Big bang Theory

Yolları yanyana yürümekten yanayım

Olurda olmazsam buralarda…
Yanağındaki küçük çukura saklanmak istiyorum.
Uyumak, yüzyıllarca uyumak.
İlla isim konulacaksa ben masal değil hayat demekten yanayım.
… Bu yolları yanyana yürümekten yanayım…
… …Erguvanlar açmaya başladı, mavi mi pembe mi ayırt edemiyorum renkleri, kokuna bir isim bulmaya çalışmaktan da vazgeçtim.
Geldiğinde bir masada kahvemizi yudumlayıp, heyecanla dedikodu yapacağız.
Sana kaçırmadan anlatmam gereken aylar biriktirdim.
Biraz sessizlik olacak sonra.
Sen hüzünlü gözlerini uzaklara salacaksın. Cümlelerim topallayacak, ağır, aksak kelimelerle soracağım.
Nasılsın ?
Nasılsın derken bile iyi olmana dualar ediyor olacağım.
Hiç bir sözümüz umutsuzluk taşımıyacak.
İnanacağız, inandıracağız, yaşadığımız cehennemin cennete dönüşeceğine.

Sadi Şirazi

**

Şeriat kapısı, toplumsal şartlanmaların en yoğun olduğu ve doğumla birlikte gelen insanın kendi özüne en yabancı kaldığı devirdir. Dünya yaşantısında olduğu kadar tanrı anlayışında da bir yüzeysellik ve şirk görülmektedir. Buna gizli şirk’te denir. Fakat, şeriat ehli bunun farkında değildir. Tanrı ona göre yerde yada gökte bulunmaktadır. İnsanlara oradan buyruklar yağdırmaktadır. Ölümden sonra sevap çoksa yani gökteki tanrının yağdırdıkları emirlere içtenlike itaat etmişse, hurilerle dolu cennete; günahları çoksa, cayır cayır yanacağı cehenneme gideceğine inanır. (Tıklayınız)

Aklın yolu bir demişler. Ha Hacı Bektaş demiş ha Ken wilber:)))Buyrun siz karar verin:https://blog.sonsuz.us/?p=6173

‎TE: ” Daha önceki doğumu ‘kan bağı vasıtasıyla doğmak’ olarak görür ve bu dünyadaki ikinci doğumun manevi-ruhi bir doğum olacağının bilincine varır.” En önemlisi bu ikinci dogumdur.

sa: Ben doğumlar arasında bi önem sırası yapmayı anlamsız buluyorum. Bu, kırmızı tatlı bi elma haline gelmeyi, çiçeğe durmaktan önemli zannetmeye benziyor :)))

TE:Birinci doğum zorunlu doğum, ikincisi ise isteğe bağlı…

sa: Evet tüm çiçekler tomurcuğa durmaz, duranların hepsi de büyüyüp ham elma olamaz, çoğu bi nedenle takrar çevrime girer. Ham elmaların da çoğu kızarıp tatlanamıyor. Ancak ne farkeder ki?Levazye’ye katılırım ben. Boşa giden hiç bişey yok 🙂

TE: Evet, herşey yerinde gerekli, ilk anda tam neye gerekli olduğunu bilmesek de.

**

Bir ırmağa düştüğünde yapabileceğin üç şey vardır:
-Bir işe yaramayacağını bile bile akıntıya karşı yüzebilirsin. Hem gideceğin yere gidemezsin hem de gücünü aptalca tüketip ölebilirsin.
-Kendini akıntıya bırakırsın, ırmak seni kendi istediği yere götürür.
-Hem kendini akıntıya bırakırsın, hem de akıntıyla beraber yüzersin. Böylece ırmağın aktığı yönde senin seçtiğin bir yere gidersin.

**

Nefes alıyoruz yaşamak için aslında o bizi öldürüyor (oksijen yakıyor bizi), yaşamak için kalbimizin tiktak laması lazım oysa o bizi ölüme götürüyor (tüm varlıkların eşit sayıda kalp atış sayısı var!). Sadece bu basit gerçeğimizi bile düşünmüş olan kaç tane insan vardır dünyada merak ediyorum.

Neleri seyrediyorum? Yeni gerçeklikler

Tabi çevremdeki her bi şeyi (kendim dahil) seyretmeye çalışıyorum. Fakat burda mevzubahis ettiğim televizyon kutusundakilerdi 🙂

The Big Bang Theory’nin eski bölümleri hafta içi her gün comedymax’de, bilginiz olsun 🙂 Yenileri de CnbcE’de pazartesileri. Bu arada Fringe ve The Mentalist’in yeni sezon bölümleri de başladı. Neyse yani, az buçuk seyredecek bişeyler çıktı sayılır 🙂 Demages’i de saymadan olmaz. Glen Close acaip bi kadın! Yenidizilerden;Person of interest, Unforgettable… Henüz isimlerini ezberleyemediğim daha bi sürü doğaüstü kaymaklı yeni gerçeklikler.

**

Işığı sürekli görse de gözümüz, o aslında kesiklidir. iki foton kesiği arasında göremediğimiz kimbilir neler oluyor?

**

Günaydınn frekanslarrr, harika yeni bi gün doğdu doğacak 🙂
Yabancı senaristler, mevcut fizik kurallarını kolayca yıktılar, hem de ağız birliği etmişçesine, gayet eminmişlercesine yıktılar ve yeni fizik kuralları yerleştiriyorlar dünyaya. Bu güzel. Fakat etik kuralları geçemiyorlar bi türlü, hümanizm, iyicillik filan gibi değerlerle yeni fizik kuralları arasına sıkışıp kaldırlar! Bu sebeple yeni ama yine dualitik bi gerçeklik tasarlamaya başladılar! Bir insanın içindeki aydınlık ve karanlığı kucaklamaya hazır değil gibiler. Onlar insanları iyiler ve kötüler olarak ayırıyorlar ki bu şimdi ki gerçeklikten farksız. Aradaki tek fark bu insanlar tıpkı eski nefilimler ya da gözcülerr gibi doğaüstü denebilecek güçlere sahip. Onların dünyası ile sıradan insanların dünyası kesin çizgilerle ayrılıyor. Bu yeni insan tiplemelerinin tek farkı bişey yapmak istediklerinde araca  (silah, ya da çiçek vs)ihtiyaç duymuyorlar, Ol deyince her şey oluveriyor. Tuhaf bi gerçekliğe doğru iteleniyoruz.

İpucu, nerdeyse tüm dizimax ve cnbce dizilerinde mevcut. Merak ediyosanız önce biraz takip etmelisiniz. İzleyenler (muhtemelen gençler) ne demek istediğimi anlayacaklardır. Gerçeklikleri her zaman kurgu’cular oluşturur. Fizikte de böyledir bu, önce kuram sonra deney gelir. Bunlar uzunca süre flört ederler sonuçta evlenir ve nurtopu gibi bi çocukları olur, isimleri değişse de soyadları aynıdır:Kanun :)))

Eskiden (30 sene filan önce) bu tür filmlere ve romanlara bilimkurgu denirdi ve kimse bunları bi gerçekliğin habercisi gibi izlemezdi. Sadece bilim adamları bilirdi bunların yeni gerçekliğin habercileri olduğunu. Artık şimdi öyle bir sınıflama dahi yapılmıyor, bilmem dikkatinizi çekti mi bu ayrıntı? (bu bir ayrıntı değil devasa bi yaptırım aslında)

Peki yeni sorum şu: “sizler yeni dünyada böylesine keskin bi dualite istiyor musunuz?” (senaristlerin kurguladığı gibi) ve ikinci sorum şu: Onları böylesine basit bi gerçeği görmezden gelmeye iten sebepler nelerdir? (Çünkü bu insanlar çok zekiler)

Anja su: insanın kendine memnun hale gelmesi sancıları içindeyiz….tasavvufta son mertebe vardır…iyiliği bırakmak…iyiliği bırakmak aslında gerçekten egoyu bırakmaktır… etik olarak en zor şey de iyiliği bırakmaktır…o kimliği bırakmak anlamını da taşır ki ölmekdir. ölmeden ölmek…ve kendine aşık olmak…ki kendine aşık olan ancak sevmeyi bilebilir…yeni etik bunu istiyor… cevap veriyorum yeni dünyada böylesi bi dualite olamaz durumun kendisi gereği….böylesi bütünlük ve yaratım halinde zıtlık doğal<olarak olamaz…onları görmez hale getiren ne olabilir??? birincisi kendi mutlulukları ve anlayışları içinde olmaları ve zamansal hiyerarşiyi farkında oluşları….ikincisi…..pardon ..ikincisi olamaz çünkü bu anlayışa ulaşmadan bilinçli yaratım olamaz:)) Peki Dualitenin etkisinde kalmadığımız bir oyun nasıl olur????

sa: Bu 65000 pesoluk bi soru! ben bu kadar kazık sormuyordum.

Önce 2005 yılında yazdığım şu kurguyu okuyalım: https://blog.sonsuz.us/?p=74 belki bu kazık soruya olası bi cevap doğabilir içimize (garantisi yok)

Anja Su: uff ya niye daha önce okumamımışım…ne kadar muhteşem ne diyimmm bilemedim..maharajın 2011 versiyonu ….kontrat bittiii….ellerine sağlık sibelcim…emeklerine sağlık ..

sa: Epeydir okumamıştım, şimdi ben de okudum ve çok derin bir hüzne kapıldım. Tahmin edebileceğiniz gibi bu bir kurgu değildi, gerçekten olmuştu. Sabah olduğunda Nursel aklında kalanları aceleyle yazdı ve bütün bunlara şahit olan adama okuttu. O da aynıyla vaki olduğunu onayladıktan sonra, bunu bi öykü(!) olarak yayımladı.

Şehirliler bilir(!)

Gece yarısı köylüler bi telaş gelip molla Nasreddin’i sıcak yatağından kaldırmışlar; “aman hoca gel bi yardım et; AY kuyuya düşmüş ne yaptık ettiysek çıkaramadık diye bağırışmışlar.

Hoca hemen onlarla kuyunun başına gidip bakmış, bakmış ki haklılar, ay kuyuya düşmüş! O da hemen aklına gelen tüm çareleri denemiş AY’ı kurtarmak için ama başarılı olamamış. Bunun üzerine çevredeki köylülere dönüp şöyle demiş:

“Hadi komşular yapacak bişey yok, gidip uyuyalım, şehirliler bulur çaresini nasılsa!”

**

Başkalarına-bizimle ilişkilerinde- oldukları gibi olmaları için izin verdiğimizde ve bunu hep yaptığımızda kendimize saygısızlık etmiş olmaz mıyız? Velev ki “ben ve başkaları” bir illüzyon olsunlar, BİRliği yaşayacağım ana kadar bu illüzyon gerçektir. O halde ben ve başkaları (!) arasında saygı dengesini iyi kurmalıyım; ne başkasını ne de kendimi küstürmeyecek, değerlerimizi zedelemeyecek yolların-parayla değil sırayla- bi formulünü bulabildiğim ölçüde huzurlu olacağım ve huzur vereceğim demektir.

**

“Bütün gerçekler üç aşamadan geçerler.Önce alay edilir, ikinci olarak şiddetle karşı çıkılır, ve üçüncü olarak da “besbelli” diyerek kabul edilir.”
Arthur Schopenhauer

Bu durumu biz nerdeyse çocukluğumuzdan beri biliriz, örneğin söylediklerimin başka zaman ve yerde bir kapıcı tarafından onaylanmadıkça genelde dikkate alınmadığını bilfiil gözlemlemiştim. Hatta yakınlarımla aramızda bu şakayı yapar…dık.
Önce alay, sonra mümkünse tahrip, sonunda “besbelli”… Sabah sabah beni güldürdü. Bunun bazen şöyle bir devamı da var “ben söylemiştim…” , gerçi biçoğumuz bunu da söylemeye üşeniyor artık!
Bu mucizevi yaşamın tadını çıkarmak ve her an bi yerden sıçrayıp üstünüze gelen sürprizleri karşılamak çok zevkli.
-2009 günlükten bi not-