DUYU’lara devam

Yemek yapmak sizi uyarıyor mu? Uyarmalı. Çünkü duyusal. Duyusal. Önce her duyusal deneyimde onu koklamalı ve görmeli ve duymalısınız. Sonra yemelisiniz, ve o zaman onu saf dışı bırakabilirsiniz. Bir insan olmanın ne (harika) bir deneyimi! (Adamus)

Bakınız nasıl yemek yapıyorum (Tıklayınız)

**

Çıkıp da… “Evet, ben aydınlandım” dedikten sonra, gerçekten aydınlanıp aydınlanmadığını görmek için kapıdan çıkıp da kendini bir arabanın önüne atmazsın, çünkü bu aslında kuşku duymaktır. Güven ve huzur içinde her yere gidebileceğini sadece varsayarsın. Ama… insanların yaptığı şeylerden biri de bu. “Bunu test edeceğim. Az önce dedim ki, ‘Evet, ben aydınlandım,’ şimdi kaynar suyu alıp elime dökeceğim ki göreyim gerçekten…” diyorlar. (Adamus)

Ah ben bunu senelerdir fark ederim ve bi çok kez de konuşmalarda dile getirdim. Hatta kitaplarımdaki karakterler de söylediler hep. Aydınlanma, “ya da her istediğinin olduğunu bilmek”, bi hadi test edelim o zaman hali değildir, olamaz da çünkü test etmek gerçekten kanıt aramaktır, kanıt aramak ise şüphedir ve şüphenin şeytan olduğunu biliyoruz 🙂 Gerçi eski zamanlarda işe de yaramıştı belki ama artık hiç gerek yok bunlara.

Öyleyse nedir “her istediğim oluyor” hali?

Sadece kendiliğindenlik! An’da bütünlüğün için gereken her şey oluverir. Bu kadar basit. Zihinle filan becerilebilecek bişey değil olsaydı ben de “secret” yanılsamasını yazmazdım zaten.

Test edeyim dediğimizde neden olmaz peki? Bu bize tanrının bi cezası filan mı? Ne münasebet! Tanrı böyle işlere karışmıyor (bana söyledi). Sebep inanamayacağımız kadar basit: Çünkü o anda bütünlüğünün ihtiyacı o şeyin OLMASI değil, tam tersine olmayacağının ispat edilme isteği! :))) Gerçekten komiğiz.

**

Aynı mekanizmalar (olay örgüleri) dönüp dursa da, yaşamış ve yaşayacak tüm insanların her biri kendine özgü “biricik”olduğu için her seferinde başka bi rayiha çıkacaktır ortaya. Yaradılışın hoş ve çekici olması da bu sebeple değil mi zaten?

**

“Ben bunu seçiyorum! Sonra geri çekildim. Aydınlanma benimle olabilsin diye, her bir küçük ayrıntı için kaygılanmak yerine, kendi yolumdan çekildim. Nereye gitmeli ki, İnternet’e mi? Hangi gruba ait olmalıyım? Ne öğrenmeliyim? Farketmez.” Bunu seçtiğiniz an, o olur. Olmaya başlar. Kendini yaratmaya başlayıverir. (Adamus)

Aydınlanma ya da “ben o ben-im” fark etmez. Bu gerçekten sadece “kendi yolundan çekilmekle ilgili”. Sadece kesin çok KESİN bi seçim yapmanız ve bunu şirksiz şüphesiz, sesli-sessiz söylemeniz yeterli. Yeni enerjinin oyuncu, yaratıcı, özgün sınırsız potansiyelini kullanmaya başlamak için, tam şu anda eğlenceye başlamak için daha ne bekliyorsunuz frekanslarımmm.

**

Biz “hisseden” varlıklarız. Üstelik bunu hangi organ-lar-ımızla yaptığımızı bilmiyoruz. Hissetmeyi sıklıkla duygularla karıştırıyor insanlar, ha tabi kalple de ikişkilendirenler var ya da üçüncü göz ile. Fakat bunlar sadece tahminler. Biz gerçekten bütünlüğümüzden bihaberiz.

**

Eski Yeni Keşifler

Böylece yaşam tasarımınız birçok farklı açıdan çok parlaktı. Siz ruh denen şu şeye sahip olduğunuzu düşünmekten hoşlanıyorsunuz, ve biz gelecek yıl onun bile ötesine geçeceğiz – ruhun ötesine, kesinlikle – çünkü o basamaklardan ya da sıçrama tahtalarından biriydi. Ama sahip olduğunuz ve sizin belki de ruhunuz dediğiniz şey, bilgeliğinizdir. Bilgeliğiniz. Böylece ruh denen bu şeyi bile yarattınız – onu illa kategorize edeceksek, yaşam tasarımının bir parçasıdır – o aslında sadece bilgeliğiniz. Bilgeliğiniz.(Adamus)

Senelerdir bi çok yazımda ruh’un ne olduğunu bilmediğimi,anlayamadığımı söylemiştim. (Bunu ruhsuz oluşuma yoranlar da olmuştur. hahahaha, doğrusu gözardı edilemeyecek bi ihtimal). En azından bi kişinin (adamus) bana katılıyor olması içimi rahatlattı mı? Bilemiyorum. Galiba bilinç denen şeyi daha iyi anlıyabiliyorum. Belki de onun Bilgelik dediği şeyi.

**

En eski keşiflerimden biri şuydu: En uygun kelimeyi bulmak için biraz uğraştımdı yine de ilk aklıma gelen iki tanesinin yerine daha uygununu bulamamıştım. Onlardan ilki “esans”, ikincisi ise “rayiha” idi. Bazıları buna “öz” demek isteyebilir. Evet insanlar ruh dedikçe benim aklıma bunlar gelirdi.

Beni tanıyanlar (yazılarımdan ya da günlük hayatta fark etmez!), ne kadar zevkine düşkün olduğumu bilir. Zevk aldığım şeye doğru farkında olmadığım biçimde çekilirim. Alamadıklarımdan geri geri itildiğim gibi. Hedonist olup olmadığımı da sorgulamışımdır. Beni zevk duşkünü sefil bir bağımlı durumuna düşürmeyen ise ilginç bi şeyi daha çok küçükken fark etmiş olmamdır sanırım. Bence en önemli keşiflerimden biri buydu: Zevk aldığım bi şeyin rayihası belli bi süre (ama bu zaman ölçüsü değil kullanım sıklığı ile ilgili-kalp atış sayısı gibi örneğin) sonra azalıyordu, hatta yok oluyordu. Ve bu durumlarda (diğer tüm bağımlıların yaptığı gibi) aynı rayihayı aldığım şeyin miktarını arttırmıyordum; çünkü bunun işe yaramadığını bi tuzak olduğunu fark etmiştim.Miktarı artıırmanız, sizi başlangıç haz durumuna getirmiyordu! Bu farkındalığımın sebebini çok çok sonraları olgunluk yazılarımı yazarken ortaya çıktı. Sebep şuydu: O belli kullanım esnasında siz o dışardan aldığınız rayihanın kendine bizatihiona dönüşüyordunuz, dolayısıyla bileşik kaplar misali o maddeyle siz eşitleniyordunuz. Artık siz o olmuşsunuz, bu durumda miktar arttırmanın bi faydası olmazmış tabi! :)))

Bi de zevk kelimesi bizim (ve bi çok başka) kültürde yalnızca fizik bedenle ilişkilendirilmiş ve bu sebeple reddedilmesi tavsiye edilen bi şey olmuştur. Ağzından ruh kelimesini düşürmeyenlerin bunun araçlarını hiç araştırmamış olması İlginçtir . Zevk alma son derece bütünseldir ve sadece fizik bedenle değil diğer tüm olası bedenleri kapsar. Hadi onları şimdilik göz ardı edelim daha bilinen şeyler üzerinden gidelim; fizik beden dışında duygular, zihin de zevk bütünlüğüne dahildir. Bunu anlatabilmek çok zor oluyor. İnsanlar bi fedakarlık, acizlik kapanına kısılmış gibi görünüyolar çoğu kez ama örneğin Rahibe Teresa bile zevk tutkunuydu bence. Kendini hastalara adama zevki! :)))

Bence herkes açık bi şuurla dünyaya geliyor, ve onların nerdeyse tamamına yakınının şuuru 0-6 yaş arasında kapatılıyor 🙁 Ruhu kavrayamadığım gibi reenkarnasyona dair  genel kaynaklarda anlatıldığı gibi bi öz bilgim (farkındalığım) de yok. Bu eksikliğimin sebebi, şu anda yaşamaya tasarımlanmış bir model oluşumla ilgili olabilir.

İnsan öldükten sonra içinde kalan az bi rayihanın da çevredeki doğal oluşumlar tarafından emildiğini ve orada tam olarak hazmedilinceye kadar kendine bilinçli bi ben denilemeyecek duygu kırıntılarının kalmış-kalabiliyo olması bana muhtemel geliyor.

**

Bi iki yerde okumuştum, çok eskilerde kuzey ülkelerde (sibirya civarları olabilir hani), bazı insanların kafataslarına delik açarlarmış (kendi isteği ile), oldukça tehlikeli bi işlem olmakla birlikte hayatta kalabilenlerin bi durugörür, ya da kahin vs (değişik kültürlerde değişik isimler verilebilir) olduklarını söylerler. Bunu okuduğumda kafatasında açılan deliğin bebeklerin bıngıldaklarını ne kadar da andırdığını düşünmüştüm. Böyle bi konuya rastlayan oldu mu?

Gelen yorumlara bakılırsa çeşitli kültürlerde buna benzer şeyler varmış.

O zaman bu mini bebelerin küçük çocukların hepsi durugörür :)))

DURU görür, işitir bilir de ifade edebilmesi mesele! O iş annenin vicdanına-bilincine bağlı!

**

Şişmanlığın ara sebepleri kişiye kültüre göre değişse de ana sebebi çoğu kez aynı bana göre: Kişinin yaratıcılığını ifade edecek kendine özgü yolu bulamamış olması! YENİ olanla karşılaşma sıklığı da buna bağlı bir etken. Yeni ile sık karşılaşma olanağı bulanlar içinde şişman birine rastlamak düşük bi olasılık.

**

“Uzun yürüyüşler” zihni genişletir, ve sonra zihin ve kalp birlikte dans etmeye başlar. diyor Adamus bu ayki konuşmasında. Ve ben kıs kıs gülüyorum. Hep uzun ve amaçsız yürüyüşler yapmışımdır hayatım boyunca, özellikle de son 25 yıldır. Hatta ilk basılan kitabım bi yürüyüşü anlatarak başlar, hem de uzun uzun 🙂 Koklaya koklaya, ona buna dokunarak, sekerek, yüksekteki bi ağaç dalına ebeleme oynayarak, hiç bişey düşünmeden, sadece zevk için yürürüm. Bunu bilmeden yapabildiğim için kendime ve tüm varoluşa şükranlarımı sunuyorum.

**

Bu ay bikaç yeni keşfim oldu (önem sırası gerekmez), bi tanesi Yörsan günlük cam şişe sütü! Hani dedikleri giibi “o my god!”, çocukluğumdan hatırladığım tek lezzet şu anda. Velaki bulmak çok zor çünkü sadece iki gün müddeti var. Ya bulamıyorum ya da  son şişeyi alıyorum (sevine sevine, komik di mi)

**

Sevinçli kendimiz-Reborn

Günaydınnn frekanslarrr… Biraz uykucu mu oldum ne 🙂 Ekteki bu iki sene önceki doğumgünü yazısı nerden çıktı derseniz, tamamen tesadüf!!! Fakat ilginçtir geçenlerde benim için hazırlanmış MAYA analizimde tam da son sayfalarda (20 sayfa filan vardı) doğum günümün 20 Aralık olduğu yazıyordu ve ben o günün tarihine baktım 20 aralaktı! İnanılmaz şakacı bi evren bu. Üstelik bu analiz bana geleli en az üç hafta olmuştu fakat bi türlü çıkarıp okuma fırsatı /dayanılmaz arzusu duymamıştım. Ve işte tam da 20 aralık ta okumuşum. Her neyse şuna seviniyorum böylece artık yılda iki yaşımdan birden çıkabileceğim, 19 mayıslarda ve 20 Aralıklarda…. Oh ohhh bi kaç seneye kalmaz gennç bi kadın olup çıkarım… Hahahahahahah (yazıyı merak edenler tıklasın)

**

Bakın ben bu konuda şaka yapmıyordum,yeni doğum tarihim 20 Aralık 2011 miş. Yani şu anda iki günlük bi bebişim. Bıngıldağım filan her bişeyim açık. Hepiniz de benim ebeveynlerimsiniz. Önünüzde maksimum 6 yılınız var! Beni tam da hayal ettiğiniz gibi bi dünya vatandaşı olarak yetiştirebilir misiniz?

Allah hepinizden razı olsun. Ben razıyım zira. Bak daha dün süt konusunu gündeme getirmemiş miydim (bilmeden), gerçekten de bi bebeğim ben, bi yay kızı… Hadi tüm hünerinizi kullanın. Buraya gelmek (doğmak) için bi sürü tehlikeyi, riski göze almış durumdayım. Risk yoksa kazanç da yok derler yıldızlar aleminde:)

Bu arada annişlerimden biri numerolojime bakmış; dokuzmuş. Bişeyden dokuz değil sadece dokuz. Bu ne anlama geliyo?

Bana bi isim düşündünüz müydü? Bu resmen bi reborn olayı oldu. Üstelik unutma perdesi de yok! Önceki hayatlarımı da hatırlıyorum (en azından önemli hususları)

**

İnsanın kendisini (sessizce ve gizliden) izlemesi çok tuhaf bi şeydir, bazen şaşırtır, ölesiye üzebilir ama çokça kahkahalara boğar!
Bu sebeple yıllardır benden fikir soranlara arada kendileri hakkında bi tarafa küçük notlar almalarını ve yanına tarih atmalarını söylerim. Onlar zamanı gelince insanı tekrar çağırır! Öyle bi hayrete düşersiniz ki birden beş hatta on yaş birden çıkıverirsiniz kendinizden.

**

Kendinizi mahir bi dedektif gibi izleyin. Katili yakalayacaksınız, emin olun, garantilidir bu yöntem.

Yine fark etmez :)

Tanrısallığın basitlik, yalınlık olduğunu fark ettiğinizde – o kadar yalın ki, şu an bildiğiniz insan zihniyle onun sırrına erişmek, derinliklerine varmak mümkün değildir; o yalnızca hissedilebilir, yalnızca deneyimlenebilir – öylesine yalın ki, karmaşa/zorluk oyununu oynamaktan vazgeçersiniz. O, öylesine parlak bir duruluktur ki, onu anlamaya çalışmaktan vazgeçer ve sadece yaşarsınız.
Bu gerçekten zamanların en iyisi ve gerçekten zamanların en kötüsü. Ve gerçekten, fark etmez. (Tobias-2009)

**

Bir Kadını Öldürmek (2004) kitabında defalarca geçiyordu fark etmez 🙂

Terasta yıldızların altında oturuyorduk. Yediğimiz yemeklerin artıkları hala masada duruyordu, ışık yakmamıştık. Öylece kendi sandalyelerimizde sessizce oturuyorduk.

Böyle ne kadar zaman geçtiğini ne o zaman ne de şimdi bilemiyorum.

Birden bir genişleme duygusu başladı, önce ikimiz ve aramızdaki masa, derken bütün bina, boğaz, İstanbul… Tam olarak tarif edemeyeceğim bu deneyim ilk kez bu kadar güçlü ve başka birinin yanında oluyordu.

Sanırım genişlemenin bir aşamasında “ne oluyoruz” endişesi duydum, ona baktım. Öylece ileriye doğru bakıyordu (her zamanki gibi). Dayanamayıp konuştum. Deneyimi dillendirdim ve bitti.

Ben o HALi heyecanla ona anlatırken, o sakince dinledi ve çoğunlukla yaptığı gibi “bak seeeennn” dedi. En sık kullandığı iki kelime budur, diğeri de “fark etmez”.

Hemen geriye dönüp bir durum değerlendirmesi yaptım ve geçen süre içinde “hiç düşünmemiş” olduğumu kabul etmek zorunda kaldım! Sanırım bu, ilk farkında olduğum boşluktu.

Ve ben bunu sevmiştim!

O geceden sonra, her istediğimde “dalabileceğim” yolu bana öğretmesini defalarca kendisine söyledim ve her seferinde şu cevabı aldım.

“Ben ne yaptığımı bilmiyorum”

yani bu benim için şu anlama geliyordu

“Bilmediğim şeyi sana öğretemem!”

Bu durumda bana tek bir yol kalıyordu (başka yolunu bilmediğimden) o olmak!

Kolaylıkla herhangi başka bir obje olabildiğimden (Allaha şükür) ben de fırsat buldukça (çünkü birkaç haftada bir görüşebiliyorduk) kıvırcık genç bayan olmaya başladım.

İlk zamanlar beni en yadırgatan ve itiraf edeyim biraz da sinirlendiren şu meşhur “fark etmez” oluyordu.

“Bir şey ister misin?”

“fark etmez”

“Çay mı kahve mi?”

“fark etmez”

“Oyun oynayalım mı?”

“fark etmez”

Karar vermesi için ısrar etmeniz de hiç fayda etmiyor. Seçimi mutlaka ama mutlaka size bırakıyor.

Bunun “karşı taraf” için bir haksızlık olduğunu ona izah etmek zorunda hissettim kendimi. “Şimdi bak aşkım, ben zaten kendi seçimimi yapıyorum, kahve içeceğim ama bir de senin için seçim yapmak zorunda bırakılıyorum, bu bana ekstra bir yükümlülük ve zahmet getiriyor. Çünkü önce sen olmaya, ve ne isteyebileceğini ayırt etmeye çabalıyorum. Neden beni bu zahmete sokuyorsun, seç birini bitsin gitsin!”

“Ama fark etmiyor” öylesine samimi ki…

-Bir Kadını Öldürmek-

**

Savaşçıların dokunuşu hassas ama çok hafiftir. İlk başta savaşçının eli ağır, sımsıkı kavrayan bir demir pençe gibidir. Ama giderek bir hayaletin bürümcükten eline dönüşür. Savaşçılar hiçbir belirti, hiçbir iz bırakmazlar. Onların meydan okuması böyle olur. cc

**

İnanç-Ritüel-Bilme

İnanç, bilme haline geçmek için yakıcı bir istektir bence. Fakat biliyoruz ki; insanların çoğu istekleri olmuyor! Sebebini geçen gün yine buralarda bir yorumda belirtmiştim. Niyetli ağ bağlantısında bu isteği nötr kılan başka bir istek ya da niyet var ise, ritüel filan kar etmez diyebilirim.
Ritüellerin hem iyi hem de ters etkileri var her şeyde olduğu gibi. İyi tarafı, insanı belli bir niyete doğru sürükleyici ve disiplin verici etkisi. Ters etkisi ise, ritüeli yapan, “bilme haline” ulaşamadıkça onda farkında olmadığı hoşnutsuzluk ve aldatılmışlık etkisi yaratmasıdır. Böylece kişinin ritüel için harcadığı enerji karşılıksız gibi göründüğünden kişi de bu boşluğu dolduracak başka duygular uyanır; örneğiin kişi ritüeli yaptığı için kendini kıymetli ve ayrıcalıklı hissetmeye başlar ve bu da onun ritüel uygulamayan insanları yargılama, onları kendinden aşağı görme olarak ortaya çıkabilir.
Oysa ritüel sadece bi araçtir. Bu unutulur gider!

**

Bir insanı dalga gibi düşünsek, onun enerjiyi bi yere doğru taşıyan titreşim olduğunu varsayabiliriz. Onu harekete geçiren bir dış etken olmadığında aslında o yok. O halde insan dalgasını oluşturan (sinek, rüzgar, yer sarsıntısı) dokunuşların aslı nelerdir?

te: O dokunuslarin asli sevgidir….

sa: bu sonuca hangi yollardan geçerek vardın? Malum varış yerinden ziyade yolda gördüklerin önemlidir 🙂

te: Insan duyu organlari haricinde baska bir “duyu” organi vardir, o da kendisinin kabul edilip edilmedigini sezinlemek. Kimse kendisinin kabul edildigini anlarsa bir “orkestrada” yanlis tonlar cikartmaz.

sa: İşte o bi tek farkediş, BİR’in ama hiçin VAR olduğuna ikna olmasını sağlar, çok çok önemlidir dostum

te: Cok ilginc bisey fark ettim: insan bir BIR olmak icin cabaiyor, tam oldugunu zannettigi zaman aslinda bir HIC oldugunu anliyor…

sa:Bir, iki olmadan hiçtir de ondan! O sebeple ne istediğinize dikkat edin diye yazıp duruyorum 🙂

te: Insan kendine dönmesi icin bir “dünya turu” yapmasi gerekiyor galiba :-)))

sa: Evet spiralin bi turu!

**

Tanrı bizi cezalandırmak zorunda değil dostum, biz bunu gayet iyi beceriyoruz. (La Mission filminden)

Aniden liseye giden oğlunun gay olduğunu öğrenen bi kızılderili baba, yakın ve bıçkın dostları, bebek gibi bakılmış eski arabalar, güzelleşen komşuluklar, bi tamirhane ve çıkan çevre gürültüleri, çok acı çekmiş bir kadının şiddeti reddedişi! Bütün bunların üstüne oğlunu tek başına büyütmüş olan bu babanın adı Che! Güzel filmdi, yerli yersiz ağladıklarımdan.