İnternet dünyasında ben olmak

İnternet dünyası insanlara kendi dünyaları dışında, hislerinden kopmuş bir virtuel dünya yaratıyor. Orada güvenli bir şekilde benliklerini istedikleri gibi şekillendirme olanağı buluyorlar. İstenilmeyen veya saklanması istenilen özellikleri gerçek dünyada gizleyip onların yerine daha pozitif dünya yaratmak mümkün. Gerçek dünyada kendi korkuları ile yüzleşemeyen biri virtüle dünyada çok cesur bir kahraman olabiliyor, çünkü ekranın karşısında güvenli bir yerde kendisini tehlikeye sokmuyor. O ekran başında bastırdığı hisleri değil de özlediği hisleri yaşatmak istiyor.

İnsanlarla normal hayatta olan ilişkilerde iyi anları, kötü anları yaşayamayan yaşatmak istediği sadece o hislerin istenilen bölümleri oluyor. Bu durumda o insan terk edilme, acı çekme gibi hüzünlü anları yaşatmamak için o anları ya yok sayıyor, ya da kopukluk yaşamamak için o olaylara sıkıca sarılıyor. Kendi hislerinin sadece bir bölümünü yaşatmak isteyen hayatını kolaylaştırmak için böyle sanal bir dünyaya kaçıyor.

Evlerde çok fazla dizi izlenmesinin de sanal dünyadan pek farkı yoktur. Orada da insanlar kendi duyguları yerine başkalarının yaşadıklarını emin bir yerden izlemek istiyorlar. Başkalarının acı çekmesi kendilerinde de ona benzer duyguları uyandırmasına rağmen güvenli ortamda olduğu için ve o davranışları öğrenmedikleri için hisleri ile davranışları arasında kopukluk yaşıyorlar. Onlar ikinci el duygularla yaşıyorlar.

Bu kopukluk ne gibi etki yaratıyor? Böyle şahıslar kendilerine yapılan eleştirilere nasıl tepkide bulunuyorlar? Böyle şahıslar görmek istemedikleri özelliklerle karışılaştıklarında kendilerini nasıl hissediyorlar?

Sosyolojinin Fiziği

Sosyoloji veya Toplum Bilimi insan topluluklarının davranış nedenleri üzerine odaklanır. İlgilendiği konular arasında toplumda sınıfların oluşumu, toplum içinde parçalanmaların ve birleşmelerin nedenleri, cinsiyet farklarının sonuçları ve demografi denen toplum hareketlerinin arka zemini bulunur. Toplum bilimi ile uğraşanlar genele uygulanabilen sosyal yasalar ararlar ve bu amaçla sayısal verilerle somut kanıtlar bulmaya çalışırlar. Fakat toplumlar sabit yapılar olmadıklarından sayısal veriler bulunsa dahi onlardan somut yasalar elde etmek pek de kolay olmamıştır.

Öte yandan belirli yasaları bulunan Fizik bilimi, doğadaki cansız nesnelerin yapıları ve birbirleri ile olan etkileşimleriyle ilgilenir. Fizik biliminin ilgi alanı içine maddenin en küçük yapı taşlarından tüm var olanları içeren evrene kadar, her türlü nesne topluluğunun uyum sağladığı doğa yasaları girer.

Canlı varlıklarla ve özellikle insanlarla ilgilenen Sosyoloji ile cansızların temel bilimi olan Fizik arasında ortak yönleri bulmak ve her iki bilimde geçerli olan yasalar geliştirmek hem zor hem de tartışmalı bir yaklaşımdır. Zira insanların değişken ve çok çeşitli davranışları ile cansız nesnelerin değişmeyen sabit davranışlarını ortak yasalarla açıklamaya çalışmak, bugüne kadar çok az sayıda insanın başarılı olabildiği kaygan bir zemin oluşturur.

Bu bakımdan en genel yasalardan başlayıp gittikçe daha ayrıntılı ilişkilere doğru yayılmak, sosyolojinin fiziğini oluşturmanın metodu olabileceği görüşündeyim. Fizik bilimindeki en temel yasalardan biri Enerjinin Korunumu yasasıdır. Bir önceki 49 sayılı Enerji Hakkında başlıklı yazımda, enerjinin esasta tanımsız olduğunu, fakat gündelik hayatta ve doğada çeşitli şekillerde tanımlanabildiğini söyledim. Böylesine geniş bir kavramın yasası elbette ki canlı sistemleri de içermesi gerekir.

Kapalı sistemlerde enerjinin korunduğu biliniyor. Bu yasa defalarca ve her türlü doğa sisteminde deneysel olarak kanıtlanmış, matematik sayesinde sayısal değerleri hesaplanmıştır. Ancak ‘kapalı sistem’ kavramı pratikte bulunmayan soyut bir kavram olarak üzerinde durulmaya değer. Bir sistemin uyum sağladığı yasayı veya yasaları saptayabilmek için o sistemi çevreden soyutlayıp yalıtmak ve bağımsız bir birey olarak incelemek gerekir. Bu tür bir yaklaşımın sonucunda nesnellik (materialism) ve indirgeyicilik (reductionism) gelişmiştir. Her iki yaklaşımda idealist bir bakış mevcuttur. Zira doğada her sistem bir ortam içinde yer alır ve tümüyle yalıtık, mükemmel bir kapalı sistemden söz edilemez. Ancak pratik çözümler istendiğinde, laboratuar ortamında kapalı sistemler oluşturarak sayısal sonuçlar elde edebiliriz.

İnsan topluluklarını da, hatta tek bir insanı dahi, benzer şekilde idealize kapalı bir sistem olarak düşünebiliriz. Böylece, enerjinin korunumu yasası hem topluma hem de tek bir insana uygulanabilir. Enerjinin korunumu yasası, kapalı bir sistem içinde her türlü harekete, değişikliğe ve oluşuma rağmen, değişmeden kalan bir değerin varlığını koruduğunu iddia eder. Bu yasanın bir diğer açılımı da, çevresiyle etkileşen her sistemin minimum enerji kaybıyla varlığını sürdürmek istemesidir. Çünkü enerji kaybı dağılmaya, parçalanmaya ve yok olmaya götürür. Var olmak isteyen, daha doğrusu, varlığını sürdürmek isteyen her kapalı sistem, enerji kaybını mümkün olduğu kadar azaltmak, dolayısıyla enerjisini korumak zorundadır.

İnsanların davranışları büyük çapta bu yasaya uygunluk gösterir. Varlığını sürdürmek isteyen insanların en eski dönemlerden bu yana birleşip geniş aileler, klanlar, kabileler, şehirler ve uluslar oluşturmuş olmaları bu yasadan dolayıdır. Ulusların içinde daha küçük topluluklar oluşturan meslek kuruluşları, loncalar, dernekler, vakıflar ve politik partiler hep aynı yasanın gereği olarak ortaya çıkmışlardır.

Birey düzeyine inecek olursak, varoluşumuzun temeli olan beslenme gereksiniminde dahi enerjinin korunumu bulunduğunu görüyoruz. Meslek sahibi olmak, aile kurmak, ev sahibi olup barınmak ve bu türden, gündelik yaşamın değişik etkinliklerindeki esas neden enerji korunumudur. Ancak bu yasanın sosyal yapılardaki matematik ifadesini yazmanın güçlüğünü de kabul etmek gerekir. Yasanın niceliksel tanımını yapmak yerine niteliksel kapsamını kavramanın önemli olduğu görüşündeyim. İnsanların bencil ve çıkarcı oluşlarının, birer ego varlığı olarak hep haklı görünmek istemelerinin nedeni de büyük çapta bu yasadır.

Bu yasanın ahlak (etik) ve felsefedeki yansımasını Pragmatizm akımında buluyoruz. Yararcılık olarak da adlandırılan bu görüşe göre, bir düşünce veya davranış pratikte yarar sağladığı ölçüde doğrudur. Ancak, ‘doğru’ mutlak olmayıp göreli ve kişiden kişiye değişebildiğine göre “Kime yararlı ve kime göre doğru?” sorusunu yanıtlamak hiç de kolay değildir. Belki de en uygun yanıt “Hem kendime hem de insanlığa yaralı olan eylem ve girişimler doğrudur” denebilir. Zira tek bir insanın zarar görmesi bile tüm insanlığın zarar görmesine yol açabilir. İnsanlık bir bütündür ve onu parçalara ayırıp, şu grubun yararını veya bu grubun çıkarını düşünmek, indirgeyicilik ve ayırımcılık yapmakla eşdeğerdir.

Tüm insanların ortak yararını düşünüp davranmak, belki de hiçbir eylemde bulunmamak sonucunu da yaratabilir. Bu tür bir yaklaşım doğu kültürlerinde bilge insanların davranış şekli olmuştur. Zira bir ‘şey’ yapmak kadar, hiçbir şey yapmamak da geçerli bir seçenektir. Nitekim Japonların Zazen dedikleri meditasyon “Hiçbir şey yapmadan sadece oturmak” anlamını taşır. Zazen, bedeni sakinleştirerek zihni gereksiz takıntılardan kurtaran, varoluşun esas doğasını anlamaya yardımcı olan bir davranış şeklidir. Minimum enerji sarfıyla maksimum yoğunlaşmayı sağlayan bu çaba, insanın kendi doğasını anlamasına, her konuda uyumlu ve dengeli davranmasına da büyük çapta yardım eder. Böylece insan, egonun isteklerine boyun eğmekten de kurtulabilir.

Doğu mistiklerinin uzun süreler oruç tutmaları, yürürken meditasyon durumuna geçmeleri veya nefes çalışmalarında bulunmaları, enerji korunumu yasası ile yakından ilişkilidir. İnsan bir tin ve beden bütünlüğü olduğuna göre, bedene verilen önemin yanında tine, yani psikolojiye ve sosyal ortama da aynı derecede önem vererek, enerjinin korunabileceğini kavramakta ve davranmakta yarar olduğu görüşündeyim.

Doç. Dr. Haluk Berkmen

Sosyoloji ile Fizik ilişkisini merak ediyorsanız http://www.halukberkmen.net sitesinde Bilim başlığı altındaki diğer yazıları okumanızı öneririz. Üye olanlara yeni yazı yayınlandıkça bilgi verilecektir.

Çocuklara asla söylenmemesi gereken 10 şey

Güzel bir çeviri, mutlaka her ebeveynin okuması ve uygulaması gerekir. Gerçekten çocukların psikolojilerini bozan en büyük etken onlara söylediklerinizdir.

1. İşe yaramazın tekisin. Tam bir başarısızlıksın.

Ne kadar çok ebeveynin bu cümleleri çocuklarına hem de her gün bir kaç kez, kızdıkları ilk anda söyleyiverdiklerini bilseniz şaşırırdınız. Sıradanmış gibi gelmesin, çocukların ne demek olduğunu gayet iyi anladıkları cümleler bunlar. Üstelik özgüvenlerini yerle bir ediyor.

2. Senin için en iyisini ben bilirim.

Bir ebeveyn olarak çocuğunuz için neyin iyi neyin kötü olduğu konusunda elbette fikirleriniz olacak ve elbette çocuğunuza önerilerde bulunacaksınız. Ama bunu böylesi bir dille yapmak çocukla aranızdaki ilişkiyi yerlebir ediyor.

3. Çünkü öyle istiyorum…

Çocuğunuzdan bir şey yapmasını ya da yapmamasını istiyorsunuz. Size “neden” diye soruyor. Açıklamaya üşeniyorsunuz ya da aslında anlamlı bir açıklamanız yok. Kestirip atıyorsunuz, “çünkü öyle istiyorum”… Bu cümle biriktikçe çocuğunuzun size olan tahammülü azalıyor.

4. Sana söylemiştim…

Elbette söylediniz. O da dediğiniz gibi davranmadı. Ve şimdi başı dertte gibi. Bırakın bu işin içinden çıksın. Onu kendi haklılığınıza bu şekilde ikna ederek üzerinde otorite kuramazsınız.

5. Akıllı çocuk…

Ebeveynlerde sorumluluk duygusunu, nezaketi ve merakı “akıllılık” başlığı altında toplama eğilimi var. Oysa hayır, bunlar ayrı şeyler ve her birinin “akıllılık” başlığı altında toplanması hiç de doğru değil. Bu kavramlar arasında ayrım yapabilen bir çocuk yetiştirmek istiyorsanız, “akıllı çocuk” tabirini her duruma uyan bir övgü olarak kullanmaktan vazgeçin.

6. Neden … gibi olamıyorsun?

Çocuklarınızı birbirleriyle ve başka çocuklarla karşılaştırmayın. Bunun onlara ne kadar zarar verdiğini tahmin etmenize gerek yok, kendi çocukluğunuzu hatırlayın.

7. Keşke benim çocuğum olmasaydın…

Kimi ebeveynlerin bu cümleyi ne kadar sık kurduklarına inanamazsınız. Bir çocuğu bundan daha fazla yaralayamazsınız.

8. Korkunç bir çocuksun!

Böyle söylemek yerine şunu deneyin: “Biliyorum ki sen aslında iyi bir çocuksun. O yüzden şu yaptığını sana yakıştıramadım. Mutlaka bir açıklaması olmalı.”

9. “Sen zaten hep…”, “Sen zaten hiç…”

Bu kalıplarla başlayan olumsuz cümlelerinizle çocuğunuzun kişiliğindeki olumsuzlukları kurumsallaştırmış olduğunuzun farkına varsanız, muhtemelen yasaklardınız.

10. Benimle tartışma…

Aynı fikirde değilsiniz, sizin dediğiniz olsun istiyorsunuz, ama o karşı argümanlarını söylemeye devam ediyor, sabrınız taşıyor. Bağırıyorsunuz. Benimle tartışma… Ne de güzel örnek oldunuz çocuğunuza…

Daniel Wong, SingaporeScene

Kurandan Öğren

Nasıl ki HZ.Muhammet islamı buldu-kurdu ve arkasına inananları aldı,
Atatürk’de cumhuriyeti kurdu ve kendisine inanan halkı arkasına aldı.
Bi şeylere inananlar, inanmayanlar yine de, inanacakları bazı inançları bulabilirler.
Ve bu inançlar her şey olabilir. İnsan doğası inançsızlığı reddeder.