Dinsel Özet

Şöyle bir özet geçelim bakalım…

Hatta madde madde gidelim:

1) Nuh Tufanı ne?
Valla belli değil.. Hani lokal desen olmuyor, küresel desen olmuyor, ortaya karışık yapsan olmuyor… Yani? Dedik ya, ne olduğu belli değil işte.. O halde ne yapmak lazım? Elbet fazla kurcalamadan iman etmek lazım. (Ya da fettoş’un radyo vaazlarında sık sık beyan ettiği gibi; ey müslümanlar, bunlar umuma açık konular değildir, bunlar yalnızca ve yalnızca işin erbabı olan kişilerin tartışabileceği meselelerdir, yani herkesin kafaya takması gerekmez… valla böyle diyo:)

2) Türban ne?
O da belli değil.. Bilimle izah etsen olmuyor, akılla izah etsen olmuyor, zekayla izah etsen olmuyor. Bazı arkadaşlarımız da yazmış, insan üşüyünce zaten birşeyler alır üstüne, sıcak olursa çıkarır, yağmur yağarsa pardesü giyer, kartopu oynarken bere eldiven takar, vesaire… Eeee, şu halde kadının iklime, coğrafyaya, çevre şartlarına vs.ye hiç aldırmadan, saçını başını boynunu istisnasız her yerde ve her daim örtmesindeki “akıl” nerde? Erkeği çamış gibi denizin tadını çıkarırken, kadının 45 derece sıcakta ağzını yüzünü kapatmasındaki “mantık” ne? Belli değil.. (ya da şudur diyen varsa çıksın anlatsın) O halde ne yapmak lazım? Bittabi fazla kurcalamadan iman etmek lazım.

3) Ayın ikiye bölünmesi ne?
Bak işte o tam bir muamma.. Niyekine? E dedik ya, koskoca ay ikiye bölünüp geri birleşiyor, bunu da şu dünyada çöl gezgini bir iki arabik şahsiyet dışında bir allahın kulu görmüyor… Alla allaaa.. Ay ikiye bölünüyor ve kimse görmüyor.. Aynen öyle valla.. (Böyle bir hadisenin vuku bulması halinde gerçekleşmesi beklenen astrofizik komplikasyonları ve hatta böyle birşeyin vuku bulup bulamayacağını hiç tartışmıyoruz bile) Ama nedir? Her türlü fizik yasalarını alt üst edercesine bir hadise yaşanıyor, ay kardeş kurabiye misali ayrılıp geri yapışıyor, ve bunu da ne hikmetse Amr bin Abbas’la Cübeyr bin vesselam dışında kimsecikler görmüyor… Soru aynı: ne yapmak lazım o halde? Fazla kurcalamadan iman etmek lazım pek tabi.

4) Zeyd’in karısı ne?
O da ayrı bir takdir-i ilahi-i şayan ki sorma gitsin. Nedir efem? Şimdi hani islama göre evlatlıklar öz evlattan sayılmıyo ya… Eee? Onun için peygamber efendimiz bizzat kendisi tatbikatlı bir biçimde önce kölesi olup sonra evlatlığına terfi ettirdiği Zeyd’in karısını aldı ki, bu sayede müminlere evlatlıklarının veletleriyle evlenmelerinde bir sıkıntı bulunmadığını göstermiş oldu, hatta bizzat bunun için ayet bile indi.. Hmmm.. Öyle tabi.. İyi de, sadece ayet inseydi, hani ne bileyim işte denseydi ki misal: “Ey müminler, kimler ki sizinle kan bağı taşımaz, kimler ki öz evlatlarınız değildir, onlarla veya onların çocuklarıyla nikah kıymanızda sizin için bir mahsur yoktur, allah yücedir, allah uludur, şüphesiz ki O sizler için en doğrusunu bilir..” Yani böyle olsa olmaz mıydı? Olabilirdi belki ama, peygamberimiz bunu bizzat göstermek istedi ki şüpheye yer kalmasın felan.. (Konunun hayatiyeti mevzu bahis yani, o denli:)

Ha bu arada, insan evlatlığının çocuklarıyla (hatta evlatlığıyla) evlenebilir mi diye sorulacak olursa, benim kişisel cevabım ortada psikopatolojik bir durum yoksa ve hem evlatlık hem de evlatlık sahibi olan kişinin karşılıklı istek arzu ve rızaları varsa evlenebilirler elbet, şeklinde olur. Ama bu durum öyle çok kolay ve sık sık gerçekleşmesi mümkün olan bir durum da değildir zaten, çok özel şartları, donanımı ve estetiği beraberinde taşıması gerektiği aşikardır. Bununla birlikte bize (veya topluma) düşen şey; böyle bir talep ortaya çıktığında ahlak bekçiliğine soyunmamak olabilir sadece. Yani ben, en azından kendim için gerçekleşmesine pek de ihtimal vermediğim bir durum olmakla birlikte, birbirleriyle evlenmek isteyen bir evlatlık ve babalık filan görürsem, sadece ve sadece “neden olmasın” derim. Bunu özellikle vurgulamak istedim ki yanlış anlaşılmasın; Çünkü ben Muhammed’i vay sapığa bak evlatlığının karısıyla evlenmiş filan diye suçlamıyorum. Burdaki sorun, Muhammed’in göz koyduğu kadını elde edebilmek için çevirdiği filmdir sadece, hemi de nasıl film, ayetler, usulden kendini azartlatmalar falan filan.. (Detaylar için ilgili forumlara bakınız ltf.) Haaa.. O halde neymiş? Sadece ayet yetmezmiş… tatbikat da gerekmiş, hikmeti sıddıkesi bizati takbik edilmesi gerektiği yani:) Ne yapcaz peki? Öyle fazla kurcalamadan iman edicez pek tabi.

5) Kitapların tahrif edildiği meselesi ne?
Bununla ilgili olarak da hiçbir tarihi, antropolojik delil vesaire yok.. Tahrif edildiği öne sürülen kitapların peşine düştüğünüzde bulacağınız en iyimser cevap, eğer bu kitaplar hakkaten tahrif edilmişseler bile, daha iner inmez edilmişler sanki, yani daha ilk basıma girerken tahrifliymişler zaten.. şeklinde olur:) İkibin küsür yıllık en eski ölü deniz yazmalarıyla bugünkü eski ahit arasında bile zerre fark yok, isteyen açar bakar. Ayrıca nasıl bir tahriftir bu, onu da anlamak mümkün değil ya… (daha önce de yazmıştım; şimdi bu nuh tufanı var ya mesela, müslümanların dediğine bakarsan tevrattaki anlatım tahrif edilmiş işte:) Heee, nasıl oluyo peki bu tahrif? Efenim şöyle; kitabın orjinalinde öyle dünyanın her tarafı sular altında kaldı filan demiyordu bi kere… Eee, sonra ne oldu peki? Sonra işte bazı kötü niyetli hahamlar öyle küççük olmasın yav bu dediler, salalım dediler, bütün dünya su altında kalsın dediler filan.. Bak sen? Tabi canıım, hiç kuran’da yalan bişey yazması mümkün mü, kesin böyle değiştirdiler.. Hee.. Ne yapıcağız o halde? Aslında yapacağımız şey hep aynı; tabi ki fazla kurcalamadan iman ediceğiz yine.

6) Budizm çantoizm çuntoizm ne?
Allah cc hiçbir kavmi hiçbir milleti peygambersiz kitapsız bırakmaıdığına göreee… Yani? O zaman bunlar da büyük ihtimalle rabbimizin uzak doğu ve çin coğrafyasına göndermiş olduğu peygamberlerle yaydığı dinlerin aman efendim işte yine tahrif edilmiş halleridir yani kesin… (Sonra da kızıyorlar ha… ama hiçbir tarihi belge bulgu olmadan -dahası sözü geçen uzak doğu/ çin felsefelerinin kendi tarihselliklerinden bile zerre okuyup anlamadan- böyle saldım çayıra mevlam kayıra modunda takılabilmek için… yav kimse kusura bakmasın ama, böyle bi osuruk olabilir mi yahu?) Hayır efenim, öyle işte öyle… Neye göre peki, hani tarih, hani antropoloji, hani şu bu?.. Yok.. Yok ama olsun.. Yine ne yapıyoruz; tabiki iman ediyoruz.


7) Son ve hak din islam ise, aborjin inka ve aztek’in durumu ne?

Yav işte detaya takılmamak lazım, arada bin yıllık bir süre var gibi görünüyor ama en doğrusunu allah bilir elbet.. Yav neyini allah bilir, daha kıta keşfedilmemiş, kuran’ı Muhammed’i geçtim, Musa ‘dan İsa’dan filan da hiç haberi olmamış bu adamların… Cevap ne? Efenim onlara da kesin peygamber gönderilmiştir:) Hadi öncesinde gönderdi diyelim, peki ya sonrası? İslam son din değil mi, hak din değil mi, oysa bin yıl boyunca dünyanın yarısından fazlasının haberi bile olmuyor, e bu nasıl oluyor o zaman? Dedik ya, fazla kurcalamamak lazım, he deyip iman etmek lazım, ayrıca Fettoş’u hatırlamakta fayda var, ne diyordu kendileri: “Bunlar umuma açık meseleler değildir, ancak ve ancak işin erbabı olan kişilerin tartışabileceği şeylerdir, sana ne aborjinden inkadan aztekten bre zındık, allah cc nin onlar için de düşündüğü güzel bişeyler vardır elbet” :))

8) Cennet ne?
Belli değil.. maddi mi manevi mi belli değil.. hal mi mekan mı belli değil.. ipek elbise belli değil, inci takıp altın künyeyle gezenler belli değil, tomurcuk memeli kızlar belli değil, dolu kadehler belli değil… bedenimizle mi orda olcaz, yiyip içicez mi sıçmadan osurmadan belli değil… velhasıl kelam: değil… Ne değil? Belli değil:) Eee, ne yapcaz o zaman? Fazla kurcalamıycaz tabi, allah’ın hikmetinden sual olunmaz, iman ediceğiz elbette, çok süper bişey olcek ama bak orası kesin:)


9) Cehennem ne?

Ateş mi zebani mi belli değil… yancak mıyız, etimiz kemiğimizle mi acı çekicez, derimiz dökülüp dökülüp geri mi çıkacak belli değil.. lav mı magma mı sonsuz yangı mı belli değil, maddi mi belli değil, sembolik mi belli değil… Ama çok kötü feci bişey orası kesin.. Eee, ona da İman edip geçiceğiz elbet:)


10) Şeytan ne?

Valla bilmiyom, onun da ne olduğu belli değil.. bi sahnede bakıyosun, çatır çatır allahla tartışıyo, kafa tutuyo, KONUŞUYO… Kendilik bilinci ve personalitesi var yani… İyi de nası yani, peşimde fısır fısır bir yaratık mı şimdi? Ne bileyim yoksa soyut bişey mi… Değil değil, dedim ya o da belli değil:)

Ha şimdi ne diyo bi de bunlar?

Evrim teorisi bilimsel değilmiş, bilimsel gerçekler çarpıtılıyormuş filan..

🙂

Bakınız yukarda on madde sıraladık, dikkat edin her birinde nasıl da anasının gözü bilimci bunlar, ondandır, normaldir:)

Depersonalizasyon Bozukluğu

Çünkü hayatta olmak kendini muhakkak hayat dolu hissedeceğin anlamına gelmez.

Kendinizi Sınayın

– Kendinizi huzursuz hissettiğiniz olur mu?
– Etrafınızdaki dünyadan kopuk olduğunuzu hissettiğiniz olur mu?
– Kendinizi robotmuşsunuz ve programlanmış bir hayat yaşıyormuşsunuz gibi hissettiğiniz olur mu?

İç Ses

Sandviç yapıyorsun, sandviç yapıyorsun, sandviç yapıyorsun. Mayonezi alıyorsun, mayonezi alıyorsun, mayonezi alıyorsun. Mayonezi sürüyorsun, mayonezi sürüyorsun, mayonezi sürüyorsun. Sandviçi kesiyorsun, sandviçi kesiyorsun, sandviçi kesiyorsun. Kanıyor, kanıyor, kanıyor. Fena kanıyor, fena kanıyor, fena kanıyor. Tezgâha kan akıyor, tezgâha kan akıyor, tezgaha kan akıyor. Başın dönüyor, başın dönüyor, başın dönüyor.
Yahu, bu çok sıkıcı.

Tanı

Depersonalizasyon insanlığın küçük ruhsal tuhaflıklarından biridir. İnsanlık nüfusunun neredeyse dörtte üçü, geçici olmakla birlikte, stresli dönemlerinde bunu bir şekilde yaşar. Kendi gözlerinle bakıp da dünyanın senin etrafında ama sanki başkasının hayatıymış gibi döndüğünü gördüğün o anlar –kopukluk hissi. Bir şeyler yaparsın. Gündelik işlerini görürsün, fakat sen değilsindir. Ya da sen sensindir, fakat alışık olduğun sen değilsindir. Bu his genellikle bir dakikadan daha kısa sürer ve hayat boyunca sadece birkaç kez gerçekleşir. Fakat depersonalizasyon bozukluğu olanlar için bu sürekli bir duygudur, hiç kesilmez.
Bu duygu aniden gelebilir, sonra da sizi hiçbir zaman terk etmeyebilir. Bundan muzdarip olanlar yarı –uyuşuk/yarı-kaygılı bir ruh haliyle yaşarlar. Daha çok bir tür kargaşa söz konusudur. Hayatını bir film seyreder gibi seyretme hali olarak da bilinir. Ya da bir robot veya hayaletmişsin gibi. Bunların hiçbirinin doğru olduğunu düşünmezsin gerçi. Duygusu böyledir sadece. Aklını kaçırdığından endişe edebilir, dünyayla temasını yitirdiğini hissedebilirsin. Fakat bir şekilde, normal hayatını sürdürürsün ve etrafındaki insanları çoğunun hislerinden haberi bile olmaz. Bunun kişi için ne kadar yıldırıcı olabileceğini tahmin edebilirsiniz.

Nedenleri

Depersonalizasyon bozukluğunun nedeni nedir? Bu retorik değil, gerçek bir soru. Yanıtını biliyorsanız lütfen hiç zaman kaybetmeden bildiğiniz bütün ruh sağlığı uzmanlarıyla temasa geçin.
Bilinen tek şey, Cotard sendromu gibi nörolojik bir sorun ya da şizofreni gibi psikotik bir bozukluk olmadığı. Panik bozukluğu ya da depresyon gibi ruhsal bir sorun olduğuna neredeyse kesin gözüyle bakılıyor. Genellikle trafik kazası ya da ölümcül bir hastalık gibi hayatı tehdit eden bir olaydan sonra ortaya çıkar.

Tedavi

Depersonalizasyon bozukluu genellikle kendiliğinden geçer. Her ne kadar gerçeklikle bağlantılı olmadığınızı hissetseniz de, aslında bağlantılısınızdır. Çoğu hasta zamanla düzelir.
Kendiliğinden geçmezse psikoterapi yarar sağlayabilir. Aslında psikotik bir bozukluk olmamasına rağmen, antipsikotik ilaçların ve antidepresanların da iyi sonuç verdiği görülmüştür.

Meraklısına…

Bir adamın, aktör John Malkovich’in beynine giden bir tünel keşfettiği John Malkoviç Olmak filmi, muhtemelen depersonalizasyon bozukluğunun bu güne dek perdeye yansıtılmış en başarılı yorumudur. Gerçi ondan başka deneme olduğu da söylenemez. Fakat başka bir insanın beynin içinde var olma fikri bu bozukluğu tam olarak tanımlıyor.

Şeytan nedir, kimdir, nasıl birşeydir?

Cennet ve cehennem bahsinin ardından, şeytan mevzusu da oldukça ilginç geliyor bana…

Sahi nedir bu şeytan dedikleri? Kimdir? Çalışma prensibi nedir, kıymığı nasıl takar, aklı nasıl çeler, insanı nasıl günaha iter?

Özellikle hatırlatmaya gerek var mı bilmem ama, yine de belirtmeden geçmeyeyim: benim bahsettiğim şeytan bildiğiniz şeytan.. Hani şu Adem mevzusunda tanrıyla bozuşan, ben ateştenim o çamurdan diye cıngar çıkaran, tanrıya bizzat kendi huzurunda başkaldıran ve en az cebrail kadar gerçek olan şeytan.

Nasıl bir karakterdir bu ve nedir faaliyetleri? Daha doğrusu etki tepki… (İnsanın aklını çelebildiğine göre, demek ki bizim üstümüzde bir etkisi ve bu etkiyi bize iletebileceği bir kontak noktası var, ya da olması gerekir)

Ama nedir işte, farzedelim ki seks (zina olanından) Nasıl oluyo peki, bakınca birinde testosteron var diğerinde östrojen, arada koku molekülleri- feromenler filan, e nedir yani şimdi bu kimyasallar mı şeytan? (Böyle birşey olamaz elbet, sebeplerini hemen sıralayayım: birincisi testosteron ya da östrojen gibi hormonlar tanrıyla tartışamaz, ve ikincisi: benim deseler bile yalan söylemiş olurlar çünkü onlar ateşten değiller bi kerem, he he:)

Hah işte o zaman şeytan nerde? Ya da kendilik bilinci olan bir varlık olarak ne diyor bana o anda, yat onunla atla seviş filan mı?

Diyelim ki çok sinirlendim, kötü bir söz çıktı ağzımdan… ya da dövdüm suçsuz gariban birini yok yere.. ve belki lezbiyenim yahu, şeytanın burda fonksiyonu ne? Ne yapıyor, nasıl çalışıyor, döv parçala gebert diye fısıldayan bir varlık mı hemen yanıbaşımda?

Daha bunun hedonizmi var, konformizmi var, ateizmi var:)

Marks misal.. (yok Marks’ı geçtim, Feuerbach daha iyi bir örnek olur bu konuda) Feuerbach’a ilham eden kimdi mesela, o da mı şeytan? Yaz yaz, çok büyüksün baba, yaz kalemine kurban, din şöyledir de böyledir de… gibi mi yani? Sahi şeytan Feuerbach’la çok mu mesai geçirdi (öyle olması lazım gelir) geçirdiyse nasıl geçirdi, adamı nasıl etkiledi?

Hatta bir başka başlık altında yazdığım gibi, Carl Sagan kadar dünya tatlısı sempatik barışcıl ve soru işaretlerinin güzelliğine aşık bir adamı nasıl sapıttırdı da yoldan çıkardı yahu?

E hadi kendimi de katayım bu kervana.. Sahi bu yazıyı kim nasıl yazdırdı bana, şu resimdekilerden biri mi yoksa?:)

YALNIZLIĞA VURGU

Yaşam bir ihtiyaç, yaşamak bir hissiyat meselesidir. Uyku ile uyanıklık arasındaki fark yaşamın değil, yaşamanın temelini oluşturur. Hissiyat noksanlığıdır bir insomnia hastasınınki. Fiziken uyanık, ruhen bitik bir vaziyette ihtiyaçlarını giderir durur. Aldığı primden, tuttuğu takıma, yediği yemekten, izlediği diziye kadar üzerinde düşündüğü tek şey aslında hiçbirşeydir.

Hem tarihi, hem evrensel sorunlar değişedursun, bu hayatta tarihten bağımsız tek evrensel sorun ihtiyaçların tanrısallaşmasıdır. Gezegeni ayakta tutan bütün ekonomi, birinin ihtiyacının diğeri tarafından karşılanması ile oluşan sektörel faaliyetler üzerine kuruludur. Birinin talebi diğerinin ekmek kapısı ise, daha fazlasını elde etmek isteyen insan aslında hayatta kalmayı daha fazla garanti altına almaya çalışan insandır. “Ölmek” bile en fazla bir James Bond filmindeki kadar trajiktir. Yenecek bir Popcorn, yumulacak bir sevgili kadar basittir hayatın bu en mühim konusu. İhtiyaçlar dünyasında, üzerine oturulup düşünülmesi gereken bir masal, dibine dalınması gereken bir deniz kalmamıştır artık.

Bir kapsül din midir bu sentetik dünyada kendine gelmenin yolu. Dinin felsefesi süsüdür. O da en temelde bir ihtiyaç meselesidir. Fiziksel dünyada yasaklanan şeyler, vaat edilen öte dünyada (huriler, hurmalar, şarap nehirleri), temel ihtiyaçların aşkınsal olarak tanrılaştırılmasıdır. Dinin ilk çıktığı andan bu yana gösterdiği kitlesel başarı, felsefi düşüceye değil pratik insanların pratik taleplerine yaptığı bu basit vurgulardan ileri gelir. Halbuki tanrı kavramı başlı başına, dinin değil felsefenin konusu olmalıdır. Hakkında ne kadar düşünülürse, önemi o kadar artar. Sayın Gamaro: “Dindar kendini felsefe üstü zanneder” demekle aslında dinin en temel problemine parmak basar. Felsefesizlik ve dolaylı olarak biraz önce bahsettiğim ihtiyaçların nesnelleşmesi problemine. Bir diğer deyişle, Sayın Yabancı’nın dile getirdiği Hedonizm sıkıntısına.

Hissiyatın başladığı yer, ihtiyacın tahttan indirildiği yere denk düşer. Hep avuç içine bakmaya alışmış gözün açısı biraz biraz yukarı kayar. Gökyüzündeki yıldızlar daha bir hayret verir. Varoluş, üzerinde oturulup düşünülmesi gereken bir problem haline gelir. Bu fırtınada başlar insanın yalnızlığı. “Biz” ile çıkılan yola “ben” ile devam edilir. Bu bir mülkiyet meselesidir. Düşünmek, “bana ait” diyebileceğimiz belki de tek şey olur. İnsan olmanın hakkı merak etme, düşünme ve ifade etme ile verilir. Fazla düşünmeyin! Sadece, bilime verilen değerin teknolojiyle paralellik göstermesini, felsefenin para etmemesini, sanatın bir Ermeni soykırımı veya bir arabesk yavşaklığı ile anılmasını göz önüne alın yeter. Bilim adamı, filozof, sanatçı her zaman yalnızdır. Onların yalnızlığı, ihtiyaçların sohbet konusu olduğu dünya düzenine yeterince adapte olamamasından ileri gelir.

Konfabülasyon

Çünkü insanları, öğleden sonranı Jacques Cousteau ile dalarak geçirdiğine inanmamaları, senin bunun yaptığını hatırlamadığın anlamına gelmez.

Kendinizi Sınayın

– Bazen günün ayrıntılarını unuttuğunuz olur mu?
– Olayları başkalarından farklı mı anımsarsınız?
– Hiç atom enerjisiyle çalışan bir uzay gemisi kullandınız mı?

İç Ses

Karın geçen hafta sonunu çatı oluklarını temizleyerek geçirdiğinde ısrar edince onun delirmiş olduğunu düşündün. Neden bu kadar saçma bir şey uyduruyor ki? Öyle bir şey yapmadığın çok açık. Son üç haftayı Fransa Bisiklet Turu için Fransa kırsallarında pedal basarak geçirdiğini açıkça hatırlarken bu nasıl mümkün olabilir?
Pekâlâ, fiziksel olarak pek de iyi durumda sayılamayacağını söylediği zaman haklıydı. Fakat zaferini bu kadar muhteşem kılan da bu zaten! Bitiş çizgisine birkaç metre kala Lance Armstrong’u geride bırakmak sonsuza dek tadını çıkaracağın bir an olarak kalacak.
Elbette, çatıdan düştükten sonra hastaneye kaldırıldığına dair rapor karının hanesine artı olarak işlenebilir, fakat sahte rapor düzenlemek o kadar da zor değil. Ayrıca sedyeyle ambulansa taşındığını gören komşulara da, böyle söylemeleri için rüşvet vermiş olabilir. Peki, bir yandan elinde geçen Pazar gününün gazetesi, bir yandan adını açıklarken, dengeni yitirip tepeüstü yere çakıldığını gösteren videoya ne demeli? O etkileyici. Üstelik kameraya hem ehliyetini hem de kimliğini gösteriyor olman da cabası.

Tanı

Konfabülasyon, bakış açına bağlı olarak, ya çok ürkütücü ya da hoş sayılabilecek bir hafıza bozukluğudur. Bardağı yarı boş olarak görenlerdenseniz, inandığınız her şeyin, bütün anılarınızın beyninizin bir kurgusu olabileceğini düşünmek sinirlerinizi bozabilir. Fakat ayinde kullanılan şarap kadehini (ki Atlantis Krallığı’nı kötücül çekiç kafalı köpekbalığı birliklerine karşı başarıyla koruduğunuz için size Denizler Tanrısı Poseidon tarafından doğum günü armağanı olarak verilmişti)yarı dolu görenlerdenseniz, çoğu insanın anımsadığından çok daha ilginç bir “gerçeklik” anımsamanın eğlenceli olduğunu düşünebilirsiniz.
Bu uyduruk masallar yalan ya da sanrı olmaktan ziyade, sahte anılardır. Bu şeyleri aslında görmezsiniz, fakat sahiden gerçekleştiklerine inanırsınız, olguların aksini işaret etmesine rağmen. Uydurmaların çoğu sıkıcıdır. Kahvaltıda meyveli mısır gevreği yemişken, tahıllı yediğinizi anımsayabilirsiniz. Bu kimsenin dünyasını yıkacak türden bir ayrıntı değildir, bu yüzden kimse sizi düzeltmeye çalışmayacaktır. Ancak, tahıllı mısır gevreğinin bizzat kutunun üzerinde bulunan bir horozla birlikte yediğinizi söylerseniz, bazı kaşların havaya kalktığını fark edebilirsiniz.

Nedenleri

Konfabülasyon rahatsızlığının özünde yatan hafıza kaybının, kafa travması ya da atardamar anevrizmasına bağlı olarak beyindeki ön ileti atardamarının yırtılmasından kaynaklandığı düşünülüyor. Bu zedelenme oksijen yüklü kanın beynin hafızayı denetleyen ön kısmına akmasını engeller ve bir tür amneziye neden olur. Aynı zamanda kişisel farkındalığı denetleyen ön lob da zarar görmüşse, bazı şeyleri unuttuğunuzu idrak edemeyebilirsiniz. Beyniniz siz farkında olmadan yeni bir anı formüle etmeye çalışacaktır. Bu genellikle, dünün kahvaltısından çalınmış sıkıcı bir anıdır. Kimi zaman ise tamamen fantastiktir.

Tedavi

Uzman rehberliğine başvuran hastalar aylar sonra gerçek anıları sahte anılardan ayırt etmeyi öğrenebilir. Fakat hafıza işlevleri genellikle normale dönmez

Meraklısına…

1950 yılına ait bir konfabülasyon raporuna göre, trafik kazasında başına darbe alan genç bir adam hastanede kendine geldiğinde, uzay gemisinin düşmesi sonucu tetiklenen atomik bir patlamada yaralandığı iddia ettiyse de, güvenilir kaynaklar uzay gemisinin yere sorunsuz iniş yaptığını belirtti.