Dans

Konulardan bir tanesinin altında:

“Seks sadece yatakta ve sadece sevişmekle olan bir şey değildir”

…demiştim yazılarımdan birinde.

Altını dolduruyorum…

…dans.

Dans doğada oldukça etken olan bir ikna yöntemidir!

Motifleri itibarı ile bir çok olguyu içerir.

🙂

GÜZEL BİR HİKAYE !!!

2008 yazında yeni bir heyecana hazırlıksız yakalandım. Planlanmadan başlayan her şey düzensiz ve çirkin olur demişler ama ben bu tezi çürüttüm. Plansızdı ama neşeliydi, tanınmıyordu ama güven veriyordu, sevmiyordu ama zamanla çok sevdi işte her şey karmaşıktı böyle bir zamanda çok istek vardı. Çekicilik, arzu, istek, eğlenceler, kahkahalar ve en önemlisi sonraları anlaşılan adının aşk olduğuna yeni inandığım bir duygu. Sevmek çok güzeldi.

Sevmek istiyorsan gözyaşına ve kırılmalara hazır olman gerek yoksa sen sevginin kolay mı kazanıldığını sanıyorsun eğer böyle düşünüyorsan yanılıyorsun. Sana ne kadar zorluklarla kazandığımı anlatacağım dinle; dilinden, lügatinden, DNA dan eksik etmiyorsun ama o seni gözünle bile istemiyor. Acıyor, acıtıyor ama kendini acıtmadan sana git diyor, sonra ne oluyor yine geliyor bazıları sahte bazıları yaşanmış oyunlarla yine geliyor. Yine o mutlu, o zevk alıyor, o istiyor ve birliktelik oluyor.

Sonra sen bu yaşanılanların uzun mu süreceğini sanıyorsun halbuki ben küçük bir oyun oynamıştım artık oyun bitti kabul et, bu kuralları ve bitiş zamanı belli olan bir oyundu artık sende oyun sırasında öğrendiklerinle git ve bu oyunu başkalarıyla oyna çünkü ben bu oyun için yeni oyuncular buldum diyor gidiyor.

Karşılıksız oynanan bu oyunda bende artık usta bir oyuncu oldum ve oyunuma birkaç kişiyle devam ettim ve kazandım ama bu çocukluğumda oynadığım oyunlar gibi kazanıldığında zevk veren bir oyun değildi ve eğer her zaferin sonunda acı çekeceksen bütün oyunları kaybetmelisin. İşte bu tada da baktıktan sonra artık sıra sana bu oyunu öğreten kişiyle oynamaya geliyor. Ve oyun başlıyor …

Toplum refleksi

Nokta dergisi son sayısında,kolay kolay unutulmayacak bir gazetecilik başarısı sergiledi.
Sokaktaki vatandaşın , Meçhul bir otoritenin buyruklarına karşı gösterdiği uyum ve tepkileri ölçtü.

Tiyatro sanatçısı Ezel AKAY’ a siyah bir pardösü giydirdi,eline bir de megafon verdi. Akay’ la nokta ekibi başladılar kentte dolaşmaya.

Önce yeni cami’ nin arkasındaki parka gittiler. Hava güneşliydi. Banklarda insanlar oturuyordu.
Akay megafonla bağırarak sert bir komut verdi:

‘ Derhal ayağa kalkın !…’

İtirazsız sessiz kurulmuş robotlar gibi herkes hemen ayağa kalktı.
Eminönü iskelesinde başka bir komut .

‘ Herkes hemen yere çöksün ‘

İskelede kim varsa hemen yere çöktü.
Beyoğlu’nda başka bir komut:

‘ Herkes sıraya girsin,sayım var!.. ‘

Herkes hemen sıraya girdi.
Mecidiye köy de bir duvar dibinde başka bir komut patladı:

‘ Herkes elleriyle duvara yapışsın,ölçüm var!… ‘

Herkes elleriyle duvara yapıştı.
Bir fabrika kapısında işçilere komut verildi:

‘ İçeri girerken herkes parmak bassın şu kağıda…! ‘

İşçiler parmak basarak girdiler fabrikaya…
Beyaz önlükle lastik eldivenler giymiş bir hanım gazeteci,fabrikanın içindeki kadın işçilere de değişik bir komut verdi:

‘ Herkes soyunsun, bekaret muayenesi yapılacak ‘

Kadın işçiler soyunmaya başladılar.

Buna karşılık Boğaz iskelesinden birinde, vapurdan çıkanlara komut vermediler, kibarca ricada bulundular:

‘ Film çekiyoruz, lütfen bir dakika dururmusunuz ? ‘

Ricayı kimse iplemedi.

Nokta’ nın yaptığı deney ,toplumun ruhsal yapısını gösteren müthiş bir röntgen….

      Ne kimse komutu verenin kimliğini merak ediyor, ne hangi hak ve yetkiyle vatandaşlara o komutları verdiği soruyor, ne de herhangi bir direnme gösteriyor. 

İşte yüzyıllardan beri, daha küçük yaşlardan başlayan dövülmüşlüğün, ezilmişliğin sonucu.

Bilim ve Halk

Bilim hiç bir çağda halka tam olarak ulaşmamıştır. Çok eski zamanlarda şamanların uyguladığı, daha sonra rahiplerin veya aristokratların, burjuvanın geliştirdiği bilimin yansımaları teknik ve teknoloji olarak çok sonraları halka ulaşmıştır. Ama halk bilimden hep uzakta kalmıştır. Bu aradaki boşluğu da hep dolduran şarlatanlar çıkmıştır.

Özellikle son yüzyılda bilim ile halk arasında aşırı bir fark oluşmuştur. Bu fark o kadar fazladır ki, aranın kapanması veya halkın o bilgi düzeyine çıkması imkansızdır. Buna eş olarak teknolojinin hayatımıza giriş hızı da tamamen kapitalizmin yönergelerine göre olmaktadır. Onlarca yıl önce geliştirilmiş yüksek teknolojik ürünler hayatımızı kolaylaştırmak için hemen girmezler hayatımıza. Önce elde olan stokların tüketilmesi bekletilir. Ardından seri olarak üretilmiş diğer stokların.

Bilim adamları ise gerek dilleri ile gerek işleyiş biçimi ile zaten halktan uzaktadırlar, uzmanlık alanlarında. İnceledikleri konuları halk düzeyinde anlatmaya kalksalar çalışmalarına devam edemezler. Tam bu noktada, bilimi, bilim adamlarından alıp halka aktarması gereken bir ara kurum veya kişiler olması zorunluluğu meselesi girer devreye.

Peki böyle insanlar yoksa?? O zaman olacak olan şey, bu aradaki boşluğu dinler, şarlatanlar, dolandırıcılar veya bilimi kendi çıkarları doğrultusunda çarpıtan kişiler ortaya çıkacaktır.

Bu nasıl engellenebilir veya bu ara kurum nasıl oluşturulabilir?

ALLAH’A AÇIK MEKTUP

Biraz önce telefonla konuştum. Bir arkadaşımın kardeşinin karısı vefat etmiş. Tanıdığım bu kişinin yaşının 38 olduğunu varsayarsak kardeşi de 35’lerindedir büyük olasılıkla. Genellikle erkek kadından büyük olduğu için kadının yaşının 35’ten yukarı olma ihtimali çok düşük. Yuvasından yola çıkıp gideceği noktaya varmaya çalışan bir karıncayı bütün gün izleyip, yolun yarısında onun üzerine basmak ya çocukça ya da psikopatça bişey olmalı. Rahatsızlığım da bu noktada başlıyor ama bu noktada bitmiyor. Bu mektubu sana yazdım Allah:

“Sen kim olduğunu zannediyorsun da kendini “iyi”’den sorumlu devlet bakanı ilan edebiliyorsun. Sadece 6 yıl içinde 50 milyon insanın katline göz yumarken, doğmasına ve ya sonradan olmasına vesile olduğun sayısız kör, topal, felçli, şizofren, otistik, sağır, dilsiz’e utanmadan cennet meydanlarından sesleniyorsun. Mutsuz insan yaratmaktaki çıkarın nedir bilmem ama seni yıkmanın da senden kurtulmak demek olmadığını fark ettim. Öyle bir iz bırakmışsın ki homo sapiens hayatına, sana kafa tutan ne devrimciler geldi de kafa tuttuklarıyla kaldılar kara kalem tablona. Belki de Müslümanlar haklı, boyun eğmeliyiz sana. Ama duuur. Kaçamazsın hemen kelle koltukta. Kafana dayadığım şu silahı daha ateşlemiycem mektubum bitmeden. Şaka yaptım şaka, müslümanlar gibi ev köpeği olmaya da, bir reikici gibi götümü dönüp uyumaya da niyetim yok.

Seni kabul etmek de zor, yenmek de zor dedim ya, tarih söyler bunu ben değil. Öyle bir bulaştırmışsın ki mikrobunu, kulların tahtına oturmak isteyince anladık ki bir varlık değil bir hastalıkmışsın sen. Stalin, Hitler, Napoleon hep senin baba rolünü oynadı devletçilik oyunlarında. Doğal kaynakların yarısı %1’lik bir popülasyonda birikince “mülkiyet hırsızlıktır” diyen Proudhon’a da hak veriyorum zaman zaman. Sahip oldukça bu kaynaktan çalıyoruz aslında. İstemeye, almaya, GSYH’mizi artırmaya çalışırken suçu biraz insanda ama daha çok senin eserin olan şu insan doğasında buluyorum. Biz talep ettikçe çalıyor, talep ettikçe öldürüyor, talep ettikçe sana benziyoruz. Demiş ya Stirner: “Tanrının meselesi bencil bir meseledir”. Çok benziyoruz birbirimize aslında çoook.

Saplantılı derecede seviyorsun ya iyi insanı, keşke bir ruh olarak var etseydin bizleri. Allah belanı versin diyecem, döngüsel mantık hatası olacak. Aslında sen hatanın kendisisin onu diycektim bak. Varolmanı bırak, var etmiş olduğun dünya bir hata. Başka bir perspektiften baktıklarını zannedip böbürlenen pozitivistler bile din olmayınca daha iyi bir hayat yaşanacağını iddia ediyorlar. Seni sevmeyenler bile senin dölünden geliyor anlayacağın. Benim sorunum dinle değil, şu dört yanı denizlerle çevrili eserinle. İnsan doğasıyla, Katrina kasırgasıyla benim kavgam. Şu evrensel enerjiler, mutluluk naraları hep sana karşı oluşan hayal kırıklıklarının bertaraf edilmeye çalışılmasından başka bir şey değil. Bunların hepsi nevrotik kişilerin nevrotik talepleri. Hasta insanlar bıraktın o cennet adalarına. Tadını çıkaramaz olduk otantik meyvelerin, kumun güneşin. Kaybolduk tapınaklarında, kurtulunca oradan, bulduk kendimizi gri bacaların arasında. Evvelden veba vardı, şimdi de kanser illetini çıkardın karşımıza. Allah belanı versin Allah.”

Anlayacağınız üzere ben ateist değilim, bizzat inanıyorum o pis kokan katile. Onu yok sayaraktan, arkamı dönüp uzaklaşacak değilim cinayet mahallinden. Şu sefil gezegende kurbanlık koyun gibi dolaşıyorsak bu sorumluluğu birine yüklememizin gerekliliğini hissediyorum akabinde. Hani Holivut filmlerindeki şu replik aklıma geliyor tanrı lafını duyunca: “Seni öldürmek mi? Bu kadar kolay kurtulacağını mı sandın, daha yeni başladık”. Bu, Nietzshce’nin öldürdüğü tanrının kalbine elektrik verip tekrar diriltmenin ve bir daha öldürmemek üzere ona sürekli işkence etmenin gerekliliğini gösterir kanımca. Evet ben tanrıya inanıyorum. Ensest babasından nefret eden bir oğul gibi, yetişkinliğinde ondan intikamını alacak bir gaddar gibi inanıyorum.”

Sakın ama sakın tanrının lafını ağzınıza almayın. Alırsanız da “iyi” ile aynı cümlede kullanmayın. Tanrı demek kırbaç demek, tanrı demek obsesif kompalsif bir ruh durumu demek, tanrı demek sadizm demek, tanrı demek bıçak demek, tabanca demek, bomba demek. İnsanın saldırganlığı, sevgisinin önüne geçiyorsa, bu leş doğayı yaratan tanrı, hayatta duyup duyabileceğiniz en büyük hakaret olmalı bir insana yapılan. Onu bulmaya çalışanlar kılcını kuşanmış birer barbardır. Tanrıya inanmak en geniş anlamıyla Vandallıktır. Bir liseye girip 35 kişiyi tarayan manyakla, bu sahneyi gerçek kılanı onaylayan dindar aslında aynı rolü paylaşır. Allah ile dindar suç ortağıdır. Nasıl olmaz ki?