Hem tıp hem de alternatif tıp olsun hastalıkların çözümü ile ilgileniyor. Bunun yerine hastalığın oluşum nedeni ile çoğu fazla ilgilenmiyor. Dolayısıyla hastalığın tedavisi yapılsa bile sebep yok edilmediğinden bir başka şekilde yeniden nüksedebiliyor. Bu konuda bazı doktorlar hem bilimsel tıbba hem de alternatif tıp veya muadillerine aynı eleştiriyi getiriyorlar. Peki bunun için ne yapılabilir yani tedavi sürecini destekleyici olarak hastalığın oluşum sebeplerini, alışkanlıkları veya bedenin kendini bir şekilde ifade edişini nasıl değiştirebiliriz. Hastalığın kökenine nasıl inebiliriz?
Kategori: Genel
Gerçek bilgi nedir?
- Sabit bir varlık olan, -keşfedilen- bizden bağımsız bilgilerdir.
- Zamanla değişen ve üretilen bilgidir.
- Kişiden kişiye farklılık gösterebilen, algıya göre değişen bilgidir.
- Tanrıdan vahy olarak inen bilgidir.
- Düşünce, gözlem, deneyim yerine sezgiyle ulaşılan bilgidir.
- Bunların dışında bir şeydir ve hemen yazıyorum.
Çıldırtan Diyaloglar
Diyalog 1 – Çıldırtan Diyaloglar
A- Savunulabilir ki ispatlanamaz olan şeyler yokturlar.
Ama çoğu insan bunu şöyle düşünür:
“İspatlanamaz olan şeyleri istediğimiz şekilde yorumlayabiliriz”
B- Ne gibi?
A- Örneğin ben bakmazken şu akvaryumdaki balık hala orada mıdır?
B- Elbette.
A- İşte bu senin yorumun. Sen bana ispatlayabilir misin bunu?
B- Hımmm. Belki…
Sen bakmadığın bir anda fotoğrafını çekerim onun.
Sen fotoğrafın çekildiğini görürsün ama balığı görmezsin.
Sonra beraberce filmi banyo ederiz ve onu görürsün.
A- Hımm. Olabilir. Belki bakmadığım bir tek anda balığın orada
olduğunu ispatlamış olabilirsin ama bu bakmadığım tüm
anlarda da orada olduğunu ispatlamaz.
B- Balığı videoya çekerim.
A- Video filminde sahneler arasında yani iki ekran taraması arasında
bir boşluk vardır, ya balık o anlarda yoksa.
B- Ama sen şimdi konuyu saptırıyorsun. Ona bakarsan balığa
baktığın anlar arasında da boşluk var. Çünkü gözünün algılama
hızı saniyede 20-25 kare.
A- Doğru. Ama bu sadece bir örnekti. Hem ben konuyu tümüyle
balık örneği üzerine kurmak istemedim. Ben ispatlanabilir
ve ispatlanamaz olan şeylerden söz ediyorum. Örneğin şimdi
ortaya çıktı ki balığa sürekli bakıyor olmamız onun sürekli
var olduğu anlamına gelmiyor.
B- Ya ne anlama geliyor. Sence balık saniyenin yirmide birinde
başka bir yere gidip geliyor olabilir mi?
A- Onun doğal yeteneklerini düşünürsek hayır.
B- Peki, başka ne olasılık var?
A- Hımm. Belki de televizyon görüntüsü örneğini ele alabiliriz.
Televizyonda iki görüntü arasında, saniyenin yirmide birinde
görüntü nereye gidip gelir?
B- Tabii ki hiçbir yere. Her görüntü ayrı ayrı taranarak oluşturulur.
A- Belki bizim balığımız da öyledir.
B- Nasıl yani?
A- Ayrı ayrı oluşturulmuştur.
B- Hey bu olmaz. Televizyondaki görüntünün iki karesi farklı iki
karedir. Biz burada tek ve aynı balıktan sözediyoruz.
A- Tek ve aynı balık olduğunu nerden bilebiliriz ki. Hem zamanın
bir anındaki balık zamanın bir sonraki anındaki balıkla aynı
olsaydı, zamanın geçmediğini en azından balık için geçmediğini
söyleyebilirdik.
B- Belki de zaman geçmiyordur.
C- Hey, bakın deminden beri sizi dinliyorum ama söyledikleriniz
oldukça saçma şeyler. Özellikle seninki. Ama sen de saçmalamaya
başlayınca nesnel gerçekliği kurtarmak adına birşeyler yapmaya
karar verdim.
B- Bak arkadaşım, ben saçmalamaya başlamadım, hem kimse
seni konuşmaya da davet etmedi.
A- Bence konuşmak istediği şeyler varsa konuşsun. Hem belki
tartışmamız daha çabuk biter.
B- İyi öyleyse. Ama şunu belirteyim ki ben belki de zaman
geçmiyordur diye laf olsun diye söylemiştim.
A- Belki laf olsun diye söyledin ama bana bir ilham verdin,
ispatlayabilir misin bana zamanın geçtiğini?
B- Haydaa! Şimdi sen ciddi misin?
A- Sen zamanın geçtiğini düşünürken ne kadar ciddiysen ben de
zamanın geçtiğinin ispatlanması konusunda o kadar ciddiyim.
Bu benim hakkım.
C- Yaa, bak arkadaşım. Zaman geçiyor, çünkü demin konuşuyorduk.
Bu iş bu kadar basittir. Demin konuşuyorduk ve hala konuşuyoruz.
Demek ki arada bir zaman süresi geçmiş.
A- Ben geçerken görmedim.
C- Ne demek ben geçerken görmedim.
A- Demem o ki, şimdi kalkıp kendimi çürütmek için sana yardımcı
olmayacağım. Yapabiliyorsan bunu kendin yapmalısın.
B- Deminki konuşmayı hatırlamıyor musun?
A- Diyelim ki hatırlıyorum. Bu neyi ispatlar?
C- Tabii ki konuşmanın olduğunu şaşkın!
A- İyi de, akşamki rüyamı da hatırlıyorum ama o olmamıştı.
Hem ayrıca gene olup da unuttuğum o kadar çok şey var ki,
hafızama bırakın kesin ve %100 güvenmeyi, belki de
hiç güvenmemeliyim.
B- İyi de onu hatırlaman onun olduğunu gösterir.
A- Ya yanlış hatırlıyorsam.
B- O zaman bile bir şey olmuştur, fakat sen yanlış hatırlarsın.
A- Peki, olmuş olması da yanlış hatırlanamaz mı?
C- Bir hatırlama varsa şu anda olmamış ve geçmişte olmuş
bir “şey” vardır. Bu da zamanın geçtiğini ispatlar.
A- İyi ama ben şu anda geçmişte olmuş varsaydığım bir şeyin
hayalini kurmuş olabilirim.
B- Şu andan bahsetmen bile zamanın varlığını gösterir, zamanın
var oluşu ise zamanın geçişidir şüphesiz.
A- Şüpheli…
B- Ne şüpheli?
A- Tabii ki zamanın geçtiği. Zamanın geçmesi iki an arasındaki
değişimle tanımlanabilir. Tek bir an, şu an, bunu ispatlamaz.
C- Peki sen hiç bilmediğin, tatmadığın birşeyin nasıl hayalini kuruyorsun?
A- Aslına bakarsanız hayal diye düşündüklerim, gerçek diye sandığım
şeyleri taklit etmiyor. Şimdi ben buraya bir çizgi çizebilirim
ve bu daha önce hiç çizmeyi bilmediğim bir çizgi şekli olabilir.
Hem hayal niye gerçeği taklit etsin veya ona bağımlı olsun, bu
hep gerçek vardır ama hayal yoktur düşüncesinden kaynaklanıyor.
Kim ispat edebilir bana gerçeğin var ve hayalin yok olduğunu?
Belki de gerçek hayali taklit ediyor ve ona bağımlı!?
C- Sen daha önce yüzlerce kez çizgi çizdin. Bu kavramı biliyorsun. Hem
elini rastgele hareket ettirsen bile daha önce çizmediğin bir çizgi ortaya
çıkardı. Ayrıca çizdiğin bir çizginin aynısını bile çizmek istesen
bunu beceremezdin bence. Çünkü tıpatıp aynı olmazdı.
A- Niye bu yolu zorlayayım ki? Neden ben bilmediğim bir şeyin ya da
yaklaşık olarak bilmediğim, hiç bilmediğim bir şeyin hayalini
kuramaz mışım?
C- Kuramazsın çünkü bir başlangıç ve dayanak noktan olmaz. Hayaller
bile birşeylere dayanmak zorundadır.
A- Dayanmak zorunda olduğunu ispat edebilir misin?
B- Neden hep biz birşeyler ispat etmek zorundayız. Sen hiçbir
şeyi kanıtlamaya çalışmıyorsun, herşeyi çürütmeye çalışıyorsun.
Kanıtlamak zordur, çürütmek kolay.
A- Neden kanıtlamak zor olsun çürütmek kolay. Çürütülemeyecek
şekilde kanıtla, kanıtlayabiliyorsan. İkinin iki olduğunu kanıtlamak
kolaydır, çürütmek zor. Hem ben ispatlanamazlık üzerinde
duruyorum. Söylediğim şeylerin ispatlanabilir olduğunu savunan sizsiniz.
B- İkinin iki olduğu sadece bir kabuldür. Bu kabulle başladıktan sonra
nasıl çürütülebilir ki, zaten kabul ederek başlıyorsun. Hem ikiyi
kavramsal olarak biz yarattık, iki iki’den başka ne olabilir ki?
A- Üç olabilir.
C- Karşı çıkmak uğruna tutarsız oluyorsun. Bu saçmalığı daha ne
kadar sürdürebilirsin ki… Karşı çıktığın şeylere içten içe
inanmıyorsun. Yoksa bizim aramızda anlamlı bir şekilde varlığını
sürdüremezdin, etrafındaki insanlarla uyumlu ya da yarı uyumlu(!)
ilişkiler kuramazdın.
A- Üstünlüğü ele geçirdiğini sanıyorsun değil mi? Yanında senin gibi
konuşan beş kişi daha olsa bahse girerim kendinden daha emin
olurdun. Ya yüz kişi olsa veya yüz bin? O zaman benim
haklı olabilme olasılığımı düşünmeye bile değmezdi. Benim amacım
haklı çıkmak değildir, yanımda kimseler olmuş veya olmamış
farketmez. Benim gücüm kendimden gelmez. Ben gerçeği
arıyorum. Yolumu aydınlatan onun ışığıdır. Sahte olanın
desteğe ve yandaşa ihtiyacı vardır, sürekli kendisinin
onaylanmasına ihtiyacı vardır. Gerçek ise tek başına
bile olsa eninde sonunda galip gelecektir. Şimdi anlıyor musun
gerçeği arayan bir kişi ile onun etrafındaki gerçeği aramayan
bir grup ya da bir yığın insan arasındaki uyumlu ya da
yarı uyumlu ilişkileri? Bu ilişkiler uyumsuz bile düşse sence
kim ya da kimler, kime ya da kimlere ayak uydurmalıdır.
Görünüşte hep şöyle olmuştur ki; çoğunluk güçlü ve haklıdır.
Oysa onların gücü sahtenin gücü de olabilir. Ama bu güç
aynı karanlığın üstüne ışık düştüğünde hiç var olmamış
gibi yok olması gibi yok olabilir gerçek ortaya çıktığında.
C- Gerçek uğruna uzun bir söylev çekiyorsun. Ama bir saattir
gerçeğin gerçekliğini kabul etmiyorsun. Bunu bizim mi söylememiz
lazım. Kendi konuştuklarının farkında değilsin. Söylediklerinin
toplamda iler tutar bir yanı yok.
Bir’in Hikayesi
Bir zamanlar zaman yoktu =), mekan da yoktu. Sadece sonsuzluk vardı. Bir zamanlar, Bir’in zamanları idi. Sonsuz ve sınırsız olan belirsizdi de. Sınırları olmadığı için dışı yoktu. O ilksel şeydi. Sonsuz olan herşeyi bilir değil mi? Çünkü sonsuz bilince sahiptir. Ama o bilmiyordu. En azından bir şeyi bilmiyordu. Sonsuz bilince sahip olmamanın ne demek olduğunu bilmiyordu. Sonluluğu bilmiyordu. Farkındalığı bilmiyordu. Bilgi denebilecek hiçbir şeyi bilmiyordu. Çünkü bilgi bir şeyin diğer şeyden farklarına dairdir. Ama henüz ‘şey’ler yoktu. Sonsuz bilince sahipti ama hiçbir şey bilmiyordu. Çünkü zaten henüz bilinebilecek hiçbir şey yoktu…
O zaman deneyimlenemez olan sonsuzluğundan, deneyimlenebilir olan sonluluğa bir yol açmaya karar verdi. Daha karar verdiği anda sonlu olarak deneyimleme fırsatına sahip olabileceği sonsuz alternatif deneyimin neler olabileceğini biliyordu. Ve her türlü senaryonun sonucunu da. Ama senaryonun içinde olmak başka bir şeydi. Bir yerin haritasını bilmek başkadır. Yollarında gezmek başka…
O zaman uzay ve zamanı var etmeye karar verdi. Onları iki şekilde birleştirdi. Uzay/zaman ve zaman/uzay diye. Uzay/zaman (birim zaman başına düşen uzay) varlıkların deneyim alanı olacaktı. Burada sonsuz uzay ve üstünde akıp gidilen bir zaman vardı. Zaman/uzay (birim uzay başına düşen zaman) da ise durum tersi idi. Tüm zamanlar aynı anda mevcuttu ama burada da uzay oldukça sabit bir nokta gibi idi.
Deneyimlemek için bunu isteyen varlıklara yani sonlulara ihtiyaç vardı. Herşeyi kendi sonsuzluğu içerisinde bilmek ve belirlemek, o şeyi deneyimlemek değildi. O halde deneyimleyebilmek için ‘özgür irade’ ye ihtiyaç vardı. Bu birlikten ilk sapma idi. Kendini bilmek için kendinden sapan ve ne olmadığından yola çıkarak ne olduğunu anlayan. Aslında hem olduğu hem olmadığı şeylerdi, olması olası tüm şeyler ve olabildiğini gördüğüne göre olduğu şeylerdi de.
Olabildiğince çok deneyimin işlenebilmesi için kendi sonsuzluğunu bölüp sınırlamak istedi. Ama gördü ki bölündükçe azalan bir şey değildi o. İkiye bölündüğünde ilk boyutu yaratmış olduğunu gördü. Bir çizgi üzerinde sağa ve sola uzanan iki ayrı sonsuz gibi duruyordu şimdi. Tekrar bölündüğünde bir boyut daha ortaya çıkmak zorunda kaldı. Çünkü 3 sonsuz tek boyuta sığmıyordu. Bölündükçe bölündü. Baktı ki sonsuzluğundan kurtulmak mümkün değil. Bölündükçe her seferinde yeni boyutlara taştığını gördü. Boyutların uçları hep açıktı. Bu da onu hala bütün ve tek sonsuz olarak tutan şeydi.
Bu arada farketti ki, özgür iradeye sahip varlıklar yaratacaksak kendi içimizden, bunların gerçekten özgür olabilmeleri için işe sıfırdan başlamaları gerekirdi. Sonsuz olduğunu bilen bir varlık nasıl sonluymuş gibi davranıp duyumsayabilirdi ki. Deneyimler gerçek olmalıydı ki tadı çıksın. İşte bunu nasıl yapacaktı. Hem sonlu hem sonsuz. Kendini sonlu sanan sonsuz parçaları.
Bir yandan bölünmeye devam ederken, kafasını =)) bu sorular kurcalamaktaydı işte. Öyle bir deneyim alanı tasarlamalıydı ki, bilinenle bilinmeyen arasında mükemmel bir denge olmalıydı. Bölünme giderek hızlanırken ve yeni boyutlar ortaya çıkarken gördü ki, giderek daha çok etrafı çevrelenmiş sonsuzluklar oluşuyor. Ve bunların ortaya çıkış ve kendinden fışkırış hızı arttıkça kendi sonsuz bilincinden o oranda az pay alıyorlar. O zaman bunları kendine bağlayan bağlantıyı uzun ve ince tutarsam eğer bilinçlerini sınırlayabilirim dedi. O zaman gerçekten sıfırdan başlarlar ve seçme özgürlüğüne sahip olurlar. Bakalım ne olacak =)
Ve sonsuz tane sonlu ortaya çıktı. Tabii bunlar görünüşte sonlu idiler. Herbiri kendi etrafı sınırlandırılmış varlıklarının bir noktasında sonsuzla olan ince uzun bağlantıyı (uzun ince bir yoldayız =) koruyorlardı. Sonlu gözüken ile sonsuz arasındaki bu bağ onların ruhları idi. Sonlu ve sonsuz arasında gidip gelen, iletişimi sağlayan bir mekik. Tek bir ağacın yaprakları gibiydiler. Hepsi kökten besleniyorlar, ama diğer yapraklar onlara yeterince farklı bir varlık olarak gözükebiliyordu. Ama henüz uzay/zaman’da değildiler. Deneyimlerin başlayabilmesi için acaba daha neler yapsam diye düşünmekteydi sonsuz.
Özgür irade tamam ama bu iş biraz riskli. Bunlar (hangi bunlar =) özgür olacak istediklerini yapacak, yaratacaklar. Buna bir kural koymak lazım. Ama öyle bir kural olmalı ki, kısıtlayıcı da olmamalı. Hah tamam buldum. Bunlar sadece ‘sevgi’ ile yaratabilsinler. Onlara güç veren tek şey bu olsun. Birlikten ikinci sapma da böylece ortaya çıkmış oldu. Artık varlıklar deneyimlere başlayabilirdi. Başlayabilir miydi? Hiç sanmıyorum. Çünkü onları varedecek malzeme yoktu henüz. O zaman da üçüncü sapma olan ‘ışık’ ortaya çıkmak durumunda kaldı. İşte bütün malzeme bu idi. Maddenin en kaba hallerinden en süptil hallerine kadar ve enerjiye kadar herşey bu ışığa çeşitli dönme ve titreşimin eklenmesi ile mümkün olabiliyordu. Oyun havuzumuzdaki kumlar da hazır olduğuna göre deneyimler artık başlayabilirdi.
Önce tüm malzemeyi tek bir noktada topladı ve sonra büyük bir buuumm!! İşte sonsuzumuzun ilk kalp atışı. Zaman ve uzay başlıyor sonsuzlukta. Varolan herşey ondan bir parça ve kopmaz bir bağ var aralarında. Ve bağ olduğu sürece aslında hepsi tek parça. Tek parça olana ne denir? Parça da denmez ki artık. Neyse bütündü onlar işte. Onlar deneyimleyecek, sonsuz deneyimleyecek. Zaten ikisi aynı şey değil mi?
Herşey merkezin etrafında dönerken ve büyürken kendilerinin ilk farkına varanlar galaksileri oluşturdular. Ve kendi galaksilerini yönetmeye başladılar. Daha önce sonsuzun onlara yaptığını bu sefer onlar yapıyordu. Yaratmanın sonu yoktu sanki. Kendilerini sonsuza bölüyorlardı. Parçalarının benliklerinde yeni deneyimlere yol alıyorlardı. Sonsuza ulaşan taşmalı ve fışkırmalıydı sanki. Kendi evreninde kendi kurallarıyla oynamaya başlamalıydı.
Güneşler kendi sistemlerindekilerin benliklerinde yaşarken (tabii ki aslında yaşayan hep tek sonsuz idi) giderek nasıl bir oyun alanı olması gerektiği daha açık hale geliyordu.
Dileğiniz ne olurdu?

Bir cin çıksa karşınıza ve 3 dileğinizi sorsa diye mutlaka düşünmüşsünüzdür ve kendinizce önemli olan 3 şeyi sıralamışsınızdır. Fakat aynı cin size tek dilek hakkı sunsaydı ve metadilek* dilemek yasak olsaydı?
Dileğiniz ne olurdu?
*Metadilek, dilekler hakkında dilektir.