‎12 Eylül AKLANDI !…

12 Eylül AKLANDI !…
“Nasıl oldu” diyeceksiniz…
Torba Yasa çıktı. Neresinden tutacağımı bilemediğim bu yasanın bir yeri şiddetle dikkatimi çekti:
12 Eylül döneminde göz altına alınmış, hapis yatmış ama beraat etmiş şahıslar, o dönemler için …sigorta primi borçlanıp yatırabilecekler. Aslında o primleri de devletin yatırması gerek ama derdim o da değil.
Burada gözden kaçan, aynı hakkın 12 Eylülde tutuklanarak ceza almış insanlara tanınmayışı… Yani bu durumda 12 Eylül hukuku tarafından ceza almış insanların suçlu olduğunu kabul ederek, 12 Eylül hukunun kararlarını h-AK-lı buluyor AKP hükümeti. Bu 12 Eylül ile hesaplaşacağını söyleyen zihniyet için tam bir AKePazeliktir, iki yüzlülüktür…
Yani bir çoğu işkence altında alınan ifadelere dayalı yargılamaların sonucu olan 12 Eylül hukuku tarafından verilen ceza kararları böylece bu hükümet tarafından onaylanmıştır.
Şimdi, 12 Eylül ile hesaplaşacağız diye referandumda evet diyenlerin gözüne mi sokalım bu durumu yoksa yanlarına mı koyalım? Yedirelim mi, yanında mı yatıralım?
bALIK hafızalara duyuralım…

Politika “çok yüzlülüktür (yönlülüktür)” ama bunlar yalnızca iki yüzlü… Bir yüzünde kendileri var, öbür yüzünde gölgeleri var…
“Gölge etmesinler, başka ihsan istemez”…

Porphyre Eglantine

“Porphyre Eglantine

Koca bir çölde
Sonsuz bir kum denizinde,
Arıyorum
Yitik yolu arıyorum
Bulamadığım yolu.
Bir orada, bir burada
Bütün yönlerde ruhum
Bulamıyor aradığını.
Bu korkunç boşlukta
Bu sonsuz boşlukta,
Her yanım kum
Alabildiğine parlak, boğucu
Kumlar uzanıyor çevren’in sonuna değin
Sonra bir ses duyuyorum
Tatlı, gür ve kahredici
Diyor ki bana:
“Yitik bir ruh sanıyorsun kendini sen!
Bir ruh sanıyorsun kendini
Yanılıyorsun. Bir ruh değilsin gerçekte
Yitmiş de değilsin
Bir hiçsin yalnızca
Yoksun sen.”

Porphyre çocukluğundan beri duyguluydu; olmadık şeyleri dert edinirdi kendine. Varolmadığı korkusu sarmıştı yüreğini. Aynaya her bakışında İmgesini görememekten korkardı. Bu korkusunu dağıtmak amacıyla bir felsefe yarattı sonunda… Genellikle kuşkularını bir yana itebiliyordu böylece; ama Hiçliğin Türküsü’ndeki o birden her şeyi yıkan görüntü ozanın bu konudaki başarısızlığını gösteriyor bize. Porphyre bu uğursuz sesi susturmak için her ne pahasına olursa olsun VAROLMAĞA karar verdi.

İç gözlem ve dış gözlem ona hiç bir şeyin acı kadar gerçek olamayacağını öğretmişti; varolması için acı çekmesi gerekiyordu. Porphyre büyük acılar bulmak umuduyla yollara düştü. Güney Kutbunda tek başına bir kış geçirdi. Sonu gelmeyen gece ona geleceğin karanlık görüntülerini esinledi.

Nazi Almanyasında kendini Yahudi diye tanıtarak türlü işkencelere katlandı. Ama tam bu işkenceler dayanılmaz bir hal almışken toplama kampına Poe’nun kuzgunu geldi sıçraya sıçraya, Mallarme’nin sesiyle o korkunç tekerlemeyi haykırdı: “Acı çekmiyorsun sen; Bir hiçsin yalnızca; Sen yoksun!”

Sonra Rusya’ya gitti Porphyre. Orada da Wall Street’den (New York bankalarının merkezi olan sokak) yollanmış bir gizci (casus) süsü verdi kendine. Bu yüzden bir kışı da Beyaz Deniz kıyılannda ağaç kesmekle geçirdi. Açlık, yorgunluk, soğuk her gün biraz daha iliklerine işledi. Eh, bu gidişle bir gün varolurum elbet, diye düşünüyordu kendi kendine. Ama hayır! Kışın son gününde, karlar tam erimeye yüz tutmuştu ki uğursuz kuş bir kez daha göründü, bir kez daha haykırdı o korkunç sözleri.

Belki de, diyordu Porphyre, arayıp bulduğum bu acılar sudan şeylerdi. Gerçek mutsuzluğu duymam için acılarıma bir de utanç katmalıyım.

Bu yeni düşüncesini gerçekleştirmek amacıyla kalkıp Çin’ e gitti. Orada Komünist Partisinin gözde üyelerinden güzel bir Çinli kıza deli gibi tutuldu. Sonra sahte belgeler düzerek onu İngiliz Hükümetine gizli ajanlık yapmakla suçladı. Korkunç işkencelerle gözleri önünde öldürdüler kızcağızı. O zaman “Şimdi gerçekten acı çekmiş sayılırım,” diye düşündü ozan, “Sonuna değin çılgınca sevmiştim bu kızı; kendi korkaklığ1m kendi alçaklığımla bu korkunç sona sürükledim onu. İnsanoğlunun dayanabileceği acıların en büyüğü bu olsa gerek.”

Ama hayır! Elini kolunu bağlayan buz gibi bir korkuyla donakaldı Porphyre. Kader Kuşu yine gelmiş, kendisini Paris edebiyat çevrelerine tanıtan ölümsüz ozanın sesiyle yine o korkunç sözleri haykırmıştı.

Kuş uçup gitmeden Porphyre bütün gücünü toplayarak yüreğindeki umutsuzluğu dile getirdi. “Ey Kuzgun,” diye haykırdı, “söyle bana, varolduğuma seni inandırmak için ne yapayım?” Kuzgun bir tek sözcükle karşılık verdi buna: “Ara” , sonra da yokoldu ortadan.

Böylece yeniden aramaya koyurdu Porphyre. Ama bu arayışı bütün gücünü kapsadı sanmayın. Bu süre boyunca yine bir düşünür-ozan olarak her yerde, özellikle gizli çevrelerde hayranlık topladı. Çin’den dönüşünde şeref üyesi olarak Paris’teki Felsefe Kurultayına çağırıldı. Toplantı günü herkes salonda yerini almıştı; yalnız başkan yoktu ortada. Porphyre tam sabırsızlarımaya baslamıştı ki birden Kuzgun girdi içeri geçip başkan yerine oturdu.

Sonra ozana dönerek bütün üyelerin duyabileceği çınlıyan bir sesle, “Senin felsefen yok aslında; senin felsefen bir hiç!” diye bağırdı. Bu sözleri duyan Porphyre’in yüreğini en acı yaşantılarının bile veremediği derin bir umutsuzluk kapladı. Yığılıverdi olduğu yere.

Kendine geldiğinde kuşun ağzından ne zamandır özlemini çektiği sözlerin döküldüğünü duydu: “Yeter artık, acı çekiyorsun; Yeter, varsın.” (…)

Russell

resmin sonu

Beğenmediği şeyleri yok eder umursamaz kendisi olup biteni adamı hasta eder ama farkında bile değildir olup bitenden kendini bir bok sanar uzun uğraşlar sonucu da anlatamazsın ona hayatın anlamını anlamaz elden bir şey gelmez yapacak bir şey yoktur bilinci çoktan alınmıştır artık ne çare vardır ki ona anlatmaktan bir çile dolar ciğerlerine dumanlı ve pusludur loş ay ışığı gibi bakarsın yutarsın ve birazda ürperirsin bu kısır döngüde anlatacak anlayacak unsurlardan arınmış bir şekilde arkana bakmaktan başka çare yoktur bu dünyada kusarsın burjuvanın sokağına bağdattın kanla boyanmış yollarına duvarlarına dünyanın dağına taşına yattığın yatakta bakarsın göz kapağına kısa bir süre soyutlanırsın bu dünyadan olup bitenden ertesi gün karşıda bir dilenciyle yüz yüze gelmek istemezsin ama bilirsin ki o hep ordadır sen istesen de istemesen de onun acıları diğerinin zevklerinin temelidir ve bir amacıda vardır ki seni yatıştırmak yaşamdan gerçekten kaçırmak göz kapaklarına bakmanı sağlamak yeni zevkler için azizleri tarafından verilmiştir bu kutsal görev ona tanrıda senin gibi sadece bakar ona ama gerçek tanrı uyur onun ruhunda tadını çıkartır acımasızca yine anlamasın sadece boş boş bakarsın dediğim gibi sen sadece anlık kaçışlar yaşarsın kendini tatmin etmeye uğraşırsın ve amacın bu acımasızlıktan pay kapmaktır ve bir gün belki de o karşıya seni geçirmiş olurlar bu iğrenç yarışınızda

RESMİN SONU HEP KAN LA ÇİZİLİYOR evet çiziliyor diyorum şaşırmayın çünkü bu bir karalama bembeyaz bir kağıdı tüm nefretlerini kusarak karalıyorlar sonuna ise uzun bir kan kırmızı çizgi atıyorlar bu çizgi ki bağrında masumların acılarını taşır ve kalınlaşır kalınlaşır akacak kanla uzar gider ….

Hak nerede?

Bir forumda X kişisi gelerek,
– Ateistler aptaldır, çünkü şundan bundan dolayı bla bla…

şeklinde, gerekçeleriyle birlikte bir cümle kurmuştur. Bunun üzerine aynı forumdan bir başka üye olan Y yanıt olarak,
– Müslümanlar aptaldır, çünkü şundan bundan dolayı bla bla…

şeklinde gerekçeleriyle birlikte bir cevap vermiştir.

Forumun müslüman üyeleri Y nin sözlerinde hakaret olduğu iddiası ile yaygara yapmış ve bu mesajın silinmesini, Y nin de ceza almasını talep etmişlerdir.

Soru: Forumun müslüman üyeleri hakkındaki düşünceniz nedir?

Atatürk, Alaturka Müziği Yasakladı mı?

Atatürk, Alaturka Müziği Yasakladı mı?

Yakın tarihimizde Atatürk’e ilişkin kimi olgu ve olaylara “yitik geçmiş” gözüyle bakanlar, “nasıl olsa unutulmuştur” düşüncesiyle gerçekleri fırsat buldukça saptırıp tarihi kirletiyorlar. Bu kötü niyetin son örneklerinden biri, o dönemde “Alaturka” da denen geleneksel sanat müziğimizi, Atatürk’ün 1926 yılında kurulmuş olan İstanbul Radyosu’nda yasakladığı yönündeki yalandır. Söz konusu yalanı ortaya koyan başlıca belge, “Yaşanmış Olaylarla Atatürk ve Müzik, Riyaset-i Cumhûr İnce Saz Hey’eti Şefi Binbaşı Hâfız Yaşar Okur’un Anıları, (1924-1938)” adlı kitaptaki bir bölümün başlığıdır: “İstanbul Radyosu’nda Geçen Bir Hâdise: Atatürk’ün Emriyle Radyo’da Alaturka Mûsikînin Men’i Nasıl Oldu?”

Taşa vurulan balta

Bu kitabı ben yayımladım: “Yaşanmış Olaylarla Atatürk ve Müzik”, Müzik Ansiklopedisi Yayınları, Odak Ofset Matbaası, 152 sayfa, Ankara, 1993. Kitabı hazırlayan ise Halil Erdoğan Cengiz dostumuzdu. Değerli bir edebiyat tarihçisi ve araştırmacı olan Halil Erdoğan Cengiz (1934-1993), bu yıllarda HÜ Ankara Devlet Konservatuvarı’nın Müzikoloji Bölümü’nde Osmanlı Paleografyası, Osmanlıca ve Türk Edebiyatı dersleri veriyor, son çalışması olan Hafız Yaşar Okur’un 1924-1938 yılları arasında Atatürk’e ilişkin anılarının bir an önce basılmasını istiyordu. Ele aldığı konularda yetkin olan bu dosta, Hafız Yaşar Okur’un özelliklerini sormuştum. Verdiği bilgiler, kitapta ayrıntılarıyla yer aldı. Atatürk’e derin bir saygısı olan Yaşar Okur’un özgeçmişini burada özetlemek istiyorum:

1886’da doğan ve 1966’da yaşamdan ayrılan sanatçı, 12 yaşında hafız olmuş, 1908’de “Güzel Sanatlar Madalyası”yla ödüllendirilmiştir. Columbia, Lirfon, Odeon, Orfeon gibi dönemin ünlü plak şirketlerine 1000’i aşkın şarkı ve gazel kaydı yaparak yurt çapında ün kazanan Yaşar Okur, 1914’te üsteğmen rütbesiyle saray hanendeleri arasına katılmıştır. Halifeliğin kaldırılmasından sonra yüzbaşı rütbesiyle Cumhurbaşkanlığı İnce Saz Hey’eti Şefliği’ne getirilen Okur, Atatürk tarafından binbaşılık rütbesine yükseltilmiş, Atatürk’ün yanındaki hizmetini onun ölümüne dek sürdürmüştür. 15 yıla yakın bir süre, Atatürk’ün dinlenme saatlerindeki özel yaşamında onun çok yakınında bulunan Hafız Yaşar’ın eski Türkçe yazılmış anıları, yaşanmış olayları içermektedir. Türk sanat musikisinin radyoda nasıl yasaklandığı konusu da “Anılar”ın bir bölümünde yer almıştır.

Kitabın önemini vurgulamak için Halil Erdoğan Cengiz’in üsteleyerek yaptığı açıklamaları unutamıyorum:

  • Gün gelir, bakarsın birtakım kötü niyetliler, Atatürk’ü karalamak için onun geleneksel sanat müziğimizi küçümsediğini, hatta yasakladığını söylemeye kalkışırlar. Bu belgeler elimizin altında bulunmalı, günü gelince açarız bu sayfaları, demişti.

Aşağıda, Hafız Yaşar Okur’un anılarındaki söz konusu bölümü, özgün anlatımıyla tıpatıp aktarıyorum. Öte yandan, konu dışı kimi cümleleri çıkarttığımı belirtmeliyim. Parantez içindeki günümüz Türkçesiyle yapılan açıklamalar ise yazıya H. E. Cengiz tarafından konmuştur:

“Atatürk’ün İstanbul’u teşriflerinde, ber-mûtad (her zaman olduğu gibi) akşam sekizde, en yakın arkadaşları ve bâzı mümtâz (seçkin) aileler sofralarında bulunurlardı. O gecelerin birinde, dâvetliler sofrada kalabalıktı. Vali Muhittin Üstündağ’ın Avrupa’dan Atatürk için getirtmiş olduğu cesîm (büyük), çift hoparlörlü, kütüphane şeklinde bir radyo, salonun bir köşesinde görünmekteydi.”

Bir aralık, Atatürk, Nesîb Efendi’yi çağırdı: ‘Aç şu radyoyu bakalım’, dedi. O günlerde de İstanbul Radyosu, Yeni Postahane üstünde faaliyette idi. Nesîb Efendi radyoyu açtı. Tesadüfen, program da, Atatürk’ün pek sevdiği Nihâvend Faslı’nı ihtivâ ediyordu. (…) Nihâvend Faslı’nı müteâkip iki bayan solo olarak şarkılar okumakta idiler. Bir şarkının miyânında bir karışıklık oldu. Şarkıya başka sesler ve öksürükler karıştı. Atatürk bu hali görünce sinirlenerek elini masaya vurdu: ‘Mikrofon başında bu ne rezalet efendim?’ diye radyoyu kapattı. Dâhiliye Vekili (İçişleri Bakanı) Şükrü Kaya Bey yanında oturmaktaydı. Bir şeyler konuştular. Anlayamadım. Atatürk:

  • Yaşar Bey, bir gazel okuyunuz, diye söyledi. Gazeli tekrar tekrar okuttu. Fena halde hiddetlenmiş… Bu arada eski başyaveri Salih (Bozok) sofradan kalktı, Radyo Evine telefon etti, yarım saat sonra Radyo Evi’nden Kemânî Reşad Bey’i gönderdiler. Kemânî Reşad Bey, elinde kemanı olduğu hâlde, salondan içeriye girdi. (…) Atatürk’ün hiddeti hâlâ geçmemişti. Reşâd Bey’e sordu: ‘Nedir bu rezalet? Ayıp değil mi? Bütün dünya dinliyor…’ Reşad Bey sükût ediyordu ve önüne bakıyordu. Mütereddid (tereddütlü, işkilli)… ‘Ne olacak? Ne yapayım?’ der gibi bakıyordu. (…)

Bunun üzerine Salih Bozok (tarafından), Atatürk’ün hiddetini teskin için Radyo Evi’ne ikinci bir telefon edildi. Bu sefer kemençeci Kemâl Niyâzi (Seyhun) Bey’i gönderdiler. (…) ‘Selahattin Pınar ve Kemanî Nubar Beylere telefon ediniz, şimdi gelsinler’ diye emretti. Bana, ‘Yaşar Bey! Bir gazel okuyunuz, bütün makamları güfte üzerinde taksim ediniz’ dedi ve Kemal Bey’e de iştirak etmesini söyledi. Kemal Niyazi Bey, Segâh makamından gayet güzel bir taksimle Atatürk’ün hiddetini teskin etti. Biraz sonra da Selâhattin Pınar, Kemâl Niyâzi ve Kemânî Nubar Bey’lerin iştirakiyle bir Hüzzâm Faslı yapıldı. Sabah güneşi doğuncaya kadar neş’e ile fasıl devam etti. Atatürk, radyodaki geçen hadiseden bahsile, o geceden îtibâren İnce Saz Hey’eti radyoda lağvedildi. Yalnız halk türküleri çalınmasına müsâade edildi. Bir eyyâm (günler) böyle gitti.”

Ruhsal hastalığın kökenindeki

Anlaşılacağı üzere olayın aslı, radyoda alaturka müziğin yasaklanması değil, radyo programı sırasında araya birtakım uygunsuz seslerin girmesi nedeniyle İstanbul Radyosu’ndaki “İnce Saz Hey’eti” programının geçici olarak kaldırılmasıdır. Radyodaki bu olay dolayısıyla Atatürk’ün “Nedir bu rezâlet? Ayıp değil mi? Bütün dünya dinliyor!” gerekçeleriyle gösterdiği tepki ise doğaldır, yerindedir: Yedi düvele meydan okuyan ve Kurtuluş Savaşı’ndan yengiyle çıkan ulusal bir liderin, ülkesindeki bir radyo yayınında hiç yoktan böyle bir açık verilmesi karşısında, “bütün dünya bizi dinliyor” kaygısını da katarsak, ulusal gururumuza toz konduracak bu hatadan ötürü duyduğu öfkeyi doğal saymak gerekir.

Yineleyelim: “tarihçi” geçinen bazı suratı ve kafası karışık kişiler, Atatürk’e ilişkin kimi olgu ve olaylara “yitik geçmiş” olarak bakmakla kalmıyor, her fırsatta olayları çarpıtarak tarihi kirletiyorlar.

Bir radyo programının kaldırılmasını, Türkiye’de geleneksel sanat müziğinin yasaklandığı biçiminde çarpıtan bu ruhsal hastalığın kökeninde “Osmanlılık özlemi” olduğu açıktır. Cumhuriyet düşmanları bununla da kalmamıştır: İyi bir müziksever olan Atatürk’ün “alaturka musiki”ye karşı olduğu sanısı uyandırılarak, bu müziğe hayranlık duyan çevrelerin Atatürk’e soğuk bakması yolunda bir adım atmayı denemişlerdir.

Ahmet SAY