Yokluk, Boşluk, Metafizik…

Söylediğim her şey yanlışlanabilir!…

Sitede devam eden bir çok tartışmada, “yokluk varlığın bir başka varlığa göre aldığı durumdan ibarettir, yokluk yoktur, bu insanın zihinsel bir üretimidir” şeklinde sözlerim oldu.

metafizik19 adlı üyenin açtığı “Gerçek manada ölüm var mıdır?” başlıklı tartışmada da bu savımı ileri sürünce, arkadaş önce “kaale almadı” kaale alınca da baktım konu güme gidiyor, ben maddenin “dalga” haline dönüşerek oradan kaçıp, bu konuyu ayrıca tartışmaya açmak istedim.

Evrenin, bir başka deyişle sonsuzluğun bir sınırı olduğunu, o sınırdan sonra yokluğun, yani bir başka deyişle metafizik denilen yokluğun ve boşluğun olduğunu, tanrının da oralarda bir yerlerde eyleştiğini söyleyen bu zihniyetin karşısında, yokluğun olmadığını, evrenin daima varlıktan ibaret olduğunu ortaya sürüşümün nedeni aslında satranç deyimiyle bir “gambit-sav” idi. Bu gambiti bu güne değin kabul eden olmadı. metafizik19 ise tam anlamıyla saçmaladı…

Uzun zamandır fizik ile ilgili bir çalışmam yok. Orta ikinci sınıfta, öğretmenime “ışık bir madde midir?” diye sorduğumda, “bilim bu konuya henüz yanıt veremiyor” diye bir yanıt alınca, tüm iştahımın kapandığı günlerden bu yana, şimdi yazacağım savların mutlak doğru olduğunu da söylemiyorum. Daha geçen 10 yaşındaki oğlumun, öğretmeni ile ilgili sorunlarını konuşurken, oğlumun, “baba, öğretmen dediğin zaten hiç bir soruya doğru dürüst yanıt vermez ki” demesinden sonra, “nasıl yani?” dediğimde, “örneğin geçenlerde ben oksijen patlayıcı bir gaz mıdır, diye sordum, yarım saat konuştuktan sonra bana, anladın mı diye sordu, ben de anladım dedim geçtim. Ama benim sorumu yanıtlamadı, ben istiyordum ki, evet ya da hayır desin, böyle işte” dedi…

Demekki, okullarda hala öğretmenler öğrencilerden geride. Şu bilim dediğin de zaten hiç bir soruya doğru dürüst yanıt vermiyor, özellikle “evet ya da hayır” demiyor, bir dediği bir dediğini tutmuyor!!…:))

Aranızdaki fizikçilerin hoş görüsüne sığınarak, bu konuda hiç birşey bilmediğimi kabul ettiğim bir noktadan konuya geçmeye çalışacağım.
Şimdi;
Maddenin bir yanı genişlemeye, diğer yanı daralmaya eğilimli…
Bu yüzden hayat boşluk kabul etmiyor.
Birinin boşaltmakta olduğu yeri bir başkası dolduruyor.
Bu basit gözlemin, madde için makro düzeyde de mikro düzeyde de aynı eğilimleri içerdiğini düşünüyorum.
Evrendeki her türlü çekimin maddenin boşluk kabul etmeyen özelliğinden kaynaklandığını düşünüyorum.
“İten ve çeken kuvvetler” dediğimiz zaman, iten kuvvet, ittiği kuvvete göre iten iken, kendisinin de bir başka kuvvet tarafından itilen konumunda olduğunu düşünüyorum.
Görelilik kavramının buralardan doğduğunu da söyleyebilirim…

Cam fanus içerisindeki havayı boşaltmak mümkün müdür? Havayı boşalttığımız zaman fanusun içi boş mudur?
(Burada hemen yokluk ile boşluk arasındaki ilişki konusunda bir şeyler söylemeliyim. Yokluk=Boşluk mudur? Daha önce böyle bakıyordum. Şimdi her ikisinin de ayrı şeyler olabileceğini, ama zaman zaman her ikisinin birbirinin bir durumu olduğu anlarda buluşabileceğini düşünüyorum!…)

Havayı boşaltmanın mümkün olduğunu söyleyen fizikçiler var.
Havanın minumum seviyeye ineceğini ama tamamen boşaltılamayacağını söyleyen bir fizikçi de çıktı karşıma ki, ben de daha önce böyle düşünüyordum. Yani havanın (maddenin) seyreltilebileceğini ama tamamen yok edilemeyeceğini, bunu sağladığımızda fanusun duvarlarının birbirine yapışmak için “can atacağını” ve sertliğinden dolayı kırılacağını düşünüyordum.

Ancak diyelim ki fanusun duvarlarının, içerden çeken yer çekimine ve dışardan iten atmosfer basıncına dayanıklı olduğunu kabul edelim (deney yeryüzünde yapıldığı için…) ve havanın tamamen boşaltılabileceğini kabul eden fizikçiye ne diyeceğim?
İşte bu noktada fizik bilgilerimin yetersizliğinden dolayı ben içinde bulunduğum “entropi halimden”, “entalpi haline” mi geri döneyim, yoksa tartışmayı “entropik” düzeyde nasıl sürdürebilirim?

Diyorum ki, siz fanus içinden havayı aldığınızda, fanusun içinde bir duvardan karşı duvara ya da içerinin her bir noktasından karşı noktaya doğru olan çekim nedeniyle belki atomlar belki atom altı parçalar düzeyinde ve belki de henüz ölçemeyeceğimiz düzeyde bir parçacık kopuşması olacaktır ve bu parçacıklar fanus içerisindeki durumu fanusun kırılmaması yönünde dengeleyecektir. Ancak asla içeride bir boşluk oluşmayacaktır.

Fanusun cam olması ve camın katı bir madde olması nedeniyle içerideki kopuşu ve akışı göremiyor ve ölçemiyor oluşumuz, içerinin boş olduğu anlamına gelmez!

Bir zaman bir başka forumda, camın uzun yıllar içerisinde, su gibi aktığını söylemiştim. Bir başka arkadaş da bunun dayanağının, Avrupa’daki bir takım kiliselerin camlarının dip kısımlarındaki kalınlık olduğunu, camın akmadığını savlamıştı.

Bu arkadaşa karşı fotoğrafçılık deneyimlerim sırasında en mükemmel objektiflerin NİKON makinelerinde olduğunu, bunun nedeninin ise Nikon objektiflerin yapımında kullanılan camların işlenmeden önce 200 yıl toprak altında bastırıldığını, camın bu yüzden sıkıştırıldığını, camın akma özelliği olmasaydı bu sıkışmanın da olamayacağını söylemiştim. O tartışma orada kaldı ve o forum kapandı. ( TSF Forum)

Şimdi bazı yazılarda evrenin “sürekli bir akış halinde olduğunu” söyleyen yazılar okuyorum. Bu akış nasıl bir akıştır ve neden akıyor evren? Bence maddenin boşluk tanımazlığından dolayı akıyor!

Maddenin herhangi bir durumunda onun, içine katılabilecek bir başka madde olamaz mı? Katışma ne demektir? Örneğin bir tahtaya çivi çakınca tahtanın hacmi çivinin hacmi oranında genişler mi, yoksa tahtanın molekülleri sıkışır mı? İlk etapta sıkışır sonra genişler mi? (Hani metafizik19 duvarın içinden geçemezsiniz onun kapladığı yere girmezsiniz demiş ya… Böyle anlarda birbirimize girmemiz an meselesi oluyor işte…) Örneğin karbon gazının adım adım sıkıştırılması sonrasında, bu gazın her sıkışmada ayrı bir maddeyi oluşturduğunu okumuştum.

Yani dünden beri “yokluk ve boşluk yoktur” derken, “vardır” diyenler var, karşılaştım onlarla. “Minumum ve maksimum düzeyleri vardır maddenin” diyenler var…
Ben “boşluk mümkündür” diyenlere karşı, bunun bu gün için bir algı sorunu olduğunu ya da ölçme sorunu olduğunu söyleyeceğim.
Aksini savlayanların çekim denen olayın ne olduğunu ve birbirini çeken iki atom arasındaki bağın ne olduğunu soracağım.
Bunu şematize ettiğimde, en basitiyle bozulan bir arabanın bir başka araba tarafından çekilirken arada bir çekme halatı olduğunu düşünürsek, bir atomu çeken diğer bir atomun bu çekim sırasında “kullandığı çekme halatı” nedir?

Çok eskilerde diyalektikte “zıtların birliği” ilkesi nedeniyle maddeye karşı “anti-madde” olabilir mi diye sordum kendime. Ancak bu ilkenin maddenin kendi içerisindeki zıtlardan oluştuğunu gördüm. Ancak maddenin yokluktan var olduğunu söyleyebilecek ve bunu kanıtlayabilecek bir babayiğit var mıdır? Maddenin karşıtının yokluk olduğunu kanıtlayabilecek gerçeklik var mıdır?

Son olarak, metafizik19’a bu savı ileri sürmemin nedeni, onun yokluğu bilebildiğimiz dünya ve uzay içerisinde kanıtlayamayacağı, bilemeyeceğimiz bir yerde(?) bunun var olduğunu söylüyorsa da bunu nereden bildiğini sormak içindi.

Evet, nihayet sorayım şimdi:
1- Yokluk var mıdır yok mudur?
2- Boşluk boş mudur dolu mudur?

Son söz: Ben doluya sığarım, boşluğa sığamam!…

Vitrin

”Allahım!! Aklım sana emanet yarabbim!!”

Usulca mırıldanmışım. Duyuldu mu diye şüpheli gözlerle önce etrafıma sonra doğrudan gözlerine baktım.

Yok duyulmamıştı.

Bu kadar mı güzel olunurdu ya! Neydi şimdi bu? Bir ceza mı bir ödül mü? Sabah sabah, üstelik de alakasızın alakasızı bir yerde.

Bir sokağın bir dükkanının bir vitrininin tam önünde.

Azıcık kıyafetimden utandım. Niye takım elbise giymemiştim ki bugün? Sonra kafamı fazla çevirmeden kısacası yan ve yarım gözle onun kıyafetine baktım. Rahat giyinmişti. Ben bir giysiye rahat diyorsam bunu o giysinin ütü ihtiyacı belirler. İkimizde de keten pantolonlar, topuksuz ayakkabılar ve de polo yakalı tişörtler vardı.

Onun benden tek farkı renklerinin iddialı olmasındaydı. Ben kendimi silik renkler ile yarışa sunmuşken o iddialı renkler ile çok kolay baş edebileceğinin hınzırca farkındaydı.

Gözlerimi tekrar vitrine çevirdim. Kolay lokma olmak istemiyordum. Hafif sola doğru kayıp vitrindeki yansımasının koyu renkli giysilere denk gelmesini sağladım. Aklımca ayna etkisi oluşacak ve izlemeye daha kolay devam edecektim.

Yanılmışım. Ben sola doğru kayınca o da sola doğru geldi.

İşte bu dayanılacak gibi bir şey değildi. Nefis bir çiçek kokusu yayıldı sağ tarafımdan. Neydi ki bu koku? Kenzo flower? Carolina Herrera? Hiç koku hafızam da yoktur ki. Tek bildiğim tarçın ağırlıklı kokulardan nefret ettiğim ve burnuma gelen kokunun hiç burnumdan gitmemesini istediğim.

Bir şekilde konuşmaya başlamalıydım. Hemen kafamdan bir plan yaptım. Bir sohbet planı. Konuşma şöyle başlamalı böyle devam etmeli cinsinden bir şey. Hatta bir diyalog oluşmalı aramızda. Verebileceği cevapları da düşünerek ezberlemek için usulca kendi kendime mırıldandım:

  • Bu yıl her şey cıvıl cıvıl değil mi?
  • Bana mı söylediniz?
  • Öylesine konuştum işte. Bana bakmayın siz. Cevap vermeseniz de olur.
  • Ne demiştiniz? Tekrar edin lütfen.
  • Bu yıl her şey cıvıl cıvıl. Giysilerden neşe akıyor demiştim.
  • Ne tesadüf. Kelimesi kelimesine aynı şeyi düşünüyordum şimdi ben de.

İşe bakın ya!

Yaşasın! Her şey istediğim gibi başlamıştı işte. Önce zevkle gülümsedim sonra bunun daha sadece bir plan olduğunu hatırlayıp gülümsemeyi bırakıp kendi kendime gülmeye başladım.

Deli sanacaktı beni.

Nasıl sakladım yüzümü, nasıl astım suratımı hiç hatırlamıyorum.

”Deli edecek bu adam beni. İnsan bir haftada üç kez gecikir mi ya?”

Sinirimden dudaklarımı ısırmaya başlamıştım. Vitrine şöyle bir göz atıp gerisin geri gelmesini beklediğim istikamete bakmaya başladım.

”Kızmayayım diyorum her sefer kendi kendime ama iyice abarttı artık. Ağaç etti beni sokağın ortasında.”

Önce bir saatime bakayım diye davrandım ama hemen vazgeçtim. Etrafımdakilere daha fazla rezil olmanın hiç alemi yoktu. İnsan böyle bir durumda kaldı mı zaten bakışlarından yakayı hemen ele veriyorken bir de saate devamlı bakıp üstüne tuz biber ekmek bana yakışmayacak diye düşündüm.

Kaldırımın yolla birleştiği yere doğru şöyle bir yürüyüp kaldırım taşına ayakkabımın kenarını sildim ve hemen gerisin geri dönüp vitrine bakar gibi yapmaya başladım. Gelmeyecekti bu kez. Çekirge üçüncü kez zıplıyordu. İlk ikisinde geç meç gelmişti ama bu kez gelmeyecekti. İçimden tükürmek geldi. Sokak ortasında hem de bir genç kadına ne yakışır ya!

Vazgeçtim tabii.

”Bari alıcı gözle bakayım şu vitrine. Hiç olmazsa vakit geçer.”

Aklıma bir cinlik geldi. Koyu renkli bir elbisenin tam önüne geldim ve saatimi vitrine doğru tuttum. Saat hem tepetaklak hem ayna aksi ile ters simetride gösteriyordu. Kaç olduğunu anlamak için epey kıvrandım ama beceremedim. İnatlaşmadım doğrusu.

Önümdeki giysiler daha çok siyah ve beyaz renkteydi ama şu soldakiler pek hoş şeylerdi. Oraya doğru meylettim ama adamın teki oraları işgal etmiş durumdaydı. Gene de az yaklaştım. Şu arkadaki turuncu beyazlı tişörte bakıyordu. Ben de baktım. Zevkli adammış.

”Dur ya şu zibidi gelene kadar biraz hayal kurayım bari. Mesela adam bana yaklaşsın ve konuşmaya başlasın.”

  • Merhaba.
  • Buyrun bir şey mi istemiştiniz?
  • Önemli bir konu ama çekiniyorum. Rahatsız etmedim değil mi?
  • Konunuza bağlı. Son derece rahatsız da olabilirim, hoşuma da gidebilir.
  • Şu turuncu beyazlı tişört.

İşaret parmağı ile zaten bakmakta olduğum tişörtü gösteriyordu. Gene de anlamazlıktan gelmeliydim. Aynı yere birlikte bakıyor olmamız yanlış anlaşılabilirdi.

  • Hangisi? Şu arkada olan mı?
  • Zaten başka turuncu beyaz yok ki.

Biraz durakladı. Pot kırmış bir görünümü vardı ve çok hoştu. Ben gülümseyince devam etti.

  • Affedersiniz ukalalık yapmak değil maksadım. Öyle konuştum işte.
  • Zararı yok. Ne olmuş o tişörte?
  • Güzel mi?
  • Giyene bağlı.
  • Ne demek bu şimdi?
  • Yani giyen zayıfsa çok güzel durur. Hatta omuzları da biraz dikçe olmalı.

Nah işte böyle gibilerinden omuzlarımı öne doğru çıkarttım.

  • Anladım.
  • Neden sordunuz?
  • İçimden hediye etmek geldi. Bir şekilde alış veriş duygularım kabardı. Girip almak istedim.
  • Bir erkekten böyle bir itirafı duymayalı epey olmuştu vallahi. Çok hoş. Siz çok yaşayın emi!
  • Bende oluyor. Özellikle kızdıysam kızgınlığımı alış veriş söndürüyor.
  • Bir hormonlarınıza baktırsanız. Bu daha çok kadınlara özgü bir hastalık.

Ah! Ayıp etmiştim vallahi. Bu konuşmayı hayalimden silmeye gayret ettim ama iş işten geçmişti. Aldım hak ettiğim cevabı.

  • Farkındayım. Erkeklerin ince davranışlar yapmalarını kadınların hep beklediği ama tersini yapan erkekleri tercih ettikleri bir dünyadayız. Sizin farklı olabileceğinizi varsaymışım nedense.
  • Özür dilerim kabalık ettim.
  • Ettiniz.

Gözlerimi önüme eğdim. Utanmıştım. Tekrar vitrinin sağ tarafına gidecektim ki elini uzatıp kolumdan tuttu. Usulca ama yapmacıksız konuştu.

  • Ama hala çok güzelsiniz. Size kızgın kalamaz insan.
  • Teşekkür ederim. Bugün gerçekten ihtiyacım vardı bu iltifata.

Gülümsememe nedense engel olamıyordum. Anlayacak şimdi diye kafamı hafifçe çevirdim.

”Acaba sırf şu toplantıya kadar vakit öldürmek için buralarda oyalandığımı anlamış mıdır? Sanki acele eder gibi bir hali var. İyi de öyle ise ne işi var vitrinin önünde? Hem içeri girecek bir hali de yok ki. Parasız pulsuz takımından da değil. Baksana üstüne başına, hepsi kaliteli şeyler.”

Peki o zaman niye hep saatine bakmak istiyormuş gibi geliyordu bana?

Azıcık kımıldadım. Gözüm hala yukarıdaki turuncu beyaz çizgili tişörte takılıydı. Kadının üzerinde hayal edeyim diye düşündüm ama beceremedim. Şöyle bir açı değişikliği yapsam kafasını tişörtü giydirdikleri mankenin kafası ile çakıştırabilir miydim acaba?

Bir de mühendis olacaktım. Düşündüğüm şeye bak! En azından on metre geriye gitmem bir o kadar da yukarı çıkmam lazımdı o pozisyonu yakalayabilmek için.

İş gene hayal gücüne düşüyordu. Hiç de beceremem ama gene de zorladım kendimi. İki şık vardı. Ya kadının kafasını alıp mankenin üstüne yerleştirecek ve vitrine bakmaya devam edecektim ya da tişörtü alıp dışarı çıkartacak kadının üstüne oturtacaktım.

İkinciyi tercih ettim.

Hayalen konuşmayı da unutmamak lazımdı. Başladım en derin muhabbete.

  • Çok yakıştı.

Şöyle hızlı bir tur attı kendi etrafında. Beğenildiğini görme arzusu dolu bir bakış vardı gözlerinde.

İstediğini fazlasıyla verdim.

Dudakları gözlerinin gülüşüne eşlik etti.

  • Doğru söyleyin ama.
  • Bana bir kez daha söyletmek istiyorsunuz.
  • Bir kez hatta bin kez daha. Bir kadın bunu duymaktan bıkar mı hiç?
  • Çok yakıştı diyeceğim ama sanki yetmez bu tarif. Ne giyseniz yakışacak size.
  • Teşekkür ederim.
  • Hadi bunu alalım.

Hay Allah! Buraya kadar uzayacağını hiç planlamamıştım. Hiç tanımadığım hatta biraz öncesine kadar hiç görmediğim bir kadına hediye alıyordum. Hayalen bile olsa alıyordum işte. Etik açıdan doğru olur muydu acaba?

‘’Felsefe yapma ulan! Alt tarafı hayal. Etik olsa ne olur olmasa ne olur? Al şu tişörtü işte. Paran mı yok? Hem kadınlar kendilerine hediye alınmasını severler.’’

Bu bölümü hem kızgınca hem de biraz fısıldayarak söylemişim herhalde ki yüzüme garip garip baktı. Bir adım arkaya doğru gittim korkumdan. Ne kızmasını ne küsmesini istemiyordum. Hatta korkuyordum bile. Biraz bekledim. Dudaklarındaki gülümsemenin miktarını ölçebilmek için dudak kenarı kıvrımlarında açı ölçümü yaptım. Bir saniye sonra hükmümü vermiştim.

Kızmamıştı. Cesaretim yerine geldi. Hafif gülümseyip hayalleşmeye devam ettim. Güzel deyim değil mi? Hayalleşme. Ortaklaşa yapılan bir iş. Bir benden bir ondan.

  • Yok kabul edemem. Tanışmıyoruz bile. Ne der insanlar sonra?
  • Bunun çaresi var.
  • Nedir?
  • Hem de bir sürü.
  • Anlatın.
  • Tanışırız. En basiti bu. Bir başkası diğerlerine aldırmamak. Bu biraz devrimci ama bence yapabiliriz.
  • Başka?
  • Zaten tanıştığımızı varsayarız. Bana yabancı gelmiyorsunuz ki. Oyun oynarız diğerlerine. Hem bu çok hınzırca olur. Birbirimizin başkalarından sakladığı kıymetlileri oluruz.

Cevabını beklememiştim bile. ‘’Abarttım artık’’ diye düşündüm. Gülümseyecek halim bile yoktu. Korkmadım duruşumdan. Hatta biraz dikildim ve meydan okudum elektrik direğinin tam yanı başında.

” Lanet olsun! Nefret ediyorum Cem senden. Neyini seviyorum zaten anlamış da değilim. Ulan şu lamba direği misali dikilen herif bile senden yakışıklı.”

İster istemez gözüm adama kaydı. Boyu fena değildi ama azıcık kilosu vardı galiba.

‘’Olsun ben tiridi çıkmış öyle kemikleri filan sayılan adam sevmem. Adam dediğin iri olacak. Güvenle yanaşacaksın kıyısına. Kemikleri batmayacak seni sarınca.’’

İyi de o zaman Cem niye bu tarife uymuyordu? Dal gibiydi. Uzun ince boynu, sanatçı halini her yerden açık eden parmakları vardı.

‘’O parmaklar, ki ben onları bedenimi olduğu kadar ruhumu da sanatkarca okşar sanmıştım, aslında çok da marifetli sayılmazlardı yakınlaştıkları zaman. Ne bu ya! Kendikendineitiraf.com mu kurdum şimdi ben?’’

Çaktırmadan vitrinin öbür tarafındaki adamın parmaklarına baktım. Tombul değillerdi. Sanatçı eli gibi de durmuyorlardı ancak biçimliydiler. ‘’Bir el çizsem bunu çizerdim’’ diye düşündüm.

Aklıma epeydir tualin başına geçmediğim geldi. Bir anda yaptıklarımı Cem’in yaptıkları yanında sanki çok kalitesizler, dünyaya getirilmeleri lüzumsuz şeyler diye düşünmüş olduğumu farkettim. Birden anlamaya başlamıştım. Cem çoğaldıkça ben azalıyordum. O yetmiyordu bense fazla gelmeye başlamıştım kendime. Gereksiz bulmaya başlamıştım bana ait ne varsa.

Yok olacaktım nerdeyse.

‘’Üfff ya! Nerde kaldın be Cem? Nerdesin be sevgilim? Çok özledim gel artık.’’

Sıkılmıştım uzakların da arkasına bakmaktan. Bu sosyalist bozuntusu geç kaldım diye taksiye de binmezdi. Lümpen davranışlar hoşuna gitmezmiş haspanın. İlla yürüyecek ya da otobüse binecek olduğuna göre yakınlara bakmanın alemi yoktu. Kendimi durak ve ötesine odakladım ama görünürde hafif seyrelmiş saçlarını jöle havuzuna daldırıp at topuzuna yelelemiş bir savrukluk yoktu henüz.

‘’Ne yapalım, ben de şu iri kıyım yakışıklıyla idare edeyim bari. Ne diyorum ben be? Hafiflik gösterisine mi başladım kendi kendime? Olsun anasını satayım. Geç kalmasaydı pezevenk. Madem o bana yüzde yüz aldırmıyor ben de ona yüzde yüz sadık kalmam olur biter. Bi kırıştırayım şu herifle de görsün gününü.’’

Yapar mı yapardım hani. En azından eskiden. Hafif gülümsedim çapkınlık günlerimi hatırlayınca. Hele bir voleybolcu çocuk vardı lisede işte onu hiç unutmam. Sayesinde voleybol takımının hiç bir maçını kaçırmaz olmuştum ama beyefendi uzaktan bakışlardan fazlasını beceremiyordu. Sonunda yekten yanaşmıştım yanına:

  • Bana baksana sen!
  • Bana mı seslendiniz?
  • Tabi sana. Başka kimse var mı ortada?
  • Yok da hani öyle bağırınca siz birden ne halt ettim ben diye şaşırdım kaldım.
  • Allaha şükür bi halt ettiğinin daha doğrusu etmediğinin farkına vardın sonunda.
  • Ne yaptım ben size ya?
  • Baktın.
  • ????????
  • Bakmadın mı?
  • !!!!!!!!
  • Söylesene ya! Bakmadın mı?
  • Yani bakmışımdır mutlaka. Ne bileyim işte. Hani kızdınızsa ya da bir başkası kızdıysa filan özür dilemeliyim herhalde.
  • Bir başkası filan yok. Ben kızdım.
  • E bakmayayım o zaman bir daha.
  • Ben bakmana kızmadım. Sadece bakmana başka bir şey yapmamana kızdım.
  • Nasıl yani?

‘’Elinin körü!’’ Ya bu erkekler niye bu kadar aptal oluyorlardı ki?

  • Niye bana arkadaşlık teklif etmiyorsun? Beğenmedin mi sen beni?
  • Şey. Yani. Ben..
  • Bırak kem küm etmeyi. Benimle çıkar mısın?
  • Yani ben şimdi…
  • İstiyor musun yoksa istemiyor musun?
  • Tabi isterim. Kim istemez. Yani ben beğenmesem bakar mıydım da hiç beklemiyordum şoke oldum vallahi.
  • E sana kalsa bir yıl beklerdik.
  • Sanırım bir yıl yetmezdi hiç becerikli değilim bu konularda. Yani birine ne dönüp ‘’çok güzelsin’’ diyebiliyorum ne de ‘’seni seviyorum’’.
  • Ben sana dedirtirim.
  • Dedirtmene gerek yok. Zaten güzelsin sen.
  • Ben demedim mi dedirtirim diye. Bak başladın bile.

En uzun arkadaşlık dönemini onunla yaşamıştım. Hem yakışıklı, hem akıllı, hem de sporcuydu. Üstüne üstlük dersleri de çok iyiydi. Bir yıl sonra üniversiteye gidince biraz daha çıkmıştık ama ben lise talebesi saflığıyla davranınca kaptırmıştım oğlanı üniversiteli kaşarlara. Biraz ona benzetmiştim şu vitrin aşkımı.

‘’Ne diyorum ben ya! Vitrin aşkı!. Artık iyice edepsizliği ele aldım. İyide kaldığı yerden iltifatlarına devam ettirmenin de hiç mahzuru yok valla.’’

İlk önce onu konuşturdum.

  • Sizden bir şey rica etsem acaba çok mu ileri gitmiş olurum?
  • Buyrun?
  • Dükkana girsek iki arkadaş gibi. Şu tişörtü deneyeceğiz desek.
  • Eee?
  • Ya aslında utanacam utanmasına ama içimden bir şey ne var bunda dedirtiyor bana.
  • Devam edin.
  • Siz bir deneseniz. Ben üzerinizde nasıl durduğuna baksam. Ona göre karar versem alıp almamaya.

Konuşma sırası karar verme sırasıyla beraber bana gelmişti. Ya tamam diyecektim ve bu aykırı sohbet genişleyerek devam edecekti ya da gerçek dünyaya dönüp Cem hıyarını kös kös beklemeye devam edecektim. Nasıl demişlerdi bir zamanlar? Etkilenmelere yelken açmak değil mi? Hah işte tam öyle. Ya herro ya merro. İnceldiği yerden kopsun.

Manalı manalı baktım ki üstelesin. Üsteledi tabii.

  • Girelim mi dükkana?
  • Tamam girelim ve o blüzü de alalım ama parasını ben ödeyeceğim. Siz sadece üstümde iyi durup durmadığına bakın. Blüz de benim olacak.

Şimdi zora girdi beyefendi. Erkeklerle işte böyle oynayacaksın. Kazananın hep sen olacağını bilecekler. Yenilmeye doymayacaklar.

Bir daha. Bir daha. Bir daha.

Madem daha vaktim vardı şu oyunu biraz daha sürdürebilirdim.

  • Gitmem gerek.
  • O kadar bile vaktiniz yok yani?
  • O açıdan değil. Yani bu şekilde birileri ile tanışmak ya da konuşmak alıştığım bir şey değil.
  • Siz bilirsiniz. Israrcı olmak yakışık almaz.

Ne yapıyordum ben? Böyle giderse hiç başlamamış bir ilişkiyi tek başladığı yer olan hayal dünyasında bile yıkan ilk erkek beceriksizliğini yaşamak üzere olduğum kesindi. Üstelik daha nereden baksan toplantıya yarım saat vardı ve herkesten önce gelip satın almaya istekli olduğumun anlaşılmasını da hiç istemiyordum. Bir düzeltme manevrası yapmalıydım hayalimde. Nasıl bir şey yapsam acaba? Yahu, gerçek yaşamda manevra yapmak daha kolay valla. Hayal bu laf dinlemiyor ki. Geçti karşıma, dikti hilal kaşlarını ve zıtlandı iyice.

  • Doğru. Size iyi günler dilerim.
  • Ben de geri vereyim şu tişörtü de mundar olmasın bari.
  • Hahahahaha

Çok hoş gülüyordu. Dişlerinden bir tanesinin hafifçe yanındakinin üstüne doğru çıktığını gördüm. Ama çok azıcık. Yakışmıştı haspaya. Fazla dikkatli bakmış olmalıyım ki gözlerimi suçüstü yakaladı.

  • Bakın beğenmediğiniz bir yer buldunuz zaten.
  • Dişiniz?
  • Evet.
  • Ben de bir kusur bir kadına bu kadar mı yakışır diye düşünüyordum.
  • Teşekkür ederim…,

Hafif kızardı gene. Elimdeki tişörte acıklı acıklı bakmaya başladım. Yönümü mağazanı kapısına hafifçe döndürmüştüm ki kolumu tuttuğunu hissettim.

  • Kırılmayın. Tamam deneyeceğim.
  • Yaşasın.
  • Bu kadar tezahurata gerek yok. Sadece mankenlik yapacağım size. Beğenirseniz kimin için istiyorsanız ona alın.
  • Anlaştık. Buyrun girelim.
  • Yok önce siz girin. Şimdi arkamdan gelmezsiniz filan.

Suratım asıldı hemen. Gülümseyince şaka yaptığını anladım. Kapıyı açıp girmesini sağladım.

İyi de mağazaya hiç girmemiştim ki. İçerisini nasıl hayal edecektim şimdi ben? Pek öyle canlandırma yapmayı da beceremem. Elimle tutmalı ve de gözümle görmeliyim ki canlandırabileyim. Farkında bile olmadan dükkana doğru yürümeye başlamıştım. Gözucu ile kıza baktım. İlgiyle beni izliyor gibi geldi. Hani iki adım daha atıp gerçekten içeri girsem o da gelecek gibi.
İyice emin olmak için önce tişörte biraz daha yaklaştım. Uzun uzun inceler pozuna girdim. Sonra kararlı bir alıcı pozu takınmanın nasıl mümkün olabileceğini düşündüm. Öyle bir tavır almalıydım.

‘’Ne yapabilirim mesela? Aslında çok kolay. Cebimden cüzdanımı çıkartıp paraları sayıp sonra dükkana girsem şıppadanak anlar satın alacağımı ama o zaman karizma son yıllarda gördüğü ya da görebileceği en büyük darbeyi yer. Sanki anca parası çıkışıyormuş gibilerinden olur.’’

Hemen bu salakça fikrimden hayalen bile olsa vazgeçtim. Ne yapabilirdim ki acaba?

‘’Elimle cüzdanım cebimde mi diye bir yoklasam? Tabi neden olmasın. Para saymak ile hemen hemen aynı şey ama karizmayı çizmez.’’

Tam yapacaktım ki bir daha düşünmek aklıma geldi.

‘’Biraz kaba olmaz mı yahu? Hani şu palyaçonun kıçını eli ile toplaması gibi bir hareket. Tamam parasal durum açısından bir sorun yaratmıyor ama estetik açıdan bir felaket.’’

Bu fikri de kovdum.

‘’Allah kahretsin ya. Hayalen bile tavlama operasyonu adamın başına bin türlü dert açıyor. Ulan git yanına, paşa paşa karşısına geç ve tanışabilir miyiz desene be!’’

Bunu da beğenmedim sonra.

‘’Yok deve! Sen böyle de o da en kibarından ‘’lütfen rahatsız etmeyin beyefendi’’ desin.’’

Ben bu işin altından kalkamayacaktım. Hayıflanmaya başladım.

‘’Ya, biraz daha az güzel olsaydın da ben de bu maceralara kendimi sokmasaydım olmaz mıydı acaba? Ne halt etmeye şimdi günün bu saatinde, günün bu yerinde, günun bu dükkanının önünde tesadüf ilahları seni karşıma sürdüler ki?’’

Olmayacaktı bu iş. Mantıksızlığım ile hayal kırıklığım o kadar çakışmışlar ki toplantıya erken gitmeye bile karar verdim. Tam her şeyi kekik tadında, kimyon kokusunda, yenibahar renginde ve tarçın kıvamında bırakıp yürümeye başladığım anda onun da arkamdan geldiğini gördüm.

Bir tarih değişiyordu.
Ne diyordu Sezen?
‘’Bir çağ yangını bu…’’

“Ne yapıyor bu manyak?”

İlk önce tişörte iyice bakmış. Sora dükkana girmeye niyetlenmiş şimdi de sanki aldırmayıp beni de iyot gibi burda bırakıp gidecek bir tavır takınmaya başlamıştı.

‘’Ne yani? Ben şimdi burda boşu boşuna yarım saattir kendi kendime mi hayal kurup duruyorum?’’

Anlaşılmıştı. Benim lise çağlarımdan bu yana erkeklerde hiç bir gelişme olmamıştı. Bu salak yakışıklı da beceriksizlikten, cesaretsizlikten bir türlü başlayamamış milyonlarca ilişkiden bir tanesinin daha örneğini vermiş olacaktı. Bir şekilde engel olmalıydım.

‘’Ne yapsam acaba? Geçip karşısına şı liseli yakışıklıya yaptığımın aynısını yapsam mı? Ya da elinden tutup dükkana sokup bana şu tişörtü alsana mı desem?’’

Yok bu çok hafifçe bir davranış olurdu. Bana hemen Nataşa muamelesi çekerdi. Daha iyi bir fikir bulmalıydım. Şurası kesindi; ben hareket etmezsem bu şaşkın kuş misali uçup gidecek elden.’’

Bir anda aklımda Cem filan kalmadığını gördüm. Ne kadar sevdiğimi ve de onsuz olamayacağımı ne kadar çok kendi kendime tekrar ettiğimi hatırladım. Onu düşünmek, onu istemek, onsuzluktan nefret etmek saatler, günler, haftalar ve aylar sürmüştü. Onu terketmek ise ancak saniyeler ile ölçülebiliyordu.

‘’İnceldiği yerden kopsun ulan!’’

Bir anda elimi ağzıma götürdüm. Yüksek sesle söylemiştim. Arkasına döndü, gözlerimin tam içine bakıp usulca sordu:

  • Bana bir şey mi söylediniz?
  • Evet. Yok. Yani hayır. Ne bileyim işte hem size hem başkasına.

Gözlerime inanamıyordum. Deminden beri hayalen konuştuğum adam kanlı canlı karşımdaydı ve ben yalpalamaya başlamıştım.

  • Ne oldu ki? Canınızı sıkacak bir şey mi yaptım.
  • Eski sevgilim!
  • Ne olmuş eski sevgilinize? Ona mı benzettiniz yoksa?
  • Allah korusun!
  • Anlamıyorum.
  • Eski sevgilim, yani aslında şimdiki sevgilim ama eski oldu. Amaaaaaaaan anlayın canım.
  • Neyi anlayayım? Vallahi bilmece gibisiniz. Bir saattir şurda zaten sıkıntılı sıkıntılı dolaşıyorum bir de arkamdan bişey de yapmadan üstelik bana bağırdınız.
  • Bağırmadım. Sadece inceldiği yerden kopsun dedim. Üstelik tamamını da size demedim. En az yarısı eski sevgilime idi.
  • Anlıyorsam arap olayım.
  • Anlaşıldı. Baştan almak lazım. Şimdi şu tişört var ya!
  • Turuncu beyazlı olanı.
  • Nerden bildiniz?
  • Ne bileyim. Valla aslında biliyorum galiba ama anlatsam nasıl olsa inanmaz deli muamelesi yaparsınız bana.
  • İşte benimki de öyle bir şey. Benim o tişörtü almam lazım.
  • E alın o zaman. Paranız mı yok?

Manalı manalı baktım. O da bana baktı ve elini alnına şaplatıp konuştu.

  • Hay Allah. Hiç aklıma gelmedi. Hadi gelin size o tişörtü alalım.
  • Yok yanlış anladınız param var benim. Ben kendim alabilirim. Zaten alsanız da kabul etmem.
  • Ben gene anlamamaya başladım. Naz yapıyorsunuz diyeceğim ama naz ve benzeri şeyler sevgililere yapılır. Biz pek o kapsam dahilinde değiliz.
  • İyi de ben tanımadığı birine bir şey aldıracak birine benziyor muyum?
  • İstiyor musunuz yoksa istemiyor musunuz?

Aman! Ne yapacam ben şimdi? Deli mi bu be? Böyle şappadanak sorulur mu hiç? Azıcık alıştırsa ya!

  • İstiyorum.

Elimi ağzıma zor kapattığımı hatırlıyorum. Gene de duymuştu. Kolumu hafifçe tuttu. Kapıyı açtı ve içeri girdik. Kendimi hafif hissedeceğim biraz sonra diye düşündüm. Sonra aslında bunun bayılmadan saniyeler önce geçirilen esriklik hali olduğunu anladım.

‘’Yok artık! Bir de bayıl bari. Adam aç da zannetsin seni bir de yemek ısmarlasın köşedeki sandöviçciden.’’

Rezaletin hangi boyutunu kaldırabilirdim acaba?

  • İnceldiği yerden kopsun ulan!

Başımdan aşağı bir kazan kaynar su döküldü sanki.

‘’Eyvah! Elin iyi aile kızını gözlerinle yer ona hafifmeşrep muamelesi çekersen eh yersin lafı suratına. Ayıkla şimdi pirincin taşını. Ne diyeyim ben buna? Özür dilesem? Yok, o suçu alenen ve ruhen kabul etmek olur. Salak ayağına yatayım. Anlamamış gibi yapayım en iyisi.’’

  • Bana bir şey mi söylediniz?

Anlamamaya başlamıştım. Suçlayacak diye beklerken sanki savunmaya çekilmişti. Ben birşeyler söyledikçe ‘’Eski sevgilim’’ diye kem küm ediyordu. Bir an eski bir sevgilisine benzettiğini sandım ama sonra eski sevgilisinin pek de eski bir sevgili olmadığını anladım. Ya aldatıyordu bunu ya da aldırmıyordu buna.

Şans acaba bana gülmeye mi başladı diye düşünürken

  • Şimdi şu tişört varya!

Kulaklarıma inanamıyordum. Döndük dolaştık ve o tişörte geldik yine. Hayatımın gafını yaptım.

  • Turuncu beyazlı olanı.

‘’Tüh! Anlayacak şimdi herşeyi. Zevzek herif. Çeneni tutmayı hiç beceremedin ki zaten. Aha sordu işte.’’

  • Nerden bildiniz?

Başladım kekelemeye. Ne dediğimi hiç hatırlamayacağım herhalde. Konunun nerden nereye dolaştığını ve nasıl onun kolunu tutup dükkana girmesine yardımcı olduğumu da hatırlamıyorum zaten. Saçma sapan şeyler düşünmeye başlamıştım.

‘’Ben hiç dilek diledim mi bu sıralar? Çaput filan bağladım mı bi yerlere? Milli piyango bile almam ben be! Ne oluyor ulan? Hangi ilah ya da ilahe burnunu sokmaya çalışıyor yaşamıma?’’

Sakince içeri girdiğimizi, o tişörtleri yanyana dizdikleri reyona gittiğimizi, güzel bir kızın ‘’yardımcı olabilir miyim’’ dediğini duyduğumuzu, ellerimi titreten kızın ‘’medium’’ olsun dediğini anımsadığımı hatırlıyorum. Sonra herhalde üstüne giymek için kabine girmiş olmalı ki yalnız kaldım. Tezgahtar kız biraz da kıskançlıkla bana bakıyordu. Hafif dikildim. Bize yakışır moduna geçtim.

Biraz sonra kabinden çıkıp gülümseyerek önümde bir manken dönüşü yaptı. Tek kelime kalmıştı evrende:

Muhteşem.

Bakışlarımdan galibiyetini anlamış ve tadını çıkartmaya başlamıştı bile.

  • Beğendin mi?
  • Çok yakıştı.
  • Doğru söyleyin ama.
  • Bana bir kez daha söyletmek istiyorsunuz.
  • Bir kez hatta bin kez daha. Bir kadın bunu duymaktan bıkar mı hiç?
  • Çok yakıştı diyeceğim ama sanki yetmez bu tarif. Ne giyseniz yakışacak size.
  • Teşekkür ederim.

İşte hayal gerçeğe karışmaya başlamıştı bile. Korka korka önerdim.

  • Hadi bunu alalım.
  • Alalım.

Yaşasın! Bu artık hayali bile geçmişti. Suratım herhalde herşeyi apaçık gösteriyordu ki yarım kalan cümlesini tamamladı.

  • Alalım ama parasını ben ödeyeceğim.

Bir an olduğum yerde sallandım. Ruhsal bir deprem geçirmeye başlamıştım sanki. Aklım lise yıllarına gitti. Bir kız vardı. Hayal meyal hatırlamaya başlamıştım. Ben ona bir türlü çıkma teklif edemeyince voleybol takımının antremanından çıkarken kapıda yolumu kesmiş bana çıkma teklif etmişti. Üstelik bir dövmediği kalmıştı bu teklifi de yaparken.

Sanki bir ‘’dejavu’’ karmaşasına kapıldım gibi hissettim. Zar zor fısıldamışım.

  • Zaten güzelsin sen.
  • Ne dedin sen?

Son lafım ilk lafım oldu:

”Allahım!! Aklım sana emanet yarabbim!!”

Sosyal Ağlar

Son zamanlarda internete giren hemen hemen herkesin hayatında son derece etkin olan sosyal ağ siteleri gündemimizde. Bunların bir kaçı ise almış başını gitmiş durumda. Bazen dolaşırken veya bir yerlerde otururken insanlara bakıyorum da yaşadıkları şeyleri hemen sosyal paylaşım ağlarında arkadaşlarına duyurmak oluyor.

Artık neredeyse, yaşamıyorlar, sadece yaşadıklarını paylaşıyorlar. Yolda bir ünlü gördüklerinde hemen yanına gidip cep telefonları ile fotoğraf çektiriyorlar. Ardından da facebookta yayınlıyorlar hemen. Bu arada fotoğrafı çekilen ünlüye hal hatır sormak yok, iki çift laf etmek yok.

Yine bir başka şahit olduğum olay. Bir eğlence ortamında, yaşanılanları, çekilen fotoları internete yetiştirmek için, başkalarına duyurmak için erkenden kalkan insanlar. Eğer yaşadığınız şey güzelse, bunun tadını çıkarın. Yok ama güzel değilse o zaman neden internette duyurmaya çabalıyorsunuz. Güzel değil ama güzelmiş gibi yapıyorsanız veya başkalarına duyurmaktan daha çok haz alıyorsanız o ayrı konu.

Bir de sosyal ağlar yüzünden ilişkileri bozulan sevgililer var ki ayrı bir başlık konusu. Eklediklerimi niye beğenmedim? Sen benim paylaştıklarıma bakmıyor musun? Neden ilişkisi var seçeneğini işaretlemedin? Bilmem kimi niye ekledin? Neden hep kızları (veya erkekleri) ekliyorsun? şeklinde sorular yüzünden biten ilişkiler bana çok komik geliyor.

İnsanlar neden yaptıkları şeylerden, yaptıklarını duyurmak kadar zevk almıyorlar? Bizi sosyal ağlarda ne yaptığımızı duyurmaya iten şey nedir?

Gerçek manada ölüm var mıdır ?

Ölümden korkmayınız siz varken zaten ölüm yoktur.. Ölüm varkende siz olmayacaksınız .

Gerçek manada ölüm varmıdır ?
Kurana yani Allah’a göre yoktur. Şayet gerçek manada ölüm olsaydı ahirette bütün insanları yaratacağını söylemesi abes olurdu.
Ateistleri ise tek yanıltan şey ÖLÜM konusudur.
Öleceğiz kemik yığını ve toprak olacağızda binlerce sene sonra milyarlarca insanı yeniden Allah diriltecek ohooo . olmaz bir şey diye düşünüyorlar.,
Kainata ve dünyanın çalışma düzenine bakalım. Hiç bir şey yok olmuyor. sadece şekil değiştirip karşımıza çıkıyor. yani üretilen şeylerde öyle tüketilmese bile çürüyerek sürekli şekil değiştiriyor. Düşünsenize Dünya kurulalı beri sadece üretilen karpuzlar böylece kalsa dünyada oturacak tek yer kalmazdı diye düşünüyorum 🙂
Kainat evren bütün düzenekler böyle çünki yok olma yok.
Var ve hep var. Ruh ta aynıdır. vardır ve hep vardır.
madde sadece enerjiye dönüştürülebilir ama yokedilemez. Ruh ise zaten enerjinin ta kendisidir.
var ve hep var olmak ayrı şey ^^kendi benliğinin farkında olmak ^^ ayrı şeydir.
Ruh denen enerjiye verilen görev işte budur: düşünme yeteneği..
düşünme gücü ve kendini bilme yani farkındalık.
Ademi yarattım sonrada ona RUH’umdan üfledimderken…
Sonsuz enerji yani sonsuz düşünce gücü kendinden bir enerji göndererek insana düşünme gücü ve yeteneği vererek Dünya tiyatrosunu başlatmıştır. hayvanlar ise sadece beyinleri programlanmış düzeneklerdir.
Bir kısmı sadece ot yerken bir kısmı sadece et yer örneğin.
tat almakta RUH un beynin yorumlamısının farkına varılmasıdır.
Tat sadece beyindedir. elinizdeki meyva yada bal tatlı değildir örneğin yani balın sizin beyninize ulaşması mümkün değildir. Beynin dışına çıkıp maddenin kendi ile muhatap olsanız tasız tussuz ve renksiz bi dünya ile karşılaşırsınız. Yoktan varetmek sadece dünyayı ve evreni yaratmak değil. tatsız tussuz ve renksiz bir dünyayı. Görenlerin ve tatanların inanacağı bir sanal alem yaratmaktır ayrıca.
yoksa köpek ve domuzlar niye b.k yesin. Sinekler neden bataklıkta yaşasın. ve programladığınız hayvan türlerine sanki maddeden tat alıyormuş rolünü vereceksinizki (yalanmak ve kuyruğunu sallayıp bir daha istemek gibi) Düşünen insanlar bak gördünmü hayvan tat alıyor diyebilsin.
Her şey , düşünme gücümüz bile hep zıttı ile düşünüp kararlar veriyor.
var yada yok gibi. bunun için yaratılışçılar var diyor inanmayanlar yok diyor tanrıyı. Başka bir seçenek yoktur düşünme sisteminde fakat ;
Aslında Tanrı hem var hemde yoktur !!!!! şaşırmayın…
Tanrı madde olarak yoktur……
fakat Metafizik olarak her yeri kaplayan ve ondan başkası olmayan bir Tanrıdır. Yani Tanrı YOK_VAR dır. Kendini herşeyden münezzeh olarak nitelemeside bu yüzdendir.
Bunun için var diyenlerle yok diyenlerin mücadelesi kıyamete kadar sürecektir.
SOYUT ve SOMUT her zaman olacaktır ve tartışılacaktır.
Fakat bildiğim bir şey varki bir insanı diriltmekle yüzmilyar insanı aynı anda diriltmek Tanrı için aynı şeydir. Bu sizi yanıltmasın dünyaya kaç milyar insanın gelip gittiği ile ilgili düşünceleriniz……..