Sonsuz Us ve Haklar

Son zamanlarda göz ucuyla takıldığım sohbet bandında ve bazı yorumlarda gündemde olan ebubekirin uzaklaştırılması ve hak-haksızlık üzerine bir yazı yazmak istedim.

Sonsuz.us u bir pazar yerine benzetiyorum. Bizlerde bu pazar yerinde mallarımızı/ürünlerimizi satan satıcılarız. Hepimizin kendine ait bir satış alanı var, üstelik kira da ödemiyoruz. Bu alanda ister bol çeşitli ürünler kullanırız satışı arttırmak için, ister aynı ürünü yığarız. Buna karışılmıyor. Hatta ve hatta ürünlerimizi sadece kendi tezgahımızda değil, komşularımızın tezgahında da teşhir edebilir, satabiliriz.

Sonsuz’da bu pazar yerinin sahibi. Onunda görevi, bu pazar yerine daha çok müşteri çekmek, tanıtımını yapmak, çevre düzenlemesini yapmak, teknik alt yapıyı geliştirmek ve bir de satıcılar arası ve pazar yerine gelenler arasında huzuru sağlamak.

Hal böyleyken bazı satıcılar çıkıyor. Kendi tezgahını tek tip ürünle dolduruyor. Bu yetmiyor, komşularının tezgahlarına da aynı ürünü yığıyor. Bu da yetmiyor, komşularına hakaret ediyor, kötü geçiniyor, kavga ediyor. Pazar yerinden uzaklaştırıldığında ise haksızlığa uğradığını iddia ediyor. Pazar alanı sahibini neden diğer komşumu da çıkarmadın pazardan diye adaletsizlikle suçluyor.

Her şeyden önce bu pazar yerinde ürünümüzü/malımızı pazarlayacaksak bunu komşularımızı karalayarak değil müşteriyi kendimize çekmeye çalışarak yapmalıyız. Bilirsiniz serbest ticarette olsa, başka firmaları karamalaya yönelik reklamlara izin verilmez. Bu karalama, hakaret isteği bir hak değildir. Bunu kendine hak olarak gören satıcı, elbette komşularıyla iyi geçinemez.

Bu davranışların ve isteklerin altında yatan psikoloji şu olabilir. Benim elimdeki mal pek iyi değil, ama sizinkileri kötülersem belki müşteri kazanabilirim malımı satmak için.

İpliğimizi pazara çıkartmak lazım. Başkalarının bizim ipliğimizi pazara çıkartmasını beklemeden.

Sevgiye İhtiyacı Olanlar…

Güçlü görünmek gibi bir takıntısı vardı. Oysa en az benim kadar çaresiz ve düşünceliydi bu içinden çıkamadığımız durum karşısında. İkimizde susup hiç konuşmadık bir daha bu konuda. Olması gereken buydu sanırım. Zaman belli edecekti olacakları, şöyle olmalı böyle olmalı diye ahkâm kesebileceğimiz durumda değildik. Dağılmıştık ikimizde… O güçlü görünüyordu kadın olmasına rağmen çok güçlü duruyordu…”Kadın olmasına rağmen” cümlesinden, kadınların güçsüz olduğu kanısına varmayın sakın, söylemek istediğim o bana göre küçücük bir kızdı ve savunmasız. Bu yüzden her kurduğu iki cümleden biri savunma cümlesiydi. O bir çocuktu, hayatın büyütemediği ama büyümeye niyetli…

Konuyu merak ettiniz değil mi? Konu İmkânsız AŞK

İçimde yumuşamaya yüz tutan duygular var. Üst üste yağan karın buzlaşmış sertliğinin aksine, güneşin zayıf sıcaklığıyla bile erimeye müsait duygular bunlar… Tanımını bilmiyorum. Bu konuda panikleme ibrem epeyce yükseldi, hissediyorum… Sevgiye mutluluğa çok ihtiyacı olanlar, kolayca hatalar yapabiliyor… Paniklemem bu sebepten…

Hiç mutlu değilim hiç! Ne yani yalan mı söyleyeyim güçlü görünmek için, her şey yolunda, hayatım 4&4’lük mü diyeyim? Bunu söyleyecek çok fazla kişi tanımadım henüz… Bir kişi hariç!

Onu tanıyalı bir yıl filan olmuştu. Mine… Adı Mine… O hep mutlu olduğundan bahsediyordu… Işıl ışıl gülen gözleri vardı, uzun süredir gülemeyen yüzüne, gülmek için neden arıyor gibi artık…

Eylül 2009, günlerden ahh ne önemi var günün, saatin… Tanıştık işte. Rutin hayatımın neşesi oldu bir süre. Evli, iki çocuklu, orta yaşın verdiği alışkanlıklardan kurtulma çabası içinde bir erkek olarak bana, hayatıma çok şey kattı Mine… Benden ne istediğini bir türlü anlayamadım. Sevdiğini söylüyordu arada bir de olsa. Bense ona âşıktım…

Gelecekle ilgili bir plan yapmadık hiç. O istemedi zira. Öyle ya ne yapacaktı kendinden kaç yaş büyük, evli bir erkeği. Sevdiğini söylüyordu ama. Bunu hep söyledi. Seviyordu beni, bundan emindi… Emindim… Bazen kaçtı ben gittim, bazen kaçtım o geldi. Ama beni sevdi… Sevdim…

Tanışmanın ilk günlerindeki heyecanı anlatmam mümkün değil. O ise hep o güçlü duruşunu sergiledi. Duygusal değildi pek. Duygusal olmamalıyız diyordu, sonradan üzülürüz. Ayrılacaktık ya, daha en başından açık seçik belirtmişti tavrını.

Ah Mine ah, peki neden girdin ki hayatıma? Ya sonra neden gitmek istedin? Neden inat ettin arkadaş dost olalım dediğimde? Ne sevgilim oldun, ne dostum, ne arkadaşım, neyim olmaktı ki niyetin?

Keşke içini açsaydın bana anlatsaydın kendini, inan daha az üzülecektim o zaman. Güvendi bana diyecektim, hem sevdi, hem güvendi ama gitmesi gerekiyordu gitti. Bu daha az acı verecekti. Oysa şimdi! Olmadı hiç olmadı Mine… Böyle sessiz, suskun gitmemen gerekiyordu ama dedik ya sen güçlü görünmek zorundasın. Bu senin takıntın… Konuşursan anlatırsan zayıf noktan çıkacak ortaya değil mi? Ah benim Fındık Farem…

Aslında biliyorum, sende en az benim kadar acı çekiyorsun. Dibe vuranın sadece ben olduğumu sanmak doğru değil. Düşünüyorsun, içinden çıkamıyorsun bu garip durumun ve susuyorsun… Biliyorum… Sana kızmıyorum, dedim ya sevgiye ihtiyaç duyanlar kolayca hatalar yapabiliyor…

Eğer şartlar eşit olsaydı çok eğlenecek ve huzurlu bir birlikteliğe adım atacaktık beklide. Lakin şu anda gözlerimi kapatıp sadece sarılıyorum sana. Sadece masum bir sarılış… Hepsi bu…

Ve düşünüyorum da her şeyin tek suçlusu benim biliyor musun? Ve bu düşünce beni mahvediyor…

İşte yine o içimdeki dinmek bilmeyen sızı başladı. Bu sızı bana konuk olduğunda her seferinde, nedense parmaklarıma hâkim olamıyor ve yazıyorum. Adını siz koyun! Ne derseniz deyin adlandırın zira ben bilmiyorum… Sadece yazıyorum… Aktarmak istiyorum anlatabildiğim, hissettirebildiğim kadarıyla, yok olur belki diyorum bu içimi kurt gibi kemiren acı…

Paylaşılınca acı, azalır mı acaba?

Ayşe ÖZEN

Bir Soru Bir Konu

Az önce sitenin anlık mesajlaşma panelinde şöyle bir ifade yer aldı…konuyu genelleştirmek ve kişisel hezeyan malzemesi etmemek adına kişilerin mahlas/rumuz adlarının bir önemi olmadığını altını çizerek belirtmek isterim.

xyz: sonsuz, son sözüm inançlara karşı hakaret edilmesin yeter, umarım daha dikkatli olursunuz. Artık bir yazı yazmıyorum.

Bunu okuyan bir başkası cevaben şunu yazdı:

Tanrı: Rezil ettin beni salih!! sen iyi bir köle değilsin!

Bunları okuyan bir başkası:

DEC CAL: sonsuz tanrı nıckıyle gırılen mesajın ve bu benım mesajımında panodan sılınmesını talep edıyorum.

…yazdı.

Ben de bu okuduklarıma istinaden soruyorum:

Neden silinmesini talep edilmekte?

Aklıma gelen olası nedenlerden bazılarını yazayım.

1-Tanrı, muhtemel ötesi bu tanrı Allah, hiç bir zaman mesaj yazmaz ya da yazamaz.
2-Allah herhangi bir insanı muhatap almaz.
3-Tanrı sadece peygamber ile konuşur hatta ona melekleri ile vahiy yollar.

…bunların haricinde nedenler olabilir…onlar nelerdir?

“Silin o mesajı” dedirten neden ya da nedenler nelerdir? Bir cevabınız ve açıklamanız var mıdır? Bu cevabınızın ve açıklamanızın gerekçeleri ne gibi bir bilgi ya da öğretiye dayanmaktadır?

🙂

Dinci-Ahlakçı Tipolojinin Forumsal Varoluş Biçimleri

Ve dedi ki dandik bilge; donunu diktirmeyen felsefeye bulaşmasın.

Eeee.. Ben de davete uydum ve donumu dikip geldim ataan, hadi buyur der kleine meister, beni de şu öncekileri gönderdiğin yere gönder bi bakayım, hodri meydan. (Ha bi de neydi, filozof ismi kullanmadan yazacaktık, kendi beynimizi işletecektik, bi de google yapmayacaktık değil mi? Google meselesi ve google’un faresi de dahil olmak üzere diğer bütün fareler hakkında kaleme aldığım ve sana özel postaladığım açık mektubu aldın nasılsa, istediğin zaman cevap verebilirsin elbette. Ama şimdilik bu hususu bir kenara bırakalım (hatta dediğim gibi eğer sana uyarsa almanca da devam edebiliriz) ve adım adım ilerleyelim.

Bak ben öyle çaktırmadan tüten duman taklidi filan yapmıyorum, ya da şu yeni gelen ekürin gibi (teorisyen mi neydi) efendi bi portre çizmeye filan da çalışmıyorum. Ama tüm bu efendi duruşu dillendirir ve beraberinde matematik mantık/ paradoks deryalarında yüzerken nasıl da içten içe pırtlatmışlardı kendileri önce bi hatırlayalım; “ben yapılan hakaretleri üzerime almıyorum, bunlar beni yaralamıyorlar, çünkü insanı asıl üzen şey beklemediği bi davranışın hiç beklemediği bir kişiden gelmesidir” Şimdi bunun tercümesi nedir? Şudur: efenim bu ateist-dinsiz allah kitap tanımaz tayfanın ne mal olduğu, hatta ağızlarının ne kadar bozuk olduğu bellidir, bu arada ben de memnun olduğum ataan’cığım, yani demem o ki, bünyeleri hakarete sövgüye yatkındır, tabi ki böyle davranacaklar, ne kadar da güzel dediniz sayın teorisyen, vallahi elinize dilinize sağlık, teşekkürler sayın ataan, onun için diyorum ki ben; yapılan hakaretleri dikkate almaya gerek yok, çakal çakallığını yapacak elbet, hani çakal olmadıklarını bilsem üzülür kırılırdım da, e çakal işte yerli yersiz sataşacak elbet, neden üstüme alınayım, vallahi çok doğru buyurdunuz sayın teorisyen, rica ederim efendim teveccühünüz falan filan fişman.

Böyle pırtlamıştı işte kendileri. (Aman ha efenim, pırtlamak burda hakaret olarak alınmasın lütfen. Hani insanın minik yavrusu daha bebecikken tatlı tatlı pırtlar durur ve hatta salar ya arada, bizim kastettiğimiz de öyle bi mana işte, o denli sevgi topağı bişey yani, hatırlarsanız siz de tilki gibi kurnaz, aslan gibi cesur felan buyurmuştunuz, ha işte o hesap.)

Aslında arkadaş şimdilik şu modda; sakin olun , aman ha calm down, kötüyle kötü olmayın, size çıkışıyorlar diye ağzınızı bozmayın, allah teala istese bunların kalbi de açılırdı elbet, sakin yaklaşmak lazım, sabırlı olmak lazım.. Ama insanın pırtlayacağı varsa pırtlıyor işte. Dahası da var, mesela düşünce ile felsefe arasında mekik dokuyo ya sözüm ona, sistem içi sistem dışı, neden sorusunun ontolojik ve epistemolojik kökeni, kendini tanımlayan küme, vesaire.. Oysa tıpkı sevgili Farabi’nin de belirttiği gibi, “neden” ile “nasıl” sorularının birliktelik ve ayrılıklarını kurcalarken bile nasıl bir kısır döngü içinde olduğunun farkında değil daha, çünkü yaptığı şey sadece ve sadece circulus vitiosus, yani ispat edilmesi gereken şeyin bizzat kendisini bir kanıt olarak kabul etmek suretiyle muhakeme yürütüyor ve dolanıyor mecburen. Aslına bakarsanız çok daha öteleri de vardır bu meselenin ve bu bakımdan ( ayrıca felsefeyi gerçekten sevenler için) modern skolastikler ve Scrotus Eurigena arasında dolanıp kalmış bazı önemli düğümler de ilaveten okunup irdelenebilir.. (ay yine filozof ismi aldım ağzıma bakar mısın, şimdi bizim ataan dellenecek, ona buna don biçecek vesaire.)

Yok ama olsun, bence yine de devam edeyim. Yani tam da felsefeye gelmişken.. Hele Ataan kuşu da bırak filozof isimlerini, kendi beyninle düşün felan demişken böyle bırakmaz olmaz tabi.. hem ne geldi biliyor musunuz aklıma? Bir film, evet evet bir film; hani Takva diye bir film vardı hatırlarsınız kesin. (usul usul vitesi yükseltelim bakalım)

_ _

Şimdi bu filmin sonunda Muharem efendiye bişeyler olmuştu, seyredenler bilir.. Ve bu durum karşısında dergahın şeyhi olan alim zatın, Muharrem efendiye olanları anlattığı bir son sahne vardı, neler söylemiş şöyle bi kulak verelim; “Bu zat..yani Muharrem efendi, ermekle ermemek arasında kaldı.. Muharrem efendi Allah tarafından dergahımıza gönderilmiş bir hediyedir.. ve ben ona demiştim ki; gel bak benim güzel bi kızım var, onu sana vereyim.. ama o hayır dedi, kabul etmedi.. bize düşen damatlık değildir, bu kapıya hizmet etmektir dedi.. işte bu seyr-u ilallah‘tı.. yani allah yolunda ilk seyir.. Bundan sonra, ikinci olarak seyr-ü fillah gelir, yani allahın isim ve sıfatlarının seyridir.. yükselme bitip, iniş başlayınca, tekrar arşa kadar olan seyre seyr-ü anillah denir.. yani allahtan geri dönüş.. arştan sonra yere kadar inişe seyr-ü fil eşya denir.. kişi eşyayı unutmuştu..inerken eşyayı tekrar tanır, onun hakikatini bilir ve mahlukatın seviyesine inerek kulları mevlaya davet eder..işte bu irşad makamıdır..”

Ne kadar güzel değil mi? Tasavvufun kullandığı bazı deyimler ve kısa izahatleri.. Ve hemen farkedilebileceği gibi, sonsuzluk içinde bireyin bilme, öğrenme, tanıma süreçlerini ele alıyor.. Ama bunun aslı nedir biliyor musunuz? Şaşırmayın lütfen; çünkü bu aslında -hatta tamı tamına- Platon’un bilme süreci ve bilme metodudur. Kısaca özetlemek gerekirse Platon der ki; “hissettiğimiz dünya ideler ile madde arasında bir ara durumdur.. insan psikolojisinin hakikati ise ancak ruhun yeniden bedenleşmesi süreci içerisinde anlaşılabilir..” ve sonra şöyle tanımlar bilme sürecini; “Önce en yüce kavramlara (idelere ve mutlak olana) genelleme yapa yapa yapılan bir yükseliş.. -ki bu yükseliş sürecinde hem maddeyi hem de ideleri karşılıklı olarak değerlendirme imkanı vardır-.. ve sonra en genel kavramlardan gittikçe daha dar olan kavramlara doğru bir iniş.. ama yükselişin aksine iniş süreci tek taraflıdır ve tek tek hissedilebilir maddeleri değil, sadece onların kaynağı olan idenin özünü içerir.. ve kişi anımsar.. yani öğrenir..öğrenilen herşey zaten bir anımsayıştır..”

Çok küçük rütuşlar dışında aynılığı farkettiniz mi? İşte bu felsefedir.. Ve tasavvufun içine gökten zembille düşmemiştir.. Geldiği yer bellidir.. Çünkü 2500 yıl öncesinin antik yunan yazmaları sadece hristiyanların değil, müslüman alimlerin elinden de geçmiş ve uygun şekilde değerlendirilmiştir. Bu sadece bir örnektir, sayısız örnek daha sıralanabilir.

Ama Ataan gibi gördüğü duyduğu herşey gökten zembille inmiş zanneden cahil cüheyla takımı ne der? Bırak şimdi felsefe zartlaması (ay pardon zartlatması) yapmayı, sen git önce kendi kültürünü öğren, hadi ordan bıngıldağın yetmez, bırak filozof isimleri kullanmayı da kendi beyninle düşünmeye başla biraz… filan der. Peki ya sonra şeref yücel gelip ne der? O da alın size Epikuros’tan EZİK BEYİN paradoksu yapayım derken kendi kendini rezil eder.. bu arada Orpheus ne yapar, şip şak 12 maddelik evrimcilerin halkı kandırma taktikleri diye kitapçık basar.. E daha da sonra teorisyen ne yapar? O da ben de memnun oldum ataacığım der ve zinciri tamamlar.

Peki ya tüm bunlar daha başka neler yapar?

İşte orada atacan’ın maceraları üzerinden dinci-ahlakçı tipolojinin forumsal paradigması incelenebilir. Mubarek o kadar malzeme vermiş ki sağolsun, nerden başlamak gerektiğine bile karar vermek zor aslında ya, olsun biz yine de bi ucundan başlayalım..