alışkanlıklar

uzun süredir sonsuz usu takip ediyorum ve bazı gözlemlerimi dile getirmek istiyorum. burası bir akvaryum gibi. akvaryumdaki balıkların ne yapacakları az çok bellidir. nasıl davranacakları ve alışkanlıkları. bu alışkanlıklar onların kolay yem olmasını ve oltaya takılmalarını sağlar. en azından hiç bir zaman akvaryumdan çıkamamalarını. sitede kimin neye ne şartlarda nasıl tepki vereceği adeta o kişinin alışkanlığı olmuş. çok az kişi şaşırtıyor beni. çok az kişi alışkanlıklarının esaretinden kurtulup başka bir eylem yapabiliyor.

elbette sıradan, ezberci, tekrarcı, alışkanlıklarına bağımlı kişilerin kim olduğunu ve beni şaşırtabilenleri söylemeyeceğim.bunların hepsini sizlerde biliyorsunuz.

gelin şimdi yaşamınızı monotonlaştıran,sizin bir eylem yapmanızı engelleyen alışkanlıklarınızdan kurtulmanın yollarını arayalım.bundan kurtulmanın ilk yolu çıkarsız birşeyler yapmaya başlamaktır.çıkar ilişkilerinden, çıkar arkadaşlıklarından, çıkar davranışlarından kurtulmanın tek yolu ise sebebsiz bir şeyler yapmaktır.aslında bütün yaptıklarımızı sebebsizken biz onlara çıkarımıza göre sebebler yaratırız.

kendinizi yerçekimine hafifçe bırakın

Tanrı – Taş paradoksu

Yıllar önce okuduğum bir kitapta Bertrand Russell’a ait şu paradoksla karşılaştım:

Tanrı, kaldıramayacağı taşı yaratabilir mi?
Eğer yaratabilirse, taşı kaldıramaması gerekir. Kaldıramazsa da gücünün SONSUZ olmadığını anlarız.
Eğer yarattığını kaldırabilirse, bu da yaratma gücünün SONSUZ olmadığını gösterir.

Bende bu paradoksun oluşturduğu düşünce ise şudur:
Her şeyi yapabilen, SONSUZ güce sahip bir şey (tanrı) yoktur. Eğer tanrı varsa bile düşündüğümüz veya öğrendiğimiz tanımlarda değildir.

Beni agnostik görüşlerimden arındıran paradokstur kendisi.

Tabi buna, “Ne gerek var canım, niye böyle yapsın ki… Tanrı’nın işi gücü yok da bunlarla mı uğraşacak?” diyenler de çıkacaktır. Ben de onlara şu soruyu yöneltiyorum:
Tanrı zamanı yaratabilir mi?

Hem paradoksu hem soruyu yorumlamak da size düşmüş artık…

Kutsal Kitaplar

Kutsal kitapların dünyada en çok bilinen kitaplar olduğunu sanıyorum. Herkes okumasa bile en azından içeriği hakkında bir önbilgiye sahiptir. Ülkemizin de nüfus cüzdan istatistiklerine göre yüzde doksandokuzu müslüman olmasına rağmen Kur’an-ı Kerim’i baştan sona okuyan oranı yüzde beşi (%5) geçmez.

Bu oran yurtdışında da aynıdır. İncili okuyan hristiyan oranı da muhtemelen yüzde beşlerdedir. Tevrat keza aynı şekilde.

Benim asıl merak ettiğim konu ise, eskaza kutsal kitabı baştan sona okudu diyelim. Herkesçe bilinen bu meşhur “tanrı yazması” kitapların etkileri okuyanlar üstünde nelerdir? Hiç çevrenizde Kur’an-ı Kerim’i okuduktan sonra değişen bir insan var mı? Olumlu olumsuz etkilerini hiç gözlemleme fırsatı bulabildiniz mi?

Kendi adıma konuşacak olursam, kitabı baştan sona okuduklarını bildiklerimde hiç bir değişme gözlemlemedim. Aynı hayatına aynı alışkanlıklarına aynı tarzına olduğu gibi devam ediyordu. Böyle önemli bir kitabın etkileri neden hiç olmaz? Bunu nasıl açıklarsınız?

Sizlerden (elbette okuyanların) hayatında ne tür değişmeler oldu? Veya çevrenizde okuyan insanlarda?

Ülkeniz savaşa girerse

  • Cephede gönüllü asker olurum
  • Cephe arkasında gönüllü yardımcı olurum
  • Sadece mal yardımı yaparım
  • Başka ülkeye göç ederim
  • Savaş karşıtıyım hiçbir şeye karışmam
  • Yerimde kalır, işimi büyütürüm
  • Yaşadığım ülkeyi sevmiyorum bu yüzden savaşmam
  • Savaşa gidenlerin mallarını yağmalamak için yerimde kalırım.
  • Başka bir seçenek yaparım ve yorum olarak yazıyorum.

Cehennemi mi Arıyordun? Ya Bulduysan?

Alarm çaldı, uyan! Sabah uyanmamız için gereken şeyin bir alarm olması ne tuhaf? O bir alarm! Tıpkı doğal afetlerde kullanıldığı gibi…

TDK’da ”alarm” kelimesinin anlamı, ”Bir uyarıyı, bir tehlikeyi bildirmek için verilen işaret” olarak belirtiliyor… Zil çalıyor ve kalkıyoruz. Bir uyarı, bir tehlike!.. Neden mi? Sabah sabah bu dünyaya gözlerimizi açıyoruz da ondan.

Peki nasıl bir dünya bu? İçinde bolca ofisler olan, belli aralıklarla para denen ve işleri idare ettiren kağıt parçalarının biriktirildiği, insanların sabahtan akşama kadar köle gibi çalışıp, kendine ayıracak zaman bulamadığı bir dünya… Bir başka deyişle, insan denen canlının hayatını yapay gündemlerle 12-16 saat meşgul eden ve tek kaçış noktasını uyku olarak gören insanların dünyası bu. Başka insanlar öldürülürken ses çıkarmayanların, ta ki sıra kendilerine ya da en yakınlarındakilere gelene kadar ses çıkarmadığı bir dünya…

Peki bunun üzerine hayat neye nedir? Kendi paçasını kurtamaya odaklı 6,5 milyar canlının, bir arada yaşama savaşına hayat deniyor. Kişisel dertleri içlerinde çığ gibi büyürken ve kafası yapay siyasi illüzyonlarla şişirilen bireyler, bu hayatın çarklarını oluşturuyor. Reklam kurbanı genç nesiller yetiştiren bu robotlaşmış ırk, asıl olanı, insani özelliklerini gitgide kaybetmeye başlıyor. Ortaya da, daha iyisini tasavvur edemediği için bu dünyaya katlanmak zorunda olduğunu unutmuş, sabahtan akşama kadar köle gibi çalışmayı başarı olarak gören bir topluluk çıkıyor. Bu dünyanın altın saatlerini, sabah 9, akşam 6 olarak gören insanlar bunlar. Hatta 7/24 çalışıp, en nihayetinde herkesle aynı sonu yaşayacağını unutan bireyler! Bu unutulan şeyin, yaşadığımız hayattaki tek kesin gerçek olduğunu bildiğimiz halde!.. Hem de tek! Başka bir kesin gerçek yok!

İşkolikler… Yaşadım sandıkları bu suni gerçeklik, onlara bu dünyada para olarak geri dönebilir ancak yaşadıkları stresin ve kaçırdıkları koca bir hayatın karşılığı hangi paraya bedeldir? Eğer işkoliksen bitmişsindir, ama bittiğini farkında olmayan bir bireysindir. Çünkü insan olmak safi çalışmak değil. Safi çalışmanın amacı, para kazanmak ve o parayla edinilecek mutluluklar. Ancak bu mutluluklar arasında, ta o ilk kravatı taktığın gün unutmaya başladığın insanlığın yok.

Yaptıklarının neticesini hiç arama cennette cehennemde… Zira bu belki de senin cehennemindir. Belki hem yazıp hem yönettiğin bu cehennemde, başrol de senindir. Ancak şunu bil ki, kendine bu dünyayı zindan etmemeye kararlı insanlar da var. Eğer bu senin cehenneminse, onların da oyun alanı. Hiç değilse gölge etme ve bir şeyler yapmalarını izle.