Madem Söz Annelerden Açıldı. Anne Kimdir/Nedir? Bir Bakalım…

ANNE, dünyada karşılık beklemeden börek yapan tek insandır.

Karşılıksız sevginin ete kemiğe bürünmüş halidir!

Ne kadar üzsen de 10 Dakika sonra seni affeden zarif bir memeli türüdür, yağlı bile olsa tiksinmeden saçını okşayan, kucağına yatıran, öpüp koklayan tek varlıktır, meleğin süt verebilenidir.

Yarasın diye muhallebinin içine ciğer katarak çocuğuna yediren manyaklık derecesinde yaratıcıdır.

Yemek yemeyen çocuğun dikkatini çekmek için elindeki tencere ve tavalarla maymunluk yapabilen kişidir, kafayı çocuklarıyla bozmuş, göbek bağı kopsa da yürek bağı asla kopmayan, sevgi dolu fedakâr insan dişisidir.

Bulaşık, ütü, vb. yaparken bile otomatik olarak çene çalan, kendi kendine konuşan, kadın dırdırı denen mereti erkeklere daha küçükten belletendir.

Yemek uzmanı, düzen insanı, bilgili, kültürlü her şeyi bilen şahsiyettir, yavrularını yol tarafından değil, kaldırım tarafından yürütendir, dizi dizi incidir lakin gerektiğinde laf sokma dalında da birincidir.

Yaşasın Annem :))

Pazar günü çaldı telefonum.
-Kızım özledim ben seni.
“Çık gel o zaman anne. Ben de özledim seni.”
-İyi madem, geliyorum.

Öğleden sonra koca bir çantayla çıkageldi. Gözlerimin büyümesine engel olamadım sanırım.
“Hayrola, yerleşmeye mi geldin anne” deyiverdim.
-Uzun kalıcam bu sefer.
“Nasıl yani?”
-Fazla geliyorum değil mi, söylediği lafa bak şunun.
“Yok anne, aşkolsun, babam sensiz ne yapar, valla ondan dedim.”

Neyse, öpüştük koklaştık. Şöyle bir teftiş etti evi, beni… Hemen ele aldı kontrolü. Ne isterim, ne yerim diye sordu. Girdi mutfağa… Üç gündür de çıkmadı nerdeyse 🙂

İnsanın annesi gelince yaşı kaç olursa olsun çocuklaşıveriyor. En azından benim için durum böyle. Ben bir yayıl, bir gevşe, bir şımar… Eşek kadar olmuşum ne gam… Gak diyorum, ekmek, guk diyorum su durumları tam. Bir de işe gidip geliyorum ya, iyice bıraktım ipin ucunu… Bu gece; “Annecim yaaa, çay demler misin?” derken yakaladım en son kendimi… Aman Tanrım!!! Yaşasın annem durumları, eyvah annem durumuyla yer değiştirmek üzere… Annem, böyle böyle, özgürlüğümün kanına giriyor.

UĞURSUZ 13

Bu inanç bir fobi yani bir çeşit korku hastalığı olarak kabul edilmiş olup adı ‘triskaidekaphobia’dır.
Genel olarak bu inancın, Hz. İsa’nın meşhur son yemeğindeki havarilerin sayısından kaynaklandığı sanılsa da, kökü çok daha eskilere mitolojik tanrıların yaşadığına inanılan çağlara, İskandinavya topraklarına kadar gider.
O zamanlarda ışık ve güzellik tanrısı Balder bir ziyafet verir. Balder Vikking’lerin meşhur tanrısı Odin ile Frigga’nın oğulları olup, ay kraliçesi Nanna’mn da eşidir. Bu ziyafete 12 kişi davetli iken, yalanların ve hilelerin tanrısı Loki, davetli olmadığı halde, zorla 13. kişi olarak katılmak ister. Ancak bu arada çıkan tartışmada, Loki diğer tanrılar tarafından da çok sevilen Balder’i öldürür.
Bu mitolojik hikaye ve inanış İskandinavya’dan Avrupa’nın güneyine kadar yayılır. Hıristiyan din adamları bu halk masalını kullanırlar ve Hz. İsa’nın son yemeğine uygularlar. Hıristiyan versiyonunda Balder’in yerini Hz. İsa, Loki’nin yerini de hain Judas alır. Bu yemekten sonra 24 saat içinde de Hz. İsa çarmıha gerilerek öldürülür. Bu nedenle Hıristiyanlarda akşam yemeğinde 13 kişi bir araya gelirse bunlardan birinin başına bir felaket geleceğine inanılır.
Bu inanışlara göre 13 sayısı uğursuzdur ama ayın cumaya rastlayan 13. günü hepten uğursuzdur. Ancak böyle bir günde doğmuşsanız tam tersi, yani 13 sizin uğurlu gününüzdür.
Cuma gününün uğursuz sayılmasına Havva anamızın Adem babamıza elmayı (bence “ayva”yı!) cuma günü yedirtip cennetten kovulmasına sebep olması, Hz. Nuh zamanındaki büyük selin cuma günü olması, Hz. İsa’nın cuma günü çarmıha gerilmesi gibi olaylardan biri veya hepsi neden olmuş olabilir. Müslümanlar ise Hz. Adem’in cuma günü yaratıldığına inandıklarından bu güne diğer günlerden daha çok değer verirler.
13 sayısının uğursuzluğuna duyulan inancın kökeninde bir yıl içinde ayın 13 kez dolunay olarak gözükmesinin yattığını söyleyenler de vardır

Alo

“telefonda hemen hemen hergün kimbilir kaç kez kullandığımız ‘alo’ sözcüğü, gerçekte bir sevgilinin kısaltılmış adıdır. sevgilinin tam adı allessandra lolita oswaldo’dur. bu sevimli genç kız, telefonu icat eden, a.graham bell’in sevgilisiydi. graham bell telefonu icat edince ilk hattı sevgilisinin evine çekmişti. atölyesinde telefon çalınca arayanın allessandra lolita oswaldo’dan başkası olamayacağını bildiğinden graham bell, telefonu açar açmaz ‘allessandra lolita oswaldo’ diyordu. bell, zamanla sevgilisine, adını kısaltarak hitap etmeye başladı ve telefonu her açışında onu ‘ale lolos’ diye karşıladı. çalışmaları uzadıkça graham bell, sevgilisinin adını daha da kısalttı ve öne iki heceli bir ad buldu. bu kısa ad ‘alo’ idi. allessandra lolita oswaldo, geliştirip, tüm kente yaymaya çalıştığı telefondan başka birşey düşünmeyen sevgilisinin bitmek tükenmek bilmeyen deneylerinden rahatsız olmaya başlayınca graham bell’i telefonuyla başbaşa bırakıp onu terketti.yaşlı bell, sevgilisinin birgün onu arayacağı umuduyla telefonun başından ayrılmadı. kentte çekilen telefon hatlarının sayısı da giderek artmaya başlamıştı. graham bell’i artık başka kişiler de arıyordu. fakat o, telefonun her çalışında kendisini sevgilisinin aradığını sanarak telefonunu ‘alo’ diyerek açıyor ve artık herkes ‘alo’ diyordu. o günlerde hemen herkes telefonu açtıklarında alexander graham bell’in anısına saygı olarak ‘alo’ demeye başladı. bugün tümümüzün kullandığı ‘alo’ sözcüğü işte o günlerden günümüze uzanmaktadır.”

ATATÜRK’ÜN GERÇEK ÖLÜM NEDENİ

ATATÜRK’ÜN GERÇEK ÖLÜM NEDENİ

Hafta sonu Ceyhan Mumcu’yu dinledim. Konu AB’nin Kemalizm’e bakışıydı. Konuşmasına Attila İlhan’ ı anarak başladı. Onun aydınlanma etkinliklerine editörlük yaptığından söz etti. ‘Parola vatan, işareti namus’ sözünü yeniden gündeme getirisini anlattı. Bu söz İzmir’de şehitlik anıtının ortasında Arapça harflerle yazılmış bir sözdü. Attila İlhan o yazının tozlarını parmaklarıyla silmiş, yeniden gündeme taşımıştı. Konuşmasının sonunda sorular – yanıtlar bölümüne geçildi. Ceyhan Mumcu’ya Attila İlhan’ın bir dergide yayınlanan kendisiyle yapılan röportajda ‘Atatürk’ün nasıl öldüğü araştırılmalıdır’ dediğini anımsattım. ‘Bu sözünü onun vasiyeti kabul etmek gerekir. Sizin bu konuda bir bilginiz var mi?’ diye sordum. Aldığım yanıtı okurlarımla paylaşmak istiyorum: Bir deniz tabip albayın bu konuda yaptığı doktora tezi vardır . Orada Atatürk’e yanlış tedavi uygulandığı anlatılmaktadır. Atatürk sanıldığı gibi siroz hastası değildi. Atatürk’e sıtma tedavisi yapılmış, aşırı ‘kinin’ yüklenmiş ve karaciğeri bu yüzden iflas etmiş, siroza dönüşmüştü. Tedaviyi yapan doktor mason locası üstadı azamlarından Doktor Mim Kemal’dir. Durumu iyice fenalaştıktan sonra Celâl Bayar’ın ısrarı ile dışarıdan bir doktor getirilir. Yanlış tedavi yapıldığını, karaciğerinin bu yüzden iflas ettiğini rapor eden bu yabancı doktordur. İstirahat için 2 ay kadar kaldığı Savarona’ da nemli sıcaktan durumu daha da kötüleşmiş, son günlerinde Dolmabahçe Sarayı’na götürülmüştü. Peki, nasıl oldu da sirozdan öldüğü açıklandı ve bütün yazılı kaynaklara da böyle girdi? Büyük Millet Meclisinde ölüm raporu gündeme getirildi. Mason locaları 1935’de kapatılmasına rağmen Mecliste hala mason milletvekilleri vardı. Efendim, gençlerimize terbiye olur, onun alkol ve sigaradan öldüğünü duyuralım’ denir ve kabul edilir. Arkasından Yeşilay icat edilir, tarih kitaplarına da böyle girer. Ceyhan Mumcu’dan bunları duyduktan sonra ne yapmam gerekir diye düşündüm. İlk işim bu bilgiyi okurlarımla paylaşmak. Şimdi bu bilgiler elimizde ve biz çocuklarımızı terbiye edeceğiz diye, yüce önderimiz hakkındaki bu yalanla O’nu halkımızın gözünde küçültmeye devam edecek miyiz? Okul kitaplarından Atatürk’ü çıkartmak için elinden geleni yapan AB, bu düzeltmeyi yapmamıza izin verir mi? Demek ki kendi kitaplarımızı kendimiz yazmak zorundayız. En çok satılmakta olan ‘Şu Çılgın Türkler’ kitabi belli ki bir boşluğu dolduruyor.
Demek ki; halkımız şiddetle kendi tarihiyle ilgili doğru bilgilere ulaşma ihtiyacı duyuyor.