
Yorgun, çıplak ayaklarımla hiç durmadan akıp giden ırmaklara dalıyorum. Evrendeki herşeyle ve herkesle olduğu gibi ırmakla ben biriz. Farklılıklarla aramızda kalın bir duvar örüyoruz, sakin huzurlu ve dingin kollarıyla sarmalıyor beni… Nereye götürürse oraya… Direnmek yok… Korku yok… Acı yok… Durmak yok… Sonsuz sevginin ışığıyla kıyılarında yeşeren bitkiler ve rengârenk çiçekler gülümseyerek selamlıyor:))) Gökyüzünde başımın üzerinde uçan kuşlar, sevgiyle göz kırpıyor. Rüzgarın harika melodisi kulaklarımda, ruhuma fısıldıyor varoluşumu…Arada bir sert kayalara çarpıyorum. Ruhumun derinliklerinden bana evrenin sırlarını sevgiyle fısıldayan minik ses… Biliyorum ki sadece şekil değiştiriyorum. Parçalayamıyorlar beni, aksine daha güçlü ve umutlu bir güneş doğuyor yüreğimin vadisinde, serin sularda akıp gidiyorum zamanın içinde… Nereye götürürse götürsün doğru yer olacağının farkındayım. Olması gereken en harika yer ve zamanda, varlığımı kutsayacak neşeyle çağlayan ırmaklar…Boşver sen, kaos ve karmaşa içinde kendi varlığının muhteşemliğinin farkında olmayan insanların anlamsız didişmelerini… Nasıl olsa bir gün onlarda anlayacaklar muhteşem evreni ve kendilerini… Ve biliyorum ki, sonsuza kadar saf ruh olarak var olacağım… Tanrının benim için yarattığı ışıklar ülkesinin vadisinde…
Kategori: Genel
Çatışma zannı (!)
İnsanlık bugün, daha önce hiç olmadığı kadar, görünürde birbiriyle uzlaşmaz iki kutba bölündü. Psikolojik kural şunu söyler: İçsel bir durum bilinçli hale getirilmediğinde dışarda kader olarak gerçekleşir. Başka deyişle, birey kendi içsel çatışmalarını bilinçli hale getirmediğinde, dünya zorunlu olarak bu çatışmayı açığa vurmak ve zıt kutuplara bölünmek durumundadır.
C.G.Jung
Bu konuyu halledebilmek için biçok başka yol olmakla birlikte en önemlilerinden biri şüphesiz rüya analizleridir. Ki sanırım Jung da bunu gördüğü için ömrünün elli yılını bu konuya hasretmiş, bizler için önemli ipuçları bırakmıştır.
Jung’a göre (ben de kendi tecrübelerimle bu görüşe katılıyorum);
İnsan psişesi önce iki bölüme ayrılıyor:
1. Bilinç (insanın kendini ve dünyayı öğretildiği şekilde bildiği alan)
2. Bilinçaltı (buzdağının altındaki heyula bölge)
Beyaza boyayalım Kampanyası
Muhtemelen sizler de şimdi yazacağım konunun vehameti hakkında pek çok şey okumuş ya da duymuşsunuzdur fakat ben yine de konunun aciliyeti sebebiyle yeniden dile getirmek ve mümkünse bir kampanya için aracılık etmek istiyorum.
Konu hızla eriyen buzul kütleleri… Bilindiği gibi dünyamız her yıl daha sıcak ve yağışlı olmaya doğru gidiyor, buzulların erimesinin yarattığı sonuçla kasırgalar, sel ve hortum felaketleri her yıl artan ölçüde dünyamızın üzerine gelmekteler. Hem bu artış matematiksel de değil geometrik bir artış. Şöyle ki;
Güneşten gelen ısının dünyada makul bir seviyede kalmasını sağlayan, gezegenin buzlarla kaplı alanları; çünkü beyaz ısıyı yansıtıyor! Bunu biliyoruz fakat belki de pek düşünmediğimiz ise; gezegende en büyük ısıyı emenin okyanus sathı olduğu! Böylece beyaz erirken siyahın lehine eriyor. Giderek katlanan berbat bir döngü içindeyiz.
Bilim adamları bu konuda sürekli uyarı yapmaktalar fakat görünen o ki bu konuda yaratıcı çözümler üretmek durumundaki merciler başka konularla ilgililer. Örneğin “dumansız gökyüzü projesi” gibi!
Bu konuda günlüğüme yazdığım yazıdan ufak bir alıntı yapayım:
Virüsler(!)
-alıntı-
Bir dostumun
dikkatimi cekmesi sayesinde, “yasam, dna, genetik” ile baglantili,
belki de hak ettikleri onemi vererek ele almadigimiz bir “kategori”nin
mensuplariyla daha yakindan ilgilenmeye basladim: Virusler.
Yalnizca kisa bir girizgah yapmakla yetinecegim simdi ve buna virusun
tanimi uzerinden giderek baslamanin aciklayici ya da “kivilcimlar
caktirici” olabilecegini dusunuyorum.
Virus (bakteri ve benzeri mikroskobik yaratiklarin aksine) kendi
basina “canli”, yani “yasayan” bir organizma degil. Ancak, bir canli
hucrenin icine nufuz edebildigi anda harekete gecebilen, bir tur
“hucresel bilgi unitesi”.
Bir genetikcinin ifadesiyle: “A virus is not strictly alive.. nor is
it strictly dead… A virus has some fundamental information (genes
made of DNA or RNA) which allows it to make copies of itself. However,
the virus must be inside a living cell of some kind before the
information can be used. In fact, the information won’t be made
available unless the virus enters a living cell.”
Türk oğlunun düşmanları
Tarihte ne zulümlere maruz kaldı bu millet…
Sebebi acaba sadece Türk olmaları mıydı?..
…….
İnsanlığın ikinci babası olan atamız Nuh aleyhisselam oğlu Yafes’in oğlu Türk’ün torunlarına “Türk” deniyor. Bunların arasında bizler olduğumuz gibi (özetle söylersek) bugünkü Macarlar, hatta Bulgarlar ve Asya’nın kuzey doğusunda bulunan Yakutlar da var…
Hâlbuki son bin yıl içinde, Türk dendiği zaman Selçuklu ve özellikle de Osmanlı hatırlanıyor…
Dolayısıyla, sevenler; Osmanlıyı sevdikleri için Türkleri seviyorlar veya sevmeyenler, yine Osmanlıdan nefret ettikleri için bizleri sevmiyorlar!..
*
İçimizde ve dışımızda bulunan, Türk’e düşmanlık yapan kimselere iyi bakmak lazım:
Bunların düşman oldukları Türk kavramı içinde Hıristiyan Yakutlar ve Macarlar da var mıdır?.. Eğer varsa, bu düşmanlık hakiki Türk düşmanlığıdır, ırk düşmanlığıdır…
Yok, eğer “Türk”ten kasıt başkaysa… Veya daha açık bir ifadeyle, hücum edilen adres ve saldırıya geçilen “düşman”; Türk’ün İslam ile şereflenme döneminden sonra gelen Türk Devletlerimiz ve özellikle de Osmanlının hâkim olduğu topraklarda yaşamış dindaşları ise…
..işte tam burada, biraz durmak… Elma ile armudu biri birinden ayırmak… Yani hakikati anlamak lazım…
Çünkü o durumda, bunun adı; “Türk veya Osmanlı düşmanlığı” isminin ardına gizlenerek, inanç düşmanlığı yapmak, daha doğrusu İslam düşmanlığı yapmak demektir!..
Bunu anlamak lazım…
Bunu anlatmak lazım… Çünkü insan, hangi çalının altına hangi tuzakların yerleştirildiğini bilirse, üzerine basmama ihtimali biraz daha fazladır!
Öyle değil mi?
*
Bunları okuyunca bazılarının aklını şu soru kurcalayabilir:
Peki ama neden bazı Müslüman devletlerin de arası bozulmuştu Osmanlıyla? Ve şimdi de neden hâlâ Osmanlı için çirkin iftiralar atılmaktadır ve onun hatıraları bile saldırıya uğramaktadır?
Cevap ise gayet basittir, açıktır, nettir:
Çünkü Osmanlı (Sevgili Peygamber efendimiz ve onun eshabının yolunda olmak, demek olan) “ehl-i sünnet” inanışındaydı…
…..
Elinde tuttuğun mücevher ne kadar kıymetli ise; saldıranı, göz koyanı, belalısı da o kadar çok olur!