yazdığımı yarın okuyamayacaksın!

“En güzel yastığın nedir?” diye sorsalardı bana, hiç tereddütsüz “yarın” derdim. Yastık… Başımı usulca bırakıp kendimi unuttuğum yer. Yastık… Gözlerimi kapatıp gövdemi sessizce, dertsizce yarına taşıdığım dem. Yarın… Bugünün telaşlarını savurup fırlattığım loş uçurum. Yarın.. Bugünün ellerinden ellerimi çekip hayatla bağlarımı koparmama bahane eylediğim boşluk.

“Nasılsa yarın var!” deyip de an’ın üzerimizdeki keskin hükmünü törpülüyor değil miyiz? “Yarın yaparım!” deyip de günün içinden duygularımızı, aklımızı, yeteneklerimizi, hasılı varlığımızı çekiyor değil miyiz? Kapatmıyor muyuz gözlerimizi bugünün güneşine, nasılsa yarın güneş yeniden doğacak diye? Kapatmıyor muyuz gönlümüzü bugünün aşkına, önümde çok uzun yıllar var diye? Sevdiklerimizi küstürüyoruz, sevenlerimizi kırıyoruz, umarsız bir maske takıyoruz bugün. Nasılsa yarın telafi ederim diye. Çekmiyor muyuz ellerimizi en ciddi işlerin eteğinden daha zamanı gelmedi diye? Alıp gölgemizi her akşamın hüsranına yatırmıyor muyuz? Sanki hiç yokmuşuz gibi, hiç var olmamışız gibi geçmiyor muyuz günün içinden? Hasretlerimizi, hayallerimizi, ümitlerimizi, beklentilerimizi, özlemlerimizi zamanın kanına katmadan, elimizde meyvesiz kuru tohumlarla kala kalmıyor muyuz?

Sana, Bana ve Hayata Aforizmalar

1- Zifiri karanlıkta, yoğun sis içinde varoluş merdivenini inen adam, ürperti ve endişeyle kendi koluna yapıştığında muhkem trabzana tuttuğunu sanıyor. Bu yanılgılı güvenç düşüşü kolaylaştırmaktan başka neye yarıyor? Düşüş, biteviye düşüş.

2- Kadim bilgilere katılıyorum: Dünyanın gerçekliği içinde çok renkli maceralar bulunan bir düşazmadan başka bir şey değil; bütün sahici maceranın sonu birkaç ıslaklıktır. Denizi avuçlandığında avucunda kalan azıcık nemden başka nedir? Dünya serçe parmağını denize sokup da parmağında ıslaklık kalan adamın denizden nasibi kadardır? Hatırla!

3- Tek başına bilmek (bilmek için bilmek) anlamı öğürtüyor; bugün sadece anlamak istiyorum. Bugün sadece inanmak istiyorum.

4- Katılıyorum: Eve dönmenin bir yolu da evden hiç ayrılmamaktır. Fakat evden hiç ayrılmayarak eve dönenin eviyle evden yaban düşüp eve dönenin evi aynı ev değildir. Evinden çıkmadıysan çıkma! Çıktıysan dönüşe giden yolların hakkını ver!

Yanılsama ve Gerçeklik – Christopher Caudwell

1. Şiirin Doğuşu

Şiiri, günlük konuşmanın yüceltilmiş bir biçimi olarak tanımlayabiliriz. Bu yüceltme onu sıradan konuşmadan ayıran ve ona gizemli, biraz da büyülü bir güç veren biçimsel bir yapıyla (ölçü, uyak, söz yinelemesi vbg) kendini gösterir. Yinelemeler, eğretilemeler, karşıtlıklar vardır; biçimsellikleri yüzünden şiir sayarız onları biz.
İlkel topluluklarda dilin bu yüceltilişine, çoğunlukla bütün topluluğun katıldığı törenlerde rastlıyoruz. Ritmik ya da vezinli dilin, yazının bulunuşundan önce hep kaba bir müzikle birlikte olduğu, hareketler ve sıçramalar, bağırmalar ve anlamsız haykırışlar, sopa ve taşların birbirlerine vuruluşuyla çıkarılan bir takım seslerle ifade edilen bir yerli beden ritminin, dansın, müziğin ve şiirin ortak atası olduğunu söyleyebiliriz.
İlkel insanın sözcükler içinde aradığı gerçekliğin imgesi değişik türdendir: İnsanın kendi düşmanını kendisinin yaratması gibi büyülü bir kukla imgedir o! İnsan onun üzerinde çalışırken, gerçekliğin kendisi üzerinde çalışmış olur. Renksiz, kuru bir anlatım, ilkel kültürle yoğrulmuş bir kafaya yabancı gelir; bir amacı olmayan dili almaz ilkel insanın kafası. Ritmik dilin amacı ise apaçıktır: ona kendisini güçlü hissettirecek, tanrılardan kopmamış hissetirecek bir duygu vermek.
Genellikle günlük konuşma üzerine kurulmuş olan ritmik olmayan dil, bireysel inandırmanın dili; kollektif konuşmanın dili olan ritmik dil ise, toplumsal coşkunun dilidir. İlkel kültür düzeyinde dilde en önemli ayrım budur.

Mavi düşlere yolculuk…


Yaprakları dökülmüş kuru bir ağaç gibi yanlız
Mavi düşlerimde parlayan güneşlere yolculuğum
Çakan şimşekler pusulam
Ruhuma fısıltıyor ismini delice esen meltemler
Ne kadar ızdırap , o kadar güç
Ne kadar sevgisizlik ,o kadar sevgi
Ne kadar zor, o kadar kolay
Düşler ülkesinin perdeleri aralanıyor
Kilit vuramazlar özgür ruhuma
Büyülü rüyalarda varım ben…
Kayıp bir tablonun fırça darbelerinde bedenim
Dantenin denkleminde yüreğimin haritası
Sonsuzluğun kollarında eşsiz dansım…
Bulabilirsen eğer mavi düşlerinde beni
Ne kadar aşk, o kadar sen…
19.07.2008
Mesa/ ANKARA 00.30

tanık olma..

Tanik olma durumu; Eve varis…

Tanik olma durumunun üç farkli adimi vardir.

Tanik olunmasi en kolay olan bedendir.Elimin hareket edişine, elimin kalktigina tanik olmak basittir.Yolda yurudugume tanik olabilirim,yemegimi yerken kendime tanik olabilirim.Bedenimin tüm eylemlerine tanik olabilirim.Her bilimsel yontem en basit adimdan yola cikar.Vippasananin ilk adimidir bedene tanik olmak.

Bedene taniklik ederken edineceginiz yeni deneyimler sizi oldukça şaşirtacaktir. Bu taniklik durumunda elinizi, elinizi izleyerek, farkindalik, dikkat ve bilinçle oynattiginiz zaman, elinize ait belli bir zerafet ve sessizligi hissedeceksiniz.Taniklik etmeden tekrarladiginizda ayni hareket daha hizli olacak fakat zerafeti yitirecektir.

Ikinci adim zihni izlemektir.Simdi daha az belirgin bir dunyaya giriyorsunuz: dusuncelerinizi izleyin.Bedeninizi izlemekte basarili olduysaniz bu konuda herhangi bir sikinti cekmeyeceksiniz demektir.Dusunceler ince dalgalardir, elektronik dalgalar, radyo dalgalari gibidirler ama ayni zamanda bedeniniz kadar maddeseldirler. Havanin gorunmez oldugu gibi gorunmezdirler ama hava da kayalar gibi bir maddedir, tipki dusunceleriniz gibi; maddesel ama gorunmez.Bu ikinci yani ortanca adimdir. Gorunmezlige dogru ilerliyorsunuz ama hala maddeyle ugrasiyorsunuz; dusuncelerinizi izleyin.Tek sart var yargilamamak.Yargilamayin cunku yargilamaya baslardiginiz anda, izlemeyi unutmus olacaksiniz.Yargilamaya herhangi bir dusmanligimiz yok.Serbest olmamasinin nedeni; yargilamaya basladiginiz anda, “bu iyi dusunce”, o bosluk boyunca taniklik etmiyorsunuz demektir.O anda dusunmeye basladiniz ve mesgul oldunuz.Olaylarin disinda kalamadiniz, trafigi yol kenarinda durup izlemediniz.