SİMÜLAKR NEDİR? (Mış gibi yaşam!)

İnsanlar bilgisayarlarla kurdukları bağlantılarda kendi gerçek isimlerini, karakterlerini ve cinsiyetlerini gizleyerek “mış gibi” yapıyorlar. İşte bu mış-gibi yaşam şekline ve görüntülerine “simülakr” adı veriliyor.

Bilgisayarlardan bize, yani ana dili İngilizce olmayanlara, yapılan bir diğer küresel saldırı dil saldırısıdır. E-posta yazacaksanız Türkçe harflerin birçoğunu bulamıyor ve kullanamıyorsunuz. Ayrıca, terimler ve bilgiler de İngilizce. Bilgisayar uzmanı olmak için mutlaka İngilizce bilmek gerekiyor. Gençlere “İngilizce bilmezseniz dünya ile iletişime giremezsiniz, geride kalırsınız” şartlanması yapılıyor. İngilizce bilmek adeta bir ön şart haline getiriliyor.

Sadece gençler değil, şirketler ve iş yerleri dahi İngilizce isim takmaktan ve İngilizce sözleri reklamlarına eklemekten adeta şeref duyuyorlar. Ürünlere yabancı isim takmak yeni moda oldu. Türkçe sanki utanılacak bir dil haline getirildi.

Farkında Olmak

Bir gün susmayı öğrendim. Öyle bir sustum ki belki sonsuza kadar susacaktım. Çünkü susmak benim küçücük dünyamda babamla kurduğum iletişim tarzıydı.

Babam akşamları eve yorgun dönerdi. Ben bütün gün evde sıkılır onun gelişini iple çekerdim. Daha o kapıdan girer girmez boynuna atılır onunla oynamak isterdim. Sarılır, öper sonra da, hadi odana git, derdi. Yemek hazırlanınca annem çağırır bu defa masada bir araya gelirdik babamla. Onlar annemle konuşurken ben araya girer, sesimi duyuramayınca da bağırırdım. Babam sinirlenir, ´Bütün gün insanlara kafa patlatmaktan bunaldım, birde sen kafamı ütüleme!´ derdi. Annem de ´Bütün gün zaten seninle uğraştım, bir çift laf da mı konuşturtmayacaksın babanla?´ diye çıkışır, beni odama gönderirdi. Çaresiz bir şekilde boynumu büker odama yani hapishaneme doğru yol alırdım. Babam arkamdan, ´Bizim bir odamız bile yoktu, her şeye sahip, hâlâ ne istiyor anlamadım.´ diye bağırmaya devam ederdi. ´Keşke benim de bir odam olmasaydı, keşke bizim de evimiz bir odalı olsaydı da hep birlikte otursaydık´ derdim içimden; ama yüksek sesle söylemeye cesaret edemezdim. Yemekten sonra babam kanepeye uzanır, eline kumandayı alır, televizyon seyrederdi. Beni yanına çağırır biraz severdi. Onun izleyeceği önemli bir şey varsa beni adeta yerimden bile kıpırdatmazdı. Azıcık hareket edip koşup oynamaya çalışsam oda hapsim yeniden başlardı.

Bir gün anladım ki susunca babamla daha iyi anlaşıyoruz. Bu defa susarak yapabileceğim oyunlar geliştirmeye başladım. Önce resim yaparak başladım işe. Babam çizdiğim resimleri çok beğeniyor; ´Bak, böyle uslu uslu oyna işte.´ diyordu. Babam bazen göz ucuyla bakıyor, resimle ilgili bir şey sorsam afallıyordu. Ama bana kızarak beni artık odama göndermiyordu. ´Son günlerde ne de akıllandı benim oğlum.´ diye komşulara anlatıyordu annem halimi. Resimlerim arttıkça ortalık dağılmaya başladı. Annem ´Odanı topla!´diye odama kapattığında işe nereden başlayacağımı bilemiyordum. Ben bunlarla uğraşırken zaman geçiyor; ama odamı toparlamayı beceremiyordum. Annem odama gelip ´Bak sana resim yapmayı yasaklayacağım.´ dedi bir gün. Susuyor olmamı usluluk olarak değerlendiren ailem resim yapmayı da elimden alırsa ben ne yapacaktım?

Sahip Olduklarımızın Farkında Mıyız?

REKLÂM, Gerçeği bir bakıma da bir başka türde süslemek hayâl ettirmektir.

REKLÂM, Gerçeği iyimser bir açıdan dile getirmektir…

Brooklyn köprüsünde, bir bahar günü, kör bir adam dilencilik yapıyormuş. Dizlerinin dibine bir tabela koymuş. Üzerinde “DOĞUŞTAN KÖR” yazılı imiş.

Herkes dilencinin önünden geçip gidiyormuş. Bir REKLÂMCI bunu görmüş. Tabelayı almış, arkasına bir şeyler yazmış, olduğu yere tekrar bırakmış.

Ne olduysa olmuş….. Gelip geçen ve bu tabeladaki yeni yazıyı okuyan herkes, başlamış dilencinin önündeki şapkaya, habire para atmaya….

Bir cümle yetmiş, onca kişiyi etkilemeye ve dilencinin şapkasının kısa sürede ağzına kadar parayla dolup taşmasına…

Ne mi yazıyormuş?

“GÜZEL BIR BAHAR GÜNÜ…
AMA BEN BAHARI GÖRMÜYORUM

Yildizlar ve Atesbocekleri…

Yildizlar ve Atesbocegi
Rabindranath Tagore
Ceviri yapan bilinmiyor

“Yildizlar atesbocegi sanilmaktan korkmazlar” der Tagore.
Ne guzel bir laf Tanrim…Dusunuyorum da sanirim en buyuk korkumuz oldugumuz gibi
gorunmek….

Yumusacik kalbimizin fark edilmesi, nahif yonlerimizin kesfedilmesi,
cesaretsizligimizin anlasilmasi, korkularimizin paylasilmasi sanki zarar
gorecegimizin en buyuk isareti….

Kabuklarimizin altinda kendimizi saklamakta ne kadar da ustayiz…Ve ne kadar guclu
korunuyoruz kalkanlarimizin ardinda…

Hissedilmeden, el degmeden, sevgimizi gostermeden…Istridyeler, deniz minareleri,
midyeler…Kirpiler ve kaplumbagalar gibi…

Sahi koruyor mu bizi bu catlamamis sert kabuk? Kimse incitemiyor mu duygularimizi,
inanclarimizi, benligimizi…Yoksa zarar mi veriyor bu urkeklik, bu kabuk bize?

A-DEM

Bir çay sohbeti tadında olabilir mi?

Demli Çay..

Dem.

Deme yahu!

Sohbetin konusu da dem (-dem kökü) olsun…

Aslen “yaşamak”, “nefes almak” kökünden farsça sözcük..

Bir dem, belki bir soluk diye çevirmek mümkün.

Hani derler ya “daha demlenemedim” diye, aslında mecaz gibi kullanım belki ama kelimenin köküne daha sadık bir kullanım…

Ne demiştik;

“Farsça…”

Bir de benzeri Arapça bir kelime var:

“DEME”

Anlamı;

“KAN”
ve
“TOPRAK”

“İbranice” de de aynı anlamda…

🙂

Yani adem’in kökü “TOPRAK”

Bildiğimiz ADEM, peygamber ADEM.

ADEM ismi gökten zembille inmiş bir özel isim değil…