Her erkeğin fantezisi
Erkek, narsisistik psikoseksüel bütünlüğünün zedelenmemesi için reddetmeye çalıştığı, kadının çoklu cinselliğinden yansıyan tehditkâr güçle baş etmek için kadını çocuklaştırmayı gereksinir
29/02/2008 (18 defa okundu)
HANDE ÖĞÜT (E-mektup | Arşivi)
Atuan Mezarları’nın rahibesi öldükten sonra civar köyler dolaşılır, o gün doğan kız çocukları tespit edilip beş yaşına dek izlenir. Herhangi bir hastalığı ya da sakatlığı olmayan kız çocuğu O’dur; alıkonulup tapınakta büyük gün için eğitilir. Zamanı geldiğinde İsimsizler’e sunulur, İsimsizler onu yutar. O kız çocuğu adını ve çocukluğunu kaybeder; bir Yutulmuş’tur artık. Atuan Mezarları’nda kız çocuklarının, erkek tanrıların egemenliği ve ataerkil toplumun örgütlenmesinde nasıl iğdiş edildiğini ve arzu nesnesi haline getirildiğini metaforik biçimde anlatır Ursula K. Le Guin. Eril tahayyülü ve fantezi dünyasını fazlasıyla besleyen, oral döneme takılı kalmış erkeğin ilkel arketiplerini kışkırtan kadın modelidir çocuksu kadın. Çocuk bedeninde dişiliğini cömertçe sergileyen ‘lolita’lar ya da büyümesine asla izin verilmeyen gayrımeşru kadınlar…
Şairin, Bir kadında bir çocuk hayaleti mi, bir çocukta bir kadın hayaleti mi mısraındaki gibi iki geçiş arasında bir belirsizlik vardır; çünkü erkek bir yandan, ensest yasağını çiğneyen bilinçaltında kız çocuklarına karşı erotik bir haz geliştirirken bir yandan da bilinç düzeyinde kadınları, kız çocuklarına indirgeyerek kendini korumaya alır. Çocuk-kadın uhrevi annelik rolü ile baştan çıkarıcı nesne rolü arasında, ne o ne diğeri olup ‘yutulmuşlar’ arasına karışır. Çocuk yaşta evlendirilen, tecavüze uğrayan, hatta Namık Kemal’in 1872’de İbret’te yazdığı gibi, ellerindeki oyuncak bebeklerin yerini sahici bebekler ‘alıveren’, tamamlanmadan eksilen, ya töre kurşunuyla, ya doğumhanelerde ya hasta yataklarında telef olan kızların sayısı giderek artarken kısa süre önce okuduğum Effi Briest üzerinden genellikle erkek yazarların yarattığı bu pedofilik imgelerin, eril toplumsal tahayyüle ve faşizme ne kadar hizmet ettiğini düşündüm. Erkek, narsisistik psikoseksüel bütünlüğünün zedelenmemesi için reddetmeye çalıştığı, kadının çoklu cinselliğinden yansıyan tehditkâr güçle baş etmek için kadını çocuklaştırmayı gereksinir. Ki Thomas Mann’ın “Bugüne dek yazılmış en önemli altı romandan biri” diye nitelediği on yedi yaşında, kendisinden yirmi bir yaş büyük bir adamla evlendirilen, çocuk yaşta anne olup mutsuz evliliğini genç bir erkekle renklendirmeye çalıştığı için günahının bedelini toplumdan dışlanarak, nihayetinde hayatıyla ödeyen Effi Briest’i ve ‘lolitaları’ romanlarının baş kahramanı ilan eden erkek yazarların eserlerini ‘feminist olarak okumaya’ tabi tuttuğumda kadını iğdiş etmenin edebi boyutundaki korkunçluk kadar, kadınlar tarafından yazılan eserlerdeki çocuk-kadınlar ile aralarında ne denli büyük fark olduğunu görmek pek de şaşırtıcı gelmedi aslında…
Kadınları evcilleştirmek, bastırmak, kimlik edinme çabasını budamak için onları bebek yerine koymak, patriarkayla birlikte başlar ve kapitalizmin de gönüllü katılımıyla kitle kültürü ve popüler kültür kadar edebiyatın da kullandığı bir ‘leitmotive’e dönüşür. Bakan ama görmeyen, şarkı söyleyen ama konuşmayan bir taşbebek ister erkekler. Sadık Hidayet’in Perde Arkasındaki Bebek öyküsündeki kahramanın bir vitrin mankenine âşık oluşunun nedeni budur. Furuğ’un Kurulmuş Bebek şiirindeki gibi, “Saman doldurulmuş bir bedenle”, “danteller ve pullarla” süslenmiş böyle bir kadınla sene be sene yaşayabilir erkekler. Eril imgeleme çekici gelen ve genellikle kadının ölmesiyle nihayetlenen erkek yazarların aksine kadın yazarlarda bu tarz bir motif, metnin kendisi tarafından bile desteklenmez. En tipik örnek Sevgi Soysal’ın Tante Rosa’sı ve Sylvia Plath’ın, Sırça Fanus’udur kanımca. Çocuksuluk ve ‘gerçek kadın’ olmak arasında aşılması güç bir uçurum var gibidir. Bu uçurumla baş etmenin yolu hiç büyümemek değil, gerekirse uçuruma yürüyerek gitmektir (ki Esther diğerlerine benzememek için uçurur kendini çatıdan). Füruzan’ın eserlerindeki ‘küçük kızlar’, öykülerinin bir yargılayıcısı, patriarkanın paratoneridir adeta. Leylâ Erbil, küçük kız çocukları ve cinsellikle şiddetin iç içe sunulduğu reklâmlar ya da filmler aracılığıyla erkek cinselliğinin kışkırtılışını kıyasıya eleştirir.