Evrim Kanun Olursa

Geçenlerde televizyonda tartışma programlarında (genellikle türbanın üniversiteye girme konusunda) rastladığım bir kaç cümle hakkında birşeyler yazmak istedim.

Diyorlardı ki, bu bir teoridir, henüz kanun olmamıştır.

Ülkemizde ne yazık ki liselerde felsefe dersleri ya hiç okutulmuyor ya da konular yetersiz öğretmenler tarafından üstünkörü okutuluyor. Dolayısıyla, felsefi konularda, özellikle de bilim felsefesi konusunda inanılmaz bir cehalet hüküm sürüyor.

Yaygın bir yanılgı, kuram ile yasayı hiyerarşik kavramlar sanmak. Bu yaygın yanılgıya göre, ortaya atılan kuramlar, ispatlandıktan sonra terfi ederler ve kanun olurlar.. Eski Milli Eğitim bakanlarından Vehbi Dinçerler bile böyle bir yanılgı içinde olduktan sonra, bu kurumun tedrisatından geçmiş olanlara diyecek bir şey kalmıyor!

bir gözüm diğerinde

“Gerçeklik, davet edilemez; o size gelmelidir.”
Krishnamurti

Yine bir 8 Mart…
Yaşamak dediğimiz günlük hayatımızı “çatışma” haline dönüştüren nedir?
Son günlerdeki çok zaman ayırdığımız internet paylaşımlarımızın doruğuna gelip yerleşen facebook olayına ben de face me ismini verdiğim bir yazışma grubu oluşturarak katıldım. Grup ilgilenen herkese açıktır.
Temel sorumuz; yaşamı sürüklenişten çıkarmak olası mıdır?
Bu sorunun kendisi sayısız soruyu tetiklediğinden, yanıt arayışlarımızı, hem doğudan hem de batıdan çeşitli düşünürlerin görüşlerini değerlendiren paylaşımlarla sürdürüyoruz.
Düşünmek edimi adeta erkek egemen tarihiyle ağır bir miras. Kadın üzerine düşünmüş erkeklerin edasını bir yana bırakmak bile hiç kolay değil bu açıdan.
Gerçekliğe ulaşmak için ne yapmalı?
Kadın hakları diye tepinip durduğumuz, erkek egemen diye şikâyet ettiğimiz toplum oluş-turul-urken,
bu sırada kadın ne yapmakta idi?
Sorunun kaynağını bulmadan, yüzeyden sorunu çözmek imkânsızdır.
Kadın ne yaptı ya da yapmadı da erkekler egemen oldular? Diye de sorabiliriz bu soruyu.
Ben Freudien bir soru sormak gafletinde bulunayım; gerçekte egemen erkek midir?
Kutuplaşmalar, yükselen sesler ve isyanlarla birlikte uğuldamaya başlar buradan itibaren.
Tüm insanlığın, devasa ve artık neredeyse kemikleşmiş sorununa çözüm nerededir?
Bu satırlar aracılığıyla şu daracık yerde çözüm üzerine neler öneri olur?
Her disiplinin kendi bakış açısına uyacak bir yanıt bütünü kuşatabilir mi?
İşte böyle sorular yumağı, girdabına alıyor zihnimizi. Aklımız aracılığıyla varmamız gereken içgörüyü kazanmalı… Sorunu erkek ve kadın olan “insan” boyutuna çıkarmalıyız.
Sorumluluk ve büyümek istiyor bu emek tabii.
Ancak tüm insanlığı içine alan, bütüncül iç görüden çıkan eylem yaşama kendi etiğini kolayca ve insanca zerk eder.
İnsan olabilmenin, bir kadın tarafından doğurulmak ve yine bir kadın tarafından büyütülmek ile başladığını düşünecek olursak, kadının yücelmesi, kadınca olanın iyileşmesi insana ulaşmanın tek yoludur.
Kadının masumiyetini kutsamak gerçeklik midir? Galiba bu soru bizi ikilemlerimizin uçlarında çalkalıyor.
Okuyucularımı şimdiden uyarıyorum… Soruların olası yanıtlarının ucunu açık bırakmaktan başka çarem olmadığını üzerine düşündükçe sizler de fark edebilirsiniz.
Kadın ve erkek olmanın zihinsel süreçleri üzerine düşünmeliyiz. Kendimizi karşı cinsimizin yerine koymayı öğrenmeliyiz. Kendimiz büyümeden büyütemeyeceğimizi anlamalıyız. Evrensel gerçeğe doğru yol almaya niyet etmeliyiz.
Evrim dediğimiz başka nedir ki?
Tüm insanların kadın günü kutlu olsun.
Ayşegül Denizci
08- 03- 2008
İstanbul

Her erkeğin fantezisi

Her erkeğin fantezisi
Erkek, narsisistik psikoseksüel bütünlüğünün zedelenmemesi için reddetmeye çalıştığı, kadının çoklu cinselliğinden yansıyan tehditkâr güçle baş etmek için kadını çocuklaştırmayı gereksinir

29/02/2008 (18 defa okundu)

HANDE ÖĞÜT (E-mektup | Arşivi)
Atuan Mezarları’nın rahibesi öldükten sonra civar köyler dolaşılır, o gün doğan kız çocukları tespit edilip beş yaşına dek izlenir. Herhangi bir hastalığı ya da sakatlığı olmayan kız çocuğu O’dur; alıkonulup tapınakta büyük gün için eğitilir. Zamanı geldiğinde İsimsizler’e sunulur, İsimsizler onu yutar. O kız çocuğu adını ve çocukluğunu kaybeder; bir Yutulmuş’tur artık. Atuan Mezarları’nda kız çocuklarının, erkek tanrıların egemenliği ve ataerkil toplumun örgütlenmesinde nasıl iğdiş edildiğini ve arzu nesnesi haline getirildiğini metaforik biçimde anlatır Ursula K. Le Guin. Eril tahayyülü ve fantezi dünyasını fazlasıyla besleyen, oral döneme takılı kalmış erkeğin ilkel arketiplerini kışkırtan kadın modelidir çocuksu kadın. Çocuk bedeninde dişiliğini cömertçe sergileyen ‘lolita’lar ya da büyümesine asla izin verilmeyen gayrımeşru kadınlar…
Şairin, Bir kadında bir çocuk hayaleti mi, bir çocukta bir kadın hayaleti mi mısraındaki gibi iki geçiş arasında bir belirsizlik vardır; çünkü erkek bir yandan, ensest yasağını çiğneyen bilinçaltında kız çocuklarına karşı erotik bir haz geliştirirken bir yandan da bilinç düzeyinde kadınları, kız çocuklarına indirgeyerek kendini korumaya alır. Çocuk-kadın uhrevi annelik rolü ile baştan çıkarıcı nesne rolü arasında, ne o ne diğeri olup ‘yutulmuşlar’ arasına karışır. Çocuk yaşta evlendirilen, tecavüze uğrayan, hatta Namık Kemal’in 1872’de İbret’te yazdığı gibi, ellerindeki oyuncak bebeklerin yerini sahici bebekler ‘alıveren’, tamamlanmadan eksilen, ya töre kurşunuyla, ya doğumhanelerde ya hasta yataklarında telef olan kızların sayısı giderek artarken kısa süre önce okuduğum Effi Briest üzerinden genellikle erkek yazarların yarattığı bu pedofilik imgelerin, eril toplumsal tahayyüle ve faşizme ne kadar hizmet ettiğini düşündüm. Erkek, narsisistik psikoseksüel bütünlüğünün zedelenmemesi için reddetmeye çalıştığı, kadının çoklu cinselliğinden yansıyan tehditkâr güçle baş etmek için kadını çocuklaştırmayı gereksinir. Ki Thomas Mann’ın “Bugüne dek yazılmış en önemli altı romandan biri” diye nitelediği on yedi yaşında, kendisinden yirmi bir yaş büyük bir adamla evlendirilen, çocuk yaşta anne olup mutsuz evliliğini genç bir erkekle renklendirmeye çalıştığı için günahının bedelini toplumdan dışlanarak, nihayetinde hayatıyla ödeyen Effi Briest’i ve ‘lolitaları’ romanlarının baş kahramanı ilan eden erkek yazarların eserlerini ‘feminist olarak okumaya’ tabi tuttuğumda kadını iğdiş etmenin edebi boyutundaki korkunçluk kadar, kadınlar tarafından yazılan eserlerdeki çocuk-kadınlar ile aralarında ne denli büyük fark olduğunu görmek pek de şaşırtıcı gelmedi aslında…
Kadınları evcilleştirmek, bastırmak, kimlik edinme çabasını budamak için onları bebek yerine koymak, patriarkayla birlikte başlar ve kapitalizmin de gönüllü katılımıyla kitle kültürü ve popüler kültür kadar edebiyatın da kullandığı bir ‘leitmotive’e dönüşür. Bakan ama görmeyen, şarkı söyleyen ama konuşmayan bir taşbebek ister erkekler. Sadık Hidayet’in Perde Arkasındaki Bebek öyküsündeki kahramanın bir vitrin mankenine âşık oluşunun nedeni budur. Furuğ’un Kurulmuş Bebek şiirindeki gibi, “Saman doldurulmuş bir bedenle”, “danteller ve pullarla” süslenmiş böyle bir kadınla sene be sene yaşayabilir erkekler. Eril imgeleme çekici gelen ve genellikle kadının ölmesiyle nihayetlenen erkek yazarların aksine kadın yazarlarda bu tarz bir motif, metnin kendisi tarafından bile desteklenmez. En tipik örnek Sevgi Soysal’ın Tante Rosa’sı ve Sylvia Plath’ın, Sırça Fanus’udur kanımca. Çocuksuluk ve ‘gerçek kadın’ olmak arasında aşılması güç bir uçurum var gibidir. Bu uçurumla baş etmenin yolu hiç büyümemek değil, gerekirse uçuruma yürüyerek gitmektir (ki Esther diğerlerine benzememek için uçurur kendini çatıdan). Füruzan’ın eserlerindeki ‘küçük kızlar’, öykülerinin bir yargılayıcısı, patriarkanın paratoneridir adeta. Leylâ Erbil, küçük kız çocukları ve cinsellikle şiddetin iç içe sunulduğu reklâmlar ya da filmler aracılığıyla erkek cinselliğinin kışkırtılışını kıyasıya eleştirir.

Tanrıya Dua

Tanrım beni bilmem gerekmeyen şeyleri öğrenmekten koru. Hatta beni bilmediğim şeyler olduğunu öğrenmekten de koru. Öğrenmemeye karar verdiğim şeyler olduğunu öğrenmemeye karar verdiğimi bilmekten koru. Amin.

xenix: Tanrım, Beni yukardaki duanın sonuçlarından koru. Amin

MEMLER: YENİ EŞLEYİCİLER

Buraya kadar insandan özellikle söz etmedim ancak kasıtlı olarak dışarda da bırakmadım. “Yaşamkalım makinesi” terimini kullanmamın nedeni, kısmen “hayvanlar” sözcüğünün bitkileri ve bazılarının kafasında da insanları konu dışı bırakacağı. İlk bakışta, öne sürdüğüm savlar, evrimleşmiş herhangi bir varlığa uygulanabilir nitelikte. Eğer bir tür dışarda bırakılacaksa, bunun çok iyi nedenleri olmalı. Kendi türümüzün eşsiz olduğunu düşünmek için iyi nedenlerimiz var mı? Yanıtın evet olduğuna inanıyorum.

İnsanın sıradışı olan yönleri tek bir sözcükle özetlenebilir: “Kültür”. Bu kelimeyi züppece değil, bir bilim adamının kullandığı anlamda kullanıyorum.

Ateşli bir Darwin taraftarıyım, ancak Darwinciliğin bir genin dar kapsamı ile sınırlandırılamayacak denli büyük bir kuram olduğunu düşünüyorum. Öne süreceğim sava gen sadece bir analoji olarak girecek.