Mahkemelerin 12 jurili sisteme geçmesine nasıl bakarsınız?

  • Evet geçilmelidir, hem daha hızlı hem daha güvenilir.
  • Evet geçilmelidir, güvenilir olmasa bile hızlı olması yeterli sebeptir.
  • Kararsızım bu konuda.
  • Hayır geçilmemesi gerekir, hiç güvenilir değildir.
  • Pilot bölgelerde denenmelidir.
  • Juri üyeleri için belirli şartlar aranırsa olabilir. (Yaş, eğitim, vs)
  • Bir çok sebepten dolayı olması imkansız.
  • Başka bir şeyler söylenebilir şıkların dışında.

Özetle xenix

Xenix, eskiden çokça popüler olan Unix işletim sisteminin kişisel bilgisayarlarda kullanılan versiyonudur. Unix yapısı bakımından çok güçlü bir işletim sistemi olup ağ üzerinden çalışır. Büyük şirketler, askeri kurumlar, istihbarat kurumları, bankalar, üniversiteler gibi bir çok kurum ve kuruluş unix kullanmıştır. Unix dişidir. İşletim sistemlerinin kraliçesi ünvanı bile vardır. Xenix ise ağ üstünde çalışmayan sadece kişisel bilgisayarlarda çalışan versiyonudur.

Güçlü olmasının yanı sıra epey pahalı olan unix ve xenixin yerini kısa zamanda Ms-dos, Mac os, Windows, Linux gibi işletim sistemleri almıştır. Fakat fikir ve yapı olarak linux, xenixin devamıdır diyebiliriz.

Her neyse. 1996 yılında Türkiyede internet erişimi üniversitelerde veya onların aracılığı ile yeni yeni yaygınlaşmaya başlamışken mIRC gibi sohbet programlarına girerdim. İlk defa orada kullandım Xenix nikini. Ve gördüğünüz gibi hala kullanıyorum.

Bu başlık altında etiketlerde de imlediğim gibi kendimce yaşam, evren ve her şey hakkında sayıklayacağım diyebilirim. Bir nevi özetlemeden kesitler işte.

Kaybolan diller

Şu an dünya üzerinde 2724 dil tehdit altında veya tamamen yok olmuş. Üstelik bu son yüzyıl içinde gerçekleşmiş.

Türkiye’de de 14 dil aynı şekilde tehdit altında veya nesli tükenmiş durumda.

Abazaca – Romani
Hemşince
Lazca
Pontus Yunancası
Batı Ermenicesi

Yok olanlar:
Ubıhça
Mlahso
Kapadokya Yunancası
Suret

Tehlikede olanlar:
Gagavuzca
Judeo Espanyol
Turoyo
Abhazca – Adigece
Zazaki
Hervetin

Bir çoğunun bu dillerin isimlerini dahi ilk defa duyduğunu biliyorum. Kaybolan her kelime, her dil kaybolan bir kültür demektir. Dillerin yaşaması ve yaşatılması dünyanın ortak mirasının aktarılmasına katkıdır.

Stoacılık

“Doğaya uygun yaşa” Stoacıların düsturu budur.Bunun anlamı doğanın hakkında bilgi edinebileceğimiz bir şey olduğu ve mantıksal bir sonuç olarak, dünya hakkında öğrendiklerimizi kendi hayatlarımıza uygulayabileceğimizdir.

Stoacılık insan kapasitesinin en yüksek düzeyde kullanılmasına, ama aynı zamanda alçakgönüllülüğüne ve kendine göre bir düzeni olan devasa bir evrende ne kadar zayıf bir durumda olduğumuzu anlama cesaretine bir çağrıdır.Stoacılık Romanın Filozof İmparatoru Aurelius’u yönlendiren etikti.
Bugün dahi bu okulun etkilerini hissetmekteyiz.

Stoacılık Kıbrıslı Zenon, Kleanthes ve Khrissippos tarafından geliştşirilmiştir.
Bu sonuncusu, sonradan Roma düşünürleri nezdinde büyük revaç gören tutarlı bir felsefe oluşturmuştur.

Bu düşünürler Stoacılığın ödev ve mevcut düzene itaat konusundaki ahlaki vurgusunu Roma’nın askeri ve emperyal değerlerinin hizmetine koşacaktı.
Bu felsefenin üç gelişme evresi vardır; erken, orta ve geç evreler.
Bu dönemleştirme, okulun Yunanistan’dan İmparatorluk Roma’sına, oradan da geç Roma dönemine yolculuğunu anlatır.
Erken dönemin çoğu metinleri kayıptır. Araştırmalar, ikincil yazılar ve daha geç dönem çalışmaları üzerine yoğunlaşır.

Stoik felsefe üçe ayrılır; mantık, etik ve fizik.Bunlar eşit değerde görülür.Ancak Stoacılar ideallerimiz üzerine tefekküre dalmak yerine onlara uygun tarzda yaşamamız gerektiği konusunda ısrarlıdır.

Stoacılar evrenin gelişiminin önceden belirlenmiş olduğunu, yani bir
kadere bağlı olduğunu ileri sürer ve döngüler halinde bir gelişme gösterdiğini belirtirler. Dört ana unsurdan ateş olan Tanrı gelecekte bir zaman dünyayı mahvedecek ve yeniden yaratacaktır.Eskiden olmuş ne varsa yeniden yaşanacaktır.

Burada ebedi tekerrür (tekrarlama) öğretisi ile karşı karşıyayız. 19. yüzyılın sonunda Nietzsche bu fikir üzerinde durmuştur.Bu tuhaf, test edilemez bir öğretidir, hatta bir efsanedir.Ama bu fikir paralel evren teorilerinin bazı içermelerinde yeniden su yüzeyine çıkar.

Dünya hakkında bilgilerimizi boş zihinlerimiz üzerinde yaratılan izlenimler aracılığıyla ediniriz. Doğruluk, bu izlenimler ile algıladığımız dünya arasında kurduğumuz bağda ortaya çıkar. Bu teori çok tartışma yaratmıştır çünkü; Platonun ideal biçimler yaklaşımını da , Descartes’ın tümdengelime yaslanan yaklaşımını da yadsır.Edindiğimiz izlenimlerin berrak olması gerekir ama bunlar aynı zamanda özneldir.çünkü bunların temeli dış dünyada hissedilmesi gereken şeyler değil, edindiğim izlenimler sayesinde hissettiklerimdir.

Burada gözlemci ve gözlenen şey, daha sonra kuantum fiziğinde ortaya çıkacak şekilde iç içe geçer. Stoacı epistomoloji aynı zamanda indirgemeci düşünüş tarzını, yani doğanın tek bir unsuru (örneğin insan gözü) üzerine yoğunlaşarak bununla ilişki içinde olan bütün öteki unsurları (örneğin yüz, zihin, beden, bakış) görmemezlikten gelmeyi de reddeder.Dolayısıyla, nesnenin kendisinden türetilmiş, nesneyi yanlışsız biçimde tarif eden, duyulara sağlam biçimde etki yapan, kuşatıcı, kavrayıcı, kataleptik bir izlenimin peşindedir.

Dünya rasyonel bir biçimde düzenlenmiş olduğuna ve insanlar rasyonel varlıklar olduğuna göre, bundan çıkan sonuç; etik bakımdan insanlığa uygun hayatın evrenle ve kendi doğamızla ilişkili olarak rolümüzü kabullenmek olduğudur.Bu, çapraşık bir durum yaratır.: Doğa yasalarının kaçınılmazlığını ve hazır ve nazır olduğunu kavramak, kendi hayatımızın da benzer bir biçimde geleceğin gelişimini yöneten büyük yasalara tabi olduğunu kabul etmek demektir.

Demek ki, kendi eylemlerimiz de önceden belirlenmiştir ve bir kader gibi kaçınılmazdır. Stoacılar sahiciliğin, evreni tehlikeye atacağı varsayılan özgür iradeye izin vermektense, bu olguyu kabul etmenin daha doğru olduğunu düşünüyorlardı.Duyguların bastırılmasına bu yüzden önem veriyorlardı. Çünkü duygular, zihni, kendisinin doğuştan gelen alçakgönüllü doğasını tanımak olan yüksek amacından saptırır!

İnsan, doğaya boyun eğmeye ve onun yasalarını öğrenmeye razı olarak erdemli bir insan haline gelebilir.Erdem deontolojiktir, ödeve yöneliktir ve eğitime bağlıdır, çünkü alçakgönüllü rolümü kavrayabilmem ve şeylerin düzenini kabul edebilmem için zihnen olgunlaşmak zorundayım.Yani mutluluk geçici hazların peşinden koşmaktan değil, doğaya itaatten kaynaklanır.

Bilgelik ise, ancak aklımızı doğaya uygulama çabasından ve böylelikle doğa içindeki alçakgönüllü konumumuzu teslim etmekten geçer. Hayatın geçici yönleri stoacı için hiçbir değer ifade etmez. Yani o acıya, yoksulluğa,hatta ölüme karşı kayıtsız kalacaktır.

Metanet, iyilikseverlik, kayıtsızlıkve kendine yeterlilik Stoacının temel özellikleridir. Ama en önemlisi, insan kendi felsefesine uygun yaşamalıdır.Nitekim, Epiktetus yaşamanın düşünmekten daha önemli olduğunu vurgulu biçimde belirmiştir.

K A Y N A K :A dan Z ye Felsefe “Alexander Moseley”

Kur’an ın Emrettiği, Namaz, Oruç ve Zekatın Özünü, Amacını Doğru Anlamak.

Kur’an ı doğru anlamak istiyorsak, önce onunla bizzat tanışmamız ve anlama çabasında olmamız gerekir. Eğer onu anlayarak okumayıp, Rabbin önerdiği gibi ayetler üzerinde düşünmüyorsak, Kur’an ı da asla doğru anlamamız, inancımızı doğru yaşamamız mümkün olmayacaktır.

Belki birilerinden, Kur’an hakkında çok şeyler öğrenebiliriz, ama doğruluğundan asla emin olamayız. Emin olabilmek içinde, önce kendimiz mutlaka Kur’an ile buluşmalı ve onu anlamak adına çaba harcamalıyız. Çaba harcamadan, kendimizden bir uğraş vermeden, imtihanımızda başarılı olacağımızı da düşünmemeliyiz.

Birileri siz Kur’an dan anlayamazsınız diyorsa, bunu söyleyenlerin bizlerden gizlemeye çalıştıkları bir şeyler var demektir, bunu da unutmayalım.

Eğer birileri siz Kur’an ı anlayamazsınız, onu veli insanlar ancak anlayabilir diyorlarsa, şunu unutmayınız ki, bunu söyleyenlerin Kur’an dan gizlemeye çalıştıkları bir şeyler var demektir. Allah sizleri Kur’an dan sorumlu tutuyorum dedikten sonra, asla kullarının anlayamayacağı bir rehber gönderip, daha sonrada ondan sorumlu tutmaz.

Bugün sizleri düşünmeye davet etmek istediğim konu, acaba Allah ın Kur’an da bolca bahsettiği, bizlere önerdiği, namaz, oruç, zekât gibi ibadetler, bizlerin Allah a borcumudur? Çünkü günümüzde namaz her Müslüman ın Allah a borcudur denir. Gerçekten Yaradan ın bizlere Kur’an da zikrettiği, ibadetleri Allah a borcumuzu ödemek için mi yapıyoruz? Ya da onun için mi yapmalıyız? Bu önemli konuyu, gelin birlikte Kur’an ışığında düşünelim, anlamaya çalışalım.

Önce namazı ele alalım. Eğer namaz bizlerin Allah a borcumuz olsaydı, borç alacak ilişkisini Yaradan la kurmamız gerekirdi ki, sanırım bu borcu bizlerin ödemesi çok zor olurdu. Borç alacak ilişkisi, aynı değerde kişiler arasında olur. Yaradan la biz aciz kullarının arasında, sizce böyle bir alış veriş olabilir mi?

Borç alacak ilişkisi ile Allah a yaklaşırsak, onun yüceliğine, eşi benzeri olmayan makamına, saygısızlık yapmış olmaz mıyız?

Namazı Kur’an da bolca zikreden Allah, bu yolu bizlere neden öneriyor olabilir. Namazla ulaşılmak istenen amaç, fayda nedir? Önce bunu gerçek anlamda doğru öğrenmeliyiz ki, namazın faydasını görebilelim.

Dikkat ederseniz, Kur’an namazdan bahsederken, bu yolla Yaradan ile bir bağ kurulacağını ve bu irtibat sayesinde, Allah tan yardım istenebileceği örneğini verir.

Bakara 45: Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz o (sabır ve namaz), Allah’a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir.

Demek ki namazın asıl amacı, Allah ile diyalog kurmak, ondan yardım istemekmiş. Eğer namazın asıl amacını anlayamayıp, Allah a borcumuzu ödüyoruz fikrinden yola çıkarsak, namazın asıl amacını anlamamış oluruz. Allah ın bizlerin namaz kılmasına ihtiyacı yoktur.

Namaz, Yaradan la kulunun bir olduğu andır. Namaz, Allah ın huzurunda saygıyla boyun eğip, tüm benliğimizle ona teslim olduğumuz andır. Namaz riyadan, her türlü kötülükten, kinden, nefretten uzak kalabilmenin yoludur.

Namaz, Yaradan a açılan bir kapıdır. O kapının da anahtarı yalnız ve yalnız Kur’an da gizlenmiştir. Onu bulmak isteyen, aklını kullanmalıdır. Aklını kullanmayan, birilerine koşulsuz teslim olan, asla Yaradan a açılan kapıdan geçemez. İşte tüm bu gerçeklerin farkında olan, ancak namazın faydasını görebilecek, o anahtara sahip olacaktır. Başaramayan ise, nefsini aldatmaktan öteye gidemeyecektir.

Düşünerek Kur’an ı okuyan bir Müslüman, geçmiş namazların kılınmasından, Allah ın bahsetmediğini görecektir. Böyle bir sorumluluktan Kur’an bahsetmez. Allah geçmişe değil, yaşadığımız o ana ve geleceğimize yön verir. Çünkü geçmiş yaşanmıştır, ancak geçmişten dersler, ibretler alarak geleceğimize yön verebiliriz. Eğer namaz, Allah a borcumuz olsaydı, geçmiş kılmadığımız namazlarımızın, da kılınmasını isterdi bizlerden. Ama böyle bir emri Kur’an da yoktur.

Peki, geçmiş namazlar konusunda ne söyleyebiliriz? Geçmiş kılmadığımız namazlarımızın, bizler için büyük bir kayıp olduğunu söyleyebiliriz. Yaradan ile bağlantı kurmadığımız, onun huzuruna durmaktan uzak, onun nurundan, önerilerinden kopuk yaşadığımız, bizler için kayıp günlerimiz diyebiliriz.

Geçmişte kılmadığımız namazlarımızı bugün kılarak, yaptığımız yanlışlarımızı düzeltebilir miyiz? Elbette hayır. Yaptığımız her şeyin hesabını vereceğiz. Bugün kılacağımız namazlarımızla belki, geçmişte yaptığımız hataların affı için dua edebiliriz.

Buradan da anlaşılıyor ki, bizlerin kıldığı namaza Rabbin ihtiyacı yok, tam tersine bizlerin ihtiyacı vardır. Çünkü namazla bizler Allah a yaklaşır, onun nuru ile nurlanır, gönül gözlerimizi onun ışığıyla aydınlatırız. Onu hatırlarız, onu zikrederiz, tespih ederiz ve hayatımıza onun önerileri ile yön veririz. Doğru, güzel yaşamanın tadını, nefsimizde hissederiz. Bakın Allah namaz konusunda ne diyor.

Bakara 277: İman edip iyi işler yapan, namaz kılan ve zekât verenler var ya, onların mükâfatları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzüntü de çekmezler.

Dikkat ederseniz Allah, namaz kılanların, yani Allah ile irtibat kuranların, mükâfatlandırılacağını söylüyor. Peki, neden mükâfat verileceğini söylüyor, bolca namaz kılanların mı mükâfatlandırılacağını söylüyor? Lütfen bu ayete dikkat edelim. İman edip, iyi işler yapmaları halinde. Yoksa ben iman ettim, bol bolda namaz kılıyorum demekle değil. Buradan da anlıyoruz ki, gerçek anlamda kılacağımız namaz, bizleri doğruya, güzele yaklaştıracaktır. Tabi elimizde, Allah ın rehberi olmak şartıyla. Onun çizdiği yoldan yürüyerek, onun kelamını ciddiye alıp, onda her şey yazmaz, her açıklama, detay yoktur demeden Kur’an a yaklaşarak, Allah ın hoşnutluğunu kazanabiliriz.

Allah birçok ayetinde, üstünde durduğu bir konu vardır. İyilik, güzellik, barış ve hayırda yarışmak. Hatta cennetinin en güzel makamını hayırda ve barışta yarışanlar için ayırdığı örneğini verir. Dikkat ediniz namazı çok kılan, orucu tam tutan demiyor. Önemli olan sonucu alabilmektir. Namaz, oruç bizleri iyiliğe güzele, doğruya, hayra, barışa ulaştırmanın yol ve yöntemleridir.

Bu yolu, yöntemi doğru kullanmıyorsak, işin özüne inmeden görüntüye, gösterişe önem veriyorsak, istenilen amaca da ulaşmamız mümkün olmayacaktır. Bu durumda mükâfat beklemek elbette doğru olamaz. Tüm bunları, doğru bir toplum yaratmak için Allah ister bizlerden. Namazında asıl amacı budur. Allah ı unutmadan, onun rızasının, hoşnutluğunun verdiği mutlulukla, insanlık adına yararlı işiler yaparak yarışmaktır asıl amaç.

Eğer Müslüman olduğunu söyleyen bir toplum, barıştan, yardımlaşmadan, iyilikten uzak bir toplum olarak yaşıyorsa, bu toplum NAMAZIN özünde isteneni kavrayamamış, şekilsel boyutta namazı yaşayarak, boşa zamanlarını harcıyorlar demektir. Sanırım İslam toplumunun büyük bir çoğunluğu, bu gerçeği kavrayamamış görünüyor.

Gelelim oruç tutma konusuna. Oruç tutmamız da Yaradan a bir borcumuz olmayıp, tam tersine bizlerin hayatında, sağlıklı yaşamanın çok önemli bir yoludur. Eğer Allah a borcumuz mantığıyla bakarsak, oruç tutamayanların borcunu ödemediği çıkar ki, bu düşünce ve fikir yanlıştır. Allah bizlerin ne namazına, nede oruç tutmamıza ihtiyacı yoktur. Çünkü onun eşsizliği, yüceliğinin hesabını dahi bizler yapamayız.

Allah oruçtan bahsederken, bizlerin korunması adına orucun farz kılındığını söyler. Oruç tutmamızın, bizler için çok hayırlı olacağı uyarısını da yapar. Demek ki orucun emredilmesinin asıl nedeni, bizlerin sağlıklı bedene ve ruha sahip olabilmesi amacını taşıyor.

Yine oruç konusunda açıklama yapan Allah, bulunduğumuz oruç ayında tutamadığımız günleri de, daha sonra fırsatını bulduğumuz, sağlığımıza kavuştuğumuz en kısa zamanda tutmamızı ister. Hiç tutamayanlarında, fakiri doyurmaları yolunu gösterir. Dikkat ediniz geçmiş yıllarda tutulmayan oruçlar konusundan da hiç bahsetmez Kur’an. Çünkü geçmiş artık geçmişte kalmıştır. Geçmiş yıllarımızı, oruçla değerlendirmediysek, sağlıklı olmanın yolunu kaçırmışız demektir diyebiliriz. Elbette buda bizlerin, bedenimiz ve ruhumuz için büyük bir kayıptır. Bunu yapmakla, Yaradan ın bizlere verdiği emanetini, doğru kullanmadığımızı söyleyebiliriz.

Zekât konusunda Allah, çok dikkat çekici bir örnek verir.

Bakara 245: Kimdir o adam ki, Allah’a güzel bir borç versin de, Allah da ona kat kat fazlasıyla (verdiğini) ödesin! Allah (rızkı) kısar da, açar da. Hep O’na döndürüleceksiniz.

Ayetin güzelliğine bakar mısınız lütfen. Allah fakire, maddi imkânı olmayana zekât vermeyi, kendisine borç verme olarak kabul ediyor. Elbette bunu yapan, karşılığını Allah tan görecektir. Allah zekât konusuna Kur’an da çok önem verir ve derki. Zekât sizlerin malınızın, paranızın bereketidir. Zekât verilen bir toplumda, toplumsal barışın sağlanacağı, insanların daha huzurlu ve mutlu yaşaması arzu edilmektedir.

Dikkat etmemiz gereken bir konuda, Kur’an da en çok zikredilen, Rabbin bizlere önerdiği, namaz kılmayana, oruç tutmayana ve zekâtını vermeyenlere karşı bir yaptırımdan, cezadan söz etmemesidir. Çünkü dinde zorlama olmadığını ve herkesin yaptıklarının karşılığını alacağını, bu Dünyada imtihanda olduğumuzu söyler. Fakat bu ibadetlerin yapılması ile bizlerin Allah ın istediği yoldan gideceğimiz örneklerini verir ve bizleri teşvik eder.

Açıkça Allah bizleri, bu Dünyada özgür bıraktığını söylerken, yapılan her şeyin bir karşılığı olacağının da dikkatini çeker. Emredilen ibadetlerin yapılmadığında, bu Dünyada beşeri kanunlarla bir ceza verilmesinden bahsetmez. Çünkü emrettiği ibadetlerin, yerine getirilmemesinin muhatabı, Allah ın bizzat kendisidir. Cezayı da mükâfatı da Allah yalnız ben veririm der. Toplumun huzurunu, düzenini sağlamak adına koyduğu kuralların uygulanmasında, elbette beşeri cezalar konmuştur. Örneğin toplumda fuhşun, hırsızlığın çoğalmaması için konmuş olan kurallar gibi.

Duaların karşılık bulmasını istiyorsak, söz dinleyen, Allah ın önerileri ile yaşayan bir kul olmalıyız.

Bizler önce namaz kılın emriyle, Allah ın bizlere neler anlatmaya çalıştığını, doğru anlamalıyız. Toplum olarak bu emri acaba doğru anlayabildik mi? İşte kendimize sormamız gereken çok önemli bir soru. İslam Ülkelerinde bolca kılınan namazları, yapılan duaları düşünün lütfen. Görünen manzara adaletten uzak bir toplum, savaş, yokluk, acı ve keder. İşte namazı Allah ın kriterlerine göre kılmazsak, elbette ondan faydada görmemiz de mümkün olmayacaktır. Allah ın istediği gibi yaşanmıyorsa, dualarında karşılık bulması beklenemez.

Rabbin bir başka ayetinde söylediği gibi, iman ettim demekle gerçek iman etmiş nasıl olunmuyor da, Yalnız Rabbin buyruklarına, batıl karıştırmadan teslim olunması, boyun eğilmesi gerekiyorsa, Allah ın önerdiği şekliyle, namazını gereği gibi kılmayanlarda, NAMAZIN faydasını görmeleri mümkün olmayacaktır.

Allah her şeyden nice örnekler verdik diyorsa Kur’an da, namazını göstermelik kılanlar içinde elbette bir uyarısı var. Maun suresinde Allah, namazını kılan bir toplumdan söz ederek bakın ne diyor.

(Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, Onlar namazlarını ciddiye almazlar. Onlar gösteriş yapanlardır.)

Demek ki öyle Müslümanlar var ki, namazlarını borcumuzu ödeyelim, borçtan kurtulalım ya da gösteriş olsun diye kılıyor. Ciddiye almama konusuna gelince. Allah namazlarımızı huşu içinde kılmamızı, kendisinden yardım istememizi söyler. Eğer emredilen namaz, Allah ın istediği kalitede, yöntemle yapılmıyorsa, ona ciddiyetle yapılmıyor deriz. Ne yazık ki bizler, namazlarımızı Rabbin istediği ölçüde, değerde yapamıyoruz.

Peki, bizler namazımızı nasıl kılıyoruz? Anlamını dahi bilmeden ayetleri okuyarak, namaz kıldığımızı zannediyoruz. Anlamını bilmeden okuduğumuz içinde, Yaradan la huşu içinde onun huzurunda olamıyoruz. Yaradan la doğru yöntemle irtibat kuramadığımız için, boşa geçiriyoruz zamanımızı. Böyle namaz kıldığımız için, aklımıza öyle şeyler geliyor ki, bununda suçunu şeytana atıyoruz ve bakın şeytan vesvese veriyor diyoruz. Kendimizde hiç suç aramıyoruz bile.

Bizler Allah ın rehberi ile bulaşmadığımız için, birilerinden İslam ı öğrenmenin yolunu seçiyoruz. İşte o birileri de, dini kendi nefislerinde evirip çevirip ilavelerle topluma sunduğu için, ne yazık ki Rabbin gerçeklerinden habersiz yaşıyoruz.

Namazda gösteriş konusu, günümüzde ne yazık ki en çok kullanılan yöntemdir. Birileri camide beni görsün düşüncesiyle, namazımızı kılıyorsak, elbette o namazdan fayda görmemiz de düşünülemez.

Allah hüküm vermediği halde, Camide namaz kılmanın sevabının, kat kat daha fazla olduğunu söyleyerek, ne yazık ki camileri siyasete alet etmişler ve topluma istedikleri gibi yön vermenin, kendi çıkarları doğrultuda kullanmanın merkezi yapmışlardır.

Allah ın bizlere emrettiği tüm ibadetlerin, bizlere faydası olması adına emredildiğini unutmamalıyız. Bu emirlere uyan, uymayan, ya da gevşek davranan, Allah ın önerdiği yolda yürüme çabaları, azmi nispetinde fayda sağlayacaklardır.

Rabbin önerilerine kulaklarını açıp, gönülden uyanlara ne mutlu. Dilerim Rabbimden, namazını gereği gibi kılıp, orucunu tutan, zekâtını gönülden veren, Rabbin halis kullarından oluruz.

Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK