Sizin hangi mitleriniz var?

Bir milletin gelecegi kendi ürettigi mitlerle yakindan alakalidir. Bir millet kendini nasil görüyorsa bu toplum bakisi icindeki fertlere de üc asagi-bes yukari yansir. Kendini edilgen, caresiz gören bir toplulugun fertleri de kendini caresiz görecektir. Bu nedenle de degisim icin gereken cabayi göstermeyecektir. Bu toplumdaki fertlerin arzusu kendilerine güvenilir bir yer bulup orada emekliligi beklemektir. En büyük hayalleri de zaten zorunlu yapilmasi gereken boyunduruktan kurtulup gercek isteklerini emekli olunca yerine getirmektir. Kendi isteklerini hic deneyimlememis birisi icin emeklilik zamaninda da degisik eylem gösteremiyecektir. O yine emekliliginden emekli olmak isteyecektir. Artik ölüm onun icin son emekliliktir.

Diger taraftan degisken toplum mitine adapte olmus bir halk kendinin sinirsiz olanaklara sahip oldugunu, her tuttugunu koparabilecek yetenekre sahip oldugunu zanneder. Bu tip topluluklarda bireylerin üstünde sinirlayici baski pek bulunmaz. Onlar kendi mutluluklarinin kendi ellerinde olduklarini bilirler. Herseyi yapabilme hissi ne kadar degisimi tetiklese de yine de bazi ters etkileri de vardir. Herseyi yapabildiklerini zannedenler kibirli olurlar. Onlarin sinirlari kendi kibirleridir. O yarisin icinde olamayanlar ise kendilerini yetersiz ve ezik hissederler.

Birinci toplumda sinirlamalar distan gelirken, ikinci toplumda sinirlamalar insanlarin kendi psikleri ile gerceklesir. Birinci toplum deger yargilarini ahlak üzerine kurarlar. Sarsilmaz ahlak kurallari hep vardi ve hep olmasi istenir. Digerindeki kurallar degiskendir, cünkü o toplumda bulunan fertler tarafindan anlasma geregi ile var olurlar. Birincisinin dünyasi sarsilmazdir, ikincisinin dünyasi puzzle gibidir.

Sizin hangi mitleriniz var?

Insan ne icin yasar?

Insan dünyaya geldi geleli bu soruyu yanitlamak istemistir. Söylentilere göre soruyu ilk yanitlayanlardan biri Platon’dur. Ona göre insan dogruyu, iyiyi ve güzelligi bulmak ister. Dogru bilimi beraberinde getirmistir, iyi ahlaki ve güzellik ise kendi kendini tanima acisindan önem tasimaktadir.

O halde bir ben vardir, bir de benin disinda olan, burada bilim ile betimlenen bir dis dünya vardir ve bunlarin arasinda baglanti kurmaya calisan iyilik sistemi. Baska filozoflar da ayni konuda fikir yürütmüslerdir ama bunlardan en belirgini Kant olmustur. O üc cümleyi soru halinde söyle ifade etmistir:

Neyi bilebilirim, ne yapmalıyım ve ne umabilirim?

Bu üc soru etrafinda insan dönmektedir. O yasamayi devam ettirmek icin yarinin gelecegini ummalidir. Ne kadar her attigi adimdan emin olmasa bile saglam zemine bagtigini ummalidir. Yapmak ile bilmek birbirini tamamlayan olgulardir. Birseyi yapmadan onun dogru oldugunu bilemez, bilemeden de birseyi yapamaz. O halde bilmek ile yapmak birbirine tamamlarlar. Biliyorum zannettigi seyi deneyimlememis ise o sanridan baska birsey olmaz.

O baskalarinin da deneyimledigi seylerden faydalanabilir, herseyi kendisi deneyimlemesine gerek yoktur. Ayni zamanda baskalarinin tezlerini de sinimak zorundadir. Sinamak bir nevi hazmetmektir. Iste bu nedenle bilgi edinmek zordur. Bilgi edinmek o seyi agza almak degildir, ayni zamanda hazmetmek agizda gevmek ile baslar. Bilgi edinmek enerji isteyen birseydir.

Ezberlemek gevmeden yutmaktir. O üstten alinir, alttan cikar. Arada hic bir takintaya rastlamadan disari cikar. Herhangi bir takinti enerjinin boyutunu degistirir. Mutluluk vermez. Ama o bilir ki enerji sarf etmek hazmetmekle alakalidir.

İkili Mantığın Sorunları

Belirli ve yalıtık kavramlara ve sınıflandırmalara dayanan ikili mantığa dayalı düşünmenin ilkeleri kadim Yunan filozofları tarafından başlatılmıştır. Başlangıçta belli bir A hipotezi bulunur ve ard arda B, C, D,… adımlarıyla bir sonuca ulaşılır. Sorun A’nın, B’ye ve B’nin tekrar A’ya işaret ettiği durumlarda ortaya çıkar. Bu gibi durumlarda takılıp kalırız ve kendi üzerine dönüşümlü etkileşimler paradokslara (çelişkilere) yol açar. M.Ö. yaklaşık 400 yıllarında Zeno ve M.Ö. 600 yıllarında Epimenides ikili mantığın içerdiği sorunları görmüşler ve ilginç paradokslar düşünmüşlerdir.

Aşil ve Kaplumbağa paradoksu

Hızlı koşan Aşil ile yavaş hareket eden kaplumbağa arasında bir yarış başlatılır. Yarışı kazanacağından emin olan Aşil, kaplumbağaya avans verir ve onun yarışa önde başlamasını ister. Zeno, Aşil’in hiç bir zaman kaplumbağaya yetişemeyip geçemeyeceğini iddia eder. Çünkü Aşil kaplumbağanın başladığı yere ulaşana kadar kaplumbağa bir miktar yol almış olacaktır. Her yeni uzaklık veya adım için durum değişmeyecek ve kaplumbağa daima Aşil’den ilerde olacaktır.

Bu tür bir mantık zaman ihmal edilip sadece uzaklık göz önüne alındığında doğrudur. Hız ise hem uzaklığa hem de zamana bağlıdır. Hızın tanımı yol bölü zaman olup V = x/t şeklinde ifade edilir. Eğer belli bir zaman aralığında hızlı koşucu yavaş koşucuya göre daha fazla mesafe kat ederse, hızlı koşucunun hızı yavaş koşucunun hızından büyük olacak ve hiç bir çelişkili durum oluşmayacaktır.

Fakat bu paradoks sanıldığından daha derin anlamlar içermektedir. Aşil bir adımı sonlu bir sürede tamamlamalıdır. Adımı belli bir t zamanında tamamlaması için önce adımın yarısı t/2 gibi yarı zamanda kapsaması gerekir. Fakat bu zaman da yarıya ve kapsadığı uzaklık da yarıya bölünebilir. Bu bölünmeler sonsuza kadar devam ettirilebilir. Sonuçta sıfır süreye ve sıfır zamana ulaşılır. Böylece, zamanın bir düşünce yapısı olduğu ve gerçekte bulunmadığı sonucu ortaya çıkar. Gerçek zaman andadır ve bir flaş ışığı gibi çok kısa bir sürede, kavranamadan geçip gider. Böylece bu paradoksun en kısa zaman süresi göz önüne alındığında, geçerli olmakta devam ettiğini görüyoruz. An dediğimiz bu en kısa zaman aralığına şimdi ve en kısa uzaklığa da burası diyoruz.

Gözlem daima ‘şimdi’de ve ‘burada’dır. Kuantum kuramı gelecek ve geçmiş hakkında herhangi bir öngörüde bulunmaz. Geçmiş ve gelecek büyük oranda beynimizin ürünüdürler. Olayları rasyonel olarak incelemek (mantığa vurmak) ve sonuca ulaştırmak isteğimizden ortaya çıkan birer “ekstrapolasyon” durumudur.

Eğer varsayımlarımızdan ve ön kabullerimizden kurtulursak var olanların bütünsel ilişkilerini ve bağlarını görebileceğiz. Böylece dışımızda var olan her ne ise hem bir parçacık gibi bağımsız hem de bir dalga gibi bağımlıdır. Dış dünya hem bizden ayrıdır, hem de bize ait bir parçadır. Bizimle içinde yaşadığımız arka zemin arasında bitmeyen bir ilişki ve etkileşim vardır. ‘Hem’ sözcüklerini koyu yazmamın nedeni var olanların kopmaz bütünselliğini ve beraberliğini belirtmek içindir.

İkili düşünce şeklinin paradokslara yol açmasının nedeni, kavramların belirli ve birbirlerinden bağımsız olduklarını varsaydığımız içindir. Fakat gerçekte mikro ve makro sistemler birbirleriyle etkileşirler ve kapalı, yalıtık veya birbirlerinin aynı olan birimlerden oluşmuş sınıflar halinde varlıklarını sürdürmezler. Eğer düşünce şeklimizi doğanın iç-içe geçmiş ve çok tabakalı yapısına uyduramazsak, paradokslarla ve yanıtsız sorularla karşılaşmamız kaçınılmaz olur.

Avusturyalı mantıkçı ve matematikçi Kurt Gödel (1906-1978) biçimsel mantık sistemlerinin tutarsızlıklarını kanıtlayan teoremi ile meşhurdur. Biçimsel mantık, belirli kurallara dayanarak oluşturulan mantık sistemine denir. Teoremi matematiğin temellerini küme (set) kuramıyla açıklamaya çalışan matematikçilerde bir tokat etkisi yaratmıştır. Teorem herhangi kurallı ve ‘kendi kendine yeterli’ (kapalı) bir mantık sisteminde yanıtsız soruların bulunacağını ve dolayısıyla sistemin tamamlanmış olamayacağını kanıtlamıştır. Dahası, kuralların tutarlılığı sistem içinde kanıtlanamaz. Şu halde ‘kendi başına bağımsız tutarlılık’ kapalı bir sistemin (bir kümenin) kabulünden ortaya çıkan bir tanımdan ibarettir.

Bu da şunu gösterir: Hiç bir tutarlı sistem, ne kadar basit olursa olsun, kendi tutarlılığını kanıtlayamaz ve sistemde bazı önermeler HEM kanıtlanabilir HEM de kanıtlanamaz. Bu ifadede karşıtların birliği ile yeniden karşılaşıyoruz. Bu bütünsel birlik evrenseldir ve her türlü kurallı küme teorisi için dahi geçerlidir.

Gödel’in teoremi gündelik dilde şu şekilde ifade edilebilir: “Mevcut olan mantık sisteminin kurallarıyla bu ifadenin doğruluğu kanıtlanamaz.” Kanıt olabilmesi için “evet” veya “hayır” şeklinde kesin bir sonuca ulaşmak gerektiğinden, teoreme göre bu tür bir sonuca ulaşmak mümkün değildir. Nihai sonuç, hem ‘evet’ hem de ‘hayır’ yanıtını veren çelişkili bir durum olacaktır. Bu genel sonuca göre hiç bir formel (kurallı) mantık sistemi tamamen kapalı ve tutarlı olamaz.

Yalancı Paradoksu

Benzer bir paradoks Giritli Epimenides tarafından oluşturulmuştur. Epimenides şöyle bir önermede bulunmuştur:

“Tüm Giritliler yalancıdır. Ben de Giritliyim.”

Bu önerme kendi üzerine dönüşümlüdür. Çünkü hem kendi önermesinden hem de tüm Giritlilerden söz eder. Tüm Giritliler yalancı iseler önermesi de yalan olması gerekir. O zaman da dediği doğru olur ve gerçekten Giritliler yalancıdır. Şu halde çelişkiden kurtulmanın tek çaresi Giritlilerin HEM yalancı HEM de doğrucu olduklarını kabullenmektir.

İkili mantığa göre önerme bir paradokstur. Paradoksun oluşma nedeni “üçüncü halin olmazlığı” ilkesidir. Bu ilkeye göre bir önerme ya doğrudur veya yanlıştır. Ayrıca sadece iki olasılığı, ‘hepsi’ veya ‘hiç’ hallerini, kabul etmekte aradaki ‘bazen’ veya ‘bazı’ durumlarını ret etmektedir. Fakat doğada üçüncü orta hâlin bulunduğu pek çok olay veya durum vardır. Örneğin, bir kap siyah mürekkebe azar azar su katarsanız belli bir noktada sıvı ne siyah ne de beyazdır. Arada bir durumda gri olarak tanımlanabilir. Bu durumda hem siyah hem beyazdır ve ne siyah ne beyazdır. Fakat hangi su damlasında bu orta durumun, “gerçek” griyi oluştuğunu belirlemek mümkün değildir.

Eğer “veya” yerine “ve” ile düşünmeye başlarsak, gerçeği ve doğru olanı kavrayabilme yeteneklerimiz artar ve daha kapsayıcı insanlar oluruz. İkili mantığın sorunlarını çözmek kolay değil. Zira gözlem sonucu gelişen teknoloji ikili ya-veya mantığına dayanıyor. Fakat yaşam içinde bu mantığın yeterli olmadığı da bir gerçek. Özellikle “üçüncü halin olmazlığı” ilkesi veya varsayımı düşüncemize büyük bir kısıtlama getiriyor. Kuantum kuramı yeni bir Hem-Hem mantığı ile çalışıyor. Hem-Hem mantığı Hegel’in Diyalektik (eytişim) mantığına benzese de şu noktada ayrılıyor: Hem-Hem mantığında ayırımlar ve karşıtlar gerçek değil, beynimizin ürünü. Eytişim mantığı ise karşıtların varlığını gerçek olarak kabul ediyor. Bu yeni mantığın yeni bir devrin, yeni bir çağın mantığı olduğu görüşündeyim.

Eşitlik kötü birşey de olabilir

yıl 2081 ve insanlar nihayet eşitler.

sadece tanrının ve kanunların önünde değil, her şekide eşitlerdi. hiçkimse bir diğerinden daha zeki değildi. hiçkimse bir diğerinden daha iyi bir görünüşe sahip değildi. hiçkimse bir diğerinden daha güçlü veya hızlı da değildi. tüm bfu eşitlikler anayasanın 211, 212 ve 213. nolu yasalarındaki değişikliklerinden ve abd handikaplama generali (hg) ajanlarının aralıksız ihtiyatından kaynaklanıyordu.

yine de, yaşamla ilgili bazı şeyler hala yolundaydı. örneğin, nisan ayında hala baharın gelmemiş olması insanları çılgına çevirebiliyordu. ve hg’nin adamları george ve hazel bergeron’un on dört yaşındaki oğlu harrison’u götürdüklerinde de nisan ayıydı.

evet bu trajik bir olaydı, fakat george ve hazel bunun üzerinde çok güçlü düşünemezdi. hazel tam olarak ortalama bir zekaya sahipti, dolayısıyla çok küçük zaman dilimleri dışında herhangi bir şey üzerinde uzun uzun düşünemezdi. ve george, zekası ortalamanın çok çok üzerindeydi fakat kulağında küçük bir zihinsel handikaplama radyosu taşıyordu. ve kanun gereği bunu daima taşımak zorundaydı. radyo, hükümetin vericisine ayarlanmıştı ve her yirmi dakikada bir keskin sesler göndererek george gibi insanların beynini haksız bir şekilde kullanmasını engelliyordu.

george ve hazel televizyon izliyorlardı. hazel’ın yanaklarında gözyaşlar vardı, fakat niçin ağladığını o an unutmuştu bile.

televizyonun ekranında balerinler vardı.

george’un kafasında bir vızıltı duyuldu. düşünceleri panic içinde kaçtılar, tıpkı soygun alarmından kaçan hırsızlar gibi.

“güzel bir danstı, şu az once yaptıkları” dedi hazel.
“efendim?”

“şu dans. güzeldi.”
“evet” dedi george. balerinleri düşünmeye çalıştı. çok da iyi değillerdi, herhangi birinden daha iyi olamazlardı ya zaten. kanat ağırlıkları ve saçmalarla dolu ağırlıklarla yüklenmişlerdi ve yüzleri maskeliydi, böylece özgürce yapılmış zarif bir jest veya güzel bir yüz kimseye kendisinin çirkin olduğunu düşündürmezdi. george hayal meyal de olsa dansçıların handikaplanmaması gerektiğini düşünüyordu, ama radyodan gelen bir başka ses düşüncelerini dağıttığı için bunu çok fazla devam ettiremedi.

george sekiz balerinden ikisiyle birlikte ürktü. hazel george’un ürktüğünü gördü. hiç zihinsel handikapı olmadığı için george’a bu son sesin ne olduğunu sorması gerekiyordu tabi.

“sanki birisi bir çekicin sivri ucuyla süt şişesine vuruyormuş gibiydi” dedi george.

“ilginç olmalı, tüm bu değişik sesleri duymak” dedi hazel biraz kıskanarak. “tüm düşünülenleri”.

“eğer handikap generali ben olsaydım ne yapardım biliyor musun?” diye ekledi. gerçek şu ki hazel, diana moon glampers ismindeki handikap generaline benziyordu. “eğer ben diana moon glampers olsaydım, pazar günleri çan çaldırırdım, sadece çan. dinin şerefine gibi”

“sadece çansa, bunu düşünebilirdim” dedi george.

“belki de çok sesli bir şekilde çalardım” dedi hazel. “sanırım ben iyi bir hg olurdum.”

“herkes kadar iyi” dedi george.

“normalin ne olduğunu benden iyi kim bilebilir ki?”

“evet” diye cevapladı george. şu an hapiste olan olağandışı oğlu harrison’u düşünmeye başladı ancak kafasındaki yirmi bir top atışı selamlaması sesi bunu durdurdu.

“garipti değil mi?” dedi hazel.

o kadar garipti ki george bembeyazdı ve titriyordu ve gözyaşları kıpkırmızı gözlerinin kenarlarında duruyordu. balerinlerden ikisi şakaklarını tutarak stüdyonun zeminine çöktüler.

“birden çok yorgun gözüktün. neden kanepede uzanıp handikapını yastıklara yaslamıyorsun birtanem? “ handikaptan kastı george’un boynunun etrafında asılı 47 poundluk bez saçma torbasıydı. “git de yasla şu torbayı. bir süre için eşit olmamamız umurumda değil”.

george torbayı elleriyle tarttı.”bunu umursamıyorum. fark etmiyorum bile artık. bu benim bir parçam”.

“son zamanlarda hep yorgundun, tükenmiş gibi” dedi hazel. “keşke torbanın dibinde küçük bir delik açabilseydik ve içinden kurşunların birkaç tanesini alabilseydik. sadece birkaç tane”.

“her aldığın kurşun için iki yıl hapis ve iki bin dolar para cezası” dedi george. “buna takas denmez”.

“işten geldiğinde sadece birkaç tanesini çıkarsan? yani, sen kimseyle boy ölçüşmüyorsun ki. sadece burada oturuyorsun”

“eğer bunu yaparsam” dedi george. “diğer insanlar da yapar ve kısa sürede herkesin birbiriyle yarıştığı o eski karanlık çağa geri döneriz. bunu sevmezsin değil mi?”

“bundan nefret ediyorum”

“işte” dedi george. “insanlar kanunları çiğnemeye başladığında toplum ne hale gelir sence?”

eğer hazel bu soruyu cevaplamasa, george yeni bir tanesini sormazdı. kafasında bir siren sesi duydu.

“çökerdi” dedi hazel.

“ne?”

“toplum. sen bunu sormamış mıydın?”

“kim bilir.” dedi george.

televizyondaki program aniden bir haber için kesildi. haberin neyle alakalı olduğu açık değildi, çünkü spikerin, diğer tüm spikerler gibi, ciddi bir konuşma engeli vardı. yaklaşık yarım dakikada ve büyük bir heyecanla, spiker “bayanlar baylar” demeye çalıştı.

sonunda vaz geçti ve haber bültenini okuması için balerinlerden birine verdi.

“önemli değil” dedi hazel spiker için. “denedi. önemli olan bu. tanrının ona verdiğiyle yapabileceğinin en iyisini yapmaya çalıştı. bu çabası için iyi bir zam almalı”

“bayanlar baylar” dedi balerin, haber bültenini okuyarak. olağan üstü güzellikte olmalı, çünkü taktığı maske çirkin. ve balerinlerin en güçlü ve zarifi olduğu açıktı, çünkü 200 poundluk bir adama verilenler kadar büyük handikapları vardı.

ve bir kadının kullanması için hiç de adil olmayan sesi için de bir kez özür dilemek zorundaydı. sesi sıcak, parlak, sonsuz bir melodiydi. “affedersiniz” dedi ve sesini tamamen rekabet edemeyecek düzeye getirerek tekrar başladı.

“on dört yaşındaki harrison bergeron, hükümeti düşürme planları yapma şüphesiyle tutulduğu hapisten az once kaçtı. dahi bir atlet, handikapsız ve aşırı derecede tehlikeli”

“harrison bergeron’un bir polis fotoğrafı gösterildi, baş aşağı, yanlamasına ve tekrar baş aşağı. resim feet ve inçlerle kalibre edilmiş bir arka planda çekilmişti ve harrison bergeron’un boyunu tam olarak gösteriyordu. tam 7 feet uzunluğundaydı.

harrison’un geriye kalan görüntüsü ise cadılar bayramı aksesuarlarıydı. kimse bundan daha ağır handikaplara sahip değildi. handikapları hg’nin adamlarının düşündüğünden çok daha kısa sürede ona küçük gelmeye başlamıştı. mental handikap olarak küçük bir radyonun yerine devasa kulaklıklar ve kalın hareli gözlükleri vardı. gözlükler sadece onu yarı kör yapmak için değil, ayrıca ona baş ağrıları vermesi içindi.

her tarafında metal parçaları asılıydı. normalde, güçlü insanlara verilen handikaplar askeri bir özenle sağlanmış açık bir simetriye sahipti, ancak harrison yürüyen bir hurdalık gibiydi. bu hayat yarışında, harrison 300 pound taşıyordu.

ve güzel görünüşünü örtmek için hg’nin adamları onu burnuna daima kırmızı lastik bir top takmaya, kaşlarını tıraş etmeye, ve hatta bembeyaz dişlerine rastgele siyah kapaklar takmaya zorluyorlardı.

“eğer bu çocuğu görürseniz, sakın -tekrar ediyorum- sakın onunla konuşmaya çalışmayın”

menteşelerinden kopan bir kapının sesi duyuldu.

televizyondan hayrete düşürücü çığlıklar ve havlama sesleri geldi. harrison bergeron’un fotoğrafı sanki bir depremin ritmiyle dans ediyormuş gibi tekrar ve tekrar gözüktü ekranda.
george bergeron bu depremi kolayca tanıdı, tanımalıydı da. çünkü uzun zaman kendi evi de bu ses ile dans etmişti. “tanrım. bu harrison olmalı” dedi george.

bu fark etme, kafasında yankılanan bir araba çarpışması sesiyle anında uçup gitti aklından.

“burada böylece dururken bile” diye bağırdı. “kötürüm, sakat, hasta.. yine de dünya üzerinde yaşamış herhangi birinden daha büyük bir hükümdarım! şimdi ne yapabileceğimi izleyin”

harrison handikap koşumlarını ıslak bir kağıt mendili yırtar gibi yırttı, 5000 poundu taşıyabilecek kapasitede olan handikapları…

harrison’un demir parçası handikapları yere düştü.
harrison parmağıyla koşum takımını sabitleyen asma kilidi itti. kilit kereviz gibi kopuverdi. harrison kulaklıklarını ve gözlüklerini duvara çarptı.

plastik-top burnunu fırlatıp atarak, gökgürültüsünün tanrısı thor’u bile korkutacak bir adamı ortaya çıkardı.

“şimdi imparatoriçemi seçmeliyim” dedi çömelmiş insanlara bakarak. “ayağa kalkmaya ilk cürret eden kadın eşine ve tahtına sahip olacak.”

kısa bir zaman sonra, balerinlerden biri bir söğüt gibi sallanarak ayağa kalktı.

harrison balerinin kulağından zihinsel hanikapını çıkardı, fiziksel handikaplarını olağan üstü bir hassaslıkla kopardı. ve en sonunda, maskesini çıkardı.

kör edici güzellikteydi.

“şimdi” dedi harrison. “insanlara ilk dansın anlamını göstermeli miyiz?

müzik!” diye emretti.

müzisyenler sandalyelerine geri oturdular ve harrison onların handikaplarını da çıkardı.

“çalabildiğinizin en iyisini çalın ve sizi baron, dük ve kontlar yapacağım”.

müzik başladı. başlarda normaldi, ucuz, basit ve aptalca. ama harrison iki müzisyeni sandalyelerinden itti ve çalınmasını istediği şarkıyı söyleyerek onları birer sopa gibi salladı.

müzik yeniden başladı ve çok daha iyiydi.

harrison ve imparatoriçesi bir süre sadece müziği dinledi, kalp atışlarını müzikle senkronize eder gibi ağır bir şekilde dinlediler. ayak parmaklarının üzerine kalktılar.

harrison büyük ellerini kızın minik bileğine koydu, ileride onun olabilecek bu “ağırlıksızlığı” hissetmesini sağlayarak.

ve sonra bir zerafet ve haz patlamasıyla havaya sıçradılar.
yalnızca yeryüzünün kanunları değil, yer çekimi ve hareket kanunları da terk edilmişti.

döndüler, yükseldiler, döndüler ve döndüler.

aydaki geyikler gibi sıçradılar.

stüdyonun tavanı otuz feet yükseklikteydi ancak her sıçrama dansçıları biraz daha yakınlaştırdı. tavanı öpebilmek açık niyetleriydi.

ve öptüler.

ve sonra, yer çekimini aşk ve saf istekle nötrleyerek, tavanın birkaç inç aldında havada asılı kaldılar, ve uzun uzun zaman boyunca birbirlerini öptüler.

bundan sonra, diana moon glampers (hg) elinde çift namlulu on kalibrelik bir av tüfeğiyle stüdyoya girdi. ıki kez ateş etti. imparator ve imparatoriçe daha yere düşmeden ölmüşlerdi.

diana moon glampers tüfeği tekrar doldurdu. müzisyenlere doğrulttu ve onlara handikaplarını geri takmaları için on saniyeleri olduğunu söyledi.

ve bergeronların televizyon tüpü yandı.

hazel kesinti hakkında konuşmak için george’a döndü ancak george bir kutu bira için mutfağa gitmişti.

george birayla geri geldi, handikapın onu sarsmasıyla bir süre duraksadı. ve tekrar oturdu. “ağlıyo musun?” dedi hazel’a.

“evet”

“niçin?”

“unuttum” dedi hazel. “televizyonda gerçekten üzücü bir şey vardı”

“neydi?”

“kafamda karışık durumda”

“üzücü şeyleri unut” dedi george.

“her zaman böyle yapıyorum.”

“işte benim sevgilim” dedi george. ürktü. kafasında perçinlenen silah sesi vardı.

“vay be! bunun garip olduğunu söyleyebilirim.” dedi hazel.

“doğru söyledin/tekrar söyleyebilirsin”* dedi george.

“vay be! bunun garip olduğunu söyleyebilirim”.

kurt vonnegut’un ilk kez 1961’de yayımlanmış müthiş distopik kısa hikayesi.