Bilme İsteği ve Anansi Çocukları

Bilmeden yaşamak mümkün  (Galiba bunu Feynman da söylemişti). Kuzey ay düğümü yay olan birisi tabi böyle söyleyecektir artık mazur görün lütfen. “Bilmeden yaşamak mümkün” sözü hayatını delice bilmeye adamışların, ölmeden önce kendilerini dengeye getirme çabasının ürünüdür. Bilme isteği içine her şey girer, bu sadece zihinsel şeyler anlamına gelmez, örneğin, yemek yemek bi bilme isteğidir, ya da cinsellik. Herkesin ağırlıklı bilme temaları farklıdır, hatta zaman içinde değişiklik de gösterir 🙂

**

Neil Gaiman, 46 sayfa zor sabrettigi anlasilan bombasini patlatti sonunda: ama onun hakkında bir insandan bahsediyormusuz gibi yargiya varamazsin. Unutma şişko Charlie, baban bi tanriydi. …. Kadin bunu hic bir vurgu eklemeden, sanki “baban seker hastasiydi” ya da “baban zenciydi” der gibi, dumdüz ve normal bi sesle söylemişti. ?… Gercekten de 46 sayfadir onu giyabinda bize tarif ederken bu bombayi beklemeye baslardiniz ! Bakalim daha neler olacak .. anansi2

 

Öyküler örümcekler gibidir,.uzun bacakları vardır ve öyküler aynı zamanda örümcek ağı gibidir; insan onlara yakalanır ama sabah çiğinde bi yaprağın altında, zarifçe birbirlerine nasıl bağlandıklarını görmek de çok güzeldir.

 

Efsanevi yerler vardır. Her biri kendine has bir biçimde var olur. Bunlardan bazıları, dünyanın üzerinde bir katmandır; diğerleriyse dünyanın altında, sanki bir astar boya gibi var olurlar. Dağlar vardır. Dağlar, dünyanın sonunun sınırlarını çizen uçurumlara ulaşmadan evvel varacağınız kayalık yerlerdir. Bu dağlarda mağaralar vardır. İlk insanlar dünya üzerinde yürümeye başlamadan önce bile içinde yaşayanların olduğu derin mağaralardır bunlar. O mağaralarda hala yaşam vardır.

LEM ve BAKIŞIKÇALAR

Lem’in başyapıtı sayılan Solaris de, iletişimin imkansızlığına ve insanbiçimliliğin sınırlarına adanmış bir romandır: Solaris gezegeninde tek bir canlı yaşamaktadır. Gezegenin yörüngesini bile değiştirebilecek kudrette ve zekada olduğu anlaşılan dev okyanusun canlı olduğuna kimsenin şüphesi yoktur ama okyanusun sırrı o güne dek çözülememiştir. Romanın anlatıcısı Kelvin, Solaris gezegenine indiğinde, araştırma üssünü dağılmış halde bulur. Bilim adamlarından biri kısa süre önce intihar etmiş, ötekiler çıldırmanın eşiğine gelmişlerdir. Kelvin’le birlikte biz de anlarız; Okyanus, gezegendekilerin zihinlerini didik didik ederek onlara kendi yaratısı olan ‘konuk’lar yollamaya başlamıştır. Daha Solaris’teki ilk gecesinde Kelvin de konuğuyla karşılaşır. Yıllar önceki sevgilisi, Kelvin yüzünden intihar etmiş olan Rheya, karşısındadır. Üstelik, ölümünün belgesi, kolundaki iğne iziyle birlikte. Ötekilere göre şanslıdır Kelvin: Konuğu, rüyalarından fırlayıp gelen, bilinç dışının bir ürünü, bir sapkınlık nesnesi değil, eski sevgilisidir. Rheya, bir klon, okyanusun ürünü bir yaratıktır. Gerçek bir insan değildir. Gerçek? Rheya da kim olduğunu bilmez. Konuklar, Solaris’in, “kendi yalnızlığına gömülü bu Tanrı”nın amaçsız yaratılarından biri midir, yoksa insanlarla bir iletişim kurma çabası mı? “Evet, okyanusla iletişim! Bana göre mesele temelde çok basit. İletişim belirli bir bilginin, düşüncelerin, en azından bulguların, açık seçik olguların alışverişi demektir. Ama ya alışveriş olanaksızsa?” der Kelvin, gerçek bir insan olmadığı için kendini tekrar öldürmek isteyen Rheya’ya: “Fil nasıl dev bir mikrop değilse, okyanus da dev bir beyin değil… Tabii ki çok değişik yakınlaşmalar olabilir, bunlardan birinin sonucu da işte burada, şimdi, benimle olman. Seni sevdiğimi anlaman için çırpınıyorum, sırf senin varlığın bile hayatımın Solaris’i araştırmaya adanmış 12 yılını alıp götürüyor, bense seni alıkoymak istiyorum.” Romanın atmosferi ürperticidir; farklı bir canlıyla ilişki öyle bir temele oturmuştur ki, temel problem insanda düğümlenir. Okyanus vardır, hepsi bu. Sorun insanlardadır. İnsanbiçimciliğe (hayvanbiçimciliğe de) ciddi bir saldırıdır Solaris. Lem’in hicvi burada daha karadır, insanî tepkilerle alay, çaresizlikle sarmalanmıştır. Gözlemciler, farkına bile varmadan gözlenmişler, deney yapmaya geldikleri bir dünyada acımasız bir deneye tabi tutulmuşlardır belki de. Acımasızlık? Kuşkusuz, üçdağlar, uzatankaslar, öykünceler, bakışıkçalar, çevikçeler, mantarsılar, omurgamsılar yaratıp sonra onları hemen yok eden Okyanus için, bu türden duyguların anlamı olup olmadığı da belli değildir. Lem’in her zaman sevdiği dil oyunları, uyduruk kelimeler, Solaris’te insanbiçimciliğin sınırını gösterme işlevi üstlenirler: Okyanus’un benzersiz, tek kelimeyle farklı oluşumlarına dünyalı bilimin koyduğu isimlerin tümü de dünyevîdir. Rahatlıkla bilim felsefesi derslerinde ‘yardımcı kitap’ olarak okutulabilecek olan Solaris, en hızlı bilimkurgu romanlarındaki kadar gerilimli, heyecan verici bir kurguya sahiptir. Sonunda Kelvin’i hala Okyanus’u kavramaya çalışırken bırakırız. Tıpkı Yıldızlardan Dönüş’te olduğu gibi. Sürprizli sonlara itibar yoktur: Kelvin bir bakıma hala Rheya’sını bekliyordur, ona bunca acı vermiş bir deneyi tekrar yaşamayı, kabusunu yeniden görmeyi… “Kelvin yeni indiği Solaris istasyonunu neredeyse terkedilmiş bulduğu ve bilim adamı Snow’un onu görüp paniğe kapıldığı sırada, niye kimsenin onu karşılamadığına ya da Snow’un neden böyle davrandığı konusuna dair benim de hiçbir fikrim yoktu. Aslında bütün bir gezegeni kaplayan bir okyanus hakkında da bir fikrim yoktu. Metni izlerken okur bütün bunları nasıl sırayla anladıysa ben de öyle keşfettim. Tek bir farkla; romanın yaratıcısı bendim. Yıldızlardan Dönüş’te, dünyaya geri gelen astronot gördüğü ilk kadınlardan birini korkutunca bir duvara tosladım; “betrizasyon” sözcüğü çıktı ortaya.” (“Reflections on My Life”, Microworlds)

Bakışıkçanın dogumu apansiz bir püskürme gibi olurdu. Daha bir saat önceden onlarca mil karelik alanda okyanus sanki peydahlanır, ışıldamaya başlardı. Yine de akışkan kalır, dalgaların ritminde bir degişme olmazdı. Işıgın bakisıkçalar üstündeki etkisi mavi gün ve kizil gün batimı sirasında özellikle çarpıcıydı. Gezegen an be an oylumlananikizler doguruyordu adeta. Alev alev parlayan dev küre, genişlemesinin sınırina tam erişecekken tepesinden çatlar, dikine yarilmaya başlardı. Bu henüz dagilip parcalanma degildi, o daha sonra gelir ve topu topu birkac saniye sürerdi.  Ciçek zarfı aşaması denirdi buna.

Bakisikca artik en yabanil özelligini sergilemeye başlardı-birtakim fizik yasalarıni CANLANDIRMA, bazen de bu yasaları yalanci çıkarma özelligini…

Albümdeki Fotoğraflar

Albümde bir çok fotoğraf var.

O fotoğraflar, insan hayatının uzunluğu ile karşılaştırıldığında hikayemizin tümünü göstermek açısından şüphesiz fakir kalacaktır; ama yine de var olan o fotoğraflar var olmayanların kanıtı olarak dururlar.

Sıçrama taşları, göz görgüsü!

Sonsuza kadar durmadan akacak olan o nehri geçmek için sıçrama taşlarına ihtiyacımız var. O taşlar ki, iridirler ve suyun akışına heybetle direnirler. Onlar öylesine güçlü olmasaydı güvenle basamazdık üzerlerine.

Taşlara basa basa, taşlara bağımlılığı atlarız aslında.

Ey insan! Sen olarak kalmaya devam ettiğin sürece her ihtiyaç duyduğunda ayağının önünde bir taş bulacaksın. Kendi gelendir onlar.

Akan su kendi engelini sürükleyerek kendi getirir.

Akan suya dikersen gözünü; çeker seni, akıp gitmek yokluğa karışmak istersin.

Taşa dikersen gözünü; durup soluklanmak, hesap çıkarmak istersin. Bir kurtarıcı gibi heybetle dikilir ayağının dibinde. Ne kadar şanslı olduğuna inanmak istemezsin, sevinçle alkışlarsın kendini.

Bu taşlar bazen de acı verir, kabus olur; eğer kıyıda değilsen ve hızla akan nehrin içinde kontrolsüzce sürükleniyorsan. Bir sırtına çarpar, bir böğrüne! Ne zaman nerede rastlayacağını bilemediğin için sakınamazsın da onlardan. Birinin ağrısı geçmeden diğeri gelir.

Taşların hikmeti kıyıya çıkıldığında anlaşılır.

Nehri enine katetmeden boyuna ahkam kesilmez.

Önce, bir kıyıya tırmanırsın güç bela. Oynaşırsın bir süre. Pek büyük şey başarmış olmanın keyfini çıkarırsın. O kıyının girdisini çıktısını öğrenirsin.

Sonra sıkılınca döner nehre bakarsın.

Evvelce kaburgalarını deşmiş olan taşlar bir başka görünür şimdi gözüne.

Birinden diğerine sıçrayarak alt etmek istersin nehri. Onu yenmek karşı kıyıya geçmek gibi görünür sana.

Bazı taşlar çok uzun süre kalmıştır yerinde, yosun tutmuştur ve kaygandır.

Çok kereler yuvarlanırsın çıktığın o nehre.

Yürümeyi öğrenen bir bebek gibi yılmadan, usanmadan çıkar çıkar, tekrar yuvarlanırsın.

Derken ayağını usturuplu basmayı öğrenirsin. Sana bir anda oldu gibi gelir. Sihirli bir deynek dokunmuş gibi olur omuz başına.

Oysa sihirli deyneğin hikmeti; taşların kayganlığında ve senin kıyıya çıkma azmindedir.

Geçtin mi bir kere karşı kıyıya, bayram edersin.

Fakat her şeyden bıkılır, gözümün bebeği, gönlümün çiçeği…  Ah her şeyden bıkılır!

Bu kez dönüp yeniden kıyıda durursun. Karşı kıyı bildik, bu kıyı bildik, taşlar çok bildik, nehrin suyu bildik!

Bilmedik bi şey ister gönlün.

Bir Kadını Öldürmek – Bölüm DO

BKÖ-2.basım

Menstrusyon ve Su Samuru

“Erkekler adet görmekte olan kadından korkarlar” diyor Kızılderili kadın Ritimi; çünkü her ne kadar kadınların göğsünde erkekler gibi HEKURAS’ı yoksa da onlar hayata su samurunun özü ile bağlıdırlar, hem de dünyada ilk kadın olduğundan beri bu böyledir. Kadının  özel periyodu süresince su samurunun doğaüstü gücü ile aşılanmış olduğu düşünülür. Eğer bir adam nehirdi bir su samuru görür ise onu asla öldürmez çünkü o anda onun içine yerleşmiş olabilecek bir kadını da öldürebileceğinden korkar.

Shabono-Florinda Donner

Burada kitaba ara verip su samurlarına dikkat gösterelim o halde 🙂

Susamurlarının sindirim sistemi çok hızlı çalıştığı için doymaz bir iştahları vardır. Balıkla, kabuklu hayvanlarla, böceklerle ve bazı küçük tırnaklı hayvanları yiyerek beslenirler. Küçük kabuklu hayvanların kabuklarını taşla kırar, böylece alet kullanma özellikleriyle diğer hayvan türlerinden ayrılırlar.

Zengin bir dilleri vardır. Takırdama, bağırma, viyaklama, yutkunma, kıkırdama ve tıslama gibi sesler çıkarırlar. Çıkardıkları ses bazen bir mil öteden bile duyulabilir.

Susamurları vahşi hayvanların en erdemli, en oyuncu ve en meraklı türlerindendir. Beslenme, avlanma ya da güneşlenme zamanları dışında kendi aralarında oynarlar. Su kıyılarında kayak yerleri yaparlar ve tıpkı çocuklar gibi buralarda kayarak eğlenirler. Kayaklarını yazın çamurdan, kışın kardan yaparlar. Suyun içinde yunuslar gibi yüzen susamurları peşpeşe dizilip bata çıka “lokomotifçilik” oynarlar. Deniz yılanlarına ait pek çok efsanenin böyle oynaşan susamurlarından türediği düşünülebilir.

Kızılderililer susamurlarına çok değer verirlerdi. Midewiwin ve Ojibwa boylarından Kızılderililer susamuru derilerinden ilaç torbaları yaparlar ve bu torbaların iyileştirici bir güç taşıdığına inanırlardı.

http://yerliruh.blogspot.com/2010/06/dinlenme-ve-arnma-donemi-susamuru-20.html