Ankara Cinayeti

Ankara Cinayeti -İhsan Tombuş -Bilgi Yayımevi

Ekim 2003 ilk basım

 

Arka kapakta da belirtildiği gibi gerçek bir olaydan yola çıkan kitap, genel olarak belge niteliği taşıyor. Konunun hassasiyeti dikkate alındığında, yazarın kendi yorumlarını dile getirmekten özenle kaçınması aslında oldukça anlaşılabilir.

 

Olay kısaca şöyle; 16 Ekim 1945 tarihinde Dr Neşet bey muayenehanesinde görünüşte hastası olan bir genç tarafından yedi kurşunla vurulup öldürülür. Sıradan bir cinayet davasından farklı olan bir çok detay ve şüphe olması, kitabı ilginç ve okunabilir kılmaktadır.

 

Şaşırtıcı olan detaylar ve çözümsüz kalan hususlar:

 

  1. Olayı gerçekte işlemediği sonunda açığa çıkan Reşit Mercan, cinayeti kendisinin işlediğini ileri sürer ve ertesi günü teslim olur. İlk mahkemenin ilerleyen safhalarında ise fikir değiştirir ve masum olduğunu iddia eder. Bu cinayeti arkadaşı Haşmete minnet borcu olduğu için ve onun ısrarı ile üstlendiğini, gerçek katilin kim olduğunu ve cinayet sebebinin ne olduğunu bilmediğini bütün celseler boyunca ısrarla ileri sürer.
  2. Bu dava Ankara ve Bolu’da üç yıla yakın sürmüş; üç defa Yargıtay Birinci Ceza Dairesinde, iki defa da Yargıtay Ceza Dairesi genel kurulunda karara bağlanmıştır. Mahkemeler süresince üç ayrı karar verilmiştir.
  3. Sonunda cinayeti işlediğine karar kılınan Haşmet Orbay, zamanın genel kurmay Başkanının oğlu, Reşit ve kitabın yazarı İhsan Tombuş’un Robert Kolejden samimi sınıf arkadaşıdır.
  4. Cinayet sebebi dava sonucunda da anlaşılamamıştır. Bu iki şekilde yorumlanabilir; Birincisi sebebi anlaşılamayan bir cinayeti taammüden sınıflamasına sokmak mümkün olmadığından idam kararı çıkması, ihtimal dışı bırakılmıştır. İkincisi, işin içinde asla ortaya çıkmaması gereken uluslararası bir suç söz konusudur.
  5. Ankara Savcısı Kemal Bora, daha sonra mahkemelerde de sabit olduğu üzere, olayı kapatmaya çalışmak, görgü tanıklarını ikna ve tehdit etmek, bazı kanıtları yok etmek anlamında sebebi tam anlaşılmayan bir suç işlemektedir. Kemal Bora cinayete hep düzmece bir sebep bulmaya çalışmıştır, bu üç anlama gelebilir; birincisi sebebi zaten bilmektedir ancak açıklamak tehlikelidir. İkincisi, sebebi o da bilmez ancak gerçek sebebi aramaması için yüksek bir makamdan kesin talimat almıştır. Üçüncüsü, kendisi de sebebin bir parçası yani suç ortağı olma olasılığıdır.
  6. Reşit’in yirmi yıla mahkum edildiği ilk mahkeme kararının Yargıtayca bozulmasında, cesaret ve çaba gösteren Başsavcı Fahrettin Karaoğlan’ın olayın hemen ertesinde anlaşılamayan bir biçimde ölmesi, olayın en şaibeli kısımlarından biridir. Bu konu kitapta fazlaca yer almamakla birlikte en can alıcı malzeme de burada olabilir.
  7. Bolu’da sürdürülen üçüncü dava esnasında, Reşitle içeriği anlaşılamayan, gizli bir görüşme yapmış olan Ankara’nın 18 yıllık ünlü Valisi Nevzat Tandoğan bu konuda tanıklık için çağırılır ve mahkemece dinlenir. Aynı gün Nevzat Tandoğan evinde kendi yatak odasında intihar eder! Ölümü şüphelidir, katledildiğini söyleyenler de olmuştur.
  8. Olayın neredeyse beş tane görgü tanığı olmasına karşın, bu kişiler ilk mahkemede hiç dinlenilmez, sonrakinde tutarsız ve yalan söyledikleri alenen açık olduğu halde üzerlerine gidilmez, ancak üçüncü mahkemede (Kazım Orbay genelkurmay Başkanlığından ayrıldıktan sonra) görgü tanıkları dinlenir. Katil’i yüz yüze gören ve konuşan kişiler; Faiz Yörükoğlu, Sultan, Celadet Conk, izzet ve İzzetin karısı.
  9. Söz konusu görgü tanıklarına rağmen o muayenehaneye hiç gelmemiş olan Reşit’in ilk davada katil olarak hükmedilip yirmi sene cezaya çarptırılmış olması, tarihimizin en tuhaf  adaleti sayılmıştır.
  10. Haşmet ile Doktor arasında gizli ve önemli bir ilişki olmayabilir. Doktorun olay öncesinde Amerika’ya gitme hazırlığı ve bir şeylerden korktuğunu zannettirecek izlenimler, zannedildiği gibi direkt olarak Haşmet’e yönelik olmayabilir. Aslında Haşmet’in kendisi bir maşa olabilir! Çünkü Haşmet önemli bir kişinin neredeyse dokunulmaz olan oğludur ve kendini bir şekilde ispat etme yaşında ve konumundadır.
  11. Böylece gerçek suçlu, resmi makamlarca korunması gereken Haşmet’in arkasında güvenle saklanır. Konu sırf Haşmet yüzünden deşilememiş olabilir ki bu da gerçek suçlunun dahiyane planına işaret eder.
  12. Olayın geçtiği ve davanın sürdüğü yıllar itibariyle Türkiye’nin şartları son derece hassastır; tek partili rejimden çok partiye geçiş sancıları tam da o zamana denk gelmiş, gerek halk gerekse basın tarafından olağanüstü ilgi çekmiştir.
  13. Sonuçta 18 yıl hapis cezasına çarptırılan Haşmet, genel af uyarınca 4,5 yılda serbest kalmış ve ilginç hayatına kaldığı yerden devam etmiştir.

 

Kitap konusu olay Film yapılacaksa bazı konularda önemli kararlar almak gerekebilir;

 

  1. Amerika’da örnekleri sıkça görülen bir mahkeme filmi çekilebilir; ancak bunun sakıncaları bizdeki sistemin biraz yetersiz olması ve 31 celse boyunca neredeyse çocukça diye nitelendirilebilecek bir “havanda su dövme” durumu olduğundan, seyirci için çok ilginç olmayabilir.
  2. Cinayet sebebi hala bilinmemektedir eğer film de bu minval üzerine gidecekse yine sıkıcı olma olasılığı ile karşı karşıya kalınır. Oysa akla gelen bazı çözümler değişik taraflar gözünden iddia olarak ortaya atılır ise konu izleyici açısından tatminkar olur.
  3. Gerçek isimlere ve yerlere dayandırılacak bir filmde gerek resmi makamlar gerekse ilgili üçüncü kişiler nezdinde itirazlara ve davalara hazır olmak gerek.
  4. İyi düşünülüp senaryolaştırılır ise çok güzel bir film olur. Hatta bu konuda bir çığır bile açabilir. Her halükarda titiz bir çalışma gerektirdiği açık. Ünlü “Olağan Şüpheliler” filmini andırır biçimde düzenlenebilen bir sunum çok ilgi çekebilir.
  5. Filmin kimin gözünden seyirciye aktarılacağı da çok önemli; Belki bir gazetecinin detayları gizli tutulmuş arşivinden aktarılıyormuş gibi yapmak bazı konularda ifade kolaylığı sağlayabilir.

 

 

Sibel Atasoy

22.03.04

Kuantum Denemeler

Kuantum Hakkında Denemeler

  • 1. Temelde kuantum denen şey aynı anda hem dalga hem parçacıktır.
  • 2. Fakat ölçmeye veya gözlemlemeye kalkarsanız ya dalgayı ya da parçacığı bulursunuz. İkisi aynı anda saptanamazlar!
  • 3. Dalga ve parçacığı aynı anda net bir şekilde saptayamama durumu, Heisenberg’in ünlü belirsizlik İlkesinin özüdür.

Bu olgu, tıpkı koca bir kazan çorba içindeki şeyler gibi, hiçbir şeyin sabit ve tam ölçülemediği, belirsiz sanki hayaletvari, kolay kolay anlaşılamayacak olma olgusunu Newtoncu determinizmdeki her şeyin sabit, belirli ve ölçülebilir olma olgusunun yerine koymuştur.

  • 4. Bu durumda ya elektron parçacık konumundaysa onun kesin durumunu, ya da dalga konumundaysa momentumunu (hızını) ölçebiliriz. Gerçeklikle ilgili her şey bir olasılıktır ve öyle kalmaya da mahkumdur.

Örnek: Dalgınlık anlarımızda birbirine bağlı birçok his bazen görüntü oluşur, bunların ayırımına varamayız, öylesine geçerler. Gözümüz dalmıştır sanki. Bir düşünceye odaklandığımızda ise yalnızca o düşünce oluruz. Bir yandan düşünüp bir yandan dalmamız mümkün değildir. Düşünmeye başladığımız anda dalga hareketi çöküşe uğrar.

  • 5. Elektronların çoğu ve atomaltı varlıklar ne tam anlamıyla parçacık, ne de dalgadırlar. Onlara daha muğlak bir karışımla “dalga paketi” diyebiliriz.
  • 6. “Tamamlayıcılık Prensibi“, varlığın iki türlü tanımı da birbirini tamamlar ve “tek bir paketten” çıkmış olur. Temel varlığın şu ya da bu şekilde görülmesi koşulların tümüne bağlıdır. (Herhangi birinin o varlığa bakıyor olup olmadığı, ne zaman ve niçin baktığı gibi koşullar)

Sir W.Bragg, “Temel parçacıklar, pazartesi,  çarşamba ve cumaları dalga, Salı, Perşembe ve cumartesileri parçacık gibi görünüyorlar” diyerek şaşkınlığımızı şakaya tahvil ediyor.

  • 7. Hem dalga hem de parçacık aynı derecede varlığın temel unsurudur; yani her biri maddenin beliriş yollarından biridir ve maddeyi birlikte oluşturur.
  • 8. Kuantum kuramı; hareketi, kesintiye uğramış bir dizi sıçrama diye tanımlar. Bu onun fizikte yapmış olduğu en belirgin kavramsal değişikliktir. Max Planck, tüm enerjinin bir spektrum içinde akımlar halinde sürekli akmayıp, “kuanta” denilen paketler içinde ışınlar yaydığını buldu. Niels Bohr ise elektronların, süreksiz kuantum sıçramaları şeklinde bir enerji durumundan diğerine atladıklarını gösterdi.

Film şeridindeki karelerin sunuluşundaki ardı ardına sıralanış, yukarıdaki ifadeyi andırmaktadır. Atomaltı parçacıklar belki daha doğal gelen bir sıralanış içindeki planı yok sayıp 2-3 sonraki kareye sıçrıyor olabilirler.

  • 9. Bu kesintili yolda “gerçekliğin” sabit bir edimsellikten değil, bilebileceğimiz bir takım edimsellik olasılıklarından ibaret olduğu dünyada, bir parçacığın hareketini ne kadar derinden incelerseniz o denli anlaşılması zor hale gelir. “Anlaşılmazlık” kuantum hareketinin en büyük sorunudur; daha büyük sorun ise bütün o kayıp olasılıkların nereye gittiğidir!
  • 10. Doğanın türlü olasılıklarından biri hangi aşamada ve niçin , kendini “gerçek şeyler” dünyasında sabitler?

Olasılık dalgası görünümündeki bir elektron bir yörüngeden diğerine geçmeye niyetlendiğinde, gelecekteki durağanlığına yönelik, sonunda yerleşebilme olasılığı     olan tüm yörüngelerin nabzını aynı anda ölçer!

Bu yoklama mahiyetinde etrafa gönderilen dokungaçlara sanal geçişler denir.            Elektronun sonunda geçtiği kalıcı evine ise “gerçek geçiş” deniyor.

  • 11. “Sanal geçişler” enerji tutmazlar ve bu yüzden de enerjiyi daha ileri gitmeden tersine çevirirler. (Yukarıda dokuzuncu maddedeki “bütün kayıp olasılıklar” tanımı sanal geçişler için kullanılan bir ifade.)
  • 12. “Çok dünya” kavramı, her birinde bir versiyonumuzu bulabileceğimizi ve bu farklı versiyonların farklı olaylar zincirinin gelişmesini sağladığını öne sürer. “hiçbir kayıp olasılık yoktur!” Bunun izlerini evrimin mucizevi ilerleyişinde görebiliriz. Az ömürlü iki mutasyon uzun ömürlü (asıl geçiş) bir melez oluşturabilir. Biz insanlar büyük bir olasılıkla böyle iki “sanal türün” melez birleşmesinden oluştuk.
  • 13. Eğer tüm potansiyel şeyler tüm yönlere doğru sonsuz olarak uzanıyorsa bunlar arasında bir ayrılık olabilir mi? Bütün şeyler ve bütün anlar her noktada birbirleriyle temas halindeler; “tüm bu sistemin BİRliği onu mükemmel kılmıştır. Parça bütünde ve bütün her bir parçadadır. Zaman ve mesafeler anlam yitirirler. Kuantum şu ana kadarki en büyük kavramsal meydan okumadır.
  • 14. Gözlemlenmemiş kuantum olayı, gözlemlenmiş olandan tamamıyla farklıdır. Schrödinger’in Kedisi; Gözlenmeden önce dar iki yarıktan aynı anda gizemli bir biçimde geçmeyi başaran görünmeyen foton ışınları, biz gözlemlediğimizde ya birinden ya ötekinden geçmeyi seçerler ve biz bakarak kediyi öldürürüz!

Kısaca, sonsuz ve çok olasılıklı kuantum dalga fonksiyonu görüldüğü (ya da     kaydedildiği) anda tek ve sabit bir gerçeklik olarak çözünür.  Biz baktığımızda dalga   fonksiyonu neden çöker? (cevabı fizikçiler tarafından şimdilik bilinmiyor!)

  • 15. Kuantum fiziğinde bir şeyin varlığının onun tüm çevresine bağlı olma durumuna “bağlamsallık” denir. “Durum içindeki hakikat!”
  • 16. Gözlemci, gerçeği yaratmaz. Dalga fonksiyonu içinde zaten var olan bir olasılığa “somut bir şekil” verir. Görünür hale getirir.
  • 17. Yeni fizikte ifade edilen temel gerçekliğin davranış biçimiyle ilgili bir şey, bizden neredeyse tüm bilinç sorunsalını gözden geçirmemizi talep eder. Ve bu yalnızca kendimizle ilgili değil evrendeki tüm şeyleri kapsamalıdır.
  • 18. “Ya insan biricik değilse?” Bilinçli oluşumuzu evrendeki diğer şeyler ve yaratıklarla, belki de evrenin kendisiyle paylaşıyorsak?

Acaba biz insan varlıklar bildik Batı geleneğinin ileri sürdüğü gibi diğer bütün    şeylerden farklı mıyız yoksa bizim bilincimiz evrendeki diğer şeylere/şeylerle   süreklilik mi kazandırıyor/kazanıyor?

Oysa gerçeklik hem dalgaları (ilişki) hem de parçacıkları (bireysellik) kapsar.

  • 19. David Bohm’a göre; bir noktaya yoğunlaşmış düşünce, elektronun parçacık yönü, ilham ise dalga yönü gibidir, ikisini aynı anda deneyimleyemeyiz.
  • 20. “Bose-Einstein Yoğunluğu“: Belli bir çizginin üstünde enerji pompalanan moleküllerin birlik içinde titreşim yaydıklarını göstermiştir. Kendilerini olabilecek en düzenli yoğun dönem konumuna sokuncaya kadar devam ederler.
  • 21. Bose-Einstein Yoğunluğu’nun en önemli özelliği; düzenli bir sistem oluşturan parçaların yalnızca bir bütün olarak davranmaları değil “bir bütün oluşturmalarıdır“. Her parçanın kimliği öyle bir birleşime uğrar ki kendi bireyselliklerini tamamıyla yitirirler.
  • 22. Bilinçliyi bilinçli olmayandan ayıran şey, nöron bileşenleri arasındaki B-E Yoğunluğudur.
  • 23. Bir iş esnasında durup dalgınlıkla geçirdiğim anlar bilincin sınır bölgelerinde “zihnin alacakaranlığı” denen bölgede bulunurum. Ve bir çok olasılığı birinin üzerinde özellikle durmaksızın seyrederim/yaşarım. Bir an gelir bedenimde meydana gelen rahatsızlık beni yoğunlaşmaya kışkırtır. Gerilimden kurtulmak için yoğunlaşır ve bir seçim yaparak “olası düşüncenin dalga fonksiyonunu çökertirim.”
  • 24. Yani insan özgür iradeye sahiptir. Bedenimin rahatsızlık durumu, yalnızca seçim yapmamı gerektirdi; seçimin kendisi özgürdü. Rahatsızlık, seçimimin ne olacağının bağlayıcı ya da yönlendiricisi değildi.
  • 25. Kuantum işlemlerinde, bir şeyin olabilme olasılığı, onun olabilmesi için gerekli enerjinin miktarıyla ilgilidir.

D.Zohar’ın Kuantum Benlik Kitabından özetleyen Sibel Atasoy

2002- Ortaköy

Devamı için:

https://blog.sonsuz.us/?p=3567

Büyücünün Yolu

DEEPAK CHOPRA – Büyücünün Yolu

-Birinci ders-

 

Büyücüler, Gören’lerdir. Neyi görürler? Onlar gerçeği birçok parçalar halinde değil, bir bütün olarak görürler.

Tüm evreni içinde bulacağın gün gelecek ve böylece büyücü olacaksın. Büyücü dünyada yaşamaz, dünya büyücünün içinde yaşar. (BY26)

Zıtlıkların oyunu -zevk ve acı, zengin ve fakir, iyi ve kötü- sadece büyücünün bakış açısıyla görmeye başlayıncaya dek gerçek gibi görünür. Ama yine de günlük yaşam sahnesinin sıradan insanlar için çok gerçek olduğunu inkar etmez büyücü. Yalnızca duyularınıza, gördüklerinize ve hissettiklerinize inanırsanız, dışardaki yaşam oyunu da gerçek yaşamdır. (DJ da savaşçı/büyücü olmak için ilk şartın; kendini önemsemeyi bırakmak olduğunu söyler, şimdi Merlin’in ifadesiyle bunu karşılaştırın)

“Neyi gördüğün üzerine düşünerek zaman harcama, niye gördüğünü düşün.” (Kant’ın insan yapısına dair şaşkınlığının göstergesi neydi? Derslerinde başarılı olamayan çocuğu alıp psikoloğa götüren ama bu arada çocuğa kızmaktan kendini alamayan ebeveynlerin durumu!)

Böylece ilk ders şuna gelir: Sınırsız benliğini görmek için sınırlı benliğinin ötesine bak. Ölümlülük maskesini atıp büyücüyü bul! O, içinizden başka bir yerde değildir; ancak göreceklerinizi tam zamanında görürsünüz, adım adım. Görmezden önce, hayatta, yaşadığınızdan daha fazla bir şeyler olduğuna dair bir his gelir. (BY28)

(Bir kitap okudum hayatım değişti fenomeni!)

İlk ders büyücüyü bulmak ve onun, zihin ya da duygular tarafından adapte edilmiş bakış açısından çok farklı olana saygı göstermektir. Duygular hisseder ve tepki verir. Öte yandan zihin , daha ağır bir şekilde işler. Geniş bir anılar dosyasına sahiptir ve sürekli bunlar arasında gidip gelir, eskiyle yeniyi karşılaştırır; şu iyidir, bu kötüdür, bu tekrarlanmaz şeklinde hükümler getirici gecikmiş bir tepki verir (hislere oranla)

Büyücüde her iki tepki de yoktur; ne ani ne gecikmiş; o, dünyayı görür ve her ne oluyorsa bırakır olsun. Bu pasiflik anlamına gelmez. (Peki ne anlama gelir? Üzerinde tartışın) BY30

Standart insan “bunu seviyorum” dediğinde, daha evvel onu yapmaktan hoşnut kaldığı şeyi tekrarlamayı sevdiğini söylemektedir. Hayat, yukardaki her iki tepkiyle bize sürekli seçim yaptırır, tekrarlamaktan hoşlandıklarımız ve tercih etmeyerek öldürdüğümüz diğer olasılıklar!

Seçmek yanlış değildir ama çaba gerektirir ve varlık çabayla elde edilmez. Seçme alışkanlığı çok enerji harcatır! Çünkü zihin sürekli incinme, hayal kırıklığı, yalnızlık ve diğer tüm acı verici deneyimlerin tekrarlanmaması için tetikte bekler. Peki zihin ne zaman sessiz kalacak?

Sessizliğin olmadığı yerde büyücüye yer yoktur. (DJ de öğrencilerine sürekli iç konuşmayı kesmeleri gerektiğini söylerdi, iki tespiti karşılaştırın. Bununla ilgili önerileri -meditasyon, dini vecibeler,doğa vs.- tartışın. Sükut neden altındır?)

Merlin Zihinle tartışmaz. Tüm tartışmalar düşünmekten doğar ve büyücü düşünmez. O görür. Bu mucizevi olana açılan kapıdır (neden?), içinizde ne görürseniz dışarıya da onu yansıtırsınız. (DJ, savaşçı gerekeni yapar demiştir, bu iki tespiti karşılaştırın)

Büyücü içinizdedir ve bir tek şeyi ister: Doğmayı. (BY31)

 

Hazırlayan: Sibel Atasoy – 28.10.07

 

 

DEEPAK CHOPRA – Büyücünün Yolu

İkinci Ders

 

Sihir ancak masumiyetin dönüşüyle geri gelebilir.

Büyücünün özü dönüşümdür.

 

Masumiyet üstü örtülmeden önceki doğal durumumuzdur. Üstünü örten şey ise ben imajımızdır. Kendimize ne kadar dürüstçe bakmaya çalışsak da, yıllar içerisinde kompleks bir şekilde birbirine geçerek oluşmuş bir imaj görürüz, başka bi şey görmek pek olası değildir (BY33). (ben imajı nedir, nasıl oluşur, havuzdaki daireler ve kesişmeleri)

Büyücü kendini her yerde görür çünkü onun bakışı masumanedir. Bir büyücü, hala bir egosu ve ben-imajının olduğunu bilir ama bunlar onu engellemez. (Don Juan’ın kendini önemsememek ilkesi ile karşılaştırın, eski büyücüler insanların kaç çeşit olduğunu saptamışlardı?)

Birbirimizi tanımlamak için kullandığımız isimler ve en basit tanımlamalar (arkadaş, aile, yabancı gibi) yargılarla yüklüdür. Örneğin arkadaş ve yabancı arasındaki uçurum yargılarla doludur. Bu yargılamalar, onları su üstüne çıkarmasak da, tozun merceği kirletmesi gibi görüşümüzü bozarlar. (Objektiflik var mıdır? Kavram olarak tartışın)

<

p align=”center”>Bazen cümleleri takip etmek zor
iç içe geçmiş sepetlerimin en içine
düşüyorlar
uzaklardan bir ses gibi geliyor
çok diplerden
bana ulaşmadan öyle belirsizleşiyorlar ki
kelimeler kayboluyor
uzun bir yılan gibi belli belirsiz
bir kuyruk kalıyor o cümleden geriye.

Onun çevresinde pastel rengi ışıktan
saçaklar dönüyor gelişi güzel.
yani o cümleyle aramda
duyguların denizi var dalga dalga
yani birleşmemiz çok zor
onlar dönüp dururken biteviye
hep aradan BİR AN göreceğim yüzünü
Bütün cümleler hepsi
bundan mı ibaret yani Sibel?!

<

p align=”center”>Öyleyse bu cümle bir kırbaç da olabilir
bir atkı da
Bir yay ve belki oku da olabilir
aramızdaki dalgaların şiddetine bağlı
o dalga bazen şimşek gibi
bazen bir meltem.
hepsinin ardından başka görüyorum yüzünü
oysa sen hep birsin
sonsuz sayıda ifade biçiminden BİR-i-sin.

10.01.05-SA-şiirimsiler

 

İnsanlar dışarıya bakıp nesnelerin büyüsüne kapıldılar ve gördükleri herşeyi isimlendirip kullanmak için can attılar. Tüm kuşlar ve vahşi hayvanlar isimlendirilmeliydi, yemek veya zevk için bitkiler yetiştirilmeliydi, topraklar keşfedilmek için vardı. Merlin bunların hiç birine ilgi göstermedi. Büyücüler genelde meşe, ceylan veya takımyıldız gibi en sıradan şeylerin bile isimlerini bilmezler. Ama bir büyücü bunlardan birine dalıp saatlerce bakabilir ve bunu tüm benliğini vererek yapar. (BY34)(Kafamızda taşıdığımız etiketleri konuşalım, olmayabilir miydi, olduysa bile şimdi ne yapılabilir?)

Zihnin hızı hayranlık vericidir ama bu hız bizi sıkıntıdan kurtarmaz. Hakkında fikir yürütebildiğiniz şeyleri deneyimlemişsinizdir ve deneyimlediğiniz şeylerden sıkılacaksınızdır!!!

Sürekli dönüşmesi gereken sensin dedi Merlin, paslanmaya yüz tutmuş benliğinle dünyayı yeni gözlerle görmeyi bekleyemezsin!

Büyücü hiçbir şeyi iki defa aynı şekilde görmez. (Neden?)

Masumiyet zihnin ötesindedir. Şu anki durumunuzu yargılamayın. Bilinmesi gereken ilk şey; ne yapılmaması gerektiğidir! Masumane bir şekilde görebilmenin sırrı, görmeyi umduğumuz şeyle koşullanmamış olan yeni bir bakış açısındadır (Don Juan’ın bileşim noktasını hatırlayın)

Eğer şurdaki ağacı gerçekten görebilseydin dedi Merlin hayretten yere yığılırdın.

(Gerçekliğin, bilinçli gözlemcinin katılımını beklediği kuantum ana fikrini tartışın.)

Bu ders şuna gelir: “masumane bir şekilde görürsen hayat verirsin”. Yaradılışın her zerresinde soluk alıp veren sevginin farkına vardığımızda, masumiyetimizin de farkına varacağız. (BY37)

 

Hazırlayan: Sibel Atasoy-16.11.2007

Sokrat’ın Phaidros ile söyleşisi

      

Hayır, insanın bir aşıkı oldu mu, bu sapıtmıştır ötekinin aklı başındadır diye, aşksız bir adamı aşıka üstün tutmamalıdır. Sapıtmanın kötülük olduğu açık açık bilinseydi böyle konuşmaya hak verilirdi; Halbuki en büyük iyilikler bize muhakkak bir tanrı vergisi olan sapıtmanın aracılığıyla gelir. Delphosi’nin kadın bilicisi, Dodone’nin kendi kadın rahipleri, Hellas’ı devlet işlerinde olsun, halkın özel işlerinde olsun bir çok önemli hizmetleri sapıtma halinde- iken gördüler; Akılları başlarında olduğu zaman ya pek az şey yapabiliyorlardı, yahut hiç bir şey.

 Tanrı vergisi bir seziş sayesinde Sybilla ve daha nice kimseler birçok insanlara birçok defalar gelecekte tutacakları doğru yolu önceden göstermişlerdir. Bunları sözünü etmek herkesin bildiği şeyler üzerinde oyalanmak olur. Fakat şu nokta gerçekten dikkate alınmaya değer; Kelimeleri yaratmış olan eskiler Mania’yı (Karşılığı sapıtma olan kelime ya da aşk) çirkin ve ayıp bir şey anlamında kullanmadılar. Böyle olsaydı sanatların en güzeline geleceği öğreten sanata, o kelime ile ilgili olarak Manike derler miydi? Ona bu adı verdiler, çünkü Manianın bir Tanrı vergisi olarak, gerçekten güzel bir şey olduğunu kabul ediyorlardı. Şimdikiler bu kelimelerin içine bir t sokuşturarak, Mantike ( bilicilik bilimi, tanrılar bilimi anlamında da- kullanılırdı) sözünü vücuda getirdiler.

 

Kendinden geçmenin ve sapıtmanın Musa’lardan gelen bir üçüncü çeşidi vardı. Bu, ince ve temiz bir ruhu ele geçirdiği  onu uyandırır, önüne katar ve eskilerin gördüğü sayısız büyük işleri lirik veya başka cinsten şiirlerde coşkun bir dille anlatarak, gelecek nesillerin eğitimini sağlar. Biri, sadece nazımda ustalığın iyi bir şair  olmaya yettiğini sanıp Musa’lardan gelen sapıtmayı içinde durmaksızın şiir kapısına yanaşmaya cesaret ederse, ancak yarım yamalak şair olabilir; Çünkü ilhamlı bir insanın vücuda getirdiği şiir, daima, heyecansız bir insanınkini gölgede bırakır.

 

Sana daha başkalarını da söyleyebilirim ama, bize Tanrılardan gelen sapıtmanın bütün güzel neticeleri işte bunlardır. Öyleyse, sapıtmadan dehşet duymaktan sakınalım ve kendini tutabilen aşığı sapıtmış aşığa üstün tutmak gerektiğini iddia edenler karşısında şaşkınlığa düşmeyelim. Bu tür iddia sahibi olanlar, bahsi kazanabilmek için, Tanrıların, aşığa ve sevgilisine aşkı, onların iyiliği için vermediklerini ispat etmelidirler. Bizde, buna karşı aşk denilen bu sapıtmayı  Tanrıların, aşığı ve sevgilisini son derece mesut etmek düşüncesiyle verdiklerini ispat etmeliyiz. Şüphesiz  bu ispatımıza bilgiçler inanmayacaktır; Fakat bilgeler inanacaklardır.

 

Öyleyse her şeyden önce, Tanrılık olduğu kadar insanlık da olan ruhun tabiatı hakkında, hem kendi eylemlerini, hem de kendine gelen etkileri göz önünde bulundurarak, gerçek bir fikir edinmeye çalışalım.

Şu ilkeden hareket edeceğiz; her ruh ölümsüzdür.Çünkü daima hareket halinde olan şey ölümsüzdür. Başkasından hareket alan ve kendisi başkasını hareket ettiren şey ise, hareket durunca yaşamaz olur. Yalnız kendiliğinden hareket eden varlıktır ki, kendi kendisini terk edemeyeceği için, hep hareket halindedir; Hatta bütün öteki varlıklar için bir hareket kaynağı ve ilkesidir.

Bir ilkenin doğuşundan bahsedilmez, çünkü doğan her şeyin bir ilkesi olduğunu kabul etmek zorundayız, ilkenin kendisiyse hiçbir şeyden doğamaz. Öyle ya, ilke bir şeyden  doğmuş olsaydı  ilkeliği kalmazdı. İlkenin mademki doğuşu olamıyor, öyleyse sonu da olamaz. Çünkü, ilke yok olsaydı hiçbir zaman kendi kendine bir hiçten tekrar doğamazdı, ve her şeyin bir ilkeden doğması gerektiğine göre, kendinden de hiçbir şey doğamazdı. O halde kendi kendine hareket eden varlık hareketin ilkesidir ve bu varlığın ne yok olması mümkündür nede yeniden doğması. Başka türlü olsaydı üstümüzde gök ve bütün canlı varlıklar hareketsiz kalır, yok olurdu ve artık bir daha hareket edebilmeleri, yeniden doğmaları mümkün olamazdı.

Kendiliğinden hareket eden varlığın ölümsüzlüğü böylece ispat edilmiş olunca, ruhun özü ve kavramının  hareket olduğunu tasdik etmekte hiç kimse tereddüt göstermeyecektir.

Gerçekten hareket kendisine dışarıdan gelen her cisim ruhsuzdur. Kendiliğinden hareket eden şey, ruhun ta kendisi olduğuna göre, bundan şu zorunlu netice çıkar; Ruhun başlangıcı yoktu sonu da olamayacaktır.

Ruhun  ne olduğunu göstermek için mutlak olarak tanrılık bir bilgiye ve pek geniş bir açıklamaya ihtiyaç vardır. Fakat ruh denilen şeyin ne olabileceğini tasarlamak için, bir insan bilgisi ve daha dar bir açıklama yeter. Bizde ondan bu şekilde bahsedeceğiz.

 

Ruhun, kanatlı atlarla arabacının bir araya gelmesinden doğan bir kuvvete benzediğini tasarlayalım. Tanrıların atları ve arabacıları hep iyidir, iyi soydandır; Halbuki öteki varlıklarınkiler hep aynı değerde olmayan soylardandır. İlkin kendimizi ele alalım: Bir kere arabacı bir çift atı idare ediyor. Sonra bu atlardan biri güzel, iyi ve pek üstün bir soyda olduğu halde öteki pek kötü bir soydandır ve birinciye her bakımdan karşıttır; Tabii, bu durumda arabacını işi pek güç ve zahmetli bir iş olacaktır. Fakat acaba canlı neden bazen ölümlü bazen de ölümsüz diye adlandırılıyor?  Buna açıklamaya çalışmalı.

Her ruh, cansız şeylerle ilgilenir ve kah şu şekil kah bu şekil altında bütün evreni devreder. Bu ruh yetkin ve kantlı iken göklerde dolaşır ve bütün evreni idare eder kanatlarını kaybedince, katı bir şey üzerinde tutununcaya kadar havalarda savrulur. Tutunduğu bu katı şey üstünde yerleşir, topraktan bir vücudu olur. Bu vücut, ruhtan aldığı kuvvetle kımıldandığı halde kendi kendine hareket ettiğini sanır. İşte bir vücutla bir ruhtan meydana gelen bu bütün, canlı varlık adını alır ve ölümlü diye vasıflandırılır.

Ölümsüz sıfatına gelince, bu, hiçbir mantıklı düşünüşle tanımlanamaz; Ancak, Tanrı hakkında ne yeter derecede bilgimiz nede deneyimimiz olmadığı için, kendimize göre bir Tanrı tasarımı kurarız: Bir ruhu birde vücudu olan ve ruhu ile vücudu tabiatıyla üstün bir bengilik süresince birleşmiş bulunan ölümsüz bir canlı. Neyse herkes dilediğini söyler; Tanrının istediği neyse o olsun. Biz şimdi ruh kanatlarını ne sebepten kaybeder, düşürür, bunu araştıralım. Bu sebep şudur;

 

Tabiat, kanada, ağır olan şeyi Tanrılar soyunun barındığı yüksekliklere çıkarmak yetisini verdi; denilebilir ki bedenle ilgili şeyler içinde, Tanrılık olmaktan en çok pay almış olan kanattır. Tanrılık şey ise, güzel, bilge, iyi olan ve bu değerlere benzer daha ne varsa kendinde bulunan şeydir. Bu iyi şeyler ruhun kanatlarını besler, geliştirir; çirkinlik ve kötülük gibi bunların karşıtı olan kusurlarsa, bu kanatları harap eder, yok eder.

Büyük Baş Zeus, kanatlı arabasını sürerek göklerde en önde ilerler; her şeyi düzene koyar, her şeye göz kulak olur. Arkasından, on bir bölük halinde, Tanrılar, Daimonlar ordusu yürür. Hestiya (hareketsizliği temsil eden tanrı) tek başına Tanrılar evinde kalmıştır; işte bunun içindir ki, idare edici Tanrı mertebesine yükselmiş olan oniki tanrının yalnız onbir  tanesi,

kendilerine gösterilmiş olan sıraya göre, bölüklerini başında yürümektedir. Birçok mutlu görünüşler, birçok Tanrılık hareketler göğün içini canlandırır. Orada Tanrılar, her biri kendine ait olan işi görmek için dolaşırlar; onlarla birlikte bulunmak isteyen herkes arkalarından gidebilir, çünkü çekememezlik denilen şey Tanrılar korosuna yanaşamaz. Yemeklerini Tanrılık ziyafette yiyecekleri zaman, göğün katlarına tırmanıp gök kubbesinin en yüksek noktasına çıkarlar. Daima dengeli olan Tanrı arabalarının idaresi kolaydır, bunlar istenilen yere kolayca  tırmanırlar. Halbuki artlarından gelenler oralara zahmetle tırmanır. Çünkü soyu bozuk olan atlar sendeler ve sürücüleri iyi eğitmemişse, gemi azıya alıp arabayı dünyaya doğru sürüklemeye başlarlar.Bilsen  bu, ruhta ne çetin, ne zahmetli bir savaştır.

 Ölümsüz denilen ruhlar, göğün en yüksek noktasına varınca dışarıya çıkarlar ve kubbenin tepesinde dururlar. Devir hareketiyle onlarda devrederler, böylece gök kubbesinin dışındaki gerçekleri temaşa ederler. Şimdiye kadar yeryüzünün hiçbir şairi bu gök ötesi bölgeyi şakımadı, bundan böyle de hiç biri onu gereği gibi şakıyamayacaktır. Bununla beraber ben, bu bölgeyi tanıtmaya çalışacağım; çünkü, hele dorunun kendisinden bahsedildiği zaman, doğruyu söylemekten korkmamalı. Gerçekten, renksiz, şekilsiz, dokunmak istesen varlığı ile yokluğu belirsiz gerçek, ancak ruhu idare edenin, aklın göre bileceği gerçek; asıl bilginin yurdu olan gerçek, işte o bölgede bu vardır.

Bunun içindir ki, bir Tanrının zeka ile katkısız bilgiyle beslenen düşüncesi, kendine yaraşan besinlerle beslenmeye dikkat eden her ruhun düşüncesi gibi, neden sonra gerçekliği yeniden görünce bir rahatlık duyar ve gök kubbesi devrini tamamlayıp onu aynı noktaya getirinceye kadar geçeğin temaşası ile beslenir, mutlu olur.Ruh, böyle devrederken, öz doğruluğu görür, bilgeliği görür, bilgiyi görür. Ama gördüğü ne olgu halindeki bilgidir, nede şimdiki yaşayışımızda varlıklar adını verdiğimiz şeylerdeki başkalıklara göre başka başka olan bilgidir; bu, gerçekten bir gerçek olan şeyin bilgisidir. Gerçekten olan başka şeyleri de böylece doya doya temaşa ettikten sonra, ruh, göğün içine girer ve yerine döner. Oraya önünce arabacı atları yemliğe çeker; onlara, yem olarak Ambrosia (tanrı yemi), su olarak da nektar (tanrı içkisi) verir.

Tanrıların hayatı işte böyledir. Şimdi  öbür ruhlara geçelim. Bunların kimi Tanrıların ardından gitmek için elinden geleni yapar, arabacısının başını göğün dışına çıkartır ve gök kubbesi ile birlikte dönerken atlarının aksiliği yüzünden, gerçeklere güç hal ile göz atabilir. Geri kalanlar, hepside yukarı çıkmaya can attığı için, yolu tutarlar. Fakat boşuna! Biri ötekinin önüne geçmeye çalışarak, itişe kakışa, birbirini çiğneyerek, akıntıya gömülüp giderler. Eşi görülmemiş bir yığılışma, bir boğuşma, bir kanter içinde kalma! Arabacıların beceriksizliği yüzünden bir çok ruh topal olur, çoğunun kanatları zedelenir. Hepsi, sürekli çabalamalarına rağmen, gerçeğe temaşa etmek nedir bunun tadamadan uzaklaşır; artık kanaatle beslenirler. Hakikat ovasını bulmak için sarf edilen bu çetin gayretin sebebi şudur; ruhun en iyi kısmına yarayışlı olan besin bu ovadaki çayırlıktan gelir, ruha o hafifliği veren kanatlar ancak bununla beslenebilir.

 

Birde Adrasteia konunu var. Buna göre, bir tanrının ardı sıra gitmiş ve asıl gerçeklerden bazılarını görmüş olan her ruh, bir daha ki devrine kadar esen kalır ve daima Tanrısının ardı sıra gidebilirse, her zaman esenlik içinde olur. Fakat bu, Tanrıların ardı sıra gidemediği için gerçekleri temaşa edemez, bir bahtsızlık eseri olarak da unutmaya ve kötülüğe gömülürse, ağırlaşır; bir kere de ağırlaştı mı, kanatlarını kaybedip yeryüzüne düşer.

Bu kanuna göre, böyle bir ruhun hiçbir hayvanın ilk neslinde yerleşmemesi buna karşı, gerçeklerin en çoğunu görmüş olan bir ruhun ilerde feylesof veya güzelin, musaların ve aşkın dostu olabilecek bir adamın tohumunda yerleşmesi gerektir.

Bütün bu adamlardan hangisi doğrulukla hareket ederse onun hayatı daha iyiye gider, hangisi eğrilik ederse onun hayatı kötüye doğru gider.Hiçbir ruh, geldiği yere on bin yıldan önce dönemez ( On bin yıllık devire Von denilmektedir.) Zaten ruh, dürüst  feylesofun veya gençleri feylesofça bir aşkla sevmiş bir adamın ruhu olmamışsa bu zamandan önce kanatlanamaz. Dediğim ruhlar bin yıllık devirlerin üçüncüsünde, bu devirlerin her üçünde de demin sözümü ettiğim şekilde yaşamış olmak şartıyla, yeniden kanatlanırlar ve üç bininci yıl sonunda tekrar tanrılara dönerler. Öbür ruhlara gelince; İlk varlıklarını tamamladıklarında sorguya çekilirler. Hüküm neticesinde kimi cezasını çekmek üzere yer altı zindanlarına gider, kimi de verine hükümle hafiflediğinden göğün şu veya bu katına yükselir ve orda, yer yüzünde insan şeklinde yaşadığı sırada hak etmiş olduğu bir yaşayış içinde yaşar. Bin yıl tamamlanınca, gerek yer altına gidenler gerekse göğe çıkanlar kur’a  çekmek, aynı zamanda ikinci varlıklarını dilediklerini seçmek için geri gelirler. İşte bu sırada bir insan ruhu  bir hayvan vücuduna, bir hayvan ruhu- vaktiyle bir insan ruhu olmuş olmak şartıyla-yeniden bir insan vücuduna geçebilir.Doğrusu, hakikat nedir asla görmemiş olan bir ruhun insan şekline bürünmesi imkansızdır. Çünkü insan olabilmek için, duyumların çokluğunu bir düşünce ile bire indiren ve adına İdea denilen şeyi anlamak lazımdır. Bu ruhumuzun vaktiyle bir Tanrının ardı sıra gittiği, şimdiki varlığımızda gerçeklik sıfatını verdiğimiz şeylere yukarıdan baktığı, gerçekten gerçek olana doğru başını uzattığı zaman görmüş olduklarını anımsamasından ibarettir.

Sadece feylesof düşüncesinin kanatlı olduğu işte bunun için doğrudur. Çünkü onun düşüncesi,

Tanrıyı Tanrı kılan şeyleri anımsama ile gücünün yettiği kadar takip etmekten geri durmaz.

Anımsamadan faydalanmasını iyi bilen, en üstün gizemlere daima en tam şekilde eren insan; ancak böylesi, bir gün gerçekten yetkinleşir. Fakat insanları uğraştıran şeylerden elini eteğini çektiği ve Tanrılık olana bağlandığı için halk ona aklından zoru olduğunu söyler; halbuki o bir Tanrının peşinde kendinden geçmiştir, halk bunun farkında değildir.

 

Sapıtmanın, evet sapıtmanın dördüncü şekli hakkında söylediklerimiz işte bu noktaya gelmek içindi. Bir insan yer yüzündeki güzelliği görerek gerçek güzelliği tekrar hatırladığı zaman ruhunun kanatları yeniden çıkmaya başlar ve ruh, kanatlanmakta olduğunu görünce, havalanmak için sabırsızlanır. Fakat uçmaya gücü yetmediğinden yavru kuşlar gibi bakışlarını yükseklere çevirir. Ölümlü dünyaya  ait işleri bu yüzden ihmal ettiği için onun sapıtmış olduğuna hükmedilir. Fakat onu yükselten bu kendisinden geçme, gerek tabiatı gerekse sebepleri bakımından, hem onu duyan hem de ondan pay alabilen için dünyanın en çok özlenen şeyidir. Bu şekilde kendinden geçip güzelliği genç çocuklarda seven adama aşk delisi denilir. Önceden söylediğim gibi, her insan ruhu, tabiatı bakımından, gerçek varlıkları temaşa etmiştir; böyle olmasaydı bir insan vücuduna yerleşemezdi. Fakat bu yer yüzündeki şeyleri görünce daha önce görüşmüş olduğu gerçekleri yeniden hatırlamak, her ruh için kolay bir şey değildir. Bu, bir zamanlar bu gerçekleri şöyle bir görmüş ruhlar için de yer yüzüne düşünce kötü adamlarla düşüp kalkmak bahtsızlığına uğrayan, bu yüzden kötü hareketlere sürüklenen ve yukarda gördüğü yüce şeyleri unutan kimseler için de kolay değildir. Yalnız pek az ruhta yeter derecede hatırlamak yetisi vardır.­­ Bunlar da, bir zamanlar görmüş oldukları şeylerin bir taklidini bu yer yüzünde görünce kendilerinden geçerler, coşarlar. Bu coşkunluğun neden ileri geldiğini anlayamazlar, çünkü onu gereği gibi çözümleyemezler.

 

Şu muhakkak ki doğruluk, bilgelik ve ruh için değerli olan bütün bu gibi şeylerin yer yüzünde görülen imgelerde hiçbir parıltı yoktur. Örgenlerimizin zayıf olması yüzünden, içimizden ancak pek az kimse asıl gerçeklerin imgeleri karşısında, güç hal ile, bunların neyin örneği olduklarını tanıyabilir. Fakat mesut insanlar korosuna karışıp sen ile ben Zeus’un ardında, ötekiler başka bir Tanrının ardında yürüdüğümüz zamanlar güzellik ihtişamla parıldıyor,hepimizi insanı tanrılaştıran bir manzara karşısında bırakıyordu. Denilebilir ki o zamanlar hepimiz en değerli gizemlerle içli dışlı idik; onları tam bir yetkinlik içinde kutluyorduk; gelecekte bizi beklemekte olan kötülüklerin hiç birinden korkumuz yoktu; tam, sade, değişmez, mesut görünümleri tertemiz ve göz kamaştırıcı bir ışık ortasında temaşa etmemize  müsaade olunmuştu. O zamanlar bizde tertemizdik; taşımakta olduğumuz, adına vücut dediğimiz ve kabuğuna yapışmış istiridye gibi içinde hapsolduğumuz  bu yük bizi henüz  her yandan zedelememişti.

 

Geçmiş zamanlara saygı ve sevgimi ifade etmek için, hatıralar üzerinde bu kadar durmak yeter. O zamanları özlemem bana sözü pek fazla uzattırdı. Güzellik bahsine dönüyorum. Gerçek güzellik, diyordum, öteki gerçekler ortasında parıldıyordu. Yer yüzüne düştüğümüzden beri de, duygularımızın en parlağı sayesinde, bu güzelliğin üstün bir parıltı ile parladığını görüyoruz. Görme gerçekten, duyularımızın en keskinidir. Fakat görme hiçbir zaman  aklı göremez. Akıldan da güzelliğinki kadar aydın bir imge elde edebilseydik, o bizde tasarlanması bile imkansız ne aşklar yaratırdı! Bütün öteki gerçekler için de aynı şey söylenebilir. Fakat şimdiki halde en gözde görünür,en çekici olmak yalnız güzelliğe verilmiştir. Gizemlere erdiğinden beri epey zaman geçmiş yahut yer yüzündeki kötülüklere kendini kaptırmış olan insan, bu dünyada güzellik adı verilen şeyi temaşa ettiğinde ondan hemen mutlak güzelliğe yükselemez. İşte bu yüzden gerçek güzelliğin yer yüzündeki imgesine saygı ile bakmak şurada dursun, kendini hazlarına bırakır, bir hayvan gibi onun üstüne abanmaktan, onu gebe kılmaktan çekinmez, onunla düşüp kalkması öyle aşırı bir dereceye varır ki, artık tabiate  aykırı bir haz peşinde koştuğundan bile korkmamaya, utanmamaya başlar. Gizemlere daha henüz ermiş yahut bir zamanlar gerçekleri uzun uzun temaşa etmiş olan insana gelince, o, güzel bir yüzde tanrılık güzelliğin başarılı bir taklidini yahut bir vücutta bu gibi güzelliğin bazı vasıflarını gördümü  ilkin bir ürperme geçirir ve bir vakitler duymuş olduğu heyecana benzer bir şeyin içinde kımıldadığını sezer. Sonra gözlerini bu güzele diker, ona bir Tanrıya gösterilen saygıyı gösterir. Kendini iyiden iyiye sapıtmış sanacaklarından çekinmese, Tanrılara ve kutsal varlıklara kurban sunar gibi, sevgilisine kurbanlar sunacaktır. Onu görünce vücudunu bir titremedir alır; rengi değişir, her tarafını tuhaf  bir sıcaklık sarar, bir ter basar. Çünkü güzelliğin bir ışık gibi türemesi onu ısıtır; bu türüm kanatlarına canlılık verir. Sıcaklık da uzun zamandır kuruluktan iyice sertleşen ve kanatların çıkmasına engel olan kabuğu eritir. Bu besleyici türün kanatlarındaki tüylere bol bol  girer ve ruhun her tarafında kuş tüyleri çıkmaya başlar. Zaten vaktiyle ruhun  her yanı tüylü idi. Bu hale geldi mi ruh için için kaynaşır, yükselmek ister. Diş çıkaranların duyduğu neviden bir rahatsızlık duymaktadır: Nasıl bunlar diş etlerinde bir didikleme ihtiyacı, bir kaşınma duyarlarsa kanatları çıkmaya başlayan ruh da tıpkı böyle şeyler duyar. O da, o sırada huysuzlanır , taşkınlık gösterir, gıcıklanır.

 

Ruh genç bir çocuğun güzelliğine baktığı zaman, bu güzellikten birçok zerrecikler kopup ona doğru akar. Bu akışa istek adının verilmesi işte bundan ileri geliyor. Ruh bu zerrelerle dolunca canlanır, ısınır; acısı diner, sevinç duyar. Fakat sevgiliden ayrılınca sararıp solar, kanatların çıktığı yerler kuruyup kapanır, tüylerin tohumları tıkanıp kalır. Ruhun içinde istekle birlikte kapanıp kalmış olan bu tohumlar canlı nabız gibi vurur, her biri kendi çıkma yerini zorlar ve böylece de, her yandan sıkıştırılan ruh, acı ile kıvranır; fakat bir taraftan da, güzelin anısı ona sevinç verir. İçinde acı ile sevincin böyle birbirine karışması, bu garip hal, onu pek rahatsız eder; bir çıkar yol bulmamasına çok kızar. Deli gibidir; geceleri uyuyamaz, gündüzleri yerinde duramaz. Güzelliği kendinde tutanı görebileceğini sandığı yerlere hırsla koşar. Onu gördüğü ve ondan akıp gelen isteğe bulandığı zaman, ruh, önce kapanmış olan şeyin açıldığını sezer, yeniden nefes almaya başlar; acılar sızılar kesilir, o anda da hazların en tatlısına dalar. Artık aşık sevgilisinden kendi isteği ile ayrılmayı hatırından geçirmez; gözünde hiç kimse sevdiğinden daha değerli değildir. Anasını, kardeşlerini, bütün arkadaşlarını unutur; ihmal yüzünden bütün serveti elden gitse umurunda değildir. Bir zamanlar titizlikle riayet ettiği adetlerin, güzel hareketlerin hepsinden yüz çevirir. Köle olmaya hazırdır; gösterecekleri yerde, sevgilisinin hemen yanı başında uyumaya hazırdır. Çünkü, güzelliği kendinde tutana derin saygı göstermekle beraber, o, en büyük acıları dindirecek hekim olarak yalnız onu görür. Ey kendisiyle konuştuğum güzel çocuk, işte bu duyguya insanlar aşk dediler. Ona Tanrıların ne dediğini söylesem muhakkak gülersin; çünkü tuhaflıklar gençlerin daha çok hoşuna gider. Homerid’ler aşk hakkında söylenmiş mısradan bahsederler (yanılmıyorsam bunu  Homerid’lerden bazıları onun hakkında bildikleri şeyler arasından çıkarmışlardır). Bunların birincisinde aşka karşı fazla dil uzatılmış yakışık almayan şeyler söylenmiştir. Bu mısralarda şöyle deniliyor:

 

Ölümlüler, ona kanatlı aşk derler

Ölümsüzlerse, kanatlarından aşk derler!

 

Buna ister inan, ister inanma! Yalnız bildiğim şu ki aşıkların duygularının sebebi ve tabiatı tamamiyle  benim sana anlattığım gibidir.

 

Bahsimize devam edelim: aşka tutulan adam Zeus’un ardından yürümüş olanlardan biri ise, kanatlı Tanrının yükünü daha büyük bir dayanıklılıkla taşır  A.res’e  uşaklık etmiş ve yolculuğunda onu takip etmiş olanlara gelince, bunlar aşka tutulup da sevdiklerinden hakaret gördüklerini sandılar mı, gözlerini kan bürür, hem sevdiklerini hem de kendi kendilerini öldürmeye kalkışırlar. Bu dünyada herkes, hiç değilse yeryüzünde bozulmadıkça ve gökten ilk düşüşünde  sahip bulunduğu vasıfları kaybetmedikçe bir zamanlar korcutluğunu  ettiği Tanrıyı gücünün yettiği kadar ağırlayarak ve örnek tutarak yaşar. Gene bu dünyada herkes sevdiklerini, tanışıp görüştüklerini taklit ederek yaşar. Her adam, karakterine göre, güzel çocuklar arasından birini kendine sevgili olarak seçer; onu gözünde tanrılaştırır; gizli bir ibadetle tapınmak ve ağırlamak için ona, kalbinde, süslerle bezediği bir anıt diker.Zeus’un ardından yürümüş olanlar, sevecekleri kimsede Zeus ruhu bulunmasını isterler; bilgeliği sevip sevmediğine, sevk ve idare etmeye yaradılıştan yatkın olup olmadığına dikkat ederler. Böyle birini buldular ve ona tutuldular mı, onun da Zeus gibi olması için her şeyi yaparlar. Kendileri de, olgunlaşmak için gerekli çalışmalara  henüz girişmemişlerse, hemen bu işe koyulur ve buldukları kaynaklardan faydalanarak yahut araştırmalar yaparak kendi kendilerini yetiştirirler. Tanrılarının hangi Tanrı olduğunu bulmak için içlerini yoklar ve gözlerini bir an bile Tanrıdan ayırmadıkları için ne kadar mümkünse, onun adetlerini, zevklerini, o kadar benimserler. Bu ilerlemeye sevginin sebep olduğunu düşünür, ona daha büyük sevgi ile bağlanırlar. Hele, Bakkha’lar gibi, Zeus’un ilham kaynağından kana kana içerlerse, bu kaynaktan edindiklerini sevdiklerinin ruhuna boşaltır ve onu Tanrılarını mümkün olduğu kadar çok benzeyen bir varlık haline getirirler.Hera’nın ardı sıra olanlar, kral yaradılışlı bir ruh arar, onu bulunca onlar da tıpkı yukarıda anlattığımız şekilde davranırlar. Apollon’un ve öteki Tanrılardan her birinin ardından yürümüş olanlarda hareketlerini Tanrılarınkine uydurur, başka yaradılışta olmayan bir sevgili ararlar. Böylesini  buldular mı, Tanrıyı kendileri taklit ettikleri gibi ona da taklit ettirirler; sevgiliyi baskı altına alır, onu düşünüş bakımından, yaşayış bakımından mümkün olduğu kadar Tanrıya benzer bir hale getirmek isterler. Sevdiklerini kıskanmak, onların kötülüğünü şurada dursun, sevgililerinin hem kendileriyle hem de o kadar çok saydıkları Tanrıları ile tam bir benzerlik göstermesi için ellerinden geleni yaparlar. İşte her gerçek aşkın can attığı şey ve işte, can attığı şeyi gerçekleştirmek için anlattığım yoldan yürümüş olmak şartıyla, onun gizemlere erdirişi! İşte aşk sapıtmasının, kendini tamamen veren sevgili üzerindeki güzel ve uğurlu etkisi!

 

 Gösteriş yapmayan fakat gerçekten seven aşıkın olanca dikkat ve itinası ile kuşatıldığını gören bir tanrı gibi ağırlanan sevgili etrafında pervane gibi dönene tabii bir dostluk duyar. Diyelim ki bu çocuk önce arkadaşlarından veya başka damalardan, seven birini yaklaşmanın sakınılacak bir şey olduğunu işitmiştir ve bu yüzden de aşığını yanına yaklaştırmak istememektedir. Fakat yılların bir biri ardı sıra geçmedi, yaşın ilerlemesi ve tabiat kanunu  nihayet bu aşıkı çevresine kabul etmeye götürür. Doğrusu kaderde kötü adam kötü adamla dost olsun iyi adam iyi adamla dost olmasın diye bir şey yoktur. Sevgili aşıkı’nın yanında kaldı mı, onun konuştuklarını dinleyip sohbetinden zevk aldı mı aşıkın yakından tanımak fırsatı bulduğu iyi yürekliliği onu hayrette bırakır.o zaman anlar ki öteki dostlarının ve yakınlarının göstere bildikleri sevginin bütünü, bir Tanrıya tutulmuş aşıkın sevgi ve şefkatin yanın da hiç kalır. Aşıkı ile bir zaman düşüp kalktığı ona tutulduğu, idman yerlerinde veya başka toplantılarda ona temas etimi Zeus’un ganumede’si sevdiği zamanlar istek dediği o akış büyük dalgalar halinde aşıka doğru gelir,içine girer, onu tamamı ile doldurduktan sonra artanı dışarı dökülür ve dümdüz katı bir yüzeye çarpan bir soluk veya bir ses nasıl geldiği yere dönerse güzellik akışı da ruhun tabii yolu olan gözlerden güzel çocuğun ruhuna geri döner, kanatların çıkacağı yerlere canlılık verir, onları yumuşatır kanatları çıkartır, aynı zamanda sevgilinin ruhunu da aşıkı ile doldurur.

 

Çocuk, neyi sevdiğini bilmeksizin sever; duyduğu şeyin ne olduğunu anlamaz ve onu açıklayamaz. Gözü ağrıyan birine baktığı için gözü ağrımış insan gibi hastalığının hangi sebepten ileri geldiğini söyleyemez; aşıkın da kendini bir aynada görür gibi gördüğünün farkında değildir. Onun aynında iken, aşıkı gibi, o da dertlerini unutur. Aşıkı yanında olmayınca, onun kendini özlediği gibi o da aşkını özler. Onun aşkı, aşınınkinin bir görüntüsüdür. Fakat duyduğu şeye aşk adını veremez, bunun dostluktan başka bir şey olmadığını düşünür.

 

Şüphesiz bir birine böyle tutkun olanlar da dost kalırlar, fakat dostlukları ne yanıp tutuştukları sırada, ne de ateşleri söndükten sonra demin sözünü ettiklerimizinki  kadar kuvvetli olmaz.

Dostturlar, çünkü kendilerini birbirlerine vermiş ve karşılıklı en sağlam inançları almış olduklarını, böyle bağları koparıp birbirine düşman kesilmenin dinsizlik olacağını düşünürler.

Hayatlarının sonun da ruhları, kanatlanmak için yaptıkları bütün çabalamalara rağmen, kanatsız olarak vücuttan ayrılıp gider. Ama bunların aşkla coşmuş olmaları pek güzel mükafatlandırılır; çünkü kanun gök kubbesinin içinde yolculuğa çıkmış olanlarının karanlıklara, yer altına inmelerini yasak eder. Kanun ister ki bunlar ışıklı bir ömür sürsünler birbirlerine yoldaşlık ederek yaptıkları seyahatte mesut olsunlar, kanatlandıkları zamanda aşklarının mükafatı olarak, birlikte kanatlansınlar.

 

İşte çocuğum, bir aşık sevgisinin sana sağlayacağı büyük ve Tanrılık iyilikler bunlardır. Fakat aşksız, ölümlü bir bilgelikle soysuzlaşmış, boş ve süreksiz kazançlar aramaya koyulmuş bir adamla düşüp kalkmak, sevgilinin ruhunda, ancak halkın meziyetle diye övündüğü bir adilik yaratır; bu adilikle ruh, şaşkın şaşkın, dokuz bin yıl yeryüzünde, yer altında yuvarlanıp gider.

Ey aşk! İşte sana, hem kefaret hem de kurban olarak, yapabileceğim Palinodia’ların en güzeli, en iyisi! Her yönden, hele kelimelerin seçilmesi bakımından söylenenlerin şiire çalan bir edası var. Ne yapalım, bunun böyle olmasını Phaidros istedi. Birinci nutkumu affet, bu ikincisini kabul buyur. İyiliğin, yardımını benden esirgeme; lütfedip bana öğrettiğim sevmek sanatını öfkelenip benden geri alma; böylece onu sakat bırakma! Aksine, güzel çocuklar yanında beni şimdikinden daha itibarlı kıl!! Önce, gerek ben, gerekse Phaidros sana dil uzattıksa, bundan, ele aldığımız konunun babası Lysias mesüldür, onu cezalandırmalısın! Lysias’ı öyle konuşmak hastalığından kurtar, kardeşi Polemarkhos’u çevirdiğin gibi onu da felsefeye çevir; ta ki şuanda yanımda duran aşıkı iki ateş arasında kalmış bir adama benzemekten kurtulsun ve konu olarak sadece aşkı alıp, ömrünü felsefenin ilham ettiği nutuklara geçirsin!”

İnsan Bilinci Projesi

Don Beck ve Christopher Cowan’ın  Spiral Dinamik adını verdikleri bir yaklaşımda, insanın gelişmesinin sekiz genel evreden geçtiğini kabul eder, bunlara mimler de denilmektedir.

Spiral Dinamik için basitçe mim, herhangi bir harekette açıklanabilen temel bir gelişim evresidir. Beck ve Cowan, mimlerin (evrelerin) katı düzeyler olmadığını, sonuçta bir ağ örgüsünü ya da göz önüne serilen bilincin dinamik spiralini oluşturan, üst üste binen ve birbirine karışarak akan dalgalar olduğunu onaylar. Spiral simetrik değildir, saf tiplerden çok eklenen birçok karışımla düzensizdir. Bunlar birer mozaik, ağ gözü ve karışımdır.

İlk altı düzey, birinci düşünce katı ile gösterilen geçinme düzeyleridir. Sonra bilinçte devrim niteliğinde bir değişim oluşur; belli başlı iki dalganın bulunduğu var olma düzeylerinin ve ikinci düşünce katının ortaya çıkmasıdır bu.

İşte, sekiz dalganın hepsinin, her dalgadaki dünya nüfusunun yüzdesi, her dalgadaki toplumsal güç yüzdesinin kısa bir tanıtımı:

1. Bej: Arkaik-İçgüdüsel :

Temel hayatta kalma düzeyi; yiyecek, su, sıcaklık, seks ve güvence önceliklidir. Hayatta kalmak için alışkanlıklardan ve içgüdülerden yararlanılır.

Nerede görülür: İlk insan toplulukları, yeni doğmuş bebekler, yaşlılar, geç evredeki Alzheimer kurbanları, sokaktaki akı hastaları, açlık çeken kitleler, savaştan ileri gelen ruhsal çöküntü içinde olanlar. Yetişkin nüfusun yaklaşık % 0.1 i, gücun % 0’ı.

2. Mor: Sihirli-Animistik :

Düşünme animistiktir; iyi ya da kötü büyülü ruhlar olayları belirleyen kutsamalar, lanetler ve büyüleri miras bırakarak yeryüzünde kaynar. Etnik kabileleri oluşturur. Siyasal bağlantılar akrabalıktan ve soydan kaynaklanır. Kulağa holistik gibi gelir ama aslında atomistiktir; Nehrin her kavisinin bir adı vardır ama nehrin adı yoktur!

Nerede Görülür: Vudu benzeri lanetlere inanma, kan üzerine ant içme, eski kinler, şans getiren tılsımlar, aile ritüelleri, batıl inançlar, üçüncü dünya ortamlarında, çetelerde, atlet takımlarında ve birleşik kabilelerde güçlüdür. Nüfusun %10’u gücün %1’i.

3. Kırmızı: Tanrıların Gücü:

İlk kez kabileden ayrı olarak benlik bilinci oluşur; güçlü, itici güce sahip, benmerkezci, kahraman. Büyüsel-mitik ruhlar, ejderhalar, hayvanlar ve güçlü insanlar. Arketip tanrılar ve tanrıçalar, hesaba katılan hem iyi hem kötü güçler. Feodal imparatorlukların temeli- güç ve görkem. Fatihler, kurnazlar ve üstün gelenler; pişmanlık duymadan ya da esef etmeden benliğin en iyi şekilde keyfini çıkarır, şimdi burada olur.

Nerede Görülür: Müthiş ikililer, asi gençlik, hudut bölgesi zihniyeti, feodal krallıklar, destan kahramanları, Jemas Bond filmlerinin kötü adamları, çete liderleri, paralı askerler. Yeniçağ nersizmi, vahşi rock müziği yıldızları, Hun imparatoru Attila, Sineklerin efendisi. Nüfusun %20’si, gücün %5’i.

4: Mavi: Mitik Düzen:

Hayatın, çok güçlü bir Başkası ya da Düzen tarafından belirleyen sonuçları ile bir anlamı, yönü ve amacı vardır.Bu adil neden mutlakiyetçi ve değişmeyen doğru/yanlış ilkelerine dayalı bir davranış yasasını dayatır. Yasayı ya da kuralları çiğnemenin geri tepmesi ciddi, belki de süreklidir. Sadık kişiye ise ödül vardır. Antik ulusların temeli. Katı toplumsal hiyerarşiler, sokakların güvenliği, suçluluk duygusunun kontrol ettiği itici güç; herşeyi somut olarak kelimesi kelimesine yerine getirme ve fundamentalist inanç; şiddetli konvansiyonel ve konformist. Çoğunlukla dinsel ve mitik ama laik ya da tanrıtanımaz bir düzen ya da misyon.

Nerede Görülür: Püriten Amerika, Konfüçyüsçü Çin, Dickens’çı İngiltere, Singapur disiplini, totalitarizm, şovalyelik ve şeref yasaları, yardımseverlikle yapılan iyi işler, dinsel fundamentalizm (hristiyanlık ve müslümanlık), kız ve erkek izciler, ahlaklı çoğunluk, vatanseverlik. Nüfusun %40’ı, gücün %30’u.

5- Turuncu: Bilimsel Başarı:

Bu dalgada benlik, mavinin sürü zihniyetinden kaçar, bireysel terimlerle gerçeği ve anlamı arar. Tipik anlamda varsayıma dayalı çıkarsama, deneysel, nesnel, mekanik, eyleme dayalı, bilimsel. Dünya kişinin kendi amaçları için öğrenilecek, hakim olunacak ve yönlendirilebilecek doğal yasalarla mantıklı ve iyi yağlanmış bir makinedir. Başarıya özellikle maddi kazanca oldukça yönelimli. Bilimin yasaları; siyaseti, ekonomiyi ve insanla ilişkili olayları yönetir. Kazananlar üstünlük sağlayarak kaybedenlerin karşısında sevinirken dünya, üzerinde oyunlar oynanan bir satranç tahtasıdır. Pazar yeri ittifakları, kişinin stratejik kazançları için yeryüzünün kaynaklarını yönlendirir. Birleşmiş Devletlerin temeli.

Nerede Görülür: Aydınlanma, Ayn Rand’ın Atlas Shurugged’ı, Wall Street, dünyanın her yanında oluşan orta sınıflar, kozmetik endüstrisi, ganimet avcılığı, sömürgecilik, soğuk savaş, moda endüstrisi, materyalizm, laik hümanizm, liberal kişisel çıkar. Nüfusun %30’u, gücün %50’si.

6- Yeşil: Duyarlı Benlik:

Komüncü, ekolojik duyarlılık, ağ oluşturma. İnsan ruhu açgözlülükten, dogmadan ve bölücülükten kurtarılmalıdır;  duygular ve umursama soğuk mantıklılığın önüne geçer, yeryüzüne, Gaia’ya, hayata değer verme. Hiyerarşiye karşı; yatay ilişkiler ve bağlantılar kurar. Geçirgen benlik, ilişki kurabilen benlik, gurubu kaynaştırma. Diyalogu ve ilişkileri vurgular. Değer topluluklarının temeli. Uzlaşma ve oybirliği ile karar alır (alt yüzdeki eğilim:Bitip tükenmeyen”ele almalar” ve karar alma yeteneksizliği) Spiritiüelliği canlandırma, uyum getirme, insan potansiyelini zenginleştirme. Şiddetli eşitlik yanlısı, farklılık, çok kültürcülük.  Öznel, doğrusal olmayan düşünme; yeryüzüne ve üzerinde yaşayanlara büyük ölçüde duygusal sıcaklık, duyarlılık gösterir, umursar.

Nerede Görülür: Derin ekoloji, postmodernizm, Hollanda idealizmi, Roger tarzı danışmanlık, Kanada sağlık hizmetleri, hümanist psikoloji, kurtuluş teolojisi, birlikte yapılan soruşturma, Dünya Kiliseler Konseyi, Greenpeace, hayvan hakları, eko feminizm, sömürgecilik sonrası, Foucault/Derrida, siyasal düzgünlük, farklılık akımları, insan hakları konuları, eko-psikoloji. Nüfusun %10’u, gücün %15’i.

Yeşil mimin tamamlanmasıyla insan bilinci, ikinci düşünce katı’na bir kuantum sıçraması yapar. Clare Graves buna, inanılmaz derinlikte bir anlam kanyonunun aşıldığı önemli bir sıçrama diye göndermede bulunur. Özünde ikinci bilinç katıyla kişi hem hiyerarşileri hem de heterarşileri kullanarak (hem sınıflandırarark hem de bağlantı kurarak) hem dikey hem de yatay düşünebilir. Bu durumda kişi, içsel gelişimin bütün tayfını berrak biçimde kavrar ve böylece her düzeyin, her mimin, her dalganın Spiral’in baştan sona sağlığı için çok önemli olduğunu görür.

Her dalga aşar ve içerir. (benim Oyun Kuramında bu kavram bariz biçimde tarif edilmekte ve “kapsama” sözcüğü ile yer almaktadır.) Böyle olduğu için, varoluşun her dalgası, art arda gelen bütün dalgaların temel bir bileşenidir, böylece her birini bağrına basar, kucaklar. Dahası her dalga yaşam koşulları izin verdiğince harekete geçirilebilir ya da yeniden harekete geçirilebilir.

Birinci kat mimlerinin hiçbirinin kendi başlarına yapmadığı, diğer mimlerin varlığını bütünüyle değerlendirmektir. Onların her biri kendi dünya görüşünün doğru ya da en iyi perspektif olduğunu düşünür. Zorda bırakılırsa olumsuz tepki gösterir; ne zaman tehdit edilse kendi aletlerini kullanarak çıkışlar yapar.

Mavi düzen hem kırmızının itici gücünden hem de turuncunun bireyselcilliğinden çok rahatsız olur.

Turuncunun bireyselcilliği, mavi düzenin enayiler için olduğunu ve yeşilin eşitlikçiliğinin güçsüz olduğunu düşünür.

Yeşilin eşitlikçiliği mükemmelliğe ve değerlerin sınıflandırılmasına, büyük resimlere ya da otoriter görünen hiçbir şeye kolayca dayanamaz, bu nedenle yeşil maviye, turuncuya ve yeşil sonrası her şeye şiddetli tepki gösterir!

Bütün bunlar ikinci düşünce katıyla değişmeye başlar; çünkü bu evre gelişimin iç evrelerinin bütünüyle farkındadır. Bir adım geriye gider, büyük resmi kavrar ve bu durumda ikinci düşünce katı çeşitli mimlerin tümünün oynadığı gerekli rolü değerlendirir. İkinci Bilinç Katı herhangi bir düzeye dayanarak değil, bütün varoluş spiraline dayanarak düşünür.

Yeşil mimin, farklı kültürlerde var olan çeşitli farklı sistemleri ve çoğulcu bağlamları kavramaya başladığı yerde, ikinci düşünme katı bir adım ileriye gider (aslında buna adım değil sıçrama demek daha iyi olur; çünkü öyledir); bu çoğulcu sistemlerle bağlantı kuracak ve onlara katılacak zengin bağlamlar arar ve böylece bu ayrı sistemleri alır, onları holistik spirallerin ve entegral ağların içine katmaya, dahil etmeye ve birleştirmeye başlar. Başka bir deyişle ikinci düşünce katının görelilikten holizme ya da çoğulculuktan entegralizme gitmeye yararı olur.

Graves, Beck ve Cowan’ın kapsamlı araştırmaları, bu ikinci entegral bilinç katında belli başlı en az iki dalganın bulunduğuna işaret eder:

7- Sarı: Entegratif:

Hayat, doğal hiyerarşilerin, sistemlerin ve formların bir kaleidoskopudur. Esnekliğin, kendiliğindenliğin ve işlevselliğin çok büyük önceliği vardır. Farklılıklar ve çokluklar bağımsız, doğal akışlarla birleştirilebilir. Eşitlikçilik sınıflandırmanın doğal dereceleriyle ve mükemmellikle tamamlanabilir. Bilgi ve uzmanlık gücün, statünün ya da gurup duyarlılığının üstünde olmalıdır. Yürürlükte olan dünya düzeni realitenin (mimlerin) farklı düzeylerinin ve dinamik spiralde yukarı aşağı hareketin kaçınılmaz düzeneklerinin var olmasının sonucudur. İyi yönetim, giderek artan karmaşıklık düzeylerinde niteliklerin ortaya çıkmasını kolaylaştırır (yuvalanmış hiyerarşi). Nüfusun %1’i, gücün %5’i.

8- Firuze: Holistik:

Evrensel holistik sistem, entegratif enerjilerin holonları/dalgaları; duygu ile bilgiyi birleştirir; çok sayıda düzey bilinç sistemiyle birleşir. Dış kurallara (mavi) ya da gurup ilişkilerine (yeşil) değil, bilinçli tarzda, yaşayan bir evrensel düzen. Hem teorik hem de fiili olarak bir büyük birleşme (Her şeyin Teorisi) mümkündür. Kimi kez tüm varoluşun bir ağı olarak, yeni bir spiritüelliğin ortaya çıkışıyla ilgilenir. Firuze düşünme bütün spirali kullanır; karşılıklı davranışın çaşitli düzeylerini görür; uyumu, mistik güçleri ve bir oluşumun içine işleyen kapsamlı-akış durumlarını bulup çıkarır. Nüfusun %0.1’i, gücün %1’i.

İkinci düşünme katında nüfusun yüzde ikisinden daha azıyla ikinci bilinç katı görece enderdir. Çünkü artık o, kollektif insan evriminin rehberlik eden yanıdır.

İkinci düşünme katı, birinci düşünme katının büyük direncine karşı ortaya çıkmalıdır. İlginç olan bu direnişin en büyük payının yeşilin çoğulcu göreliliğinden gelmesidir; çünkü yeşil mim; daha önce marjinal konuma getirilmiş insanları, fikirleri ve öyküleri dahil etmek için kültür araştırmaları yasasını soylu biçimde genişletirken, ikinci düşünce katını, alt mimlerin gereğini onaylar biçimde anlayış sunmasını baskıcı ve zorbalığa paye olarak görür. Böylece kendinden alt mimlere açtığı amansız savaşın aynısını ikinci düzey düşünce katına da yöneltir.

Burada Molla Nasreddin’in bindiği dalı kesme metaforunu tüm çıplaklığı ile görebiliriz; çünkü yeşil mim, bir sonra geçeceği entegratif ve holistik mimleri en acımasız şekilde yoketme, “kesme” gayretine girerek hem kendi doğal işlevini yapmakta ama diğer yandan kendi yolunu tıkamaktadır.

Akademik çevrelerde çoğulcu görelilik yaygın bir tutumdur, farklı insanların ve gurupların mantıklı olarak farklı anlayış kalıpları vardır. Sonunda inancın tek gerekçesi “benim için doğru” biçimini alır. Belki de konu çok açıktır: Çoğulcu göreliliğin böylesine şiddetli bir öznellik tutumu olduğundan özellikle narsizm ile beslenir. Sorunun çözümünün en güç yanı budur; çoğulculuk, farkında olmaksızın Narsizm Kültürü’nün yuvasına dönüşür ve narsizm genelde herhangi bir entegral kültürün büyük bir tahripçisi olur.

 

Ve narsizm enfeksiyonu bulaşmış çoğulculuğun resme girdiği yer burasıdır.

Narsizm enfeksiyonu bulaşmış Çoğulculuk

Narsizmin sözlük tanımı, “kişinin kendi benliği, önemi, yetenekleri vb. ile aşırı ilgilenmesi; benmerkezcilik”tir. Yine de narsizm sadece benliğe ve onun yeteneklerine aşırı değer vermek değildir, aynı zamanda başkalarının değerlerini ve katkılarını küçümsemektir.

Çok sayıda psikolog, narsizme bakışın bir çok yolu olmasına rağmen, genelde bunun ideal olarak, en azından önemli ölçüde vazgeçilen normal bir çocukluk özelliği olduğunda görüş birliği içindedir. Aslında gelişim, benmerkezciliğin giderek azalması olarak tarif edilebilir.

Ben merkezciliğin, birden altıncıya kadar tüm mimlerde nasıl değişim geçirdiğini yukarıda zaten görmüş idik. Bireysel  benmerkezcilik, giderek ailesel, ırksal ya da dinsel, dünyasal hallere girmekte ve sonunda yeşil mimde başkaları ile kendini eşitlemektedir.

Fakat burada bahsedilmeye çalışılan narsist yapıların, bu özelliği kaybetmeksizin yeşil mime kadar ilerlemeyi başardığı ve tam da orada hiç zarar görmeden yuvalanmaya imkan bulduğudur! Çünkü evrendeki her varlığı ve kavramı; özel, biricik ve değerli görmek durumuna gelmiş yeşil mim, narsistleri de aynı anlamda titizlikle korunacaklar listesine rahatça dahil edebilecek denli duyarlı benliklerdir.

Bu davranışı belki şöyle dramatize edebiliriz; “bırakın onlarııı, ellemeyin narsistleri, onlar bu halleri ile dünyayı zenginleştiriyor!”

Böylece yeşil mime kalıcı olarak yerleşen narsistler, Yeşil mimin çoğulculuğunda üreyerek, ikinci düşünce katına amansız bir engel oluştururlar.

Narsistik yapı, yeşil mim öncesinde kendine açıkça bir yer edinemez, bilindiği gibi o düzeylerde narsizm; önceki mimlerde kötülük, ilerleyen mimlerde hastalık olarak algılanmakta ve toplumdan temizlenme gayreti içinde olunmaktadır. Bu sebeple birçok narsist,  kendilerini zekice gizleyerek alt mimlerden geçer ve yeşil mimi kuvvetle teşvik eder, onun yaygınlaşması için mücadele eder.

Sevecenlik spirali

konvansiyonel Fr. conventionnel
Anlaşma ile ilgili, uzlaşma ile ilgili

Türk Dil Kurumu

Bu, -benmerkezcilikten ırk merkezciliğe, dünya merkezciliğe- üç genel evre, bilincin gözönüne serilen birçok dalgasının basit bir özetidir ama aynı zamanda gelişimin, benmerkezciliğin azalması/ ya da kitleye aktarılması olarak da algılayabilirsiniz.

Her bir gelişim dalgası narsisizmde bir azalma ve bilinçte bir artıştır (ya da daha derin ve daha geniş bakış açılarını gözönüne alma yeteneğinin artmasıdır).

Daha önce bahsettiğimiz 8 dalganın; konvansiyonel, öncesi ve sonrası olarak üç temel bölümde görülebileceğini ve bunun konuya hakim olmamız açısından önemli olduğunu sanıyorum.

Dünya görüşü                                               Mim                Benlik Kimliği

(ben ne görüyorum)                                                                (Ben kimim)

Konvansiyonel Öncesi (Ben-merkezci)

Arkaik (içgüdüsel)                                           Bej                  İtici güce dayanan

Büyü (animistik)                                              Mor                 Ben-merkezci

GEÇİŞ

Tanrıların gücü (kabile merkezci)                      Kırmızı Kahraman

Konvansiyonel (ırk-merkezci)

Mitik (üyelik)                                                  Mavi                Konformist

GEÇİŞ

Biçimsel (mantıklı)                                           Turuncu           Vicdanlı

Konvansiyonel Sonrası (Dünya merkezci)

Çoğulcu (göreli)                                              Yeşil)               Bireyselci

GEÇİŞ

Entegral (holistik)                                            İkinci Kat         Özerk

(Kişiötecil)

Gelişimin spirali, benden size, hepimize yayılan bir sevecenlik spiralidir: Orada durup entegral benimsemeye açılır.

Bunun, gelişmenin tatlılık ve ışık, gelişimin doğrusal merdiveninde bir dizi harika ilerleme anlamına gelmediğini eklemeliyim; çünkü her gelişim evresi sadece yeni yetenekler değil,  yani felaketler olasılığını da, sadece yeni potansiyeller değil, yeni patalojiler de, sadece yeni güçler değil, yeni hastalıklar da getirebilir. Evrimin genelinde, yeni sistem beraberinde yeni soru(n)lar getirir. Bilincin her artışının, can sıkacak derecede ödenecek bi fiyatı olabilir ve bu “ilerlemenin diyalektiği” (iyi haber-kötü haber) her zaman hatırlanmalıdır.

Yine de şimdilik konu, bilincin gözler önüne serilen her dalgasının, entegral benimsemeye giden yolda en azından daha büyük ilgi, sevecenlik, adalet ve merhamet olasılıkları getirmesidir.

Sistemle Mücadele Et!

Toplumun normlarını denetleyen, bunların üzerinde düşünen ve eleştiren konvansiyonel sonrası (KS) tutuma ancak önce konvansiyonel evrelerden geçilerek ulaşılabilir.; çünkü bu evrelerde kazanılan yeterlilikler konvansyonel sonrası bilincin gerekli önkoşullarıdır. Başka bir deyişle, konvansiyonel evreleri kat edemiyen biri, KS’sı bir toplum eleştirmeni değil KÖ’si bir isyancı olarak ortaya çıkacaktır. Narsisizmin çekirdeği olan “Ne yapılacağını kmse bana söyleyemez!” KÖ’si dalgalarda yoğun şekilde vardır.

Eleştirmenler, 1946-1964 kuşağının adı çıkmış isyancı bir kuşak olduğunda görüş birliği içindeler. Kuşkusuz bu isyanın bir bölümünü KS’sı bireyler oluşturmuştu; fakat yine büyük bölümünün (bunun için elde birçok amprik kanıt vardır) KÖ’si benmerkezcilerden oluştuğu da bir gerçektir. Altmışların, “Sistemle mücadele et!” den “Bütün otoriteleri sorgula!” ya kadar standart bağırmaları KS’sı kadar kolayca KÖ’sinden de çıkabilir, kanıtlar bunun, birinciden çok ikinci olduğunu akla getirmektedir.

Burada belrtmemiz gereken bir husus da KÖ’si dalga gibi KS’sı dalgaların hiçbiri konvansiyonel değildir. Önce ve sonra, çoğunlukla aynı konuşma sanatını ve aynı ideolojiyi kullanacaktır; ama aslında onlar kocaman bir büyüme ve gelişme uçurumuyla birbirlerinden ayrılırlar.

O halde birini dinlerken, önce mi sonra mı düzeyinde olduğunu karıştırmak çok kolaydır; yine de atasözlerimiz bunu test etmenin kolay yollarını gayet güzel açıklıyor: “Ainesi iştir kişinin lafa bakılmaz!” ya da “Özün sözü  desteklediği” vb…

(Gurdjieff, kişide iki ana düzey olduğundan bahseder: Varlık derecesi ve bilgi derecesi.  En ideali iki düzeyin birbirini dengelediği durumlar olmakla birlikte, bilgi derecesinin varlık boyutundan birazcık önde olması da yadırgatıcı değildir; fakat aradaki fark büyüdükçe kişinin hem kendine hem de çevresine görünümü tedirgin edici olur.)

Egemen Hiyerarşilere Karşı Büyüme Hiyerarşileri

Çoğulculuğun, eşitlikçiliğin ve çok kültürlülüğün hepsi, en iyi şekilleriyle çok yüksek bir gelişim durumundan -yeşil mim- kaynaklanır ve yeşil mim bütün diğer mimlere eşit bir özen ve sevecenlikle, gerçekten soylu bir niyetle bu çoğulcu adalet ve ilgi duruşuyla davranmaya çalışır. Ama şiddetli bir eşitlikçiliği benimsediğinden kendi duruşunun çok ender, seçkin bir duruş olduğunu göremez. Daha da kötüsü, o zaman yeşil mim, en başta kendisini meydana getiren evreleri saldırganca yadsır; çünkü o hiçbir ast-üst yargısına varmamayı ister (bindiği dalı keser-kendi kuyruğunu ısıran yılan).

Bu çoğulcu karışıklığın büyük bölümü hiyerarşiyi ve onun doğal büyümede ve gelişmedeki yerini yanlış anlamaktan kaynaklanır.

Şimdi her bir mimin hiyerarşi fikrine nasıl baktığını görelim:

Mor mim (büyü) birkaç hiyerarşi tanır.

Kırmızı (benmerkezci güç) kaba kuvvet hiyerarşilerini (feodal imparatorlukların temeli) tanır.

Mavinin (mitik düzen) soydan gelen kast sistemi, ortaçağ kilisesi hiyerarşileri vb çok katı hiyerarşileri vardır.

Turuncu (bireysel başarı) bireysel özgürlük ve eşit fırsat adına mavi hiyerarşileri kararlı şekilde aşındırır. (Turuncu hiyerarşiler, soydan gelen ve yararlılık-erkineve mükemmelliğe ayrıcalık veren mavi hiyerarşilerden arklıdır)

Yeşile geldiğimiz zaman duyarlı benlik her tür hiyerarşiye karşı planlı ve fiili saldırı ve suçlama başlatır; çünkü bu hiyerarşiler çoğu kez gerçekten de korkunç toplumsal baskılara karışmıştır. Saldırganca anti-hyerarşik tutum genellikle yeşil mimin kuşku götürmeyen ayar damgasıdır.

Ama ikinci katın ortaya çıkışıyla hiyerarşiler tekrar geri döner, bu kez daha yumuşak ve yuva yapmış tarzda… Bu tarz hiyerarşilere çoğunlukla büyüme hiyerarşileri denir. Moleküllere, hücrelere, organizmalara, eko-sistemlere, biyosfere, evrene kadar giden hiyerarşi atomları gibi… Ne kadar altta olduğuna bakılmaksızın bu birimlerin her biri, bütün ardışıklık için kesinlikle önemlidir.  Eski dalgaların her biri kendinden sonrakini sarmalayarak gelişir, böylece her dalga daha kapsayıcı, daha benimseyici, daha entegral -daha az marjinal duruma getiren, daha az dışlayan, daha az baskıcı- olur. Birbiri ardına gelen her dalga “aşar ve kapsar”, diğerlerini kapsamak için kendi darlığını aşar.

Bu durumda eğer biz bütün hiyerarşilere olumsuz tepki gösterirsek, sadece egemen hiyerarşilerin haksızlığına karşı onurlu bir mücadele vermiş olmayız, büyük olasılıkla entegral ikinci kata gelişmemizi engellemiş oluruz. Gördüğümüz üzere, yeşil mim mutlakiyetçiliğe, evrensele, mavinin ve turuncunun egemen hiyerarşilerine etkili biçimde başkaldırır, sonra bütün hiyerarşileri aynı düzende görüp yanlış anlar, sonra da hepsini yadsır; bu da onu birinci düşünce katına sıkı sıkı kilitler.

Gelişim spirali, birçok doğal büyüme süreci gibi yuva yapmış bir hiyerarşi, ya da büyüme hiyerarşisidir. Aslında Beck ve Cowan, yuva yapmış hiyerarşilerin, ikinci düşünme katının ayar damgası olduğunu işaret eder.

 

Her Şeyin Teorisi- Ken Wilber’den özetleyen Sibel Atasoy

16.06.08 – Beylerbeyi