Türk Şamanlığı

Prof.Dr.Fuzuli Bayat’ın Türk Şamanlığı kitabından, ilgimi çeken bazı pasajları sizlerle paylaşmayı hedefliyor ve bu yolla sonuçta tatminkar bir özete sahip olmayı umuyorum.

 

Şöyle bir pasaj daha ilk sayfadan dikkatimi çekmişti:

 

Hıristiyan misyonerler 18.- 19.yüzyıllarda Türk Şamanlarını Rus yöneticilerine tutuklattırır, bazende idam ettirirlerdi. İslamda uzun zaman göçebe toplumların yaşattığı eski inançları “bidat” adı altında dışlamış, yönetim bu insanları her zaman hor görmüştü. Ancak buna rağmen özellikle Altay Sayan Türkleri, Sibirya Türkleri ,Moğol Buryatlar , Tunguzlar ve bunun gibi halklar her zaman şamanlara saygı göstermiş, onları yapma dinlerin kahinlerinden üstün bilmişlerdir. Mesela sıradan bir Moğol, Şamanlıkla Lama dininin farkını şöyle özetlemiştir: “Şamanlar bize hayat nesnelerinden anlattıkları halde Lamalar bize sadece ölümü çağrıştıran şeyleri telkin edirler.”   Şaman yalnızlığın gücünün büyük olduğunu anlamış,bu nedenle  de toplumdan uzaklaşmış ve nispeten tenha yerlerde yaşamayı deneyen bir kişidir. Şaman,öteki dünya olarak betimlenen ruhların veya gözle görülmeyen varlıkların dilini bilen, dolayısıyla iletişim sağlamak için tercümanlık yapan ve bin yıllarca biriken ve zamanla unutulmaya yüz tutan kozmik hafızada saklı olan gizli bilgileri topluma üstü kapalı simgelerle götüren Şamanlık sisteminin bir temsilcisidir.

 

O halde şaman:

 

1-     Öteki dünyanın bu dünyadaki temsilcisi, unutulan gizli bilgilerin kaynağıdır.

2-     Kutsal bilgileri veya karşılıklı istekleri -ruhların insanlardan, insanların ruhlardan-ileten arabulucudur.

 

Demek ki şamanın esas fonksiyonu; görmek, anlamak ve iletmektir. Bu üçlü fonksiyonu gerçekleştiren şaman toplumun özel statüye sahip bireyidir.

 

Şamanlığı, bu konuda araştırmalar yapanlar, bir din olarak, Türklerin ilk dini olarak, diğer başka Animik dinler gibi Tek Tanrılı dinlerden önceki süreçte bir din olarak gören bir çoğunluk olmuşsada, bir kısmı da, bir tarihsel süreç açısından bakıldığında da, Şamanizm Animizm ve Animistik görüşlerden önceki tasarımları içeren bir yapı sergilediği, bilim adamlarınca kaydedilmiştir. Şamanın işlevinin geniş olması ve bir kısmının dini içerikli olmasından dolayıdır ki, Şamanlığı eski Türklerin dini olarak düşünmüşlerdir. Ancak buna karşıt gelen başka daha ufak toplulukta düşüncelerde vardır ki, aslında , sanırım Fuzuli Bayat bu tür bir düşünceyi destekliyor. Şöyle diyebiliriz: Şamanın dünya görüşü, şamanın kozmogonik tasavvurları, özel merasimler, şaman simgeleri, şaman folklorü, şamanın toplumdaki statüsü Şamanlığı bir din olarak değerlendirmeye yardımcı olmuştur. Şamanlık dinle ilgilidir ancak din değildir. Burası önemli. O hekimlikle de ilgilidir ancak hekimlik de değildir. Şamanlık güzel sanatlarla folklorle ilgilidir ancak bütün noktalarda onlarla ayniyet oluşturmaz. Ayrı ayrı kültür ürünleriyle yakınlık ve benzerlik oluşturan Şamanlık kültürün özel bir birikimi niteliğinde olup yeni bir olgudur ki, ne dinle ne folklorle ne de tıpla bağdaşmaktadır. Ayrıca şaman bütün dini merasimlerin ve dini yaşamın tek icracısı ve yönlendiricisi de değildir.Örneğin, Wash isimli araştırmacı bir yazar, Şamanları ona  benzer diğer insanlardan farklı tutarak şunları yazmıştır: Din adamları da ritüel yaparlar, otacılar tedavi ederler ancak onlar çok az halde kendilerinden geçebilmektedirler. Bu nedenledir ki , şamanı kozmik seyyah olarak tanımlamış ve Şamanizm de olduğu kadar hiçbir yerde kozmik seyahatin bu kadar önemli rol oynamadığını vurgulamıştır. Çünkü birçok insana bakılırsa Şamanların ruhlarla pazarlık yaptığı bir başka dünyada birçok şeyi kontrolü altında tutabildiği birçok araştırmacı tarafından şu anda kabul edilmiştir.Günümüzde Şamanlığın bir din olmadığı ancak dinsel ve toplumsal işlevleri olan pratik bir inanca dayalı toplumsal talebe cevap veren ve dini öğretisi olmayan bir esrime sistemi olduğu saptanmıştır. Bu bağlamda şamanlar bireysel faaliyet gösterdikleri için kahinler gibi dini kültleri gerçekleştiren  ve yöneten bir sınıf oluşturmazlar. Bence bu dinlerle Şamanizm arasındaki gerçekten çok büyük bir fark. Şamanlık daha çok bir yaşam tarzı, doğayı algılama biçimi olduğu içindir ki, Türklerin  şamanist dünya görüşünde, insan doğadan üstün bir yaratık olarak betimlenmez. İnsanlarda başka canlılar gibi hatta daha çok doğada mevcut olan ve görünmez alemi kapsayan ruhların iradesine bağlıdırlar.

Bu durumda şamanın faaliyet alanına dahil olan öğeleri Basilow un tesbitini göz önünde bulundurarak şu şekilde sıralayabiliriz.

 

a-      Şaman bütün işlevlerini yardımcı ruhların aracılığıyla yerine getirmektedir.

b-     Kahinlerden ve başka din  hatiplerinden farklı olarak şaman, ruhların seçtiği ve yeniden oluşturduğu kişiliğe sahiptir.

c-      Şaman yardımcı ruhlarının aracılığıyla evrende (gökte ver yeraltında) seyahat edebilir ki buna şamanın kozmik seyahati denilir.

d-     Şaman ruhlarla esrime halinde (ekstaze denilen durum) iletişim kurabilir ve bu iletişim şamanın isteğiyle gerçekleşir.

 

İslamiyetten önceki kültürün temel taşlarını oluşturan Şamanlık bir sistem gibi Türklerde, özellikle Altay Sayan ve Sibirya Türklerinde yaygın olmuş ve daha çok gelişmiştir. Özellikle Sibirya olarak betimlenen bölgede Türk Şamanlığıyla beraber diğer Şamanlık olguları da mevcut olmuş ve zamanla bu sistemler arasında güçlü bir etkileşim yaşanmış, dominant unsurlar milliliğini koruyabilse de,  birçok elementler müşterek bir yapı sergilemiştir.

 

Yaygın olan halk inancına göre Şamanlar görevi;

 

a-Ecdad şamandan

b-Yer-su ruhlarından

c-Gök ruhlarından

d- Kötü ruh olan Albıslardan ve Azalardan alabilirler

 

Ancak bu yolların tümününde birleştiği bir nokta var. O da, şaman olmak için ruhi depresyonlarla, krizlerle,  nöbetlerle izlenen hastalık şaman olmanın genel kodudur. Şaman anadan doğma şairdir, bestecidir, şarkıcıdır, müzisyendir, dansözdür ve oyuncudur. Olağanüstü tasavvur gücüyle hastaya şiirsel dilin kudretiyle tesir etmeye çalışan insandır. Çünkü ruhlar güzel sözleri severler. Harmoni, ritmik kelimeler  şamanın sanki ruhları efsunlaması gibi değerlendirilir. Aslında şamanı coşturan, ritmik şiirler söyleten ruhlardır. Şaman ruhların ağzıyla konuşan söyleyen icracıdır. Buna görede Yakutlar, şamanın okumasına, “kutukutular” ; yani ruhlar tarafından söyletilen derler. Hatta şamanlar davulların içine topladıkları ruhlarla sohbet de ederler.

 

RİT,  kaybolmakta olan kozmik bilgiyi simge ve sembol aracılığıyla topluma hatırlatma vasıtasıdır. Geçit ritlerinin amacı, adayı bir önceki toplumsal statüsündeki kurallar ve davranışlar sisteminden tümüyle kurtarmak suretiyle yeni bir yaşama hazırlamaktır.

Bu konuda Türk Şaman metinlerindeki aşağı yukarı hep birbirini onaylayan bir geçiş riti varmış gibi görünüyor. O da şu merhaleleri kapsıyor:

 

1-     Çağrı

2-     Hastalık

3-     Toplumdan kenarlaştırma (uzaklaştırma)

4-     Fiziksel sınav

5-     Zihinsel açılma

6-     Eğitim

7-     Yeni varlığa transformasyon

8-     Topluma dönüş

 

Şaman hastalığı şaman seçilmenin ilk ve esaslı belirtisidir. Şaman efsane ve söylemelerinin incelenmesi  şunu gösterir ki, hiçbir şaman seçimi gönüllü kabul etmez. Altay şaman inançları hakkındaki bilgilerden birini veren Verbitskiy ye göre bazen aday Şamanlık görevini geri çevirebilir. Ancak bu geri çevirme yukarda söylendiği gibi şaman adayına çok pahalıya malolur. Seçimi geri çeviren aday ya deli ya sakat olur yada azap çekerek ölür. Şamanlık görevini geri çeviren aday zafer kazanmış gibi elektizipuzuvgan yani hareketi niyeti bozuldu diyerek bununla ruhların amacına ulaşamadığını vurgular ve ölür. Anlaşıldığı gibi şaman hastalığının tedavisi yoktur. Hastalıklardan kurtulmak için ruhlarla tartışmaya girmek hem aday hem de hastalığı teşhis etmek amacıyla  çağırılan yaşlı şaman için tehlikeli olabilir. İyileşme yalnız kadere boyun eğmekle, şaman olmayı kabul edip kamlık yapmakla mümkündür. Bütün bunlar şaman hastalığının özel bir hastalık olduğunu bir kez daha kanıtlar durumdadır. Şaman hastalığını isteri, epilepsi, dengesizlik, asabilik, şizofreni, delilik olarak adlandıran   eski Rus ve Sovyet araştırmacılarıyla beraber şamanın aslında deli olmayıp sadece yeni statüye geçişini sağlayan bir tür hastalık  olduğu fikri ilmi literatürde ağırlık kazanmaktadır. Haritonava göre şaman hasta değil Şamanlık sürecinin kendisi hastalıktır. Şaman olacak insan beynin öyle bir kısmını çalışmaya mecbur eder ki, bu da mutlak surette psikoljik yada fiziki bir hastalığın ortaya çıkmasına neden olur. Şaman hastalığı geçiş ritinin tertip kısmını oluşturur. Bu geçiş riti şamanın toplumdan kenarlaştırılması veya kenarlaşması şeklinde gerçekleştirilir. Bu süreç şaman efsane ve memoratlarında geniş bir biçimde tasvir edilmiştir. Şaman adayının toplumdan kendi isteğiyle veya akrabaları tarafından kenarlaştırılması ritüel uzaklaştırma olarak bilinir. Bu uzaklaştırmanın temelinde ayrı bir varlık gibi oluşacak varlığın toplum kaygılarından toplum etkisinden uzak tutulması, kozmik bilgilerle tanıştığı için tenhalığa itilmesi, yalnızlığın vermiş olduğu gücü kendinde hissetmesidir.

Yalnızlık düşüncenin hızlandırılması ve karanlıkların ışıklanmasıdır. İç dünya sorularının yanıtlanabilmesidir. Kısacası, yalnızlık adayın kendini keşfetmesidir. Sonraki ritüel ise ölümdür yani bir anlamda transformasyon. Ölüp dirilme şaman olmanın ana teması ana hattıdır. Şaman psikolojisini öğrenmek için şaman olma sürecinde ölüp dirilmenin nasıl gerçekleştiğini bilmek önemlidir. Hiçbir şaman ikinci kez doğmadan şaman olamaz. Hatta bazı Şamanları üçüncü kez doğduğu veya doğacağı söylenmektedir. Ölüp dirilme yaşamda yeni bir statüye geçişle ilgili olduğu için şamanlar bu arada bir dizi ritüel, özellikle olgulara bağlı kalırlar. Şamanların ölüp dirilme olarak bilinen ezoterik inisiyasyonu aslında dışardaki yabancı, bigane ve bilgisi adayın içeri ezoterik bir kurum olan Şamanlık dünyasına alınması, dolayısıyla şaman dünyasına mahrem kılınması , Şamanlığın hizmetçisi durumuna getirilmesi ve ezoterik bilginin ışığına kavuşmasıdır. O halde ölüp dirilme şaman adayının varlığın bir alt aşamasından bir üst aşamasına geçişini ruhsal olarak gerçekleştirmesinden başka bir şey değildir. Şamanlık doğa dini olduğu için ölüp dirilme ve doğayı veya doğa kurallarını yansıtmaktadır.

 

Bunu takip eden rit ise parçalanma ritidir.Bütün şaman kabilelerinde yada ayrı bölgelerinde aşağı yukarı birbirine çok benzerlikler gösterir. Bunun sonucunda şöyle diyebiliriz: Şamanın parçalanması ve ruhlar tarafından yenilmesi onun dünya günahlarına bürünmüş eski bedenini terk etmesi, geriye kalan temiz kemiklerinin yeni etle örtülmesi, başka bir statüye geçiş felsefesinin esasını oluşturmaktadır. Parçalanıp yenildikten sonra şamanın ikinci kez doğması riti gerçek anlamda olmayıp mistik nitelikli bir doğuştur. Parçalanıp yenilmeye Perrin şöyle bir anlam vermiştir: Bu acı aynı zamanda yeni seçilen şamanın değişime uğrama, yetenekler kazanma karşılığında ödemesi gereken bir bedeldir. Şaman ağacı ilk mükemmelliği simgeleyen cennet ağacıdır ki, inisiyasyonda başlangıç bilgiye sahiplenmek anlamını içerir ve şaman ağacı oyunmahad  diye adlandırılır. Bu ağaçlar geleneksel şaman inançlarında şamanın ağaç anası olarak bilinir. Şaman efsane ve memoratlarında geniş yer bulan ağaç ana, şamanın doğduğu ve ilk yeteneklerini aldığı ağaçtır. Bu yuvalarda gelecek şamanın, kuş şeklindeki ruhu terbiye alıp büyür. Yakut şamanist görüşlerine göre batıdan gelen kan renkli at adaya süt yerine kan emzirir. Bu şaman adayı gelecekte insanları yiyen şaman yani siyemehoyun olacak. Doğudan gelen beyaz at beyaz sütüyle yuvadaki adayı yedirir. Doğal olarak bu şaman insanlara yardım  eden iyi şaman olur. Yuvadaki kuşlar büyüyerek insan görünümü alırlar. Hatta Sıklahbegidotu adayları yuvadan alıp bedenlerini parçalara ayırır ve rüzgara savurur. Rüzgar et parçalarını uzaklara aparır. Eğer et herhangi bir yerin iyisine çarpmazsa, kamlık zamanı o ruh veya o yerin iyisi şamanın çağrısına gelmez.

 

Şamanın eğitim sürecinde yaşlı şaman süpürgeyi suya batırarak adayın sırtına vurur. Bu sırada dokuz genç erkek  bir ağızdan: “Eğer mesleğin seni bir fakirin yanına çağırırsa emeğin için az şey iste. Ne verirlerse onunla yetin. Fakirlerin problemleriyle ilgilen, onlara yardım et.Tanrıya onları kötü ruhların saldırısından korumak için yakar. Eğer seni kamlık yapmak için zengin birisi davet etse,ondan da karşılık olarak çok şey isteme. Eğer kamlık için aynı anda hem fakirden hem de zenginden davet alsan, ilk olarak fakirin davetini kabul et”. Aday bu öğütleri şamanın arkasında tekrar eder ve bunları emel edineceğine söz verir. Burada şaman olma merasiminde gelecek şamanın yemin duası da, yukarda yaşlı şamanın verdiği öğütleri doğrular durumdadır. Yemin duası şöyledir: Mutsuzların koruyucusu, fakirlerin atası, öksüzlerin anası olacağıma söz veriyorum. Yüksek dağların tepesinde yaşayan kötü ruhlara saygı göstereceğime, onlara ruhum ve bedenimle kulluk edeceğime yemin ediyorum.”  Ayrıca şaman parçalandığı dağda da ruhların sorularına cevap verirken yapacağı işlerin sorumluluğunu yüklenmiş olur. Türk Şamanlarının ruhlara yemin etmesinin bir örneği aşağıdaki metinde şöyledir:

Beyaz giysili ruhlardan biri şamanı yemin etmeye mecbur eder. Şaman, “tanrının yarattığı insanlara ve hayvanlara karşı hiçbir kötü şey düşünmeyeceğim” der. Sana zulmeden seni aşağılayan insana karşı kötü şeyler düşünecek misin sorusuna eğer şaman, evet beni aşağılayan ve inciten insana sinirlenip  onun hakkında kötü şeyler düşüneceğim cevabını verirse, ruh onun sırtına öyle bir vurur ki, ağzını tepenin keskin ucuna çarpar. Sonra siyah giysili başka bir ruh şamanın alnını siyah renkli ucu keskin bir tepeye dayar ve “Tanrı tarafından yaratılmış insanları ve hayvanları mahfedip ye “ der. Eğer şaman buna karşılık hiçbir olumlu cevap vermeden suskun kalırsa yine onu sırtına vurarak cezalandırırlar.

Britnowskiden ve türk şaman metinlerinden verdiğimiz bu iki yemin doğası yukardaki öğütle beraber Şamanlığın felsefesinin dayandığı sosyal kesimi açıklar mahiyettedir. Nitekim bu meslek sahiplerinin bu işi para karşılığı olarak yapmadıkları, toplumun ihtiyaç ve sıkıntılarını gidermek için Şamanlık ettiklerini açık bir şekilde ortaya koyar. Ayrıca Şamanlığı ezoterik bir bilgi olduğuyla beraber hem de toplum karşısında bir sorumluluk kurumu olduğu ortaya çıkmış olur. Bu bağlamda Türk Şamanlığı ve genellikle Şamanlık benzeri bütün ezoterik örgütlerden kesin bir şekilde ayrılır.

 

OYUN FELSEFESİ DÜZEYİNDE KAMLIK

 

 

Genel Türkçede kamlık adıyla bilinen ve şamanın esrime yoluyla yaptığı merasime Türkmenler göçyürme derler. Diğer orta asya Türklerinde şamanın kamlığına perioyun derler. Etnografik verilerde de Türklerin şaman merasimlerine oyun dediklerini görürüz.(Bu ilginç) Hatta Müslüman olan Türkmenlerin Çoğudur boyunda; şamanın kamlık etmesine oynamak derlerdi. Oynamak terimi Altaysayan Türklerinde uzak doğu ve Sibirya halklarında da kullanılmaktadır.Şaman oyunu şamanın olgunluk yolunu sembolize eder. Yakutlar hatta şamanlarına oyun demekle, şaman oyun ilişkisini birleştirmişlerdir. Nitekim şaman terimi de, oynayan zıplayan anlamındadır. Bütün bu olgular oyun kodunun Şamanlıkta esas olduğunu gösterir. Oyun Şamanlıkta dıştan ayrılmanın, reel dünyadan çıkmanın, başka bir boyuta varmanın tek yolu, şaman merasiminin esas unsurudur.

Şaman Danslarına genel bir bakış, Şamanın esasen iki hayvanı simgelediğini gösterir. Bunlardan birincisi at binişini simgelediği halde, diğeri kuş uçuşunu simgelemektedir. O halde oyun, insanla doğa arasında bir iletişim aracı rolünü üstlenmiş olur. Hayvan ve kuş kodunun yardımıyla şamanın çıkardığı oyun, yatay ve dikey dünya modelini simgesel bir biçimde seyircilere aktarmaktadır. Farklı bir bakış açısından ele alacak olursak, oyun özge bir dünyanın değişken boglan maneviyatının simgesidir. Öteki alem varlıklarının oynaması normal davranış kurallarının çiğnenmesi bozulması olarak değerlendirilir.

 

Etnografik metaryellerden dağ ruhunun veya tayga iyesinin oynaması, insan toplumun etik kuralları dışında tutulur. Nitekim yer altı dünyasının hakimi Erlik’in kızları da şamanla oynar ve onların bu oyunu normal davranış açısından bakıldığında terbiyesizlik, ahlaksızlık olarak değerlendirilir. O halde şaman oyunu ile öteki alemin kurallarına müdahale etmiş olur. Somut şekilde oyun, doğa ile toplum arasındaki farkı ortadan kaldırmış olur. Başka şekilde söyleyecek olursak şamanın oyunu geçici de olsa öteki alemle gerçek dünya arasındaki farkları silmiş olur. Oyun zıtlıkların birleştirmesi ise, şaman da bu ikilikler arasında bir arabulucudur. Şamanın oyunu eğlence ve isteğe bağlı sıradan oyunlardan yapısal özelliği  ve işlevinin ritüele   bağlı olması nedeniyle farklı bir durum sergiler. Şaman sınırlı bir süre içinde, sınırlı bir mekanda ve sınırlı bir görev doğrultusunda  toplumun gizli bilgilerini gösteriye dönüştürür. Şaman kamlık zamanı verebildiği mesaja göre oyuna borçludur. Oyun şamanı başka bir kişiliğe bürünmeye mecbur eder. Nitekim oyun zamanı şaman öteki alemin varlığına çevrildiği için maddi dünyaya kapalı olan bilgi kaynağına geçici bir zaman için sızar. Oyun, hem Şamanlıkta hem de tasavvufta kavuşmadır. Hakka erişmedir ve mistik seciye taşır. Mevlevi ve Bektaşi dervişlerinin semah yapmasına oyunu, bu kozmik oyunun mükemmel örneği sayabiliriz. Özellikle Bektaşi semahlarının şaman kökenli olduğu ilk bakışta görülmektedir.

 

 

Oyunda ritm felsefesi:

 

Oyun şaman kamlığının başlıca vecd hali ise, davul da trans haline geçmekte en güçlü tekniktir. Nitekim monoton vuruşlar, yani aynı ritmlerin ardı ardına belirli frekanslarla tekrarlanması Şamanların esrime haline  geçmeleri için hipnotik bir durum sergilemiş olur. Ancak kamlık zamanı şaman davul ritmlerinin metronom tipi sürekliliği yoktur. Davul vuruşu hızlandığı gibi yavaşlar veya ses yükseldiği gibi yumuşar da. İlk önce belirtilmesi gereken önemli bir mesele bütün hallerde kamlığın her ne şekilde başlarsa başlasın sonuçta bir daire etrafında yapılmasıdır. Daire kozmosun simgesi olup felsefe anlamda ölümsüzlüğe yeniden doğuşa işarettir. Kamlığın yapılmasında önemli rol oynayan davulun bütün hallerde sekiz ritm üzerine kurulduğunu görmek mümkündür. Bu ise insanın yılandan kaplana kadar olan sekiz çokirina (enerji kaynağı) uygun gelmektedir.

 

Davulun ritmi aşağıdan yukarıya doğru değişen bir tempo ile devam eder.

1-Yılan ritmi: Davula vurulan üç yavaş vuruştur ki kararlılık elde etmek ve yeni bir şeye nail olmak ve dış resuslardan faydalanmakla iç gücü toparlamaktır.

2-Geyik ritmi: İki yavaş iki hızlı vuruşla yapılır. Bu ritm uğurla hamile kadınların doğurması, varlıkların paylaşılması tecrit etmedir.

3-Kaplumbağa ritmi: Bir vuruş, iki hızlı vuruş, bir vuruştan ibarettir. Bu, barışıklığı, uyumu sağlamak, yeni bir üretim için temel oluşturmaktır.

4-Boğa ritmi: Bir vuruş ve dört hızlı vuruştan oluşur. Bu, düşmanları püskürtme, maddi kalkınma ve fiziki gücün bir araya yığılmasıdır.

5-Balıkçıl kuşu ritmi: İki hızlı ikide yavaş vuruştan ibarettir. Bu, amaca ulaşma yolunda, karşıya çıkan engelleri aşmak, sevgiye yardım etmektir.

6-Örümcek ritmi: İki hızlı bir normal ve gene iki hızlı vuruştan ibarettir. Bu, manevi cihetten karşı koyabilmedir. Tartışmalı durumlarda yenebilmektir. Üreticilik gücünü doyuncaya kadar kullanmak, negatif enerjiden temizlenmektir.

7-Ayı ritmi: Dört hızlı ve artı bir vuruştan oluşur. Bu elde edilen mevkii korumak, kendiyle diğerleri arasındaki engelleri kaldırmak, içine gömülmektir.

8-Kaplan ritmi: Sadece altı hızlı vuruştan ibarettir. Bu, güç elde etmektir. Fedakarlıktır. Kendini gösterebilmek imkanıdır. Başkalarını iyileştirme de ve eğitmede topladığı enerjisini harcamaktır.

 

Burada bilinmesi gereken bir nokta da, Şamanlık sistemine göre insan hayatının eşit şekilde periyodlara bölünmesidir. Bu bölünme, 7,8,9,12 olarak değişmektedir. Ancak en eski tasavvurlara göre insan ömrü 8 veya 9 eşit periyoda ayrılmıştır. Bu sisteme göre her bir insan sekiz yıl yaşadıktan sonra yeni bir merhaleye girmiş olur ve her merhalede hem dış hem de iç değişiklik geçirmiş olur.

 

1-İnsan doğuştan sekiz yaşına kadar mineral saltanatta nesnelerin ve eşyaların varlığına varmadan yaşıyor. Geleneksel kültürlerde çocuk sekiz yaşına kadar ad almaz. Yalnız çocukluk mahlasıyla çağırılır. Dokuz yaşında o, bu ve diğer arınma merasiminden geçerek ad alır. Eğer çocuk adını bulamasa onaltı yaşına kadar beklemeli olur.

 

2-İkinci merhalede 9-16 yaş arasıdır. Bu dönemde çocuk bitki gibidir ve hayatı anlamaya başlar. Cinsel olgunlukta bu arada baş verir.

 

3- 17-24 yaş arasıdır ve hayvan başlangıç olarak karakterize edilir. İnsan her şeyi anlar ve müstakil düşünmeye başlar.

 

4- Gerçek insan olma ise, 25-32 yaş arasında gerçekleşir. Bu dönemde mantıklı ve ölçülü hareketler yeralır. İnsan kendi ailesini oluşturmaya çalışır, kadınlar ise solmanın, tazeliklerini kaybetmenin eşiğinde olurlar.

 

5- 33-40 arası, bütün bedenin yeniden yapılanması baş verir.

6- 41-48 arası, insanın dünyaya bakışı değişir. Bu merhale, ikinci fiziki ve akli doğuş dönemi olarak değerlendirilir. Bundan sonra organizma ölüme hazırlanır.

 

7- 49-56 yaş arası, düşüncede çeviklik, somutluk ve pratiklik kaybolur.

 

8- 57-64 arası, santimantallik başlar.

 

9- 65-72 yaş arasında hayat, hiç yeni bir şey yapmak istemeden akıp gider.

 

9-     73-80 yaşlarında insanı dinlenmek isteği bürür.

 

Bundan sonra en tehlikeli yaş 81 gelir. Moğollar bu yaşla ilgili kötü ruhları aldatmak için özel merasim düzenlerler. Doğumdan sonra insan varlığının şekillenmesi  ömür merhaleleri aracılığıyla sürdürülür. Bu yaş dönemlerinin büyük ölçüde teşhis koyma ve tedaviyle alakası vardır.

 

Prof.Dr.Fuzuli Bayat’ın Türk Şamanlığı kitabından

Özetleyen: Sibel Atasoy- Hanife Altuntaş

20.12.08

Beylerbeyi

 

Rüya Görüşmecisi

Rüyalarla Problem çözme –Gayle Delaney

 

Rüyalar, gerçekten düşündüğümüz ve hissettiğimiz şeyi bize anlatırlar, düşündüğümüzü ve hissettiğimizi ileri sürdüğümüz şeyi değil. Uyanıkken kendi kendimizi körleştirebilir ve bir budala yapabiliriz; ama uyurken bunları asla yapamayız!

Neden yorumcu, analizci değil de görüşmeci?

“Çünkü; rüya görüşmesi, kuramdan çok yöntem üzerine yoğunlaşır, farklı kuramsal inanışlara sahip kişiler tarafından kullanılabilir” der Gayle Delaney. Rüya görene (ya da kendinizle görüşme yapıyorsanız kendinize), rüya görenin hayatındaki konumunu ve insanlara olan metaforik benzerliklerini haber veren ve rüya imgelerini bulan sorunlarla ilgili soru sormayı öğrenerek, önyargılı yorumlarla rüya göreni zorlamaktan kaçınabilirsiniz.

 

Hazırlanma

 

  1. Rüyaları hatırlama
  2. Rüyaları Kaydetme
  3. Rüyalarla problem çözmeyi ve yeni düşünceler yaratmayı hedeflemek

 

Bir rüya görüşmesinin on adımı

    1. İyi bir rüya görüşmesine yardım eden bir atmosfer yaratmak

 

    1)Güvenilirlik ve yargısal olmayan tavır

    2)Merak

     3)Alçakgönüllülük ve incelik

      4)Cesaret

      5)Anlayış ve coşkunluk

      6)Şaka

 

Adım2. Rüya görenin rüyasını anlatması ve onu dinlemesini sağlamak

 

Adım3. Rüyayı şekillendirme ve özetleme

  1. Rüyayı sahnelere bölün ve işaretleyin
  2. Her kişiyi daire içine alın
  3. Her objenin altını çizin
  4. Her duyguyu dalgalı çizgiyle belirginleştirin.
  5. Çok önemli eylemlerin bir  okla altını çizin.

 

Adım4. Rüyalardaki duyguları aydınlatma

 

Adım5. İyi bir tanımı ortaya çıkarma

 

  1. Çerçeveler
  2. İnsanlar
  3. Nesneler
  4. Duygular
  5. Olay

 

Adım6. Tanımı tekrarlama

 

Adım7. Uyanık hayata geçiş yapma

Adım8. Araştırmayı özetlemek

 

Adım9. Rüya görüşmesi ve rüya üzerine iyice düşünme

 

Adım10. Eylem için seçenekleri düşünmek.

 

Rüya Görüşmesinin Temel Stratejileri

 

  1. Duyguları ayrıntılı anlatma
  2. Saçma ya da zıt olanı doğru tahmin etme
  3. ……….den ne kadar farklıdır.
  4. İçini dökmek
  5. Rüya göreni kuşatma
  6. Çoban köpeğini izlemek
  7. Yeniden ifade etme

Özeti hazırlayan ve eğitimi veren: Sibel Atasoy

 https://blog.sonsuz.us/?p=144

Yanılsama ve Gerçeklik – Christopher Caudwell

 1. Şiirin Doğuşu

 

Şiiri, günlük konuşmanın yüceltilmiş bir biçimi olarak tanımlayabiliriz. Bu yüceltme onu sıradan konuşmadan ayıran ve ona gizemli, biraz da büyülü bir güç veren biçimsel bir yapıyla (ölçü, uyak, söz yinelemesi vbg) kendini gösterir. Yinelemeler, eğretilemeler, karşıtlıklar vardır; biçimsellikleri yüzünden şiir sayarız onları biz.

İlkel topluluklarda dilin bu yüceltilişine, çoğunlukla bütün topluluğun katıldığı törenlerde rastlıyoruz. Ritmik ya da vezinli dilin, yazının bulunuşundan önce hep kaba bir müzikle birlikte olduğu, hareketler ve sıçramalar, bağırmalar ve anlamsız haykırışlar, sopa ve taşların birbirlerine vuruluşuyla çıkarılan bir takım seslerle ifade edilen bir yerli beden ritminin, dansın, müziğin ve şiirin ortak atası olduğunu söyleyebiliriz.

İlkel insanın sözcükler içinde aradığı gerçekliğin imgesi değişik türdendir: İnsanın kendi düşmanını kendisinin yaratması gibi büyülü bir kukla imgedir o! İnsan onun üzerinde çalışırken, gerçekliğin kendisi üzerinde çalışmış olur. Renksiz, kuru bir anlatım, ilkel kültürle yoğrulmuş bir kafaya yabancı gelir; bir amacı olmayan dili almaz ilkel insanın kafası. Ritmik dilin amacı ise apaçıktır: ona kendisini güçlü hissettirecek, tanrılardan kopmamış hissetirecek bir duygu vermek.

Genellikle günlük konuşma üzerine kurulmuş olan ritmik olmayan dil, bireysel inandırmanın dili; kollektif konuşmanın dili olan ritmik dil ise, toplumsal coşkunun dilidir. İlkel kültür düzeyinde dilde en önemli ayrım budur.

 

Şiir, özellik bakımından şarkıdır; şarkı ise ritmi gereği hep birlikte söylenen bir şeydir, bir kollektif coşkunun anlatımı olmaya yatkındır. “Yüceltilmiş” dilin sınırlarından biridir bu.

Ama kabile, bir kollektif coşkuya neden gereksinim duysun?

Bir kaplanın ya da fırtınanın gelişini içgüdüsel olarak hissedecekler ve bu şartlı ve kollektif bir tepki doğuracaktır zaten. Bu durumda kollektif bir heyecan doğuracak herhangi bir araç gereksizdir; ama görünür ya da elle tutulur böyle bir neden yok da “olasılık” olarak varsa, böyle bir araç toplumsal bakımdan gerekli oluyor demektir.

İşte şiirin, bir kabilenin ekonomik yaşamından, yanılsamanın (illusion) ise gerçeklikten (reality) boy verişi böyle olur.

Dansla, ayinle ve müzikle karışmış halde şiir, kabilenin içgüdüsel enerjisinin büyük anahtar tablosu(switchboard) olur; kabileyi, yakın nedenleri ya da mutlu sonuçları görünürde olmayan, içgüdüyle kendiliğinden kararlaştırılamayan bir dizi kollektif eyleme yöneltir.

Karıncalar ve arılar içgüdüyle depo eder yiyeceklerini, ama insan böyle değildir! İnsanın içgüdülerini çalışma çarkına koşmak, onun coşkularını biraraya toplayıp faydalı ekonomik kanala yöneltmek gerektir. Yalnız ve yalnız ekonomik olduğu için, yani içgüdüsel olmadığı için bu içgüdünün yöneltilmesi gerekir. Bunları yönelten araç da (şiir vb), bu yüzden kökeninde ekonomiktir.

 

Şiir, insanların yüreklerindeki ölümsüz istekleri değiştirmeksizin, yüreği yeni bir amaca uydurur. İnsanı, daha üstün bir gerçeklik dünyası olduğu için, içinde bulunduğu gerçeklikten daha yüce olan hayal dünyasına atarak yapar bunu: Henüz gerçekleşmemiş, daha önemli bir gerçekliğin dünyasıdır bu; gerçekleşmesi, ona hayali olarak katılan bu şiire gereksinme gösteren bir dünyadır bu. Bu dünyada her hataya yer vardır; çünkü şiir henüz dokunamadığımız, koklayamadığımız ya da tadamadığımız için şairane olan, hayal olan bi şey sunmaktadır. Ama ancak bir yanılsama aracılıyla, başka türlü varolamayacak bir gerçeklik haline dönüşebilir.

Bir hasat şarkısıyla tatlanınca, çalışma daha iyi gider. Şiir yapısı ve doğası gereği, yarattığı gerçekliğin ötesinde bir gerçekliği gözler önüne serer ve ikinci derecede olmasına karşın yine de daha yüksek ve daha karışık bir gerçekliği doğurur, biçim olarak gösterir; çünkü şiir, kendi somutluğu içinde tahılı, kendi olgusal özü içinde hasadı değil fakat kabilenin hasatla iişkisi demek olan coşkusal, toplumsal ve kollektif karmaşayı anlatır, dile getirir. İnsanın hasatla ilişkisinin, içgüdüsel ve kör olmayıp ekonomik oluşuyla bir varlık kazanan yepyeni bir hahikat dünyasını -ondaki coşkuyu, dost sıcaklığını, onun tadını, onun uzun beklenişini ve mutlu sonunu- dile getirir

Bu yüzden, şiirdeki “hakikat”, şiirin soyut ifadesi -içerdiği olgular- değil fakat toplumdaki dinamik -içerdiği kollektif coşku- rolüdür.

 Şiir ve Büyü

Şiir, yüceltilmiş dil ya da ritmik dil, ilkel insanı güçlü ve tanrılardan kopmamış hissettiriyordu. Onu yürekli yapıyor, toplu törenleri kolaylaştırıyordu.

Ritmik olmayan dilin amacı, inandırmak diyebiliriz, yani bireysel inandırmanın dili.

Ritmik dil ise, kollektif konuşmanın, toplumsal coşkunun dili oluyor. Bu tespitler ilkel kültür düzeyinde böyleydi ve ben hala da böyle olduğunu düşünüyorum.

İlkel halklar, kendilerin, ilgilendiren herhangi birşeye, daha uygar topluluklardan çok daha büyük ve devamlı dikkat gücü gösteriyorlarmış. Rivers, Malenezyalılar arasındaki araştırmalarında, kendisi soru sormaktan bitkin düştüğü ve kafaca yorulduğu halde, bilgi aldığı kişinin hala taptaze ve yanıt vermeye hazır bir durumda olduğunu anlatır. Oysa iki uygar kişiden, daima ilk yorulan, soru sorandan çok kendisine soru sorulandır diyor Caudwell.

Anladığım kadarıyla, kabile kendi içgüdüleri ve coşkularını önce ritmik dile yüklüyor (ki bunu muhtemelen şamanlar veya benzerleri yapıyordur) daha sonra bu sözleri birlikte tekrar ettiklerinde topluluk olarak aynı coşkunun içine ve aniden, çok hızlı olarak girebiliyorlar. Yani şiir/ritmik dil bir anlamda taşıyıcı gibi görünüyor gözüme. Dans-müzik ve ayinle karışmış şiir, kabilenin içgüdüsel enerjisinin, kontrol paneli olur ve onları içgüdüyle önceden kararlaştırılmamış bir dizi kollektif eyleme yöneltir.

Gerçekte ilkel kabilede insan Doğa’dır. ve onlar dini yaşarlar. Kendilerine öğretilmemiş ve dayatılmamış bir dini sadece yaşarlar. “Büyü nedir? kendi kişisel coşkularının farkında olan insan, bunları uyaran nesnedeki düzensizliği bulur; çünkü dehşet ve arzu gibi bilinçli duygular, bir kabilenin ortak yaşantısından ortaya çıkar, kabilenin bütün bireylerinin bazı şeyler üzerindeki ortak izlenimleridir.” diyor Caudwell. Daha da ilginci Büyünün bilimi doğurduğunu da söyler!

..

Büyü, bilimi doğurur; çünkü büyü dış gerçekliği bir takım yasalara uymaya zorlar, gerçeklik ise reddeder bunu; öyle ki, gerçekliğin başeğmez yapısını tanımak büyücüyü etkiler.

Büyücü bir takım sözlerin doğa karşısında çaresiz kalması sebebiyle ancak büyük güçlerce, örneğin tanrılar tarafından, yazgı tarafından altedileceğini kabul eder. Jüpiter bile yazgının emrindedir. Yazgı yasadır. Böylece Büyü, kendinin tam karşıtına, bilimsel gerekirciliğe (determinizme) dönmüştür.

Caudwell şöyle devam ediyor:

Şaman’ın saçma hırsları, simyacının olanaksız umutları olmasaydı, bugün bu umutları gerçekleştiren modern kimya bilimi olmazdı. Büyücü, “yazgı” tarafından, eşyalardaki amansız gerekircilik tarafından yenilip durur ve bunun bilincine vardığında, büyü bilime döndüğünde ancak büyünün yapar gibi göründüğü şeyleri gerçeklikte yapabilmektedir. Yanılsama, böylece gerçekliğin yararına işlemektedir!

İlkel insan için belirsiz bir erdem olan inanç, bunun kabulü için gerekli olur. Ortak coşku dünyasındaki basit, dolaysız yaşantısı nedeniyle ilkel insana inanç gerekmezdi. İnanç, mitoloji “gerçek” din halinde katılaşmaya başlayınca gerekli duruma gelir. İnanç ve dogma, inanç eksikliğinin ve kuramdan kuşkunun belirtileridir. Mitolojinin şu ya da bu yolla kendisini toplumdan ayırmış, koparmış olduğunu gösterirler.

Bunun tek nedeni vardır; toplum kendi kendinden kopmuştur çünkü; kalıp olarak din, toplumun geri kalan bölümünün karşısında onunla zıtlık içinde dikilen bir parçası olmuştur. Bu yüzden din, toplumun geri kalan bölümünden yalıtılmış olur.

 

..

Bilim ve sanat

 

Bilimsel bir ifade kurarken, bunu gözlenebilir şeylere dayandırırız. Bu düzenlemeyi ve gözlemi yapan kişinin “doğru düşünen herhangi biri” olduğu yanıtını verir bilim.

Bilim adamı, bu belli gözlemciye iskelenin yalnızca bir parçası olarak bakmaya ve gerekirse bu iskelenin kolayca söküleceğini ve bunun binaya hiç bir kötü etkisi olmayacağını düşünmek eğilimlidir. Ama fizikteki son gelişmeler göstermiştir ki; bu iskele (gözlemci) sökülüp kaldırılırsa geriye hiçbir şey kalmaz. Bina destek yönünden mutlak olarak bu iskeleye bağlıdır. Bilimin bu acaip, evrensel sahte egosu aldatıcıdır ama gene de gereklidir. Yalnızca matematik bundan bağımsız gibidir.

Sanat da aynı şekilde toplumsal egoyu simgelemek istediğinde, düzenli bir biçimde duygusal davranışlar taşımak istediğinde, gerçekliğe ilişkin bir şeyler söylemeye zorlanır. Ama temelde yatan coşkusal davranış için seçilen gerçekliğe ilişkin anlatım, maddi gerçekliğe ilişkin olmak zorunda değildir. Tıpkı bilimin “sahte egosu” sunun gerçek bir insan olması gerekmediği gibi. Sahte bir dünyadır sanat; bir yanılsamadır, öyle kabul edilmiştir.

 

Hem bilimin sahte egosu, hem sanatın bu sahte dünyası gereklidir; çünkü nesne ve özne, yaşantıda hiç bir zaman ayrı olarak değil, bitmek bilmeyen bir savaşımın çelişkisi içinde birbirine bağlı olarak bulunur. Her ikisi de daha iyi gelişebilmek için, ilk iş bölümüyle mitolojiden kopmuş, ayrılmış olan bilim ve sanat, bu ayrılışın anısı olarak kör bir yan taşırlar içlerinde.

Bilim ve sanat birbirlerine yanaştırıldıkları zaman tam bir somut dünya meydana getirmez, tam bir boş dünya -içlerinden çıktıkları insanların somut yaşayışları ile dolunca ancak canlı ve içi dolu olan – bir soyut dünya meydana getirirler.

 

O halde bilimin ve sanatın amacı, toplumsal işlevi nedir? Neden bu sahte dünya ve sahte insan üzerine, gerçekliğin soğuk ama gerçek imgesi ile insanın kendi çehresinin fantastik ama sıcak yansısı üzerine kurulmuşlardır?

 

sa

Kitaptan özeteleme

Gurdjieff ve Dördüncü Yol

Sevgili Dostlarım, Gurdjieff’in “4.cü yol” isimli öğretisinden seçtiğim bazı pasajları sizlerle paylaşmak istedim;

 

  1. İnsanlar uyumaktadırlar ve bunu kabul etmezler.
  2. Bütün insanlar sadece makinedirler, bütün faaliyetleri mekaniktir.
  3. Psikoloji insanlarla ilgilidir, makinaların incelenmesi için psikoloji değil mekanik bilimi gerekir.
  4. Bir makine kendini tanıyamaz, tanıdığında makina olmaktan çıkar. İnsan hareketlerinden sorumludur, makina değildir.
  5. İnsanın başlıca yanılgısı, yapmaya muktedir olduğuna dair inancıdır.
  6. Ancak bunu insanlara söylediğinizde inanmayacaklardır ve onlara düşmanca ve nahoş gelecektir. Özellikle de gerçek olduğu için düşmanca gelir.
  7. Herkes hiç bir  şeyin yapılması gerektiği gibi yapılmadığını iddia eder. Aslında her şey yapılabileceği tek şekilde yapılmaktadır, eğer tek bir şey değiştirilebilseydi her şey buna bağlı olarak farklı olabilirdi.
  8. Her şey başka şeylerle bağlantılıdır.
  9. İnsan bir çok BEN sahibidir.
  10. Her insanın içinde 5-6 bazen daha çok ama sınırlı sayıda BEN vardır. Bunlardan her biri yönetimi ele aldığında kendinin asıl BEN olduğunu yani EFENDİ olduğunu sanır ve diğer benlere ait en ufak bilgisi olmaz.
  11. İnsanda bu BEN değişimlerini kontrol edecek hiç bir şey yoktur. İnsan&makina bu durumu fark etmemekte, bilmemektedir.
  12. Benler, rastlantıların gücü ile veya mekanik olan dış dürtüler tarafından yaratılmışlardır.
  13. Eğitim, taklit, okuma, dinin uyuşturuculuğu, sınıflar, gelenekler, yeni sloganların cazibesi dış tesirlerdendir.
  14. İnsanın bireyselliği yoktur, bir tek büyük BEN sahibi değildir, birçok kendini ben sanan benlere bölünmüştür.
  15. Her bir küçük ben kendini BÜTÜN adına çağırmaya yetkilidir; anlaşmaya, anlaşmamaya, söz vermeye, kararlar almaya muktedir ki, sonradan bütün diğer benler bunların sonuçlarıyla uğraşmak zorunda kalalacaklardır.
  16. Her küçük ben’in imzaladığı çeklerin ve akitlerin sorumluluğunu yüklenecek olması, insanın yani Bütün’ün trajedisidir.
  17. Çoğu zaman insanın ömrü küçük tesadüfi benlerin imzaladığı akitlerin gereğini yerine getirmek yükümlülüğü ile geçer.
  18. Her insanın sınırlı “rol” repertuarı vardır ve bunun dışında bir role zorlandığında kendini kısa sürede huzursuz ve rahatsız hisseder ve kendi repertuarındaki herhangi bir role dönmek için büyük çaba harcar. Döndüğünde gerilim biter ve rahatlık (uyuma hali) başlar.
  19. İnsan repertuarı dışındayken “üşür, utanır ve herkesten kaçmak ister.”
  20. Burada SEÇİM zorunluluğu gelir! İnsan rahatı mı seçecektir yoksa  kendi üzerinde çalışıp huzursuzluğu mu?
  21. İnsan hapishanededir ancak bunun farkında değildir. Farkına varan her aklı başında kişi hapisaneden kaçmak ister, kaçmak için tünel kazmak lazımdır. Bunun dört gerekli şartı vardır;

a)      Özgür olmadığını, hapishanede olduğunu kabul etmek.

b)      Evvelce hapisaneden kaçabilmiş kimselerden yardım almak.

c)      Kaçış organizasyonu asla tek kişi olarak gerçekleştirilemez. Bir grup çalışması elzemdir.

d)      Büyük bir çalışma ve çaba gereklidir : “belirli bir amaca yönelik şuurlu çabalar”

22.İnsan yeterince yöntemli ve kararlı ise bir alışkanlığını değiştirebilir.          Ancak ; Bir kimse kendi üzerinde çalışıyorsa o kimse mümkün   olabilecek ek değişiklikleri hesaba katmalı ve bunları önceden düşünmelidir. (Kendi üzerinizde değişikliğe muvaffak olduğunuz her husus, değişmesini belki de arzu etmediğiniz alışkanlık ya da karakter özelliklerinizi etkiler ve siz farkına varmadan devreden çıkar ya da beklemedikleriniz devreye girer.)

23.Ya da ! Değişmek isteyen fazlalıklarını “terk” etmelidir.

24.İnsanların feda etmeleri gereken en önemli şey “ıstıraplarıdır”. İnsan öyle yapılmıştır ki ; ıstıraba olduğu kadar asla başka şeye o kadar çok bağımlı değildir. Zevklerden daha kolay feragat edilir.

25. Istırap olmadan birşey kazanılmaz ama ayni zamanda insan ıstırabını feda ederek işe başlamalıdır.

26.Kaynaşma ve içsel birlik (vahdet); sürtüşme ile “evet” ve “hayır” arasındaki mücadele ile elde edilir. (evet ya da hayır seçeneklerinden biri doğru cevap değildir, mücadele doğru yolda oluşun işaretidir.)

27. Ancak bu mücadele yanlış bir taban üzerinde cereyan edebilir ve bu yanlış ve natamam bir kristalizasyondur. Bu insan daha fazla gelişme imkanına sahip olamıyacaktır.

28. Gelişme imkanını yeniden sağlamak için o insan tekrar eritilmelidir; bu ise sadece korkunç ıstırap ile mümkündür.

29. Evet ve hayır arasındaki mücadele “hemen değerli bir şeyi feda etmekle” başlatılabilir. Bununla beraber sonsuza kadar değil! Kristalizasyon elde edildikten sonra “feragatler, mahrumiyetler ve feda etmeler” artık gerekmez. Bundan sonra insan neyi isterse ona sahip olabilir. Artık onun için yasalar yoktur, o kendi başına bir yasadır.

30. Yollar (tekamüle giden), gündelik hayatın karşısında olup başka ilkelere ve yasalara dayanmaktadır.

31. Dördüncü yolda imana gerek yoktur, aksine her çeşit iman dördüncü yolun karşısındadır.

32. Yolu arayan insan, yolu bilen ilk insana rastladığı ana “ilk eşik” ya da ilk adım denir. İlk eşikten itibaren “merdiven” başlar. Merdiven süresince kişi her şeyden; yoldan, rehberden ve kendinden şüphelidir, hiç bir şey sabit değildir. Bazen aşağılara düşer ve yeniden başlaması gerekebilir.

33. Fakat son basamağı geçtiği anda yola girdiğinde rehbere karşı şüpheleri ortadan kalkar ama aslında ona ihtiyacı eskisinden çok azalır. Bir çok bakımdan bağımsız olur ve nereye gittiğini bilebilir. Çalışmasının sonuçlarını artık kolaylıkla kaybedemez. Yolu terk etse bile başladığı yere dönmeyecektir.

34. Dördüncü yolda merdiveni çıkmak için koşul;  İnsanın kendi yerine bir başkasını yerleştirmeden bir üst basamağa geçemiyeceğidir. Böylece insan yükseldikçe kendini izleyenlere daha da bağımlı olur. Onlar durursa O da durur.

35. Öğrenci ne derece yüksekse, öğretmen de o derece yüksek olabilir. Aslında öğrenci öğretmenin seviyesini hiç göremez ve ne derece aşağıda iseler o derece yüksek bir öğretmen isterler. (Genellikle insanın kendisi beş para etmediği halde İsa’nın öğretmenliğinden başkasını istemez.) daha aşağısına razı değildir.

36. Öğretmen ve öğrenci birbirine muhtaçtır. İnsan aldığını derhal vermelidir, ancak bu şekilde daha fazlasını alabilir. Aksi halde kendisine verilmiş olanda ondan alınacaktır.

37. Subjektif yol, okul yolundan geçer.

38. Objektif yol, sade vatandaşın yoludur. Onlarda tekamül eder, ne var ki onların yolu çok gereksiz tekrarla dolu olarak çok uzun olabilir.

39. Kendi kendini inceleme, kendini bilmeye götüren çalışma veya yoldur.

40. Bilgi herkesin yolu olamaz ve çoğunluğa mal edilemez. Kanun böyledir. Bilgi de maddedir ve daima sınırlıdır. Eğer bilgi madde ise; “Belli bir yerde ve belli bir zamanda belirli  miktarda mevcut demektir. Belli bir devre süresince örneğin 100 yıl boyunca insanlığın tasarrufunda belirli miktarda bilgi vardır.

41. Bilgi ve varlık seviyeleri dengeli olmalıdır; insanın gelişmesinin üzerinde cereyan ettiği iki çizgi vardır: “bilgi” ve “varlık” çizgileri. Doğru tekamülde her iki çizgi birbirlerine paralel olarak, birbirlerine yardımcı olarak gelişirler. Bunlardan biri daha uzun olursa insanın gelişmesi yanlış olur; er ya da geç gelişme durur.

42. Eğer bilgi varlığı aşarsa, o insan bilir ama yapma gücüne sahip değildir. Bu yararsız bilgidir. Varlık bilgiyi aşarsa, o insanın yapma gücü vardır ama neyi yapacağını bilemez. Kazandığı varlık gayesiz hale gelir ve onu kazanmak için gösterdiği çabaların yararsız olduğu görülür.

43. Bilgi başka şeydir anlama başka şeydir. Anlama bilginin varlık ile ilişkisine bağımlıdır. Anlama, bilgi ve varlığın bileşkesidir.

44. İnsan sadece kendini incelemenin ve müşahadenin değil fakat kendisini değiştirmek amacıyla kendi üzerinde çalışmanın gerekli olduğunu anlamalı “her şeyi bir bütün halinde BAŞKALARININ ONU GÖRDÜĞÜ GİBİ kendisini bütünüyle görmelidir.”

45. Bu amaçla insan, hayatının farklı anlarına, farklı duygusal durumlarına ait kendisinin “mantal fotoğraflarını” çekmeyi öğrenmelidir.

46. Eğer bir insan bir şeyi hatırlarsa onun için hatırlanması daha önemli olan diğer on şeyi unutur. Ve özellikle kendisi ile ilgili olan şeyleri, belki evvelce çektiği o “mantal fotoğrafları” kolaylıkla unutur.

47. Dünyada cereyan eden büyük çaplı her olay dışardan yönetilir;  Ya tesirlerin raslantı eseri olan bileşimleri veya genel kozmik kanunlar tarafından yönetilir.

48. İnsanların her şeyden çok sessizlikten korktukları, konuşma eğilimimizin kendini savunmadan kaynaklandığını ve daima bir şeyleri görmekten, kendine bir şeyleri itiraf etmekten kaçınma temeline dayandığı açıkça görülmelidir.

49. Gerçek sanatta raslantı eseri olan hiç birşey yoktur. Gerçek sanat matematiktir. Ondaki herşey hesaplıdır ve önceden bilinebilir. Sanatkar, vermek istediğini bilir ve anlar; Eseri, ayni seviyedeki insanlar üzerinde daima ve matematiksel bir kesinlikle bir ve aynı izlenimi doğuracaktır.

50. İnsanlara yardımcı olmak için, kişi önce kendine yardımcı olmayı öğrenmelidir. Pek çok insan başkalarına yardım etme düşünce ve duygularına, sadece tembellikten dolayı kapılmaktadır. Onlar kendileri üzerinde çalışamıyacak kadar tembeldirler ve ayni zamanda başkalarına yardım etmeye muktedir olmak onlara büyük zevk vermektedir. “kendi kendine samimiyetsizlik”

51. İnsan hak etmeden haz elde ederse, insanın bunu muhafaza edememesi ve bu hazzın ıstıraba dönüşmesi sebebiyle gereklidir. Ama bütün mesele, hazzı elde edebilmek ve onu muhafaza edebilmektir. Bunu yapabilen bir kimse için öğrenecek hiç bir şey yoktur. Ancak bu yol ıstıraptan geçer. Hazdan istifade edeceğini sanan kimse çok yanılır ve eğer kendisine karşı samimi olabilirse, bunu göreceği an gelecektir.

52. Duygular alanındaki vicdan kavramı, düşünce alanındaki şuur kavramının muadilidir.

53. Alemin ve insanın böyle paralel biçimde incelenmeleri, öğrenciye, her şeyin temeldeki birliğini gösterecek ve onun farklı düzenlerin fenomenlerinde analojiler bulmasına yardım edecektir.

54. Gerek alemde, gerekse insandaki bütün süreçleri yöneten temel kanunların sayısı çok azdır. Az sayıdaki basit kuvvetlerin farklı sayısal bileşimleri, olayların görünen çeşitliliğini yaratmaktadır.

55. Evrenin mekaniğini anlamak için, karmaşık fenomenleri, bu basit kuvvetlerle çözümlemek gerekmektedir.

56. Subjektif insan için kötülüğün hiç mevcut olmadığı, sadece farklı iyilik kavramlarının var olduğu söylenebilir. “Hiç kimse herhangi bir şeyi kasıtlı olarak kötülük için, kötülük olsun diye yapmaz.” Herkes iyilik uğruna, onu anlayışına göre hareket eder. Fakat iyiliği farklı şekillerde anlar.

57. Uyanma, insanın hiç bir yere varamıyacağını ve nereye gideceğini bilmediğini idrak etmesiyle başlar.

58. Birliğin  çokluğa dönüşüm kanunlarını incelemeden önce, bütün evrenlerin tüm çeşitlilikleri veya birlikleri içerisinde bütün olayları yaratan temel kanunu incelemeliyiz.

59. Bu, “Üç prensip” ya da “Üç kuvvet” kanunudur. Bu kanun, hangi mikyasta olursa olsun, hangi alemde cereyan ederse etsin, molekül seviyesindeki olaylardan kozmik olaylara kadar, farklı ve birbirlerine karşı “Üç kuvvetin bileşimi ve karşılaşmasıdır.”

60. İlk kuvvete aktif veya müsbet…İkinciye pasif ya da negatif…Üçüncüye ise etkisiz kılan kuvvet… Denilebilir.

61. İlk iki kuvvet çağdaş düşüncenin bildiği kanunlardır. Fakat genelde üçüncü kuvvet müşahadeyi ve anlayışı yöneltmek için kolayca ulaşılabilir değildir. Bunun nedeni, insanın mutad psikolojik faaliyetinin fonksiyonel sınırlanmasında ve olaylar dünyasına ait algımızın temel kategorilerinde, yani “mekan” duygumuzda ve söz konusu sınırlamalar sonucunda doğan “zaman” duygumuzda aranmalıdır.

62. Üçüncü kuvvet, gerçek alemin malıdır. Müşahademize giren subjektif alem veya olaylar alemi, sadece nispi olarak gerçektir, her halde tamam değildir.

63. Evrenin bundan sonraki temel kanunu yedi kanunu veya oktavlar kanunudur. Bu kanunun anlamını kavramak için, evreni titreşimlerden meydana gelmiş olarak kabul etmek gerekir. Bu titreşimler, evreni oluşturan maddenin, en incesinden en kabasına kadar, bütün çeşit, safha ve yoğunluklarında faaliyet göstermektedir. Çeşitli kaynaklardan çıkmakta ve birbirleriyle kesişerek, çarpışarak, güçlendirip, zayıflatarak, durdurarak çeşitli yönlerde ilerlemektedirler. (Hoca burada sanırım Kuantum fiziği yani dalga/parçacık fonksiyonunu tarif etmektedir.)

64. Fiziğin temel görüşlerinden birisi “Titreşimlerin sürekliliğidir”. Bu konuda kadim bilginin görüşü farklıdır; Zira kadim bilgi, titreşimler anlayışının temeline “Titreşimlerin süreksizliği” ilkesini yerleştirmiştir.

 

                                 Alem             Kuvvet            Oktav

                                  

                                   MUTLAK                   1                      DO

                                  

                        BÜTÜN ALEMLER   3                      Sİ

 

                        BÜTÜN GÜNEŞLER 6                      LA

                                  

                                   GÜNEŞ                      12                    SOL

 

            BÜTÜN GEZEGENLER        24                    FA

 

                                     ARZ              48                    Mİ

 

                                       AY                          96                    RE

 

                                   MUTLAK            hiç bir şey   DO

 

Burada Sonsuz döngüyü oktavlarla izah eden önemli bir şekil var ancak buraya çizemedim.

65.Eğer oktavlar kanunun bütün anlamını kavrayabilirsek, bu, bize bütün hayatın, tarafımızdan müşahade edilen evrenin tüm planlarındaki fenomenlerin yeni bir açıklamasını verir. Bu kanun, doğada niçin doğru çizgiler bulunmadığını, niçin düşünemediğimizi ya da yapmaya muktedir olamadığımızı, niçin bize ait her şeyin düşünüldüğünü, niçin bizimle ilgili her şeyin varit olduğunu ve niçin genellikle istediğimize ve beklediğimize zıt bir yönde cereyan ettiğini açıklar. Bütün bunlar, ‘entervallerin’  açık ve dolaysız sonuçları, ya da titreşimlerin gelişmesindeki gecikmelerdir.

 

66.Titreşimlerin gecikmeleri anında kesinlikle olan nedir? Asıl istikametten bir sapma meydana gelir. Oktav önce doğru istikamette ilerlemeye başlar;

                                   DO————RE———–Mİ

Fakat mi ile fa arasında bir sapma oluşur(artış gecikmesi). FA ya geçerken yön sapar;

                                                                                              FA

                                                                                                    SOL

                                                                                                              LA

                                                                                                                     Sİ

Si ve Do arasında ikinci enterval yer alır, doğru yeniden yön değiştirir;

                                                                                                                       DO                                                                                                                                     tamamını şöyle göstermeye çalışacağım;

 

                                   DO  RE  Mİ

                                                                FA                                                

                                                                    SOL

                                                                                      LA

                                                                                              Sİ

                                                                                               DO

                                                                                                RE    

                                                                                                Mİ

                                                                                              FA

                                                                                        SOL

                                                                                     LA

                                                                                   Sİ

Tablonun bir süre sonra daireyi tamamlayacağı görülüyor, başladığımız yere geri dönüyoruz.

                  

67. Oktavlar Kanununun yardımı ile, şeylerin ilerlemelerini, yön değiştirmelerini her şeyde müşahade edebiliz. Belli bir enerjik faaliyet veya güçlü duygu ya da doğru anlayış devresinden sonra, bir tepki oluşur, çalışma sıkıcı ve yorucu hale gelir. Duyguda yorgunluk ve ilgisizlik anları belirir, doğru düşünme yerine, uzlaşma yoluna gitme çabaları, baskı ve güç sorunlardan kaçış başlar. Fakat çizgi şimdi ayni istikamette değil ama gelişmeye devam etmektedir. Çalışma mekanikleşmekte, duygu gittikçe zayıflamakta, günün genel olayları seviyesine inmektedir. Sonra tekrar duruş ve farklı ilerleme, kırgınlık, nefret, kaale almama gibi ayni düşünce ve duygular arasında dönüp durur. Ve bulunmuş olan çıkış yolu giderek daha ve daha kaybolur.(bilim,sanat,felsefe,din ve fertlerin günlük faaliyetlerinde ayni şeyleri kolayca görmek mümkündür)

68.Şayet oktav arası titreşimlerin azaldığı anlarda ilave şoklar yaratılabilirse doğru, yön değiştirmeden devam edebilir. Herhangi bir yerden kendiliklerinden gerekli anlarda gelen tesadüfi ‘şoklar’ ümitleri ile avunmak, doğaldır ki mümkün değildir. Böyle bir durumda,insana iç eğilimlerine ‘inançlarına ve eğilimlerine ters düşse bile’ yel nereden eserse oraya gitme, ‘nehrin akışı içinde yüzme’ ya da başarısızlığı ile kendini uzlaştırarak yeniden yapmaya başlama seçeneği kalmaktadır.

69.Veya faaliyetinin bütün çizgilerinde ‘entervallerin’ zamanını tanımayı ve ‘ilave şokları’ yaratmayı, diğer bir ifade ile kozmik kuvvetlerin gerekli anlarda, ‘ilave şokları’ yaratmada faydalandıkları yöntemi kendi faaliyetlerine uygulamayı öğrenebilir.  

İNSANIN GERÇEĞİ “KENDİNİ BİLMEK” – Ouspensky Kitabından
Özetleyen: Sibel Atasoy
Ortaköy- 2003
 

 

 

Bilimin Kesinsizliği

Bilimin Kesinsizliği

 

Richard P Feynman

 

Yurttaş Bilim Adamının Düşünceleri

“Her şeyin Anlamı” kitabındaki “Bilimin Kesinsizliği” konferansından

 

 

 

Bilim adamları arasındaki ilişkiler başlangıçta, çoğu insanların arasında olduğu gibi ihtilaflıydı, örneğin, fiziğin erken günlerinde bu böyleydi. Fakat günümüz fizikçileri arasındaki ilişkiler son derece iyidir. Bir bilimsel argümanı tartışan taraflar arasında gülünecek birçok şey olabilir ve her iki tarafta henüz belirsizlikler bulunabilir. Taraflar yeni deneyler düşünebilir ve sonuç hakkında bahse tutuşma önerileri getirebilirler. Fizikte o kadar çok sayıda birikmiş gözlem vardır ki, daha önce yapılmış gözlemlerle uyum içinde ama daha Önce düşünülmüş tüm fikirlerden farklı olan yeni bir şey ortaya atmak neredeyse imkansız hale gelmiştir.

Bu nedenle eğer birinden veya bir yerden yeni bir şey işitirseniz onu hoş karşılarsınız ve diğer kişinin niçin böyle konuştuğu hakkında tartışmazsınız.

Birçok bilim dalı bu ölçüde gelişme göstermedi ve bu dallardaki durum fiziğin erken günlerindeki gibidir. Yani çok sayıda gözlem olmadığı için birçok tartışma yapılmaktadır. Bundan söz etmemin nedeni insan ilişkilerinin ilginç özelliğidir; eğer gerçeği belirlemenin bağımsız bir yolu bulunursa ihtilaflar sona erebilir

Çoğu insan, bilimde bir düşüncenin sahibinin arka planına ya da onun bu fikirleri açıklamasına yol açan güdülere ilgi gösterilmemesini şaşırtıcı bulmaktadır. Dinlersiniz, eğer denemeye değer bir şey, denenebilir bir şey gibi geliyorsa size, o farklı demektir. Ve eğer daha önce gözlenmiş bir şeyle açık olarak çelişmiyorsa, heyecan vericidir ve harcanan zahmetlere değer. Onun ne kadar süreyle bu konuyu incelediğinin ya da niçin sizin kendisini dinlemenizi istediğinin önemi yoktur. Bu anlamda fikrin geldiği yer de herhangi bir farklılık yaratmaz. Gerçek kaynak bilinmeden kalır; biz bunu, insan beyninin imajinasyonu, yaratıcı imajinasyon (muhayyile) olarak adlandırıyoruz. Bilinen, onun sadece bir tür enerji olduğudur.

İnsanların bilimde imajinasyon olduğuna inanmaması şaşırtıcıdır. Bilimdeki imajinasyon, sanattakinden farklı olan çok ilginç bir imajinasyon türüdür. İmajinasyon yapmaya çalışmadaki büyük zorluk şunlardan kaynaklanır; daha önce hiç görmediğiniz bir şey olacak, daha önce görülmüş, ele alınmış her detayı kapsayacak, o ana kadar düşünülmüş olandan farklı olacak ve daha da ötede; kesin olacak ve herhangi bir muğlaklık içermeyecek. Bu, gerçekten zor bir şeydir.

Öte yandan, kontrol edilebilecek kuralların varlığı, bir tür mucizedir. Gravitasyonun ters kare yasası gibi bir kuralı bulmak mümkündür fakat mucize kabilinden bir şeydir. Bu tamamen anlaşılmaz bir şeydir, fakat size öngörüde bulunabilme olanağı sağlar. Bunun anlamı onun, henüz yapmadığınız bir deneyde neyin olmasını bekleyeceğinizi size söylüyor olmasıdır.

Ayrıca mutlak bir temel olarak, bilimin çeşitli kuralları karşılıklı olarak uyumlu olmalıdır. Gözlemler tamamen aynı gözlemler olduğu sürece, bir kuralı, bir öngörüyü, başka bir kuralın da başka bir öngörüyü vermesi mümkün değildir. Bu nedenle bilim, özel bir iş değildir, tamamen evrenseldir. Ben fizyolojideki atomlar hakkında konuştum; astronomi, elektrik ve dünyadaki atomlar hakkında konuştum. Bunlar evrenseldir; karşılıklı olarak uyumlu olmalıdırlar. Atomlardan oluşmayan yeni bir şeyle ortaya çıkamazsınız. İlginçtir ki, akıl, tahminleri kurallara sokar ve kurallar en azından fizikte azaltılmıştır. Kimyada ve elektrikteki kuralları tek bir kurala indirgemenin güzel bir örneğini vermiştim Doğayı betimleyen kurallar, matematiksel kurallar olarak görünmektedir.Bu özellik, gözlemin bir yargıç hüviyetinde olmasından kaynaklanmamaktadır. Ayrıca, matematiksel olmak, bilimin zorunlu bir karakteristiği de değildir. O sadece sizin en azından fizikte güçlü öngörüler yapmaya yarayan matematiksel yasaları ifade edebilmenize imkan verir. Tekrar konuya dönersek, doğa niçin matematikseldir? Bu, bir sırdır.

Şimdi önemli bir noktaya geliyorum. Eski yasalar yanlış olabilir. Bir gözlem nasıl yanlış olabilir? Eğer dikkatli biçimde kontrol edilmişse, bir gözlem nasıl yanlış olabilir? Niçin fizikçiler yasaları sürekli değiştiriyorlar. Yanıt öncelikle şudur ki, yasalar gözlemler değildir, îkincisi, deneyler her zaman doğru değildir. Yasalar tahmin edilmişlerdir, ekstrapole edilmişlerdir. Onlar sadece şimdiye kadar süzgeçten geçmiş olan iyi tahminlerdir. Ancak şimdiki süzgeçlerin delikleri, daha önce kullanılan süzgeçlerin deliklerinden daha küçüktür. Bu nedenle yasa şimdi süzgeçte kalarak yakalanabilir. Yasalar tahminlerdir ve bilinmeyene ekstrapole edilmişlerdir. Ne olacağını bilmiyorsanız, bir tahminde bulunursunuz.  

Örneğin bir şeyin hareketinin onun ağırlığını etkilemeyeceğine inanılıyordu – bu keşfedilmişti – .Eğer bir topacı döndürür ve tartarsanız ve sonra onu durdurduğunuzda tartarsanız, aynı ağırlıkta olduğunu görürsünüz. Bu bir gözlemin sonucudur. Fakat bir şeyi. ondalık basamakların çok küçük bölümlerinde, milyarda bir bölümlerinde tartamazsınız. Biz şimdi biliyoruz ki, dönmekte olan bir topaç, durmakta olan bir topaçtan milyarlardan küçük birkaç bölüm kadar daha ağır gelmektedir. Eğer topaç, saniyede 186.000 mile yakın bir hızda döndürülebilirse, ancak o zaman topacın ağırlığındaki artış fark edilebilir duruma gelebilecektir, ilk deneylerde topaç saniyede 186.000 milden aşağıdaki hızlarda çevrilmişti. O durumda dönen topacın  kütlesiyle dönmeyen topacın ki tam olarak aynı görünüyordu. |Ve birisi, kütlenin asla değişmeyeceği tahmininde bulunmuştu.

 

Ne kadar aptalca! Oysa o sadece tahmini olarak ileri sürülmüş bir yasaydı, bir ekstrapolasyondu. O kimse niçin böyle bilimsel olmayan bir şey yapmıştı? Gerçekte burada bilimsel olmayan bir şey yoktu. Sadece olgu kesin değildi. Tersine, tahminde bulunmamak bilimsel olmayan bir tutum sayılacaktı, tahminde bulunmak zorunluydu. Çünkü ekstrapolasyon gerçekten bir değere sahip olan tek şeydir. Daha önce denemediğiniz ve hakkında bilgi sahibi olmaya değer bir durumda neler olacağına ilişkin düşüncelerinizin tek ilkesi ekstrapolasyondur. Dün neler olduğuna dair bana söyleyebileceğiniz şeylerin bilgi olarak gerçek bir değeri yoktur. Bilgi, eğer bir şey yapacaksanız, yarın neler olacağını söylemek için gereklidir.  Gerekli de değil fakat eğlenceli. Bunun için sadece boynunuzu dışarıya uzatmaya istekli olmanız gerekecektir.

 Her bilimsel yasa, her bilimsel ilke, bir gözlemden elde edilen sonuçların her ifadesi, detayları dışta bırakan bir tür özettir. Çünkü hiçbir şey tüm ayrıntılarıyla ifade edilemez. Topaç örneğindeki adam, sadece yasayı şu şekilde ifade etmesi gerektiğini unutmuştu; “Bir cismin kütlesi, cismin hızı çok yüksek düzeylere çıkmadıkça fazla değişmez.”

 

 Oyunun esası, bir spesifik kural yapmak ve sonra da onun süzgeçlerden geçip geçmediğine bakmaktır. Buradaki spesifik tahmin, bütün durumlarda kütlenin asla değişmeyeceği yönündeydi. Heyecan verici bir olasılık! Bu durumun  olmadığının anlaşılmasının zararı yoktur. Çünkü o sadece kesin olmayan bir şeydi ve kesinsiz olmanın zararı yoktur. Bir konuda  hiçbir şey söylememektense, emin olmadan bir şeyler söylemek daha iyidir.

Gerçek şu ki, bilimde söylediğimiz şeylerin hepsi, varılan sonuçların tümü kesinsizdir, çünkü hepsi sadece sonuçlardır. Onlar gelecekte neler olacağı hakkındaki tahminlerdir ve siz ne olacağım bilemezsiniz. Çünkü çok sayıda eksiksiz deney yapmadınız.

Öte yandan dönmekte olan bir topacın kütlesi üzerindeki bu etki çok küçüktür ve bu nedenle de “Oh, bu etki herhangi bir farklılık yaratmıyor” diyebilirsiniz. Fakat doğru olan ya da en azından ardışık süzgeçlerden geçmeyi sürdüren ve çok daha fazla gözlemle geçerliliğini devam ettiren bir yasa formüle etmek, büyük bir zekayı, imajinasyonu ve felsefemizin, uzay ve zaman anlayışımızın eksiksiz bir şekilde yenileşmesini gerektirir. Ben rölativite teorisine atıfta bulunacağım. Rölativite teorisi, ortaya çıkan zayıf etkilerin, daima çok devrimci düşünce modifikasyonları gerektirdiğini göstermiştir.

Bu nedenle bilimciler, şüphe ve kesinsizlikle iş görmeye alışıktırlar. Tüm bilimsel bilgi kesinsizdir. Şüphe ve kesinsizlikle ilgili bu deneyim önemlidir. Ben bu deneyimin çok büyük bir değer taşıdığına ve bilimin ötesinde de genişletilmesi gerektiğine inanıyorum, inanıyorum ki, daha önce çözülememiş herhangi bir problemi çözmek için, kapıyı bilinmeyene aralık bırakmak zorundasınız. Tam olarak doğru biçimde kestiremediğiniz olasılığa fırsat vermek zorundasınız. Aksi takdirde, eğer zihninizi önceden hazırlarsanız, problemi çözemeyebilirsiniz.

Bir bilimci size problemin cevabını bilmediğini söylediğinde, o bilgisiz bir insandır. Nasıl çalışacağı hakkında bir sezişi olduğunu söylediğinde o konu hakkında kesinsiz durumdadır. Nasıl çalışacağı konusunda tam emin olduğunda ve size “onun çalışma tarzı budur sanıyorum” dediğinde hala bir miktar şüphe içerisindedir, işte bilgisizlik ve şüphe arasında yaptığımız bu ayırım, gelişme yaratmak için paha biçilmez bir öneme sahiptir. Çünkü biz şüphe duyuyoruz ve o zaman yeni düşünceler için yeni doğrultularda araştırmalar öneriyoruz. Bilimin gelişme hızı, yaptığınız gözlemlerin çokluğu değildir. Çok daha önemlisi, test etmek üzere yeni şeyler yaratmadaki başarınızdır.

Eğer yeni bir yöne bakma arzusu duymamış ya da bu bakışı başaramamış olsaydık, eğer hiç şüphe duymamış ya da bilgisizliği kabul etmemiş olsaydık, yeni fıkirlere sahip olamayacaktık. Hiçbir şey kontrol etmeye değer olmayacaktı. Çünkü biz gerçeğin ne olduğunu zaten biliyor olacaktık. Bu nedenle, bizim bu gün bilimsel bilgi olarak adlandırdığımız şey, kesinliğin değişik düzeylerdeki ifadelerinden oluşan bir kümedir. Bunlardan bazıları pak fazla emin olunmayan şeylerdir. Bazıları ise hemen hemen emin olunacak türdendir. Ama bunların hiç biri mutlak olarak kesin değildir Bilimciler buna alışıktır. biz biliyoruz ki, yaşayabilmek ve bilmemek, birbiriyle uyumludur. Bazı insanlar, “bilmeksizin nasıl yaşayabilirsin?” diyor. Onların ne demek istediklerim bilmiyorum. Ben daima bilmeksizin yaşıyorum. Bu kolay bir Şeydir. Neyi bilmek istediğimi nasıl bilebilirsiniz?

Şüphe konusundaki bu özgürlük, bilimde (ve ben İnanıyorum ki diğer alanlarda da) önemli bir konudur. Bu bir mücadeleden doğdu. Bu mücadele, şüphe duymaya, emin olmamaya imkan verilmesi mücadelesiydi. Bu mücadelenin önemini ihmalkarlık ederek unutmamızı ve şüphe için özgürlüğün terk edilmesini istemiyorum. Hoşnutluk verici bir bilgisizlik felsefesinin büyük değerini ve böyle bir felsefenin mümkün kıldığı ilerlemeyi (ilerleme düşünce özgürlüğünün meyvesidir) bilen bir bilimci olarak sorumluluk hissediyorum.

 

Bu özgürlüğün değerini açıklamak ve şüphenin korkulacak bir şey olmadığını, tam tersine insanlık için yeni bir potansiyelin olanağı olarak hoşnutlukla karşılanması gerektiğini öğretmek için kendimde bir sorumluluk hissediyorum. Eğer emin olmadığınızı biliyorsanız, durumu değiştirmek için bir şansınız var demektir. Ben bu özgürlüğü gelecek kuşaklar için talep etmek istiyorum.

 

 

                                                                                        ***

 

 

Richard P. Feynman Kimdir?

 

1964 A. Einstein Ödülü ve 1965 Nobel Fizik Ödülü sahibi Profesör R Feynman sadece fizik yasalarının bugünkü kavranışına yaptığı katkılarla değil, fiziği fizikçi olmayanlar için de çekici kılma yeteneği ile tanınır.

 Sibel Atasoy

Ortaköy -2002