Manipülasyon

ZİHİN YÖNLENDİRENLER- Herbert Schiller 

Amerika Birleşik Devletleri’nde medya menajerleri, imajların ve haberlerin yaratılması, işlenmesi, rafine edilmesi ve bunlara riyaset edilmesi; dolayısıyla inaçlarımızı ve tutumlarımızı, sonuç itibariyle davranışlarımızı belirleme işini kendilerine iş edinmişlerdir. Sosyal gerçekte karşılığı olmayan mesajlar ürettiklerinde, medya menajerleri zihin menajerleri olup çıkmaktadırlar. Gerçeğin farklı algılanmasına, yaşamın gerçeklerinden yoksun bırakılmış zihinlerin oluşmasına neden olan mesajlar zihin menajerleri tarafından kasıtlı olarak üretilirler. Bunlar manipülasyon amaçlı mesajlardır. Paulo Freire, “insan zihninin manipülasyonu bir çeşit fetih aracıdır” der(9). Toplumsal güç ve iktidarı elinde bulunduran seçkinler, kitleleri kendi amaçları doğrultusunda kullanmak amacı ile bu yönteme sıklıkla başvururlar.

Manipülatörler, egemen düzenin koşullarını açıklayan, meşruiyet kazandıran, bazen methiyeler döktüren mitleri kullanarak, seçkin azınlığın çıkarları doğrultusunda düzenin devamını sağlamak için halkın rızasını alırlar(10). Bunun için fark ettirmeden onları manipüle ederek rızasız rıza üretimini gerçekleştirirler. Manipülasyon, baskı yöntemleri ile istenilen sonuçların alınmasının mümkün olmadığı durumlarda kullanılan bir yöntemdir. Bu durum genellikle eşitsiz sosyal bölüşümün bir sonucudur.

ABD’de manipülasyon bir numaralı sosyal denetim aracıdır. Manipülasyon işinde çalışacaklar toplumun en akıllıları arasından seçilir, bunlara yüksek ücretler ödenir. Bu gelişmeler, ‘Serbest Pazar’ ekonomisinin ilkeleri ile uyum içindedir. Manipülasyonla bir yandan çoğunluğa, olup bitenlerde kendisinin de aktif bir şekilde yer aldığı duygusu aşılanır, diğer yandan ise, bu insanların, gelişmenin imkanlarından yeterince faydalanmasının- rıza üretimi ile- önü kesilmeye çalışılır(13).

Manipülasyonun pek çok yolu vardır. Haber akışını denetim altında tutmak, beyinleri amaca uygun ideallerle doldurmak, bu yollardan en etkin olanıdır. Pazar ekonomisinin prensipleri bu alanda çok işe yarar. Yazılı ve sözlü basına sahip olmak bu nedenle çok önemlidir. Bunlar manipülasyon sürecinde aktif olarak kullanılan araç ve gereçlerdir(14). Sahip olunan gazete ya da televizyon kanalı kendi çıkarları doğrultusunda çalışmak zorundadır. Televizyon kanalları, gazeteler, radyolar, yayınevleri vb. ya holdinglere bağlı ya da bunlara aittirler.

Sovyetler Birliği’ne, Pepsi Cola’nın varışı, Kuzey Amerika’nın tüketim ideolojisinin en son semptomlarından birisidir. Amerikan kültür endüstrinin ürünleri, kendilerine özgü spesifikasyonlarla donatılmış, ögeleri kültürün motifleri ile süslenmiştir. ABD içinde ve dışında, okuyan, izleyen, dinleyen, insanlar, bu süslenmiş kültürel öğelere özendirilirler(16).

Zihin yönetimi endüstrisi, bilinç paketleme işi ile insanları, ikna etme yoluyla kontrol etme ve yönlendirme tekniğini çok iyi kullanmaktadır. Bunun için beş temel mitten yararlanılır. Bunlar:

Bireyselcilik ve kişisel tercih miti,

Yansızlık miti (manipüle edilenlerin olayların tabii akışında akıyor olduğunu sanması gerekir),

Değişmeyen insan doğası miti (insan doğasının saldırgan yanının ve değişmezliğinin ön plana çıkarılması),

Sosyal çatışmanın olmadığı miti,

Medya pluralizmi miti (enformasyon seçimi ile ilgili yanılgı sürdürülür).

George Geroner, “Esas mesele kitle iletişim organlarının özgür olup olmama meselesi değildir. Esas mesele kim tarafından? Nasıl? Hangi amaçla? Denetim mekanizmasının uygulandığı ve bunun etkisinin ne olduğudur?” der(38). Çünkü seçkinlerin çıkarı, sosyal gerçeğin göz ardı edilmesini ve statükonun sürdürülmesini gerektirir. Kitle iletişim araçlarının birbirinden bağımsız olarak ilettikleri enformasyonel malzemenin ve kültürel mesajların benzerliği, iletişim sistemlerinin bir bütün olarak ele alınıp incelenmesini gerektirir.

Medya iki yönlü ve sürekli olarak gelişmektedir. Ticari kurallara göre çalışmaktadır ve geliri itibari ile de reklamlara bağımlıdır. Gerek yapısı, gerekse destekçileri itibari ile genel ekonomiye bağlıdır. Medya, başlı başına bir endüstridir. Biri diğerinden bağımsız çalışan birimler bütünü değildir. Farklı ürünler sunmaz. Verdikleri imajlar ve mesajlar, tasarımları ve hedefleri itibari ile amaçları diğer işletmelerden farksızdır. Bu amaçlar, kârlılık ve özel mülkiyet esasına dayalı tüketim düzeninin kabulünü ve devamlılığını sağlamaktır(40).

Televizyonun en etkili yayın organı olduğu ve toplumun değer yargıları üzerinde etkisi olduğu bilinir. Diğer medya araçları gibi statükonun güçlendirilmesine katkıda bulunduğu inkâr edilemez. Doğduğu günden itibaren her Amerikalı, bu araçlardan kendisine verilen kendi ülkesi ile ilgili enformasyon akışını, bilinçli ya da bilinçsiz olarak emmektedir. Bu enformasyon onun referans çerçevesini oluşturur. Ülkesi ile ilgili her türlü değerlendirmesini bu referans çerçevesine göre yapmaktadır. İletişimin iddia edildiği gibi çoğulcu olması halinde, bu referans çerçevenin olmaması ve sokaktaki Amerikalı tarafından güvenilir bulunmaması gerekirdi.

Bilinci Biçimlendiren Teknikler

Bilinci biçimlendirirken iki teknikten yararlanılmaktadır. Bunlardan birincisi, iletişim formudur. Mitler, insanlara hükmetmek için kullanılmaktadır. Kültürel mitler, halkın bilincine ustaca yerleştirildiğinde insanlar manipüle edildiklerinin farkına bile varamamaktadır. Bölünmüşlük ya da odaklama terimi ile de adlandırılan bu teknik, ABD’de enformasyon ve haber akışında çok sık kullanılan bir formattır. Enformasyon iletiminde görülen bölünmüşlük, tüketim ekonomisinin her bir boşluğu reklamlarla doldurma ihtiyacının bir sonucu olarak yoğunluk kazanmaktadır. Her türlü haberin, her türlü enformasyon akışının arasına reklamların sokulması, halkın bütünü kavramasını zorlaştırmakta, böylece rahatça manipülasyon yapılabilmesine de olanak sağlanmaktadır.

İkincisi ise, enformasyonun güncelliğidir. Güncellik olgusu bölünmüşlüğe hız kazandırmaktadır. Olup bitenlerden anında haberdar kılma olgusu, enformasyon sisteminin manipülasyon gücünü artırmaktadır. Haberlerin güncel olması, ömrünün uzun olamaması, olayların kavranmasını güçleştiren bir başka faktördür. Haber, geçimini bu işten temin edenler için bir emtiadır. Bu nedenle haberi ilk iletip yayına sokan bu işten kazançlı çıkar. Zihin menajerlerinin nihai hedefi izleyiciyi (okuru ya da dinleyiciyi) pasifize etmektir. Pasiflik eyleme geçmeyi engelleyen bir durumdur. Bu medyanın ve düzenin düzenbazlarının ulaşmak için uğraştıkları bir durumdur. Çünkü pasiflik, statükoyu sürekli kılacaktır. Pasiflik, kendi kendini besleyen, katılımcılığı engelleyen, bir durumdur. Gelişmiş Pazar ekonomilerinde pasifliğin bir fiziksel, birde entelektüel olmak üzere iki boyutu vardır. Bunların her ikisi de zihin yönetim sisteminin menajerleri tarafından sömürülmektedir(50). Özellikle televizyon yayınları zihin yönetimi ve bireylerin pasifize edilmesi konusunda çok etkilidir. Özü kasıtlı olarak emilip alınmış programlarla ve araya sıklıkla giren reklamlarla bireyin zihni uyuşturulmaktadır.

Manipülasyonun Enformasyona Yansıması

Manipülasyonun enformasyona yansıtılmasının çeşitli boyutları vardır. Bunlar:

Bilgi endüstrisinin hükümet boyutu: Hükümetler enformasyon yapımcısıdırlar ve yerine getirmekle yükümlü oldukları görevlerin doğal sonucu yapıp ettikleri enformasyon olarak medyaya kaynak teşkil eder. Bu nedenle devlet, kendi mesajlarını, kendi çıkarları doğrultusunda ve kendi çizdiği çerçeve içinde basın kuruluşları aracılığı kamuya iletir.

Bilgi endüstrisinin ordu-şirketler ilişkisi boyutu: Hızla büyüyen bilgi pazarı kendisini sömürecek birçok uzmanın, özel sektörün ve askeri kurumların işbirliği ile hareket etmektedir. Amerikan askeri, Amerikan ekonomisinin hamisi konumundadır. Amerika, kendi çıkarları ile çatışan ülkelerdeki farklılıkları kışkırtarak iç çatışmayı alevlendirir. Daha sonrada demokrasi adına müdahalede bulunarak kontrolü eline geçirir. Bu durum Amerikan ekonomisinin çıkarları doğrultusunda işleyen bir anlayışa sahiptir.

Eğlence ve rekreasyon yoluyla statükonun güçlendirilmesi boyutu: Rekreasyon yoluyla iletilen mesajlar, bir yandan biçim ve içerik yönünden hoş ve eğlendirici olmaları nedeniyle yoğun izleyici çekerek ticari kazanç sağlarken, diğer yandan bilinçli bir şekilde statükonun devamını sağlamayı amaç edinmiş şekilde kodlanmış propaganda araçlarıdır. Amerikan kültür endüstrisi, tüm dünyaya pazarladığı paket programlarla hem para kazanır, hem de Amerikan ideolojisinin propagandasını yapar.

Seçim endüstrisi ve kamuoyu oluşturma ve araştırma boyutu: İster siyasi isterse ticari amaçlarla yapılıyor olsun, kamuoyu araştırmaları, insanların tercihleri ve alışkanlıkları hakkında güç ve iktidarı elinde bulunduranlara bilgi temin etmeye yarar. Kamuoyu araştırmaları, uygulama esnasında uygulanan bireyi, daha sonra ise, kamuoyuna açıklanması ile kamuoyunu manipüle etme fonksiyonu işlevi görür. Ayrıca, egemen güç ve iktidarın hoşuna gitmeyen aykırılıkların ortaya çıkmasında da rol oynar.

İkna teknikleri ihracatı boyutu: Medyanın denetimi az sayıda kuruluşun elindedir. Bu şirketler aynı zamanda elektronik ürün pazarını da ellerinde bulundururlar. Enformasyon sürecinin hemen hemen tamamı reklam endüstrisi tarafından yönetilmektedir. Reklam endüstrisi ise, tüketim maddesi ve hizmet üreten belli başlı ulusal şirketler tarafından desteklenmektedir.

Yeni bir zihin yönetim boyutu: Amerikan yerel kuruluşları, dünyanın her tarafına el atarak dev büyük şirketler şeklinde küresel ekonomiyi kendi denetimleri altına almışlardır. Uluslar arası iletişimin ve enformasyon akışının hem üretimini hem de dağıtımını ellerinde bulundurarak, zihinlerin şekillenmesinde, dünya fotoğrafının oluşmasında etkili olurlar.

Sonuç ve Değerlendirme

Herbert Schiller’in, Zihin Yönlendirenler adlı kitabında; küresel ekonominin işleyiş mantığı çok iyi betimlenmektedir. Dünya ekonomik yapısının işleyiş şekline bakarsak; Avrupa ve Ortadoğu ülkeleri ürettikleri malları ABD’ye ihraç etmektedir. Buna karşılık ABD, bu ülkelerin başka büyük pazarlara açılmasına engel olmakta ve dünyadaki enerji kaynaklarını kendi denetiminde tutmaktadır. Amerikan medya yöneticileri, ülke içinde ve dışında istedikleri etkiyi yaratabilmek için yoğun ve bilinçli bir çaba içinde çalışmaktadır. Amerikan kültür endüstrisi, Amerikan kültürünü dünyaya pazarlayarak, hem ticari anlamda kazanç sağlamakta, hem de kendi ideolojisinin propagandasını yapmaktadır. Çıkar uyuşmazlığı olan durumlarda ise, ihtilaflı olunan ülkedeki farklılıklar öne çıkarılmakta ve taraflar kışkırtılmaktadır. Bunun sonucunda ortaya çıkan çatışmaya, demokrasi adına müdahale edilerek denetim ele geçirilmektedir. Böylece ABD, -ekonomisi, hükümeti ve ordusu işbirliği içinde- dünya egemenliğini sürdürmeye çalışmaktadır.

 

SCHILLER, Herbert, (1993), Zihin Yönlendirenler, Çev. Cevdet Cerit, Pınar Yayınları, İstanbul.

http://www.yeniakademya.org/toplum_zihinyonlendirme.htm

Dünya başımıza gelen bir olgudur!

Dünya başımıza gelen bir olgudur ve biz çok büyük bir belirsizliğin kurbanları olduğumuz için acı çekeriz. Her şey kelimenin tam anlamıyla olasıdır. Gerçek ve düş, iyilik ve kötülük eşdeğerde başımıza gelebilir. Bir mit, Delfi kehaneti ya da bir düş gibi iki anlamlı olabilir. Mantığı göz ardı edemeyiz ve etmemeliyiz ama içgüdülerimizin yardımımıza koşacağı umudunu da yitirmememiz gerekiyor. Bunu yaptığımızda, Eyüb’ün uzun bir süre önce anladığı gibi, Tanrı bizi Tanrıya karşı destekler.

“Öbür iradenin” ifade edildiği her şey, bir insanın düşünmesi, sözleri, imgeleri ve yetersizliği bile, o insanın içinde oluşan şeylerdir. İnsan her şeyi üstüne alma eğilimindedir ve basmakalıp psikolojik terimlerle düşünmeye başlarsa, her şeyin kendi isteklerinden kaynaklandığı sonucuna varır. Çocukça bir saflıkla, ulaşabileceklerini ve “kendinin” ne olduğunu bildiğini sanır. Oysa bu süreçte, bilincinin zayıflığı ve onunla eş orandaki bilinçdışı korkusundan kaynaklanan ölümcül bir zayıflık içindedir.

Bu nedenle, özenle kurduğu mantıkla, ona doğru başka bir kaynaktan ansızın akanı birbirinden ayrmayı kesinlikle başaramaz. Kendisine karşı nesnel olamadığı gibi, kendisinin iyi de olsa kötü de olsa, varlığı olan bir olguyla aynı şey olduğunu göremez. Başlangıçta her şey üstüne yığılır, her şey onun başına gelir ve ancak çok büyük bir çaba harcayarakkendine görece bir özgür alan kazanmayı ve onu elinde tutmayı başarır.

Ancak bunu gerçekleştirdikten sonra, baştan beri ona verilmiş olan ve ne kadar isterse istesin yok edemediği içgüdüsel köküyle yüz yüze kaldığının bilincine varır. Başlangıçta olanlar kesinlikle geçmişte kalmaz, onun varoluşunun altyapısında sürekli onunla birlikte yaşarlar ve bilincine çevresindeki fiziksel dünya kadar onlar da biçim verirler.

Bu gerçekler bireye içten ve dıştan büyük bir güçle saldırırlar. Bu güçleri insanoğlu, Tanrı unsuru (DJ’nin deyimiyle kartalın yayılımları-sibelin notu-) diye özetlemiş, etkilerini mitlerin yardımıyla betimlemiş ve bu mitleri, “Tanrı’nın sözü”, yani “öbür taraf”taki numenin esinleri ve açıklamaları olarak yorumlamıştır.

J.G.Jung – Anılar, Düşler, Düşünceler

Kitabından özetleyen S.A. 12.03.2009

Altın Sayfalar

Kaba kumaştan kahverengi bir entari giymiş yaşlı bir adam, küçük bir kamp ateşine doğru eğilmişti. Arkasındaki kayalarda sarı-beyaz alevlerin ışığı oynaşmaktaydı. İki kişi yaşlı adama yaklaştı. Bunlar Richard Bach ve karısı Leslie idi. Adamın elinde alevli güneş renginde bir değnek tutmakta olduğunu fark ettiler. Işığı öyle parlaktı ki…
“…devraldığın gibi bir dünya devretmeyeceksin” diye bir ses geldi ışıktan. Derken bir anda yok oldu ışık. Bulunduğu yerde bir deste altın sayfa belirdi. Görkemli bir hattatlıkla yazılmış kutsal emirler….
İhtiyar adam sessizce diz çöktü. Gözleri kapalıydı. Yaklaşanların farkında değildi.
Leslie ilerleyerek, ışıldayan sayfaları eline aldı ve okumaya başladı:
“Siz ışığın yaratıklarısınız, ışıktan geldiniz, ışığa gideceksiniz, her adımınızda çevrenizi sonsuz varlığınızın ışığı saracak.” Bir sayfayı çevirerek okumaya devam etti Leslie. “Şu an kendi seçiminizde, kendi yarattığınız dünyadasınız. Yüreğinizden geçen doğru çıkacak, en çok neyi beğeniyorsanız öyle olacaksınız…. Karanlık görünümden korkmayın ve cesaretinizi kaybetmeyin, kötülük kılığına girenden, ölüm demek olan boş pelerinden çekinmeyin, çünkü siz bunları, mücadele edeceğiniz güçlükler olarak seçtiniz. Ruhunuzun keskin kenarını bilemek için seçtiğiniz taşlardır onlar. Sevginin gerçeğinin her zaman yanınızda olduğunu ve öğrendiğiniz şeylerle dünyanızı her an değiştirebileceğinizi bilin….”

Sayfalar birbirini izliyordu: “Siz biçimi icat eden hayatsınız. Bir odadan bir odaya gitmek için seçtiğiniz kapının aralığında ölme ihtimaliniz ne kadarsa, kılıçtan veya ileri yaştan ölme ihtimaliniz de o kadardır. Her oda size konuşacak kelime verir, her geçit söyleyebileceğiniz bir şarkıdır…”
İki kişi elyazmalarını dikkatle incelediler. Yazılarda törensel sözler yoktu. Tapınma talimatı yoktu. Düşmanları yakacak ateşler, yıkımlar istemiyor, inançsızlara felaketler dilemiyordu.
Ne tapınaklardan, ne papazlardan, ne hahamlardan, cemaatlerden, ne de bayramlardan söz ediyordu. Sevgi dolu bir iç varlığa hitaben yazılmıştı. Yalnızca ona.
“Bu fikirleri ülkede serbest bırakıp salıversek, inancın üzerindeki gücümüzün kilidini açıp sevginin gücünü zincirinden koparsak, korku ve terör yok olurdu. Bununla dünya karanlık çağdan kurtulurdu!” diye düşündü Leslie.
Yaşlı adam gözlerini açtı ve iki yabancıya baktı. “Bu kelimeler her okuyan için gerçeğin anahtarıdır. Dinleyenler için hayattır….”
“Bunlar dünyayı değiştirecek” dedi Richard. İhtiyar adam ona baktı ve “hayır” dedi. “Ama bunlar size verildi…” “Sınamak için” “Sınamak mı?” “Ben çok uzaklara yolculuklar yaptım. Bir çok inancın elyazmalarını inceledim Katay’dan kuzey ülkelerine kadar” Gözleri parladı.
” Ve bütün karmaşık incelemelerime rağmen, yine de bir şeyler öğrendim. Her büyük din bir ışıkla başlar. Ama ışığı yalnız kalpler tutabilir. Sayfalar tutamaz.”
“Ama sizin elinizde…”
“Elimdekiler kağıt” dedi yaşlı adam. “Dünyaya bu kelimeleri verirsek, ancak doğruluğunu zaten bilen insanlar anlar ve sever. Ama vermeden önce bunlara bir isim koymamız gerek. O da bunların ölümü olur.”
“Güzel bir şeye isim koyunca, ölür mü?”
“Bir şeye isim koymanın zararı yoktur. Bu fikirlere isim koymak ise bir din yaratmaktır.”
“Sevginin ışığından gelen bu sayfaları doğruca sana veriyorum Richard. Sen bunları dünyaya, burada neyin yanlış olduğunu bilmenin özlemini duyan insanlara, bu armağan geldiğinde burada bulunma ayrıcalığına sahip olmayanlara vermek istiyor musun? Yoksa bu yazıları sırf kendine mi saklamak istiyorsun?”
“Vermek istiyorum tabii”
“Peki ne diyeceksin bu armağanına?”
“Önemi var mı?”
“Sen isim koymazsan başkaları koyar. Ona Richard’ın kitabı derler.”
“Anlıyorum. Peki. Herhangi bir isimle olsa?”
“Peki sayfaları koruyacak mısın? Yoksa başkalarının onunla oynamasına, anlamadıkları yerleri değiştirmelerine, canları isteyince ona başka bir anlam vermelerine, kendi keyifleri ne isterse ona uydurmalarına izin mi vereceksin?”
“Hayır! Değişiklik yok! Bunlar ışıktan geldi, değişiklik yok!”
“Emin misin? Haklı bir nedenle bazı yerlerin değiştirilmesi yok mu? İnsanların çoğu anlamayacak, gücenecekler, mesaj açık değil diyecekler.”
“Değişiklik yok!”
“Sen kimsin ki direniyorsun?”
“Bunlar verildiğinde buradaydım ben! Ortaya çıkışlarını kendi gözlerimle gördüm!”
“Demek öyle, sen sayfaların muhafızı oldun öyle mi?”
“Benim olmam şart değil, herhangi bir kimse olabilir. Yeter ki değişiklik yapmayacaklarına söz versinler.”
“Birisi bu sayfaların muhafızı olacak illa ki, öyle mi?”
“Birisi olacak… herhalde.”
“İşte bu noktada din adamlığı başlıyor. Bir düşünce sistemini korumak için hayatını verenler, o düzenin o sistemin papazları olurlar. Oysa her yeni düzen, her yeni usul, bir değişikliktir. Ve değişiklik de dünyanın şimdiki halinin sonudur.”
“Bu sayfalar bir tehdit değil. Bunlar sevgi ve özgürlük!”
“Korkudan ve kölelikten kâr sağlayanlar Sayfalar’ın mesajından mutluluk duyacaklar mı?”
“Herhalde duymayacaklar! Ama bu ışığın kaybolmasına izin veremeyiz.”
“Işığı koruyacağına söz verir misin?”
“Elbette”
“Peki, korkudan ve kölelikten kar sağlayanlar bu ülkenin kralına, senin tehlikeli olduğuna inandırırlarsa, toplanıp elinde kılıçlarıyla senin evine gelirlerse nasıl koruyacaksın Sayfalar’ı o zaman?” “Onları başka yerlere götürür, kaçarım. Gerekirse dövüşürüm. Hayattan daha önemli ilkeler de vardır. Bazıları uğrunda ölmeye değer!”
İhtiyar adam içini çekti.
“İşte böylece Sayfalar Savaşı başlar. Zırhlar, kılıçlar, atlar, sokaklar… kan, ateş.. küçük savaşlar  olmayacaktır bunlar. Binlerce, onbinlerce gerçek inançlı kişi de sana katılacaktır.
Ama Sayfalar’da yazılanlar, gücünü karanlıktan ve korkudan alan her ülke hükümdarına meydan okuyor. Dolayısıyla onbinlerce kişi de atına atlayıp sana karşı çıkacak…”
Richard susuyordu.
“Tanınabilmek ve başkalarından ayırt edilebilmek için bir simgeye ihtiyacın olacak. Hangi simgeyi seçeceksin? ”
“Tabii ki, ışığın simgesini. Alevin simgesini.”
“Öyle olacak. Öldürdüğün binlerce karşıt kişinin yakınları Sayfalar’dan nefret edecek. Bu savaşlar olurken sayfaları kutsallaştıran kuleler kurulacak. Büyümeyi ve anlamayı izleyenler, bu sefer kendilerini yepyeni batıl inançların yükü altında bulacak, yeni sınırlamalarla karşı karşıya kalacaklar. Çanlar, simgeler, ilahiler, törenler, kurbanlar, altınlar…”
İhtiyar adam devam etti.
“Sonra sen ölünce, yani sayfaların ilk muhafızı ortadan kalkınca, senin simgelerin ortalığı dolduracak.”
“Hayır, bu olanaksız!” diye düşündü Richard. Ama olanaksız değildi… kaçınılmazdı!
“Bu Sayfalar’ı dünyaya verirsen yeni bir güçlü din çıkar, yeni bir inanç sistemi kurulur. Yeni Biz ve Onlar türer, bir grup diğerini karşısına alır. Yüz yıl geçtiğinde şu elimizde tuttuğumuz kağıt uğruna bir milyon kişi ölmüş olur. Hepsi bu kağıtlar uğruna.”
Kadın ve adam ürperdiler…
Yaşlı adam bir ateş yaktı ve ateşten aldığı dalı sayfalara yaklaştırdı.
“Hayır!” diye bağırarak kağıt destesini uzaklaştırdı Richard. “Gerçeği mi yakacaksın?”
“Gerçek yanmaz. Gerçek kendisini bulmak isteyen herkesi bekler.” dedi. “Yalnızca bu sayfalar yanar. Sizin seçiminiz. Bu sayfaların bu dünyada bir sonraki din olmasını ister miydiniz?” Gülümsedi. “Kilisenin azizlerinden olurdunuz..”

Kadın değneği yaşlı adamdan aldı, sayfalara dokundurdu…
İhtiyar adam rahatlamış gibi içini çekti. “ne kutsal gece!” dedi. “Dünyayı yeni bir dinden kurtarma fırsatı o kadar ender bir şey ki!”
“Ama ya bu sayfalara ihtiyacı olanlar?” diye sordu Richard. “Onlar nasıl öğrenecek burada yazılanları?”
“Doğruyu ve ışığı bulmak isteyen herkes kendi kendine de bulabilir” dedi Leslie. “Ben o kadar emin değilim. Bazen bir öğretmene ihtiyacımız olur.”
“Düşün ki, sen kendinin kim olduğunu, nereden geldiğini, neden burada olduğunu öğrenmeyi gerçekten ve derinden derine istiyorsun. Ve bunları öğrenene kadar dur durak bilmeyecekmiş gibi hisset kendini.”
Richard başını salladı ve öyle hayal etti. Kararlılığından asla vazgeçmeyen, öğrenmeye hevesli, kütüphanelere gidip kitapları, eski dergileri tarayan, konferans ve seminerlere giden, umutlarını ve düşüncelerini yazmak için defter tutan, meditasyon yapan, rüyalardan ve rastlantılardan gelen ipuçlarını izleyen, yabancılara soru soran biri… Bir konuyu ille öğrenmek istediğimizde yaptığımız her şey işte… “Tamam” dedi Richard.

“Şimdi… Bunu öğrenemediğini düşünebiliyor musun?”

Richard Bach’ın “Bir” kitabından alıntıdır.

Self’le ilişki -devam

Yazının başlangıcı için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=632

Jung, “Hiroşima Sevgilim” gibi bazı filmlerin içeriğine pek çok hastasının rüyalarında rastlamış ve diyor ki:

Bu filmlerin bilinçdışını etkilediği sanılabilirdi; oysa durum kesinlikle öyle değildi. Bilinçdışı, filmi kendini ifade etmek için kullanıyordu.

Kamuoyunu sadece manipüle eden yetkililer, ekonomik baskı ya da şiddet uyguladıklarında bir süre için halkın ruhunu etkileyebilirler. Ama bu yalnızca bilinçdışının bastırılmasıdır ki bu da kalabalıklar için, bireyde olan sonuçların aynını verir, yani ruhsal hastalığa yol açar. Çünkü bilinçdışını uzun süre bastırmaya yönelik bütün girişimler, içgüdülere aykırı olduklarından başarısız kalmaya yazgılıdırlar.

Bugün bireyselleşme sürecini tanıyabildiğimiz kadarıyla “self” her zaman bir gurup biçimlendirmeye eğilimlidir, bu da bir yandan bütün insanlar için bir duygu bağı, öte yandan belli bireyler için belirli duygu borcu oluşturmakla olur. Bu bağlar ancak self bütünlüğü tarafından kurulursa, gurur çatışmaları, kıskançlık ya da olumsuz yansımaların guruba sıçramıyacağı umulabilir.

Elbette bu, görüş farklarının ya da görev çatışmalarının olmayacağı anlamına gelmez, ama her bireyin her seferinde etkin bir şekilde geri çekilmesi, kendi selfinin yönlendirdiği pozisyonu bulmak için iç sesini dinlemesi gerekir.

… Ama tek bir birey kendi bireysellaşma sürecini tamamlamışsa onun çevresindekilere olumlu anlam bulaştıran bir etkisi vardır. Bu bir kıvılcım sıçraması gibi ve çoğu zaman da çok konuşulmadan, bilinçli bir amaç gütmeksizin olur.

… Mandala simgesinin aynı anda iki temel yönünden söz edilmekteydi. Mandala bir yandan eski düzenin yeniden kurulması gibi tutucu bir amaca, öte yandan da henüz olmayan bişeyi biçimlendirmek gibi yaratıcı bir amaca hizmet ediyordu. Bu ikinci yan birincisi ile çelişkili değildi; çünkü çoğunlukla eski düzenin yeniden kurulması aynı anda bir yeni yaratış olmaksızın yapılamıyordu. Yeninin içinde eski aynı zamanda daha yüksek bir düzeyde geri dönmüş oluyordu. Bu bir spiralin belli bir yönde geliştikçe durmadan aynı hizadan yeniden geçişi gibiydi.

… Böylece bilinçdışının çağımızda araştılışı bir kapıyı daima kapalı tutar. Bazılarının tercihiyle bir kimsenin kendi başına spiritüel bir gerçeklik olabildiği şeklindeki hayali ruhsal gerçek, kesinlikle dışlanır. Çağdaş Fizikte de Heisenberg’in “belirsizlik ilkesi” ile mutlak bir fizik gerçeklik bulabileceğimiz yanılgısı dışlanarakbir kapı kapatılmıştır. Ama bilinçdışının keşfi bu sevilen yanılgıların yitimini, önümüzde tahmin edilemiyecek kadar çok yönlü ve sınırları içinde tutulamayacak yepyeni bir gerçeklik alanını açarak gidermektedir. Bunda objektif araştırma ve kişisel etik serüven garip bir şekilde birleşmektedir. Bu  gerçeğin tanınması olasılıkla yepyeni türden bir “bilim” ortaya çıkmasına yol açacaktır. Çünkü o zaman duygu, moral değerlendirme işlemi artık dışarıda bırakılamayacaktır. Ama bu yeni alanın yolunun öğretilebilirliği görece azdır; çünkü bundaki birçok unsur biriciktir. İnsandan insana dille tam anlatılamaz. Burada da öbür insanların tam olarak anlaşılabileceği, onlara doğru olanın anlatılabileceği yanılgısına kapı kapatılmakta ama aynı zamanda onunla kıyaslanabilir bambaşka geniş bir alan, yani birçok tekil insanı etkileyen birleştirici işlevi açılmaktadır. Bugün egemen olan entellektüel gevezeliklerin yerini böylece psikenin gerçekliğinde olup biten anlamlı olgular alacaktır.

Jung-İnsan ve Sembolleri Kitabından özetleyen Sibel Atasoy

Self’le İlişki

…

Daha önce de işaret ettiğim gibi, bireyleşme süreci, başkalarının papağana benzeyen her türlü taklidini dışlar. Zaman zaman bütün ülkelerde insanlar içsel önderlerin temel dinsel yaşantılarını birtakın “dış” ya da törensel yöntemlerle taklit etmeye çalışmış, bu yüzden de “taşlaşmış”lardır. Büyük ruhsal önderi izlemekonun yaşamında sürdürmüş olduğu bireyleşme sürecinin tarzını kullanıp kopyalamak değildir. Daha çok onun başardığı gibi, aynı cesaret ve dürüstlükle kendi içsel yolunu izlemektir.

Bilinçdışının işaretlerini anlayabilmek için kişi kendini yitirmemelidir. Gerçekten de egonun normal yolda işlev görmeyi sürdürmesi yaşamsal önemdedir; çünkü ancak bilinçli bir insan olarak mükemmel olmadığımın bilincinde kalabilirsem bilinçdışının önemli içerik ve süreçlerini algılayabilirim. Ama bir insan kendisi ile evrenin birliği duygusunun gerilimini, o sırada yalnızca zavallı bir dünya yaratığı iken nasıl kaldırabilir? Bir yandan kendimi sadece istatistik bir sayı olarak algılarsam, yaşamımın hiç bir anlamı kalmaz. Ama öte yandan kendimi çok daha büyük bir şeyin sadece bir parçası sayarsam ayaklarımı sağlam basmayı nasıl sürdürebilirim? Bu içsel zıtlıkları içimizde birine ya da öbürüne düşmeksizin birlikte tutabilmek gerçekten çok zordur.

Kişi kendi bilinçdışının isteklerine uymaya çalıştığında yalnız kendine uygun olanı yapamaz, aynı şekilde sadece çevresinin isteklerini de yerine getiremez. Bu arada kendini bulabilmek için sık sık kendi gurubundan; örneğin ailesinden, eşinden ve öbür kişisel bağlantılarından farklı düşmeyi de göze almak durumunda kalır. Bunun sonucu olarak kimileri, bilinçdışını gözetmenin kişiyi toplum dışı ve bencil yaptığını ileri sürerler (ki bu bana aynen oldu-Sibel’in notu). Ama aslında öyle olmaz; çünkü burada daha az bilinen bir başka gerçek, yani self’in kollektif ya da toplumsal yönü oyuna girer.

Pratik bir bakış açısından bu etmen, düşlerini belli bir süre izleyen kimsenin, kısa zamanda çoğunlukla çevresindeki diğer kimselerle olan ilişkileriyle uğraştığını fark etmesiyle ortaya çıkar.

Düş yorumunun buradaki işi, kişinin hangi özel alandakiuygunsuzluğunun söz konusu olduğunu ortaya çıkarmaktır. (Buna özne düzeyinde düş yorumu denir)

…

Bu yüzden çoğunlukla ruhça birbirine uyan, aynı zihniyete sahip kişiler birbirlerini bulurlar ve bu guruplanış bütün dış toplumsal, örgütsel düzenlemelerden bağımsız olarak işler. Birleştirici unsur bilinen iliki, çıkar ortaklıkları değil, self aracılığıyla oluşan bir  bağdır. Böyle bir gurup başkalarıyla mutlaka çatışma halinde değildir. Yalnızca “özel” ve “başka”dır.

-devam edecek-

Jung-İnsan ve Sembolleri Kitabından özetleyen Sibel Atasoy