Dört kapı kırk makam (son)

Yazının öncesi için (Mürşid) bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=2321

Anadolu Alevi yolağını büyük oranda etkilemiş ve daha genç yaşta yazdıkları nefeslerle cemlerde ve gönüllerde taht kurmuş olan Hatai, insanın nurani ve ilahi özellilerinden bahseder ve nefesinin birinde bunu şöyle dile getirir:

Bir kandilden bir kandile atıldım
Türab olup yeryüzüne saçıldım
Bir zaman hakk idim Hakk ile kaldım
Gönlüme o düştü yandım da geldim

Evelden evvele biz Hakkı bildik
Hakktan nida geldi Hakka Hakk dedik
Kırklar meydanında yunduk pak olduk
İstemem yunmayı yundum da geldim

Şunda bir kardaşla kayda düşmüşüm
Pirler makamında yanmış pişmişim
Kırklar meydanında hem görüşmüşüm
İstemem yanmayı yandım da geldim

Şah Hatai eder senindir ferman
Olursun her kulun derdine derman
Güzel şahım sana bir canım kurban
İstemem kurbanı kestim de geldim

Günümüzden bir asır önce yaşamış olan ünlü bektaşi babası Rıza Tefik’te bir nefesinde Allahı yerlerde, göklerde ya da kitaplarda aramanın beyhudeliğine değinerek doğusunu göstermektedir:

Gel derviş gel hele, yabana gitme
Her ne arar isen, inan sendedir
Beyhude nefsine, eziyet etme
Kâbeyse mahsudun, rahman sendedir

Çöllerde dolaşıp, seraba bakma
Allah Allah deyü, havaya bakma
Talibi Hak isen, kitaba bakma
Okumak bilirsen, Kuran sendedir.

Gayrıdan derdine, arayıp çare
Ne varlık verirsin, ner ile mara
Cennetten çıktıysan, behey avare
Havva’yı aldatan, yılan sendedir

Ey Rıza takat yok, Hakkı inkara
Sen mahrem imişsin, didarı yare
Şimdi agah oldum, sırrı esrara
Alemi yaratan, vicdan sendedir.

Büyük bir Bektaşi şairi olan Edip Harabi ise Vahdetname isimli uzun bir nefesinde, insanın ilahi kaynaklı tekamülünü semboller vasıtasıyla dile getirmektedir. Bu uzun nefesinden bir kaç dörtlük sunalım:

Vahdet alemini bilmeyen insan
İnsan suretinde kalmış bir hayvan
Bizden ayrı değil hazreti Süphan
Bunu Kuran ile ayan eyledik

Sözlerimiz bizim bek muhakkaktır
Doğan, ölen, yapan, bozan hep Hakktır
Her nereye baksan hakkı mutlaktır
Ahvali vahdeti beyan eyledik

Vahdet sarayına girenler için
Hakkı hakkel yakın görenler için
Bu sırra Harabi erenler için
Birlik meydanında cevlan eyledik

Kendini tarikata ve çağının sosyal olaylarına adayan Pir Sultan Abdal daha çok başkaldırıcı ve kavgacı yanıyla bilinir. Oysa derin bir tasavvuf eri ve erenlerindendir. Onun nefesleri bu gözle okunduğunda karşımıza şimdiye kadar tanıdığımız Pir Sultanın başka bir suret çıkacaktır:

Bir nefescik söyleyeyim
Dinlemezsen neyleyeyim
Aşk deryasın boylayayım
Ummana dalmaya geldim

Ben Hakk ile oldum aşna
Gönlümüzde yoktur nesne
Pervaneyim ateşine
Oduna yanmaya geldim

Aşk harmanında savruldum
Hem elendim hem yoğruldum
Kazana girdim kavruldum
Meydana yenmeğe geldim

Ben hakkın edna kuluyum
Kem damarlardan beriyim
Azini cemin bülbülüyüm
Meydana ötmeğe geldim

Pir Sultanım der gözümde
Hiç hata yoktur sözümde
Eksiklik kendi özümde
Darına durmaya geldim

Alevi tasavvuf anlayışına göre Dar, kişinin, ete kemiğe bürünüp bir suret aldığı dünya hayatından itibaren başlar. Zira insan sürekli tanrı huzurundadır. Ölüp toprağa giren kişilerin arkasından aileleride, o kişiye adanmış Dar kurbanı kesip, dağıtırlar.

http://www.hakmuhammetali.com/dort_4_kapi_kirk_40_makam_seriat_tarikat_marifet_hakikat_kapisi.htm

Dört Kapı /Mürşid

Yazının öncesi için(Hakikat) Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=2325

Tarikat ocağında pişmek ve nefsin tozlarından, kalp gözünü arındırma yolunda Yunus Emre tam kırk yıl dergaha hizmet eder. Dört kapıyı tamamlaması tam kırk yılını alır, ve bu sürecin sonunda büyük bir derviş-ozan olur.

Yol aynı olmasına nazaran, her pirin kendine göre bir eğitim metodu ve aydınlatma yöntemi vardır. Alevilikte, “yol bir, sürek binbir” denmesinin nedeni budur. Hakikat (Allah) tektir fakat ona giden yollar yaratılmış nefislerin sayısı kadar çoktur.

Bir mürşidin, hakiki bir mürşit olması için şu temel vasıflara sahip olması gerekmektedir:

1. Dört Kapı Kırk Makamdan geçmiş, Kâmil İnsan olmuş.
2. Hakla Hak olmuş, zahiri gözündeki perdeler ortadan kalkmış.
3. Batıni yani Ledün ilmine hayiz olduğu kadar, zahiri dünyanın ilmine ve bilgisine de sahip.
4. Kendisine gelen her talibi, irşaat edebilme kabiliyetine sahip.
5. Hoşgörü, paylaşım ve yardımlaşıcı bir yapıda.
6. Hiç bir insanı diğerinden ayrı görmemeli, zahiri farklılıkları önemsememek, adaletli olmak.
7. Sadece bireysel değil, toplumsal alanda da irşat edebilmeli, ayinler ve cem yürütebilmeli, toplumun ruhi durumunu iyi sezebilmeli.
8. Dili ne söylerse, kalbi onu tasdiklemeli, özüyle sözü bir olmalı.
9. Sözünde sabit ve sadık olmalı.
10. Talibinin rüyasından, onun içinde bulunduğu sıkıntıya göre veya onun ahvaline göre anlamlı ve ona uygun manevi ilacı verebilmelidir.

Bu saydığımız özellikler, aynı zamanda dördüncü kapı olan sırrı hakikat kapısının da temel özellikleridir. Ancak, bu kapıdaki insan kapının bu özellikleri kazanarak, mürşit makamına gelir ve kendiside insanları irşat edici bir mürşit olur.

Dört Kapı – Hakikat

UYDUN KURALLARA, GELDİN TAA BURAYA
YALVARDIN, YAKARDIN ÇOKCA TANRIYA
SONUNDA GÖRDÜN ONU CAN GÖZÜNLE
YOKSA HERŞEY BAŞAMI DÖNDÜ, EVLİYA

önceki bölüm için (Marifet) bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=2323

Dört Kapı Kırk Makam öğretisinin son kapısı olan Sırrı Hakikat Kapısı, Hünkarın deyimiyle, “Tanrıyı kendi özünde bulma” makamıdır. Bu kapıda, can gözünü perdeleyen perdeler bir bir açılmış, hakkı da batını ve zahiri dünyayı da görür olmuştur. Bir insana baktığında onun bulunduğu makamın derecesini hemen anlar, vaziyete gelmiştir. Hallacı Mansurun‚ “Enel Hak” diye seslendiği kemalet makamıdır.

İnsan, makro alemin (uzayın) değil, mikro alemin de aynası olduğunu ve onları yansıttığını bilir. Büyük ozan Muhyi’nin dediği gibi:

Her ne varsa bu alemde, hepsi mevuttur Adem’de.
Ben de sığar iki cihan, ben bu cihana sığmam

Yaşanmış menkıbe ve olaylardan örneklerle bu kapıyı anlatmaya çalışalım:

Bir Alevi köyünde, bütün yaşlılar bir araya gelirler ve Allah’ı aramaya karar verirler. Dağ taş demeden gezerler. Bulmadan geri dönmeme kararı alırlar, fakat aradan epey bir zaman geçince, birer ikişer elleri boş dönmeye başlarlar. Dönenler köy kahvesinde otururlar ve kendilerinden sonra dönenlerle alay etmeye başlarlar. Çünkü, böyle bir iddiayı deli saçması bulurlar. Her yeni dönene eskiler: “Ne o, buldun mu Allah’ı, nasıl bir şeymiş” diye alay ederler. Sonunda hepsi geri döner fakat bir tanesi geri dönmez. Köylüler merak eder ve beklerler. Kırk gün sonra, saçı sakalı bir birine karışmış vaziyette oda döner gelir. Herkese yönelttikleri soruyu yarı alaycı bir şekilde ona da yöneltir ve şöyle derler: “Ne o, Allah’ı buldun mu?” o da, “evet buldum, bendeymiş meğer, sana bana benziyor” diye yanıt verir. Görüldüğü gibi, onca insan arasından ancak hakkı bulmak, bir insana nasip olur.

Hakla Hakk olmuş, o mertebenin manevi olgunluğuna ulaşmış bir insan, zahiri alemde, kimi zaman batıniliği yaşar. Onun muhabbeti, dinleyenlere, esenlik ve mutluluk verir. Manevi anlamda ilerlemesine yardımcı olur. Bu nedenle, Alevilikte arif insanların muhabbetine katılmak ta bir ibadet sayılır.

Şehitlik mertebesine eriştiği için ünü ölümünden sonra da artıp giden Hallacı Mansur olmak üzere Şibli, Cüneydi Bağdadı, Mevlana, Hacı Bektaşi Veli, Nesimi, Muhyiddin Arabi, kadın sufi Rabia ve daha niceleri bu kapıdan geçmiş büyük mürşitlerdir. Acak bunlardan bir çoğu yaşadığı devirde yeterince anlaşılamamıştır. Ünlü Alman filozofu Nietsche’nin dediği gibi: “kimileri öldükten sonra yaşarlar.” sözü bunların akıbetine uymaktadır. Fakat, onlar, zahiri dünyada kalplerde mekan kurarak yaşamaya devam etmektedirler. Sözleriyle, halen insanlığa ışık tutmaktadırlar.

Adından alevi inanç ve kültüründe sıkça bahsedilen Gruhü Naci denilen zümre , Hakikat Kapısına varmış, Hakla hak olmuş, özündeki ilahi kaynağa dönmüş, sır perdesini ortadan kaldırmış, Kamil İnsan mertebesindeki insanların verilen bir isimdir. Bunun, kimilerinin zannettiği gibi zahiri soy, sopla, kanbağıyla alakası yoktur. Gruhü Naci demek, can gözü açılmış, hakikati perdesiz gören insan demektir. Alevi ozanı Sıtkı Baba bir nefesinde, Gruhü Naci’yi ve onun manevi dünyasının açılımlarını şöyle tabir eder:

Ondört bin yıl gezdim pervanelikte
Sıtkı ismin buldum divanelikte
İçtim şarabını mestanelikte
Kırkların ceminde dara düş oldum

Güruhu Naci’ye özümü kattım
İnsan sıfatında çok geldim gittim
Bülbül oldum bir dost bağında öttüm
Bir zaman gül için zara düş oldum

Bu kapıya gelip, Hakla Hak olmuş kişi, Hakikatın dil yoluyla anlatımının mümkün olmadığı bilir ve gerçeği mecaz ve sembollerle anlatmaya çalışır. Aynı mertebeye gelmiş bir insan bu mecazlardan, içindeki Hakikatı ve ozanın ne söylemek istediğini hemen anlar.
Sıtkı Baba’nın yukarda sunduğumuz nefesi de, baştan başa mecaz ve kinayelerle doludur. Ruhsal tekamülü, arınmışlar zümresi olan Güruhu Naci’yi, hakikatin ancak arınma ve olgunlaşmayla anlaşılabileceğini, ilahi-aşkı ve daha bir çok gerçeği ritmik bir uyum içerisinde dile getirmektedir. İç yaşantısındaki manevi ahengi ve esenliği nefeste hissetmek gene de mümkündür.

Bu kapıya ulaşmış insan, varlığın sürekli bir tekamül içerisinde olduğunu anlar. Kalıplaşmış dinlerdeki ceza, yargı, cennet, cehennem, sırat köprüsü gibi kavramlar farklı anlamlar taşır. Hepsi de bu dünya hayatında olmaktadır. Sırat Köprüsü, ölümden sonra geçilecek, kıldan ince kılıçtan keskin olduğu tabir edilen bir köprü değil, dünya hayatında insanın ruhsal tekamülünü tamamlayarak, aslı olan nura kavuşmak anlamına gelir. Cennet ve cehhennem ise dünya yaşantısındaki ruhi halin sembol diliyle anlatımıdır. Eğer kişi tekamülünü tamamlamak yerine nefsî dünyanın karan

İlginç bir tez…

Türk Tarihi Tezi destekleyen “Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz”

kitabının yazarı Gene D. Matlock Eylül’de Türkiye’de 7 Eylül’de İstanbul’a gelecek olan yazar, 17 Eylül’de Bodrum’da bir konferans verecek.

Gene D. Matlock B.A. M.A. kimdir?

81 yaşında olan yazarımız Amerikan vatandaşı olup El Dorado, Kansas’ta doğdu. Bir süre University of New Mexico’da okuduktan sonra Aralık 1951′de Meksika’daki Mexico City College’dan İspanyol ve Güney Amerika İlişkileri’nden (Spanish and Latin American Affairs) B.A. derecesini aldı. Daha sonra Deniz Piyadesi olarak bir süre Kore’de bulundu. Ardından Panama ve Meksika dâhil tüm Orta Amerika’yı gezdi. New Orleans’deki Tulane Üniversitesi’nden İspanyolcadan M.A. derecesini aldıktan sonra öğretmenlik yaparak emekliliğe ayrıldı. Hayatı boyunca yaptığı araştırmalarını 1980′den beri yoğunlaştırarak Türk, Hint ve Amerikan yerlilerinin ortak özellikleri üzerinde kitaplar ve birçok makale yazdı. “What Strange Mystery Unites the Turkish Nations, India, Catholicism, and Mexico?: A Concise but Detailed History of Things Divine and Earthly” isimli kitabını yakın zamanda yazdı. Bu kitabın 3. bölüm başlığını kullanarak ve orijinaline sadık kalarak çeviren yayınevimiz, Aralık 2008′de kitabı “Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz” adıyla Türkçeye kazandırdı. Çeşitli kanıtlar ışığında Orta Asya’yı ve Türkleri uygarlığın beşiği olarak gören kitap, okurlardan büyük ilgi gördü ve şu an üçüncü baskı aşamasında. Kızılderili ataları olan yazar uzun yıllar Meksika’da bulundu ve eşi Meksikalıdır.

Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz

Yazarın bu ilginç savı aralarında 65 yıldır bulunduğu ve çok sevdiği Meksika’da Meksikalıların ve Türklerin ortak özelliklerini fark etmesiyle başlar. Daha önce yazdığı kitapları Ortadoğu, Hint ve Amerikan Kızılderili halk ve dinlerinin kökenleri üzerineydi. Bu kitapta Türk asıllı Rus yazarı Murat Adji’nin eserlerinin etkisi vardır. Türklerin nispeten yakın tarihte ortaya çıkan uygarlığı başka halklardan öğrenen göçebe ve istilacı bir halk olduğuna dair Batı akademisyenler arasında yaygın bir görüş vardır. Oysa Matlock aynı Kazım Mirşan, Haluk Tarcan, Muazzez İlmiye Çığ, Reha Oğuz Türkkan, Haluk Tanju gibi Türk yazarlarının 1930′larda yaygın olan, ancak daha sonra rağbet görmeyen Türklerin binlerce yıl önce uygarlığın kurucuları oldukları ve anayurtlarının Orta Asya olduğunu savunmaktadır. Bir Batılı araştırmacının bu sonuca varması nerdeyse olası dışı gözükmekte. Ancak Matlock’u farklı kılan bakış açısını belki bu ifadesi açıklar: “İnsanların yanlış varsayımlar üzerine oturttukları ve derin inançla bağlandıkları önyargılarını yıkıp yerlerine doğru ve anlamlı fikirler yerleştirmekten hiçbir şey beni daha fazla tatmin etmiyor.” Gerçekten de Matlock’un kitabı biz Türkler için bile sürprizlerle dolu. Kitabı okurken sanki paha biçilmez bir hazineyi taşıyan atalarımızdan kalan bir sandukayı keşfediyoruz ve dünyanın dört köşesine yayılmış tüm insanlarla bağlarımızı fark ediyoruz. Bütün bunları anlatırken Matlock az bilinen kutsal metinleri, yazmaları, araştırmaları referans veriyor.

Kitabın Arka kapak Yazısı

Tarih yeniden mi yazılacak?
Kadim Türkler tüm insanların ataları mı?
Onlar bin yaşına kadar yaşayarak, uzun yaşamın sırlarını öğrenmişler miydi?
Tüm dinler onların Tengri dininden mi türedi?
Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammet ve Buda Türk müydü?
“Işık doğudan gelir” ne anlama geliyor?
Türkler gelecekte insanoğlunun kurtuluşunda nasıl bir rol üstlenebilirler?

Amerika’da doğan ve daha sonra Meksika’ya yerleşen bir yazar, eşinin ani ölümünden sonra ruhunun hep yanında olduğuna ve destek verdiğine inanarak insanlığın ve dünyanın daha iyiye gitmesi için ne yapılması gerektiği konusunda araştırmalar yapmaya başlıyor. Özellikle, Hıristiyanlığın kökenlerini araştırarak işe başlıyor ve çok ilginç bir şekilde araştırmaları onu Türklerin ayak izlerine götürüyor. İlk insanların Türklerle başlayıp daha sonra dünyaya dağıldığını ve ilk konuşulan dilin Türkçe olduğunu, bilimin, felsefe ve dinin yine Türklerden başladığını söylüyor. İnsanların güneşsel enerjiyle nasıl senkronize yaşaması gerektiğini anlatıyor. Şu an insanlığın içinde bulunduğu huzursuzluğun çözümünü ancak Orta Asya ve Türklerin getirebileceğini, daha iyi bir dünya için gerekli açılımları ancak onların yapabileceğini iddia ediyor ve şayet bu olmazsa dünyanın asla huzur bulamayacağını söylüyor. Ayrıca yazar Türklere bir gönderme yapıyor. Nasıl oluyor da doğuştan filozof ve şair olan, Türk kültürünü dünyaya yayan Erke Han’ı bilmiyorlar. Türk dünyası görkemli zaferlerini ona borçludur.

Eski uygarlıklarda kullanılan teknolojiye de değinen yazar, insanların onları kullanarak nasıl yüzlerce yıl uzun yaşabileceklerini yazıyor. Bu arada Türklerin Orta Asya ve Çin’de yaptıkları piramitleri anlatıyor. Gerçeğin Türklerden saklandığını yazıyor. İnsan bu kitabı okuduğu zaman bir Amerikalının nasıl olur da bilmediğimiz geçmişimiz hakkında bu kadar şey bildiğine hayret ediyor.

Kitabın içinde bazı bölümler: Bu Kitabın Yazılışını Çevreleyen Garip Koşullar, Dünyanın Bütün İnsanları-Biliyor muydunuz Hepiniz Türksünüz? DNA’larınız Bunu Kanıtlayabilir!, Türkler Bize Tanrımızı, Kutsal Haçımızı, İsa’nın Adını ve Kutsal Teslisi Verdi!, Kadim Hiperborlular Bin Yıl Yaşayabilmiş miydi? İnsanlığın İlk Beş Irkı Uzaydan mı Gelmişti? Kadim Türklerin ve Hinduların Havagemileri mi vardı? Nuh Sonrası Göçler, Beş Krishtaya Irkının Kralı Kimdi? İbraniler (Fenikeliler ve Yahudiler) Amerika Kızılderililerini Amerika Kıtalarına Nasıl ve Neden Getirmişti?

Dört Kapı- Marifet

ŞERİAT, TARİKAT DAR MI GELDİ
OLSUN BAK CANINA CAN DEĞDİ
AŞK-I SERHOŞ OLASIN BURADA
GEÇESİN HAKİKATA, OLASIN EBEDİ

Yazının öncesi için (Tarikat) bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=2319

Marifet kapısı, ilahi-aşkın dervişin gönlünde tutuştuğu, ve Kamil İnsan mertebesine kadar kendisine mürşitlik edeceği ruhi ve manevi bir tekamül aşamasıdır. Bu aşamadaki insana derviş denir.

Hacı Bektaşi Veli’nin sözleriyle ifade edersek, “Marifet, Hakkı kendi özünde bulmaktır.” Bu mertebeye gelmiş kişi, neye yönelirse o alanda başarı elde eder. Eğer zahiri ilimlere verirse kendini öğrenme aşkıyla bir alim olabilir, batını ilimlere verir, dervişlik yolunda ilerlerse bir mürşidi kâmil olup insanları irşat edebilir.

İlahi-aşkın türlü tezahürleri ve yansıma biçimleri vardır. Bunlara örnek olması için, bir kaçını sıralayalım:

Mecnun, Leyla’ya delicesine aşık olur, lakin kavuşma imkanı olmaz. Aşk ve özleminin dayanılmaz ızdırabından dolayı kendini dağlara, çöllere vurur. Dağlarda aslanlarla, ceylanlarla yaşar. Bir zaman sonra, talihi açılır ve Leyla ile tekrar karşılaşma imkanı doğar. Mecnun bu karşılaşmada Leyla’yı görünce uzun uzun yüzüne bakar en sonunda, bir hayal kırıklığıyla: “Benim aradığım Leyla bu değil” diyerek yoluna devam eder. Bu menkıbeden şu anlaşılmaktadır: önce bir insana duyulan aşk, daha sonra evrensel bir boyut kazanarak ilahi aşka dönüşmüş. Mecnun’un Leyla’ya duyduğu aşkın yerini, Allah aşkı almıştır. Mecnun köklü bir içsel dönüşüm geçirdiği ölçüde, içindeki aşkın objesi de değişerek sonsuzluğun ummanlarına ulaşıyor.

Yine büyük bir Alevi ozanı olan Karacoğlan, doğa ve insan karşısında duyduğu en derin sevgi ve heyecanı, ustalıkla şiirlere dökerek, insanlara tekrar sunmuştur. Arının her çiçekten bal eylemesi gibi, o da marifetini, o alanda sergilemiştir.

Yakın çağın usta babalarından Meluli, marifet kapısına gelince, yakın arkadaşlarıyla bir dergah kurarak, birlikte yaşar. Tıpkı bir komüne benzeyen bu dergahta özel mülkiyet olmaz, her şeyi beraber üretir ve beraber tüketirler. Büyük bir aile gibidirler. Alevi inanç ve felsefesinin gereklerini yerine getirerek yaşar, modern zamanda bile bunun imkanlı olduğunu yaşayarak gösterir.

Şah İsmail, ocaktan gelen bir insan olduğu için çok erken yaşta tarikata girer, usta mürşitler tarafından eğitilir ve hızlı yol alır. Kısa zamanda tarikatın başına geçer. Şah İsmail’in dervişliği ve sufiliğinin yanı sıra bir hükümdarlığının da olması, tamamen içinde doğduğu sosyal şartlarla, doğrudan alakalıdır. İçinde yaşadığı şartlar marifetini, hükümdarlığa yöneltmesine neden olmuştur. Diğer taraftan bir tarikat şeyhi olması nedeniyle, tarikat kurallarını yeniden koymuş, bulunduğu tarikata bir dizi yenilikler getirmiştir. Nefesleri aynen Yunus Emre gibi, dergah ve tekkelerde talipleri irşat amaçlı okunmaktadır.

Anadolu Alevi geleneğine damgasını basmış büyük üstatlardan biride, Fazlullah’ın öğrencisi Nesimi’dir. Yola olan bağlılığı ve tutkunluğuyla tanınan Nesimi, Bağdat’da şeriat ehli tarafından derisi yüzüldüğünde pek gençti. Söylediği sözler şeriat ehli tarafından anlaşılmadığı için küfür sayılmış, ve hunharca katledilmiştir. Nefesleri, ledün ilmine vakıf, sırrı hakikate erişmiş, büyük bir üstat olduğunun açık delilidir. Nice yol ehli onun nefeslerinden ilham ve feyz almıştır. O, inandığının doğruluğunu ve hakikat olduğunu bildiği için yolundan dönmemiş ve bu uğurda şehit olmayı dahi göze almıştır. Şeriatla, marifet kapısı arasındaki fark, Nesimi’yle onu öldürenlerin arasındaki fark kadar büyüktür.
Yine yakın dönemde yaşamış büyük Alevi ozanı Aşık Mahsuni, bu kapıya uygun düşen bilgileri bir nefesinde şöyle dile getirir:

Ben güler durur idim, çölün mecnunlarına
Dahi çöller mecnun için, tahtı Süleyman imiş
Erem dedim eremedim, Ademin esrarına
Kendini okuyan insan, bir ömür Kuran imiş

Marifet Kapısı bir nevi dünya hayatında ikinci doğum demektir. Birinci doğum olan şeriat, bir kan yoluyla doğumdur. Burada, akrabalık derecelerini, doğacağı atmosfer, gelenek ve görenekleri, hangi ailede dünyaya geleceğini seçme imkanına sahip değildir. Marifet kapısı ise manevi bir doğumu simgeler. Kişi Marifet kapısında kendi kendini arındırarak, kendi özünde yarattığı ben’le yeniden doğar. Bu doğumda, daha önce dergah hayatında yaşayarak elde ettiği, Ledun ilmi yardımcısı ve mürşidi olur. İlahi-aşk onu ne tarafa çekerse o tarafa doğru ilerler, yol alır, manevi, ruhsal-zihinsel tekamülü yol alır.

-devam edecek-