Demircilik – Demirci

Demircilik, demir işleme sanatıdır. Türklerde, tarihten gelen önemli bir yeri vardır. Şamanizmle bağlantılı olup aynı zamanda falcılara ve büyücülere özgü bir sanat sayılmıştır.

Mitolojilerde, “Demirci”, “Demirurg”un (Eflatun)’un idealist felsefesine göre: “Allah”), işlevlerine yakın bir işlevle yüklüdür. Kültürel kahramanın kendisi de bazen, “Demirci” şeklinde ortaya çıkabilir. Diğer mitolojik karakterlerden farklı olarak “Demirci” motifi, görünüş itibariyle şeytani motiflere olan yakınlığıyla da tanınır. Bu bakımdan topal ve aksak da olabilir.

Kumandinlerin inanışlarına göre onları ulu şaman ve demircileri, aralık dünyadan olan şamanla, Ülgen’in kızı arasında yapılan evlilikten doğan topal “Kurultay” gönderdi.

Türk mitolojik geleneğine gelince; Örneğin Yakutlarda, “Demirci” ile şamanın bir yuvadan olduğuna inanılır. Demircilikle, Şamanlığın sanki üst üste düşmüş olduğu, birbiri üzerinde oynadığı bir merasim vardı. Bu merasimi şaman yönetirdi. Sınavdan geçen şamana, “Demirci’nin kılıcı” verilirdi. Yakutların Hristiyanlığa kadarki dini inanışlarına göre “Demirci”leri koruyan, “Kıday Bahsı” adında bir hami ruh vardır. Bu ruh hiçbir olağanüstü gücün egemenliğine sayılmayan bir ruhtur. Demircilik sanatını ve hatta Şamanlık etme becerisini,insanlara bağışlayan yine bu “Kıday Bahsı”dır. Şamanların çoğu, onu kendilerinin manevi yardımcısı saydıklarından, “Ben Kıday Bahsı’nın oğluyum” derlerdi. Adındaki “bahsi”, onun usta ve koruyucu ruh olduğunu gösteriyor.

Göktürklerin ataları da demirciydi. Bu bakımdan, Türk etnik-kültürel geleneğinde, mitolojik bir varlık olarak, onun yerini belli bir anlamda “Demirurg” ile kıyaslamak mümkündür. Çin metinleriyle birlikte, kurdun, gerçekte ilk demirci olduğuna işaret eden yerler de vardır. Bu yüzden de Türk halkları demiri ulu sayarlar.

Ergenekon destanında rast gelinen kurtarıcı demirci motifinin kökleri, oldukça eski çağlara bağlanır. Demir dağının eritilip oradan yol açıldığı ve bu yolla ışıklı dünyaya girildiği gün, eski Türklerde ulusal ve dini bayram sayılırdı. İlkbaharda, zindan üzerindeki kök demiri kağanın çekiçle vurmasıyla başlayan şenlik, bayram olarak kayıtlara geçmiştir. Oğuz Kağan destanında, “Tomürdü” (Demirci) adlı ustanın, demir kapıyı açması da “Ergenekon” destanını çağrıştırır.

Şamanların demircilikle bağlı inancı, Orta Asya Türkleri arasında da yayılmıştı. Örneğin Özbeklerde yeni Şamanlık yapmaya başlayan biri, Davud’un hayır duasını almak için, Harezm’in güneyindeki eski bir kalede gecelemeliydi. Davud, Orta Asya Türk halkları arasında, demircilerin koruyucusu olarak tanınırdı. İnanışa göre, demirden yararlanmayı insanlara ilk o öğretmiştir. Davud’un demircilerin piri olduğuna ilişkin inanışlar da böylece demircilikle Şamanlık arasındaki bağı yaşatmıştır.

Fasmer’in kaleme aldığı, “Rus Dilinin Etimolojik Sözlüğü”nde, demirci anlamında, eski Bulgarcadan alındığı gösterilen “Balhçi” sözü geçmektedir. Bu, eski Türklerin inancında, demircinin aynı zamanda bir büyücü olduğunu kanıtlıyor.

Çağatayca-Farsça sözlüğünde de “Kam” sözcüğünün karşısına “tabip, hekim” anlamlarının yanı sıra “bilgiç” anlamı da eklenmiştir. Bilgiçlik aynı anda, bilinmeyenler alemi ve ruhlar alemiyle ilişkiyi de akla getirirdi. Evren bilimine dayanan düşünceye göre, normalde bilgi yasaklanmıştı. Bilinmeyenler aleminden gelebilecek olan bu bilgileri de sadece bilgiçler bilebilirdi. Korkut Ata hakkında da bu yüzden “Oğuz’un ol kişi tamam bilicisiydi” denmiştir. Bazı kaynaklarda “bir işareti yorumlamak” anlamında kullanılan, belgelemek sözü, “bil” ve “bilici” ile aynı köktendir.

“http://tr.wikipedia.org/wiki/Demircilik” adresinden alındı.

Tuva için yol arkadaşları arıyoruz…

Sn Sibel Atasoy;
Tarafımızdan istemiş olduğunuz talebinize istinaden, hazırlamış olduğumuz -TUVA-KYZYL gezisi çalışmamız ekte bilgilerinize sunulmuştur. Teklifimizin faydalı olmasını diler, işbirliğiniz için teşekkür ederiz.
-Bu bir ön teklif olup, aşağıda belirtilen servisler doğrultusunda tarafınıza rezervasyon yapılmamıştır. Uçak ve otellerin müsaitlik durumuna göre rezervasyon yapılacaktır.
-Fiyatlar şu an için geçerli olan bilet ve otel fiyatları baz alınarak hazırlanmış olup, oda ve bilet fiyatlarına gelebilecek artışlar fiyata yansıtılacaktır.
-Uçak saatlerindeki değişikliklere göre tur programında da değişiklik yapılabilir Alan vergisinde meydana gelebilecek artışlar kontrolümüz dışında olduğundan dolayı fiyatlara yansıtılır.
-Teklifimiz 10-15 kişi içindir ve , 25.05.2010 tarihine kadar geçerlidir.
Saygılarımla
Asuman Dağıstanlı
Incentive Manager
www.baracuda.com.tr
+90212-212 30 30
TEMMUZ -AĞUSTOS 2010
TUVA (KYZYL) (7 GECE-8 GÜN)
1. Gün : İstanbul-Moskova-Abakan İstanbul Atatürk Havaalanı Dış Hatlar Gidiş Terminalinde 07.00’da buluşma. Pasaport, bilet, bagaj ve gümrük işlemlerinin ardından 09.25 ’de  Donbass Havayolları 7D 4622 sefer sayılı uçağı ile Moskova ve Simperefol  aktarmalı olarak ertesi sabah .06:15 ’de Abakan’a varış.Özel aracımız ile  yaklaşık 4-5  saatlik yolculuktan sonra Tuvan’ın başşehri Kyzyl’e varış, otel’e yerleşme. Öğleden sonra dinlenme ve serbest zaman,geceleme otelde.

  1. Gün : Kyzyl Sabah kahvaltısından sonra  rehber eşliğinde panaromik şehir turu.(Central Square,Center of Asia Monument,Buddhist Temple) görülecek yerler arasındadır.Şehir turu sonunda  otele dönüş ve serbest zaman..Geceleme oteldeTuva Ulusal Müzesi’ni ziyaret için otelden ayrılış.Müzede 6. ve 12. asırdan kalma taş oyma figürleri ve ayrı bir bölümde sergilenen Şamanizm kostüm örneklerini görebilirsiniz.Tur bitiminde otele dönüş ve serbest zaman,geceleme otelde..

  2. Gün : Kyzyl Sabah kahvaltısından sonra Tuva Ulusal Müzesi’ni ziyaret için otelden ayrılış.Müzede 6. ve 12. asırdan kalma taş oyma figürleri ve ayrı bir bölümde sergilenen Şamanizm kostüm örneklerini görebilirsiniz.Tur bitiminde otele dönüş ve serbest zaman,geceleme otelde..

  3. Gün : Kyzyl Sabah kahvatısından sonra Şaman Kliniği gezisi için otelden ayrılış..Tur esnasında Tuva halkının en eski geleneği olan          Şamanizm’in tıp konusundaki manevi rehberlik destekli tedavi yöntemleri üzerinde bilgi sahibi olabilirsiniz.Tur bitiminde otele dönüş ve         serbest zaman,geceleme otelde.
     

  4. Gün :Kyzyl Sabah kahvaltısından sonra tamgün dinlenme ve alışveriş için serbest zaman,geceleme otelde.
     
    6.Gün :Kyzyl Sabah kahvaltısından sonra yarım gün Khoomei performansı olarak adlandırılan müzik gösterisi için otelden ayrılış.Tuva müzisyenlerinin Khoomei  olarak adlandırılan titreşimli bir gırtlak tekniği ile sundukları özel gösteriyi izledikten sonra otele dönüş,geceleme otelde.
     
    7.Gün :Kyzyl Sabah kahvaltısından sonra Tozbulac termal bölgesi ziyareti için otelden ayrılış.Bölgede yaklaşık 50 termal  kaynağı bulunmaktadır.Fotoğraf meraklıları bölgede  eşi  bulunmaz kareler yakalama şansı bulabilirler. Tur bitiminde  otele dönüş,geceleme otelde.
            
    8.Gün :Kyzyl-İstanbul  Sabah kahvaltısından sonra öğlene kadar dinlenme ve alışveriş için serbest zaman.Daha sonra dönüş için havaalanı transferi.Bagaj ve gümrük işlemlerinin ardından 17.10 hareketle 1 gün sonra 14.15’te İstanbul’a varış ve turumuzun sonu.
     
    TUR FİYATI:
     
    İKİ KİŞİLİK ODADA KİŞİBAŞI: 1475 EURO
     
            
    Programa Dahil Olan Hizmetler
    Dombass Hy ve iç uçuşlar da domestic havayolları ile İst-Abakan-İst Gidiş-Dönüş Uçak Bileti.
    4*Odugen Hotel (vb) de 7 gece kahvaltı dahil konaklama.
    Programda  bahsedilen  tüm şehir turları.
    Abakan-Kyzyl-Abakan transferleri.
    Alan-otel-alan transferleri.
    Havalimanı Vergileri.
    Zorunlu Seyahat Sigortası
    Rehberlik hizmetleri.
    Programa Dahil Olmayan Hizmetler

Vize işlem ve servis ücreti ( 60 € )
Yurt Dışı Çıkış Harcı
Programda bahsedilmeyen tüm ekstra harcamalar.
ÜLKE BİLGİLERİ
KYZYL Tuva Cumhuriyetinin başkentidir ve Yenisey ırmağı üzerinde kuruludur.Kent, Tuva’nın idari, sosyal ve kültür merkezidir. Parlamento Binası, Ulusal Tiyatro ve Uluslararası Humey Bilim Merkezi buradadır. “Humey”de Tuva’da gırtlaktan söylenen şarkı biçimi olan humey araştırmaları yapılmakta ve öğretilmektedir.
Asya kıtasının coğrafik olarak tam ortası Kızıl şehridir. Bu sebeple Küçük Yenisey akarsuyu ve Büyük Yenisey akarsuyunun şehir ile kesiştiği yerde dikilitaş kurulmuştur. Bu anıt 1964 yılında Asyanın ortasını işaret etmek için dikilmiş ve buraya da Asyanın merkezi (Tuvacada Азияның төвү) adı verilmiştir.
Kızıl, 1914’te Belotsarsk (Rusçası: Белоцарск= Beyazlar; Çarlık tarafı olanları işaret etmekte) adıyla kuruldu; 1918’de Khem-Beldiri (Хем-Белдири), 1926’da da bugünkü adı Kızıl’ı aldı. Kızıl; kırmızı demek olup Kızılları ; Çarlık tarafı olmayanları işaret ediyor. Kızıl Havalimanı, kenti havayoluyla başka kentlere bağlar.
Kızıl, tarihin ilk Orhun Yazıtları’nın bulunduğu yeridir.

Sibirya Yupikleri

Not: aşağıdaki haberi bir korku tacirliği olarak okumayalım (niyet öyle bile olsa ki bunu bilmiyoruz), her bitiş yeni başlangıcı getirir. Yeni Dünyanın başlangıcında duruyoruz bunu unutmayalım:

Mavi Balina “Ölüm Sarkisi” Dünyayi 2012 Hakkinda Uyariyor

Sorcha Faal,

7 Aralik 2009

Bugün Kremlin’de dolasan Rus uzak Dogu Chukchi Yarimadasindan gelen çok ilginç
bir FSB raporu, Sibirya Yupik insanlarinin kabile saman büyüklerinin 30
Haziran 1908 Tunguska patlamasindan bu yana ilk kez en kutsal meclislerinde
toplandiklarini belirtiyor. Tunguska patlamasi Ikinci Dünya Savasinda ABD’nin
Japonya’ya attigi atom bombalarindan 1,000 kat güçlüydü ve o zaman bu Arktik
(kuzey kutbu) insanlari uyari yapmisti. Bu insan irkinin modern tarihinde ilk
kez doga yerine bilime ibadet ederek “tam” yikim yoluna kendisini
yerlestirmesinin isaretiydi.

Yupik saman konseyinin Haziran 1908 uyarisini, Osmanli Imparatorlugu’nun
ölümünü baslatan Temmuz 1908 Genç (Jön) Türk Devriminin izlemesini ve sonra
Ekim 1908 Bosna Krizinin izlemesini not etmek ilginçtir, Bosna Krizinde
Bulgaristan bagimsizligini bildirdi ve Avusturya – Macaristan Imparatorlugu
Bosna – Hersek’i topraklarina kattigini bildirdi. Bu iki olay yaklasik 15
milyon insanin öldügü Birinci Dünya Savasini baslatti.

Bu en son Yupik saman konseyi uyarisi, insanlik yüzyilin derslerini ögrenmekte
basarisiz oldugundan Dünyamizin su anda 1908’de oldugundan çok daha fazla
tehlikede oldugunu ifade ediyor. “Dünyamizin Koruyuculari” olan Mavi
Balinalarin simdi tüm insanlara her seyin sonuna hazirlanmalari için bir
‘duyuru’ olarak  “Ölüm Sarkisi” söylemesi, bu Arktik (kuzey kutbu)
insanlarinin söyledigi seyin kaniti oluyor.

Yupik samanlarin sözünü ettigi Mavi Balinalarin “Ölüm Sarkisi’ Batili Bilim
insanlarini saskina çevirdi, onlar da simdi Dünyamizin bildigi bu en büyük
hayvanlarin gerçekten kayitli tarihte ilk kez tüm gezegenimizde ‘sarkilarini’
gizemli bir sekilde degistirmeye basladiklarini bildiriyorlar. Cascadia
Research Collective’de mavi balina uzmani olan John Calombokidis bunun ‘çok
enteresan bir bulgu’ oldugunu not ediyor.

Yupik samanlar 2002’de Rusya, Yanrakynnot’taki toplantilari sirasinda
Gezegenimizin Kuzey Kutbu Bölgelerinde gerçeklesen ‘garip isaretleri/belirtil
er’i incelediklerinde, ‘Büyük Sona Eris Zamaninin’ tekrar hepimizin önüne
çikmasina sadece on yil kaldigi uyarisini yaptilar.

Yupik samanlarin 2012’nin ‘bitis zamani’ oldugu uyarisi hafife alinmamali, 2012
yilinda zamanin sona erecegini öngören Maya Takvimi ile ayni fikirdedir. Simdi
yeni arastirma bu kadim Maya insanlarinin, Yupik ve diger Kuzey kutbu
insanlari ile paylastiklari Na – Dene dili vasitasiyla baglantili olduklarini
gösteriyor.

Birçok batili bilim adami Amerika’daki insanlarin Bering Bogazini geçerek
Asya’dan geldiklerini teorize ederken, Rus bilim adamlari ve Kuzey kutbu
insanlarinin kendileri bunun tersinin dogru oldugunu ve Dünyamizin son “ters
dönmesinden” sonra hayatta kalan insanlarin Amerika kitalarindan Dünya’nin
geri kalanina yayildiklarini ifade ediyorlar.

Ayrica Dünya hükümetlerinin 2012’nin önemini reddederken, 2012 için
hazirliklarina devam etmeleri de ilginç, Dünyamizin tüm tohumlarinin
örneklerini sakladiklari Norveç’in Arktic Spitsbergen adasindaki Svalbard
Global Seed Vault (Kiyamet Mahzeni de deniyor) bu hazirliklara dahil, ayrica
ABD baskani Obama son zamanlarda Irak ve Afganistan’daki ABD askeri güçlerinin
2011’de eve dönmeye baslayacaklarini ifade etti.

Daha da ilginç olani, Dünyamizin Mavi Balinalarinin ‘sarkisinin’ degismesine,
onlarin zaman frekansindaki degisimin de dahil olmasidir. Bu zaman frekansi
degisimi ünlü bilim adami  Dr. José Argüelles tarafindan öngörüldü. 2002’de
yazdigi kitabi Zaman ve Insan Teknolojisi’nde kismen Maya takvimi
matematiginin nasil fonksiyon gördügü yorumlariyla tasarlanan “Zamanin Yasasi”
adini verdigi kavrami tasarliyor ve gelistiriyor.

Bu kuramsal taslakta, Argüelles iki zamanlama frekansini kapsayan “temel bir
yasa”yi belirledigini iddia ediyor: birine “12:60 frekansi” ile “mekanize
zaman” adini veriyor, digeri “Mayalar tarafindan sifrelenen “dogal zaman”,
bunun frekansi 13:20”.

Argüelles’e göre, “kaidesiz 12 – aylik [Gregorian] takvimi ve suni, mekanize
60 – dakikalik saat” insanin faaliyetlerini suni olarak düzenleyen bir yapidir
ve dogal “senkronik düzene” uyum saglamaz. Gregorian takviminin terk
edilmesini ve “insan irkinin zihnini tekrar düzeltebilmesi için, mükemmel
uyumlu takviminin uyarlanmasiyla insan irkinin rotasina geri dönmesi” için,
yerine Argüelles’in 13 – aylik takviminin getirilmesini önerir.

Ayrica Mavi Balinalar insanligi uyarmak için ‘Ölüm Sarkisini’ söylemeye
basladiktan bu yana, Maya takvimi ile iliskili olan ekin çemberlerinin sayisi
tüm dünyada artmaktadir.

© 7 Aralik 2009 EU and US all rights reserved

http://www.whatdoes itmean.com/ index1306. htm
Tercume:Saffet Guler

Anne, Anna ve Anadolu

  

Çocukluğumdan itibaren birçok Adanalı dostum, arkadaşım oldu. Aradan çok uzun zaman geçti de belleğim mi beni yanıltıyor bilemiyorum ama benim tanıdığım Adanalılar, her şey bir yana, zevk sahibi, görgülü, eğlenceli, hayattan tat almayı bilen insanlardı. Kent hayatının içinde olup da maçoluğa, kabalığa prim veren bir Adanalı’yla karşılaşmamışım hiç bugüne kadar; belki rastlantıdır, bilemiyorum. Adana’ya gitmeyeli uzun yıllar oldu gerçi ama eski günlerden aklımda kalan, Babamla birlikte Onbaşılar’da yemek yemeğe giderken sokakta karşılaştığımız şık giyimli, güler yüzlü (hatta sık sık kahkahalar atan) erkekler ve kadınlar. Benim hatırladığım Adana, erkeğin kadının önünde değil yanında yürüdüğü; kadınla erkek arasında maçoluk duvarının değil, muhabbet çitlerinin olduğu ışıltılı bir şehirdi. Ama bütün büyük kentlerdeki hızlı demografik değişimi göz önüne alınca, “Belki de artık Adanalılık böyle bir şey olmuştur, doğrudur” diye düşünüyorum ister istemez.

Oysa bu kentin binyıllar öncesinden kalma adı bile, başlı başına maçoluğun reddini içerir ironik bir biçimde. Luwi dilinde Adanuwa ya da Atanwa olarak anılan Adana, tıpkı Anadolu’nun çok büyük bir bölümü gibi “anne merkezli” (matrifocal) kültürün yüceldiği yerlerden biriydi ve kentin adı da “Ana Tanrıça’nın Ülkesi” anlamına geliyordu zaten.

Yer adları çoğunlukla belleğimize çocukluktan itibaren çakılıp yerleştiği için, genellikle orijinleri ya da sözcük anlamları üzerine düşünmek aklımıza gelmez. Oysa bunu yapmaya bir kez başladığınızda, hele bu üzerinde yaşadığımız ülkede, başlangıcı en az altı bin yıl öncesine dek giden yaygın ve güçlü bir kültürün izleri ve sembolizmiyle karşılaşırsınız. Bu sembolizmin merkezinde de doğurgan, besleyici, koruyucu ve sevecen Ana Tanrıça figürü bütün karizmasıyla belirir.

Anadolu, yeryüzünde uygarlığın başladığı en eski coğrafyalardan biri (hatta doğrudan “en eskisi” bile demek mümkün.) Bu nedenle, bugün varlığını sürdüren yerleşim merkezlerinin birçoğu, günümüzden binyıllar önce kurulup, defalarca el değiştirmiş, işgale uğramış, kimi zaman yakılıp yıkılsa da yeniden inşa edilmiş, son derece eski kent ve kasabalar. Doğal olarak, birçoğunun bugün hâlâ kullanılan adları, bu çok uzun zaman dilimi içinde ses deformasyonuna uğramış olsa da, orijin olarak binyıllar öncesine ait. Büyük bir bölümü, Hellenistik yayılma döneminde “Helenize” edilmiş ve hatta anlamından koparılıp soyutlanmış adlar bunlar. Bir bölümü de Türkçeleştirilme süreci sırasında deforme olmuş ve ses benzeşimi üzerinden giderek Türkçe sözcüklere benzetilmeye çalışılmış.

Tipik örneklerden biri, Adıyaman, sözgelimi. İlk duyduğunuzda, “İsmi yaman olan” gibi bir çağrışımdan yola çıkarak bu adın verildiğini düşünüyorsunuz ama hiç de öyle değil. Kentin, geçmişi en az üç bin beş yüz yıl önceye giden orijinal adının, yine Luwi/Pelasg dilinde Ada-uma-(wa)na olduğu sanılıyor. Yani, “Ana Tanrıça Halkının Ülkesi”.

Anadolu’da, özellikle de Batı Anadolu’da, hangi yerleşim yerinin adı üzerinde etimolojik araştırma yapmaya kalksanız, çoğunlukla karşınıza bu “Ana Tanrıça” kültü ve ona ait sembol ya da değerler çıkıyor. Genellikle bu adlar, yaklaşık iki bin beş yüz yıl önceki Helenleşme sırasında Yunan diline uydurulmaya, benzetilmeye çalışarak deforme edilmiş ve değişerek günümüze dek gelmiş. Sözgelimi Manisa’nın kökeninin, yakın zamana dek Helen dilinde “Magnesia” olduğu, yani kentin Yunanistan’daki Magnesia’dan göç edenlerce kurulduğu düşünülüyordu. Oysa daha derin araştırmalar, çok daha eskilere giden bir orijine dikkatleri yoğunlaştırdı: Luwi dilinde “Ama” sözcüğü, tıpkı türevi olan “Ada” gibi “Anne” anlamına geliyor ve Ana Tanrıça’yı vurgulamak için kullanılıyordu. Çoğu Luwi/Pelasg sözcüğü gibi, uzun ve bileşik isimler oluşturulurken sözcük başında yer alan sesli harfler düşürülüyor ve “Ama”, birçok kullanımda “Ma” halini alıyordu. Daha Helenler gelmeden çok önce, Manisa’nın Luwi dilinde Ma-ka-wana-assa olarak anıldığı; sözcüğün ilkin Makanassa, ardından da Helen deformasyonuyla Magnasa ve nihayet Magnesia haline getirildiği anlaşıldı. Anlamı, hiç de sürpriz değil: “Ana Tanrıça (Ma) Ülkesinin Kenti” (“ka” eki yer bildiriyor ve çoğunlukla kent anlamına geliyor.)

Luwiler diye bir halk var mıydı, yoksa bu daha doğru bir tanımlamayla aynı ya da benzer dili konuşan ve aynı kültürü paylaşan farklı sosyal/etnik grupların bir bileşimi olarak mı anlaşılmalı? İşin bu yanı, ayrıntılar üzerinden yürüyen yoğun tartışmalara kapı açıyor. Ama net ve güvenli bir ifade gerekirse, şunu söylemek mümkün: Luwi dili, günümüzden dört bin yıl kadar öncesinden başlayarak Anadolu’nun değişik yerlerinde farklı lehçelerle konuşulan oldukça yaygın bir dildi. Yine yakın zamana dek, Hint-Avrupa ailesine ait olduğuna kesin gözüyle bakılıyordu ama son yıllarda yapılan araştırmalar ve sunulan tezler, bu dilin aslında Anadolu’nun eski ve yerleşik bir dili üzerine Hint-Avrupa eklemeleriyle oluştuğu görüşünü gündeme getirdi. Orijinle ilgili uzmanlık gerektiren uzun tartışmaları burada sıralamanın fazla anlamı yok. Yalnızca şunu söyleyelim, yeter: Luwi dilini konuşanlar her kimdiyseler, Anadolu’nun, başlangıcı en az günümüzden sekiz bin yıl öncesine dek uzanan matrifocal, yani “anne merkezli” kültürünü büyük oranda benimsemiş ve sindirmişlerdi. Bu nedenle, büyük ataerkil dönüşüm sonrasında bile Anadolu’da Ana Tanrıça inancı ve dünya görüşü, uzun süre direndi. Silinmeye başlarken de, yavaş yavaş günlük hayat kültürünün ayrıntıları içinde eriyerek, bir anlamda başka bir süreçten geçip “kalıcılaştı”.

Altmışlı yılların başlarında James Mellaart başkanlığında bir ekip Çumra yakınlarındaki Çatalhöyük’te oldukça verimli kazılar gerçekleştirip, günümüzden sekiz bin yıl öncesine ait son derece etkileyici bir yerleşim yerini günışığına çıkardığında, ilgi bir anda Anadolu’nun bu eski kültürüne çevrilmişti. Mellaart ve birlikte çalıştığı arkeologlar, Çatalhöyük’te yerleşik ve gelişmiş bir düzenle karşılaştılar. Ayrıca, kutsal mekanlar başta olmak üzere, kazı alanının birçok yerinde ortaya çıkan “doğurgan ana” figürinleri buldular ki, büyük resmin ortaya çıkmasında bu, belirleyici ipuçlarından biriydi. Çatalhöyük, bilinen en eski matrifocal yerleşim yerlerinden biriydi ve muhtemelen de, kökü daha da eskilere uzanan bir geleneğin mirasçısıydı, verilere göre.

http://www.derki.com/ana/index.php/sayi-34/43-anne-anna-ve-anadolu

 

İnanna’dan Hathor’a

<

p style=”text-align: center;” align=”center”>Sümer‘de İnanna, Babil’de İştar, Mısır‘da Hathor, Asur’da Astarte… Hepsi aynı güçlü, büyüleyici ve gizemli kadının farklı adları. “Yeryüzü’nün Hanımı” yalnızca bir “mit” olabilir mi?
 

İnanna‘dan Hathor’a yitik uygarlıkların gizemli tanrıça figürleri

Bugün varolan durum ne olursa olsun, dünya üzerinde erkeklerin egemenliğinin hiç de “vazgeçilmez” sayılmadığı bir dönemin yaşandığına ilişkin yadsınamaz kanıtlar yüz yılı aşkın bir süredir önümüzde duruyor. Arkeoloji ve antropolojinin yirminci yüzyılda edindiği bilgilerle iyice aydınlanan “şematik” anaerkil toplum döneminden söz etmiyoruz. İnsan uygarlığının bu gezegen üzerinde biçimlendiği ilk ve bilinmez dönemdeki kadın figürlerinin çarpıcı ve silinmez izleri, daha başka, daha yoğun bir “kadın ağırlığı”nın altını çiziyor. O denli çok ama ne yazık ki o denli muğlak veriler var ki elimizde, binlerce yıl öncesinde bu denli güçlü izler bırakan bir “feminen varlık” nasıl olup da semavi dinlerin egemenliğiyle birlikte (ve sistematik çabalarla) unutturulmaya çalışılmış, çözemiyoruz. 
Bilinen ilk uygarlık izlerine rastladığımız Yakın Doğu’nun hemen her yerinde, başka isimlerle ama şüphe götürmez biçimde aynı kişilikle son derece güçlü, çekici ve bilge bir kadın çıkıyor karşımıza. O, bütün inanç sistemlerinin esinlendiği eski Mezopotamya, Anadolu, Mısır ve Hint metinlerinde izine rastlanan, belki de “yitik uygarlık” ve “yitik bilgi”nin anahtarı durumundaki bir kadın figürü: İnanna. 

Eski Sümer metinlerinde İnanna, 5000 yıl öncesinin insanları üzerindeki sarsılmaz etkisiyle çıkıyor karşımıza. Verimliliğin, cazibenin, güzelliğin olduğu kadar; savaşın, gücün ve bilgeliğin de simgesi. Sümer kadınları (ki Samuel Noah Kramer’in çevirdiği metinlerden anladığımıza göre bugünün kadınının sahip olduğu haklardan fazlasını ellerinde bulunduruyorlarmış) yalınızca dualarını değil sevgilerini ve bağlılıklarını da sunmuşlar hep İnanna’ya. Başları sıkıştığında, ondan yardım istemişler; mutluyken onun şerefine içmişler. Yalnızca kadınlar değil, erkekler de İnanna’ya çok büyük saygı göstermiş. Bildiklerinin çoğunu, ondan (ve büyük tanrı Enki’den) öğrenmişler. Ama, hata yaptıklarında da onun şerrinden korkmuşlar. Bütün sevecenliğine rağmen İnanna, yeri geldiğinde yanlışları cezalandırmakta da tereddüt etmiyormuş çünkü. 

Bölük pörçük Mezopotamya çivi yazısı tabletlerin Babil dönemine ait olanlarında İnanna, bu sefer İştar adıyla çıkıyor karşımıza. Ama onunla ilgili aktarılan bilgilerde ve ona yapılan göndermelerde değişen bir şey yok. İnanna, Sümer metinlerindeki “hükmedici” grubun, yani Anunnaki’lerin, Enki ile birlikte insanlara en yakın olanı ve en sevecen davrananı. Bu sevecenlik, erkekler söz konusu olduğunda “çapkınlık” görünümüne de bürünebiliyor, çünkü İnanna bu yönüyle de ünlü. Beğendiğinde ve arzuladığında, ölümlülerle de ilişkiye girebiliyor, aşk yaşıyabiliyor. Ara ara, cinsel cazibesini amcası Enki ve Büyük Tanrı Anu’ya karşı da kullandığına ilişkin anlatılar var tabletlerde. Babil’de, İştar adıyla sözü edilenlerde de değişen bir şey yok. 

Anadolu’ya geldiğimizde, iki büyük gelenekle karşılaşıyoruz: Bunlardan birincisi, Devamını oku “İnanna’dan Hathor’a” →