Hamurabi Yasası ve Marduk

Hamurabi Yasası ve Marduk

(1/1)

Ast:
Erken Sümer dönemlerinden itibaren bir kutsiyet simgesi olarak kullanılan -Yıldız’ (diye yorumlanan, +,haç biçimli ) işaret, eski toplumun, zamanla -kutsal’, -tanrısal’, -tanrı’  kavrayışını  ifade etmek için kullanılıyordu.

Gökyüzünde bir  yıldız  tanımı olarak ortaya çıkmayan ve fakat giderek  -yıldız’  simgesi olarak  yorumlanan  bu erken dönem çiziminin, başlangıçta, kutsal olan bütün varlıkları, öncelikle de -An-umu’ anlatıyor olduğunu görüyoruz. Kendini ötekinin zıddı kılarak ittifak kurabilen eski toplumda, bu işaret, koruyucu ve kahredici olanı; tanrı, cin, şeytan, melek ve kahramanı, kısacası, insanüstü-doğaüstü olduğu varsayılan  bütün varlıkların genel bir ifadesi  olmalıydı. İttifak ilişkisinin bu yanındaki topluluk, kendi kutsal varlık simgesinin  yanına eklediği yıldız’ işaretiyle -koruyucu tanrı’sını  anlatmış ise, öte yandan, karşıt topluluk bunu, yine kutsal olan « yıkıcı, şeytan, ejderha » vb. olarak anlıyordu. İslam’da, şeytanın -melek’lerden birisi olmaya devam etmesi de bu yüzdendir.

Alfabe yazımına doğru ilerlendikçe, sekile verilen anlam, biraz daha somutlaşıyor. Sümerler, bu  -yıldız’ (olduğu varsayılan) çizimi « an,(anum) » olarak  yorumluyorlardı. Demek ki, Sümerler,’yıldız’ olduğu sanılan bu çizimle, başlangıçta,  genel anlamıyla göksel bir -yıldızı’ değil, çok somut olarak -An-um’u kastediyorlardı. An-um, çiftdilli tabletlerde de görüldüğü gibi, Akadca  « sema,şama » karşılığıdır. Sema ,Şama  kavramı ise  Gök’ler ve Güneş ile bağıntılıydı.

İncelemelerimiz bize, Güneş’e atfedilen bu  kutsiyetin, Sümer-Akad ittifak ilişkileri döneminde, sadece « Tatlı Su ve Tuzlu Su » kültünün var olduğu dönemin hemen ardından itibaren geliştiğini gösteriyor. Bu, toplum birimlerin ittifak törenlerinde kullanılan ve kurbanların  yakıldığı, pişirildiği gerçek, yakıcı, kavurucu, arındırıcı kutsal « ateş »la  bağıntılıydı. Soyutlama, toplumun, herhangi bir olgu, kurum veya aracı, gerçek yaşam koşulları içinden çekip çıkarma, dışlama, metodlarından birisidir. Sümer-Akad geleneğinde, « ateş » ve onunla bağıntılı «kutsal nefes», «kutsal yel,üfürükçü» kültünün ne denli etkili olduğunu biliyoruz. Tabletlerde yer alan ,«Doğu rüzgârı», «kuzey, güney, batı rüzgârı», «yel», nefes, kutsal ruh, Enlil, Elli’ler kavramlarının anlattığı kült, ateş-nefes  kültü idi. Musa, tanrıyı çölde sönmeyen bir ateş olarak görmüştü. Yahya peygamber, İsa’yı Ürdün nehrinde kutsarken, İsa’nın -insanlar-ı (yeniden) ateş’le kutsayacağını ilan etmişti. İslam’da cehennem, yakıcı ateş ve kaynar sulardan ibaretti. Ateş kültü, sadece Mezopotamya’da değil, eski Yunan ve Roma’da da çok etkilidir. Hem arınmanın, hem cezalandırmanın aracı olan kutsal ve  kahreden ateş, kutsal sunu, ortak ziyafetin hazırlık aracı olarak aynı zamanda kardeşliğin, ittifakın da simgesiydi.

Kutsal dinlerin olumlu veya olumsuz yönüyle çok ilgilendiği -ateş’,günümüzdeki olimpiyatların sönmez meşalesinde, kilise ve ziyaret’lerde yakılan mumlarda, nevruz ateşlerinde… yaşamaya devam etmektedir. Ateş  ve  onun gökteki karşılığı olarak Güneş  kültünün derin ve belirgin izleri, bizi, eski toplumun yarı-yamyam dönemine değin taşır. Ateş-güneş tapınmasının derinliği, öteki yönüyle, eski toplumun yamyamlıktan kurtulma çabasının büyüklüğünü de  gösterir. Ateşe tapmakla, nevruz ateşinin üzerinden atlamakla, ateş yiyip, ağzından ateş çıkarmakla, ateşle arınmakla eski toplum, insanın ateşe atılarak, ateşte yakılarak  kurban edilme geleneğini sembolik bir edime dönüştürebilmiş oluyordu.   Bu bakımlardan Sümer ve Akadların en eski  kutsal varlıklarının başında  « An, Anum, Samu, Şamaş » kültünün geliyor olması, ne tesadüfîdir  ve ne de  bir -cehalet’ ürünü…

Sümer -Akad -yaratılış’ anlatımlarında, -yoktan bir var ediliş-in bulunmadığından bahsetmiştik. Sümer-Babil  -yaratılış’ anlatımları, toplum birimler arasında ittifak düzeninin, karşılıklı kurbanlar verilerek sağlanmasının, o günkü kavrayış düzeyi bakımından, aktarılan  bir  tarihçesidir. Kurbanlar üstelik tıpkı İsa gibi, ölmeden önce ve ölerek tanrı veya tanrısal olan varlıklardı. Veya hatta başlangıç dönemi bakımından  diyebiliriz ki, kurban insan , kurban edilerek tanrı veya tanrısal kılınıyordu.
Bu yaklaşımı İsa anlatımında da  görürüz: İsa, -insanlığın günahları’ namına kendini feda etmiştir. Burada -insanlık’ sonraki soyut, genel halini almadan önce, eski toplumda, çok somut bir topluluğun kendini tanımlama kavramıydı; -günah’ ise, eski toplumun -yükümlülük’ kavramına karşılık düşer.

Eski tabletlerde bir -çocuğun günahsız doğamayacağı- biçimindeki ifadeler, bu çocuğun yaşayabilmesi için yaşamı karşılığı olan totemi, adakları sunması gerektiğine anımsatmadır. Bebeğin doğumuyla başlayan geçiş törenleri, sunular, ziyafetler  geleneğine  bugün de sahip olmamız bundan ötürüdür. Günümüzde bir malın-eşyanın  fiyatının -günah’ kavramıyla da ifade edilebiliyor olması, günah kavramının eski toplumda -yükümlülük’ ile anlamdaş olarak kullanılmış olduğunun bir diğer göstergesidir.

Annunaki okunuşlu kavram, « yer tanrıları »  anlamına kavuşmadan önce, Yer ve Göğün  kutsal varlıklarını (tanrılarını) birlikte anlatıyor gibidir. Bu doğaldı da. Çünkü Sümer-Akıt -yaratılış’ anlatımında gördüğümüz gibi, « yer ve gök » bir sure  birlikte var olmuşlardı.

Tarihte birçok kez gerçekleşen « Yaratılış »lardan birisinden sonra; kutsal yöneticilere -tanrı’ olarak   ad verilmesi ve ayrıştırılmalarından  ve böylece -var edilmeleri’nden  daha sonraki yüzyıllarda, Enlil, büyük bir öngörü ile artık « Yer’in Gök’ten ayrılması, Gök’ün de Yer’den ayrılması »nın  gerekli olduğunu  görmüştü:

« Efendi, gerekli olanları meydana getirmek için,

Kararları değişmeyen bey,

Yer’den -ülke’nin tohumunu çıkaran Enlil,

Yer’den Gök’ü ayırmayı düşündü,

Gök’ten Yer’i ayırmayı düşündü »

Kutsal kitaplarımızın -yaratılış’ olarak  aktardıkları olay,  tarihin hayli ilerlemiş  olduğu bir noktada Sümer-Akad topluluklarının birbirinin zıddı kılınarak, aralarındaki ilişkilerin  yeniden düzenlendiği işte bu  anın anlatımıdır.

burada dikkat edilmelidir ki, bu topluluklar, bu aşamada yamyamlığı hala sürdürüyorlardı. Bu nedenle de  kutsal varlıklar, bu dönemin yaratılış anlatımında henüz, hayvan ve bitki  özelliği göstermezler. Hayvan veya bitki totemlere geçiş, insanin kendi yerine hayvan veya bitki sunabilmesini sağlayarak yamyamlığa son verebilmenin yolunu açmıştır. Tanıdığımız haliyle -yaratılış’ döneminde, toplum birimler arasındaki  ayraç olarak, daha sonra -yer’, -gök’, -su’, -ağaç’ vb. olarak değerlendirilecek olan  kara, beyaz, kırmızı, yeşil, mavi gibi  renkler  kullanılmış gibi görünüyor.

«Karabaşlı», «kızıl başlı»  kavramlarının  kaynakları bu döneme dayanıyor olmalıdır. En azından Sümerlerin, kendi topluluklarını « karabaşlı »lar olarak tanımladıkları kesin olarak biliyoruz.

Şimdiki bizler gibi, uzak Sümer torunları da, «  Gök » ve «  Yer »in, günümüzdeki anlamlarıyla « Yer,Gök » olduklarını sanmış olsalar da, Sümer anlatımlarında  yer alan -gök-yer’  kavramlarıyla nitelenenler, iki farklı topluluğun  tanımlarıydı.

« Yer’in Gök’ten ayrılması »ndan sonraki dönemde, Annunaki’ler -yer tanrıları’, -toprak’,’kara’ topluluk yöneticileri  halinde yorumlanmaya başlanmaktadır. Buna karşılık İgigi olarak okunan  kutsal varlıklar ise Gök’ün, Semitik topluluk atalarının  yönetici, kutsal varlıkları  olarak yorumlanmaya başlanmış  görünüyor. Igigi olarak okunan kelime «Gigi -(salmu, Akadca) » siyah, kara, gece anlamlarındadır da.

« İnsanoğlu » ile « tanrı-gök’sel oğullar » ayırımı, Sümer-Akad   toplulukları arasındaki ayrımının da bir ifadesidir.

İnsan ile şeytan; toprak (veya sudan) yaratılan insan ile gök’sel melek  (veya ateşten ) yaratılmış şeytan biçimleriyle de tanıdığımız bu  ikili ayrım, iki ana çizgi, bizi, eski Sümer-Akad  topluluklarına kadar, kaybolmadan taşıyabilecek kadar  derin izlere sahiptir.

Eski Ahit  ve Enoş’un kitabi « Tanrı oğulları, melekler »in, « insanoğlu kızları’yla » evlendiklerini anlatır. Bunun karşılığında, İnsanoğlu erkekleri de Tanrısal meleklerle evlenmiş olmalıydı. Bu karşılıklı evlilik düzeni anlatımlarını, Gılgamış’ın  Dummuzi’nin kız kardeşi ile ve Dummuzi’nin de Gılgamış’ın kız kardeşi  ile evliliklerinde  buluruz. Bu ana çizgileri izlediğimizde, örneğin İslam’da,  Dumuzi, Âdem Baba’mız; Gılgamış ise ateşten yaratılan şeytan, Âdem ile Havva’yı cennetten kovduran yılan vb. olarak karsımıza çıkar

Eski toplumun  Toprak ve Su kültü ile Ateş ve Gök kültü, ana çizgilerini kaybetmeden sürüp gitmiş olsa da, toplulukların birbirlerine karışması, kültlerin de birbirine karışmasına yol açmıştı. Öte yandan, topluluklar arası  kaynaşma, gelişen ticaret, daha geniş ölçekler içinde yeni toplulukların oluşma süreci, tek tanrıya ulaşma gereksinimini de doğurur. Bu aşama, yaklaşık – 2000’li yıllarda  iyice olgunlaşmış durumdaydı. Askeri olarak Sargon tarafından merkezi bir yapıda  toparlanmış olan toplulukların ardından, ortak bir yasa (belki Anayasa da diyebiliriz) altında, Hammurabi döneminde tam olarak yeniden  sağlanan bu toparlanma dönemi, tek tanrıcılığa geçiş sürecinde belki bir dönüm noktası olarak ele alınabilir. Bu aşamadan itibaren, eskiden ayrıcalıkları, farkları vurgulanmaya özen gösterilen tanrıların, giderek tek bir kutsiyet kavramı içinde toparlanmaya başladığını görürüz.

Marduk  okunuşlu bir kavrama, toplumsal gelişmenin tamamen doğal gelişimi içinde kalarak, işte bu donemde rastlıyoruz

Hammurabi Yasasının giriş bölümünde şöyle deniliyordu:

ì-nu dingir  anum

si-ru-um

Sar(lugal)   a-nun-na-ki

dingir enlil

Be-el  şa-me-e

ù er-se-tim

şa-i-im

şi-ma-at  (KALAM) mâtim

a-na dingirmarduk(Amar-utu)

Marim(dumu) re-eş-ti-im

şa dingir ea

dingir(EN-LÌL) ut elliut

(Kiş) kişşat ni- şì

i- şi-mu- şum

In  i-gi-gi

ù- şar-bì-ù- şu

(KÁ-DINGIR-RA)ki  (Babilim)

şum-şu

ib-bi-ù

Ne zaman ki, ulu Anum (AN),

Anunnaki-lerin efendisi(lugal)

Tanri Enlil,

Efendisi göklerin

ve yerin

tayin eden,

memleketin kaderini

dingirMarduk (luguna)

büyük oğlu

Ea-nın(enki)

Enlil-liğine

bütün insanlık üzerine

tayin etti

İgigi-ler arasinda

onu yüceltti (ler)

Babil (ka.dıngır.ra)

parlak adıni

üstün yaptı (lar)

SEFA KAÇMAZ
www.toplumvetarih.blogcu. com

Bu bölümün yaklaşık tercümesi şöyle olabilir:

« Ne zaman ki,

Anunnaki-lerin efendisi(lugal)

göklerin ve yerin efendisi

Ulu (Tanrı) Anum( AN),

ve

Memleketin kaderini tayin eden,

Enlil,

Ea-nın(enki) büyük oğlu

Marduk(AMAR.UTU) -u

Bütün insanlık üzerine

Enlil-liğe

tayin ettiler (ve)

İgigi-ler

(arasından) onu yücelttiler,

Babil(ka. dıngır. ra) şehrini üstün adıyla andı;

Onu cihanda üstün yaptılar… »

Burada « Marduk » okunuşlu kavram, Sümer tarihinin en eski dönemlerine bağlı olarak ele alınmaktadır, böylece -yeni’ bir olgu imiş gibi değerlendirilmediğini görüyoruz.

Hem de, Marduk’un Sümer karşılığı  « amar-utu »  biçimindedir ki, kelime kelime yaklaşık  anlamlarıyla « güneşin oğlu », « güneşin  dana »sı, -adanmış oğul’ gibi  yorumlara ulaşabiliriz ki, bunların tümü eski toplumda kullanılan kutsal kavramlardı.

Marduk, bir isim olarak değil; Gılgamış geleneğinin  canlandırılması; Eski Ahitte tanıdığımız sekliyle Nemrut; Âdem karşılığındaki Şeytan, ateş  ve yılan sembolünün yeniden yüceltilişi  olarak görünüyor.

http://www.ruhunyolculugu.com/hamurabi_yasasi_ve_marduk-t2293.0.html;wap2=

Antik Diller yazı dillerinin/Alfabelerin doğuşu ve titreşimler

ANTİK DİLLER YAZIDİLLERİNİN / ALFABELERİN DOĞUŞU VE TİTREŞİMLER

tonoskop 03 200x300 Cymatics | Saymatiks | Sesten Şekle | Şeklin Sırrı

Hans Jenny, Tonoskop adında bir cihaz tasarlıyor. (Cristal osccillators) İnsan sesi ile bir borunun ucundaki zar titreşiyor ve kelimeler görünür bir hal alıyor. Cihazda elektronik hiçbir parça olmadığından sesin frekansı en temiz şekilde görülebiliyor.

Bu cihazla antik dillerle özelikle Sanskrit ve Hebrew ile çalışıyor. Modern dillerden farklı olarak sözün söylenişi ile oluşan şekille görüntüde oluşan şeklin uyumunu veyazılı alfabede o kelimenin o şekilde yazıldığını görünce çok şaşırıyor. Bunun anlamı o dilin yazıdilini oluşturanların bu çeşit bir deneyi yapmış olması olabilir veya başka bir yöntem de olabilir. Böylece o eski dillerin en eski dili görüşüne de atıfta bulunuyor bu fikir ve Tibetçe, Çince, Eski Mısırca için de denenmeli… http://www.world-mysteries.com/sci_cymatics.htm

sriyantra mantra2 294x300 Cymatics | Saymatiks | Sesten Şekle | Şeklin Sırrı

Peki bu teorinin temeli var mı? Evet var. Özellikle eski zamanlardan kalma şekiler bugün bunu keşfetmemizi sağlıyor. Yukardaki örnekte Hans JHindistan’da meditasyon sırasında tekrarlanan bir kutsal kelime olan OM sesi verildiğinde bugün oluşan şekil ile binlerce yıl öncesinin sembolü şaşılacak şekilde aynı. Kutsal kadim dillerin kutsal görüntüler oluşturduğu düşünülüyordu. http://www.unitedearth.com.au/sound.html

Dikkat edin eski dillerin pek çoğunda semboller dili oluşturur. Harfler değil. En eski dillerde sanki başka bir ana dilin mirasçılarıdır. Kimilerine göre insanın nefes alış veriş sesi bile evrensel bir enerjinin formudur.

Gözle görmediğimzi enerjinin form kazanması ve görünür dünyaya ait fiziksel maddenin toparlanması atomların molekül oluşturacak şekilde biraraya gelmesi onların daha uzun dizilimleri organik maddeyi ve tüm gördüğümüz maddeyi olşturması sesin maddeyi zorlayarak biçim vermesi gibi enerjinin kafeslerinde mi oluştu.

Ses aslında oluşturulurken 3 boyutlu bir bilginin 2 boyutlu ardışın genlikler halinde saklanması ve şifrelenmesi mi?

Yani şöyle düşünün ses aslında dalgalardan oluşur. Bu dalgaların genlikleri ve frekansı vardır. Ses arka arkaya gelen titreşimleri taşırken sadece iki bilgiyi bilmek ve dizi halinde ardarda dizmek yeterlidir. (Genlik ve frekans bilgisi) Ancak bu ses bir metal plaka üzerindeki tozlara 3 boyutlu bir bilgi ile şekil verir. Ardı ardına gelen frekans dizisi notaları notalar parçaları oluşturur.

Oluşan görüntüler andan ana değişirken dikey bir ışınım gibi üst boyuttan alta doğru inen enerji frekansı her boyutta süzgeçten geçerek şekil değiştirir. Böylece evrensel bir biçimlenme başlar. Gerek titreşim frekansı gerekse fiziksel büyüklük olarak her katmanda enerji farklı biçimlere bürünse de ses bunlardan birisidir. Önce maddeye o katman kaç boyutlu ise o kadarlık biçim verir. Sonra arka arkaya gelen enerji demeti zamanı oluşturur. Zamansal değişimi ve hareketi bu enerjinin bir borudan akan su gibi ya da arka arkaya gelen ses dalgaları gibi gelişiyle oluşturur.

Madde hali hazırda bu biçimde kalışını bu akışın sürekliliğine borçludur. Burada evren için anlatılanları aynen insana uyarlarsak bünyesinin bu enerjinin indirgenerek gidişinde hangi katmandaki bilgiyi aldığı şuurunun açılığını belirleyecektir. Hatta sağlığını uyumlu çalışan bir organizma olmasına.

Öyleyse enerjinin şekillenmesi gözle görünmeyen matematik kanunlara bağlıdır. Böylece önce görüntüyü gördük. Sonra bu görüntüyü sesin oluşturduğunu anladık. Sonra sesin bu görüntüyü oluşturmasının altında yatanın enerjinin karakterinden kaynaklandığını ve sesin bir enerji türü olduğunu başka enerji şekillerinde de biçimler oluşacağını gördük.

Soru enerjinin karakterinin neden böyle olduğu. İşte şimdi matematiğe geldik. Eğer çemberi oluşturmak için sonsuz sayıda noktayı bir merkeze eşit uzaklıkta dizmemiz gerektiğini biliyorsak bu noktaların bize Pİ sayısını vermesi gibi enerjinin karakterinde sabit olmasına karşın sonsuza uzanan değerler var. Bu değerler soyut evrenin somutlaşmasını sağlıyor.

Dolayısıyla soyut kısımda henüz keşfetmediğimiz bölümler olabilir.

KRİSTALLERİN TİTREŞİM OLUŞTURMADA YERİ

Kuartz tipi kristallerin istenen frekansı sürekli tekrarlama özelliği vardır. Programlandıklarında ışıksal ve sessel olarak istenen titreşimi temizleme, koruyucu alan oluşturma sağlıklı rezonans yaratma gibi bölümlerde kullanabilirler. Hans Jenny araştırmalarında kristal osilatorler kullandı. (OSİLATÖR: Elektrik salınımlarını elde etmek için, genellikle elektron tüpleri kullanan elektrikle çalışır bir cihaz) http://www.world-mysteries.com/sci_cymatics.htm

DUALARIN ETKİSİ

Mantralar, meditasyonlar ve duaların belli bir ritemdeki özel kelimelerin tekrarı, önce zihni sonra sesi ve sonra bedeni aynı anda belli bir frekansa sokar. Bu titreşim asal bir akış ile temasa geçilebilmesini sağlar. O düzlemin titreşimlerine yaklaştıkça oradan gelen algı iş oluş ve duygusal izlenimler algılanır hale gelir. Beyin merkezlerinin doğru uyarımları insan üzerinde olumlu etkiler oluşturabilir.

CHLADNI DESENLERİ ÜRETEN PROGRAM

Bir ses kaynağı ve metal plaka olmadan da bu yapılabilir mi diyerek düşünürken olayın matematiksel modelinin mutlaka kurulmuş olması gerektiğini düşündüm.
Gerçekten de http://softwaretonoscope.com/ adresinde bir program buldum. Verilen frekansın görüntüsünü oluşturuyor. Ayrıca frekans üretici program SineGen 2.1 http://www.tucows.com/preview/502787

GEOMETRİ
http://wikicompany.org/wiki/911:Geometry

TİTREŞİMLERLE 3 BOYUTLU NESNELERİ OLUŞTURUP VARMIŞÇASINA DOKUNABİLMEK

İnanılmaz ama Japon bilimadamları bunu başardı. Bilgisayar ekranında tasarlanan nesneyi ultrasonik ses dalgaları üzerinde oluşturuyorlar. Elinizi uzatıp dokunmak istediğinizde şaşırıyorsunuz, sanki görünmez şekilde nesne orada. Düşünün bununla cilt üstünde pek çok duygu elde etmek mümkün.

Cymatics Nedir? | Saymatiks Sesten Şekle | Şeklin Sırrı

Not: Senelerdir ilk lisanların büyü etkisi taşıdıklarını ama zaman içinde birbirine karışıp bu etkilerini büyük oranda kaybetmiş olmaları gerektiğini söylüyorum. Yukardaki bilgilerden haberim yoktu. Bu konularda çalışılıyor olması heyecan verici, yazının ve adresteki araştırmanın sahibi görünen Süleyman Sönmez’e de teşekkürler.

Gönlümden geçen ÖNtürkçe lisanının yukardaki gibi bir teste tabi tutulması ve harflerin- kelimelerin hangi şekillere denk düştüğünün araştırılmasıdır doğal olarak. Konuştuğum ve beni, ülkemi bildiğim tüm gerçekliği oluşturan sesleri ve frekansı merak etmemin çok doğal olduğunu sanıyorum.

Castaneda ile röportaj


1997 yılında Daniel Trujillo Rivas’ın yaptığı “Bilinmeyene Seyahat: Carlos Castaneda’yla Bir Röportaj” ismiyle, Şili ve Arjantin’de çıkan Uno Mismo adlı dergide yayınlanan söyleşinin çevirisi

Don Juan Matus’tan öğrendiğiniz öğreti ve tecrübeleri toplumla paylaşmaya nasıl karar verdiniz?

Don Juan’ın bana ve diğer 3 öğrencisine öğrettikleri tüm insanlığın algısal olanaklarının sınırları içindeydi. Nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini tartıştık. Öğrendiklerimizin bizde saklı kalması doğru olmazdı. Geriye tek bir tercih kalıyordu: Öğretileri paylaşmak. Bu oldukça tehlikeli, riskli ve yorucu olacaktı. Ancak Don Juan’ın değerini topluma yansıtmanın tek yolu buydu.

Don Juan insanı nasıl tanımlıyor?

Don Juan bize onun öğretileri doğrultusunda yaşayan bir insanın yaşantısının çetin örneğini gösterdi. Çetin örnek diyorum çünkü bu örneği taklit etmek, onun gibi olmak çok zordu. Hem parçalanmaz bir bütünlük arz etmek, hem de her şeyle yüzleşecek esnekliğe sahip olmak… Bu, Don Juan’ın yaşam biçimiydi. Bunları göz önüne aldığımızda, bir insanın yapabileceği tek şey, kusursuz bir aracılık, arabuluculuktu. İnsan, kozmik satranç oyununda bir oyuncu değil, bir piyondu. Her şeyi kararlaştıran ise büyücülerin niyet ya da ruh dediği, kişiselliğe sahip olmayan bilinçli enerjiydi.

Bazı çevreler çalışmalarınızın gerçekliği yansıtmadığını ve hayal gücünüzün ürünü olduğunu ileri sürüyor. Kimileri de çifte standart uyguladığınızı, yaşam biçiminizle anlattıklarınızın örtüşmediğini söylüyor. Bu şüpheleri ortadan kaldırmak için ne söylemek istersiniz?
Batılı insanın kavrayış sistemi, önyargılı düşüncelerden destek alır. Muhakeme yaparken, gerçekliği peşinen, şüphesiz kabul edilmiş fikirlere dayanırız. Ortodoks antropoloji konusunda da bu durum geçerlidir. Nedir Ortodoks antropoloji? Üniversite amfilerinde bize öğretilen mi? Başına tüyler takıp ruhlarla dans etmek mi? Yıllardır insanlar üniversitede öğretilen klasik ve önyargılarla dolu antropoloji bilgisiyle uyuşmayan şeyler yazdığım için bir yazınsal karakter yaratmakla suçladılar beni. Ancak Don Juan’ın bana öğrettiği, bütünsel bir davranış biçimiydi; buna önyargılı Batı düşünce sisteminde rastlamanız neredeyse imkansızdır.

Şamanizm’le ilgili sonuçlar çıkaramadım hiçbir zaman. Bunun için, Şamanların dünyasında aktif bir üyesi olmanız gerekiyor. Bir antropoloğun topu topu iki yıl birlikte yaşadığı kültürler hakkında yüzde yüz kesin ve güvenilir sonuçlara varması zordur. Bir kültürel dünyanın üyesi olmanız için, hayatınızın tamamını vermek zorundasınız. Antik Meksika Şamanlarının kavrayış dünyası hakkında 30 yılı aşkın süredir çalışıyorum; ama şunu içtenlikle söyleyebilirim ki, sonuçlar çıkarıp bunları açıklama yeterliliğine sahip olacak bir üyenin yeterliliğine sahip görmüyorum kendimi. Nüfuz edilemez önyargılarla dolu Batı düşüncesine bunu kabul ettirmek ise çok güç.

Fotoğraflarınızın çekilmesine, sesinizin kaydedilmesine ve kişisel bilgilerinizin paylaşılmasına izin vermeyişinizin nedeni nedir? Bu, ruhani çalışmalarınızı etkiliyor mu? Önerdiğiniz yolun takip edilmesi açısından kim olduğunuzun bilinmesi önemli değil mi?

Don Juan gibi bir Şaman için kişisel bilgi vermemenin ardında yatan neden çok basit. Kişisel tarih denen şeyi bir yana bırakmak için bu zorunlu. “Ben” kavramından uzaklaşmaya çalışmak bazen oldukça can sıkıcı ve zor. Şamanların amacı, kişisel “ben”in geçerliliğini yitirdiği bir akışkanlığa ulaşmak. Fotoğrafların ve kişisel bilginin yokluğu bu süreci bilinçaltı yoluyla kolaylaştıran bir durum. Bireyselliğe verdiğimiz önem açısından fotoğraflara, kayıtlara, biyografik bilgiye yönelik doğuştan gelen sorgulanmaz bir alışkanlığımız vardır. Don Juan, bir Şaman hakkında hiçbir şey bilinmemesinin daha iyi olduğunu söylerdi; böylece bir insanla karşılaşmak yerine bir fikirle karşılaşırız.
Alıştığımız dünyada ise karşımızda birçok psikolojik sorunu olan ancak fikri olmayan, “ben, ben, ben” sözleriyle dolup taşan bireyler var.

İstenç
Don Juan şöyle diyor: Hepimiz doğarken sekiz noktayla geliyoruz dünyaya. İkisi, akıl ve konuşma; herkesçe bilinir. Hissetme biraz bulanıkçadır ama tanınmaz da değildir. Ama insan yalnızca büyücülerin dünyasında tanışır rüya görme, görme ve istenç ile. Sonuncularla ise bu dünyanın dış kıyısında rastlaşırız. Sekiz noktanın tümü özün bütünselliğini oluşturur. Açıklamasız kalan iki nokta istençle bağlantılıdır; hissetme, rüya görme ve görme ile uzak dururlar, konuşma ve akıl yürütmeyle ise iyice ayrı düşerler. Kafa bölgesi akıl ve konuşma merkezinin yeridir. Göğüs kemiğinin ucu, hissetme merkezinin yeridir. Karın deliğinin altındaki bölge istenç merkezinin yeridir. Algılayanlarız biz. Algıladığımız dünya, aslında bir yanılsama. Doğduğumuz andan başlayarak bize anlatılan bir betimlemeden yaratılan bir yanılsama. Bizler, ışıldayan varlıklar, iki erk halkasıyla birlikte doğduk. Ne var ki dünyamızı yaratmak için yalnızca birini kullanırız. Biz doğduktan hemen sonra bize takılan bu halka akıldır, yoldaşıysa konuşma. İkisinin arasında tertip edilip sürdürülür bu dünya. Yani aslında aklının sürdürmek istediği bu dünya, bir betimlemeden, aklın kabullenmeyi ve savunmayı öğrendiği değiştirilemez kurallardan yaratılan dünyadır. Don Juan’a göre ışıldayan varlıkların gizi hiçbir zaman kullanmadıkları ikinci bir erk halkalarının olmasındandır. Bu, istençtir. Büyücünün oyunu, sokaktaki adamın oyunuyla aynıdır. İkisinin de betimlemesi vardır. Sokaktaki adam bunu aklıyla destekler, büyücü ise istenciyle. İki betimlemenin de kendine özgü kuralları vardır. Ama büyücü daha üstün durumdadır, çünkü istenç, akla oranla daha kapsayıcıdır.

“Genel olarak insanoğlu dehşet verici bir kaos içindedir. Kimse bir diğerinden daha iyi durumda değildir. Hepimiz ölüme yürüyen varlıklarız ve bunu kabul etmediğimiz sürece bir çıkar yol bulmamız zor.”

Spiritüalitenin anlamı üzerine konuşalım biraz da… Bir organizmanın ruhsal, ahlaki ve entelektüel eğitimle dönüştürüldüğü bir düzey olarak spiritüalite… Bu iddiaya katılıyor musunuz? Don Juan’ın dünyasında spiritüalitenin yeri nedir?

Don Juan gibi pragmatik ve ölçülü biri için spiritüalite içi boş bir ideal. Herhangi bir dayanak olmadan güzel olduğuna inandığımız, üzeri şiirsel ifadeler ve edebi söylemlerle örtülen ancak bunun ötesine geçmeyen bir iddia… Don Juan gibi Şamanlar pratiklikten yanadır. Onlar için, akıl ve farkındalığın hayatın ürünü olduğu yırtıcı bir evren vardır sadece. Don Juan kendisini sonsuzluğun gezgini olarak görür ve bir Şaman gibi bilinmeyene yolculuk etmek için kişinin sınırsız pragmatizme, ağırbaşlılığa, yalınlığa ve çelik gibi sert bir sezgi gücüne sahip olması gerekir. Bu açıdan bakıldığında, Don Juan spiritüalitenin günlük hayatta başarılması imkansız bir tanım olduğuna inanıyordu.

Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?

Kendimi bir Şaman, bir öğretmen ya da Şamanizm öğrencisi olarak görmüyorum. Batılı bir antropolog ya da sosyal bilimci olarak da görmüyorum. Batı dünyasının çizgisel algı alanında ayırt edilmesi ve anlaşılması güç olan bir fenomeni betimlemeye çalışıyorum ben. Don Juan’ın öğretilerini asla sebep-sonuç dairesi içinde sunamam. Onun ne diyeceğini ve ne yapacağını önceden kestirmek imkansızdı. Bu nedele yaşananlar tamamen subjektifti; detaylandırılmış, tasarlanmış ya da aklın ürünü olan şeyler değildi.

Kitaplarınızda Batılı bir zihnin inanmakta zorlanacağı olayları aktarıyorsunuz. Bu durumda anlattıklarınızın gerçekliğine insanları ikna etmenin yolu nedir sizce?

Kişi Don Juan’ın dünyasına entelektüel birikimle giremez. Onun dünyasında her şeyin mutlak bir açıklıkla ispatlanması da imkansızdır. Yapacağımız şey, dünyayı kapsayıcı bir tutumla ele almamızı sağlayan bir farkındalık geliştirmektir. Diğer deyişle, Don Juan’ın Şamanizm’inin amacı, tarihsel ve günlük algı parametrelerini kırarak bilinmeyeni algılamaktır. Kendisine “sonsuzluğun yolcusu” demesinin nedeni de budur.
İnsanoğlunun em karakteristik özelliğinin “enerji algılayıcılığı” olduğunu ileri sürüyorsunuz. Enerjiyi doğrudan algılamak için de “birleşim noktası” denen yere doğru bir hareketin zorunlu olduğunu belirtiyorsunuz. 21. yüzyıl insanı için bunun ne gibi bir yararı olabilir?

Don Juan gibi Şamanlara göre tüm insanlar, evrende akış halinde bulunan enerjiyi algılama potansiyeline sahip. Birleşim noktası denen yer, kişinin enerji alanında bulunan bir nokta. Diğer deyişle, Şamanlar bir insanı evrende akış halinde bulunan bir enerji olarak algıladığında parlak bir küre gördüler. Işıltılı kürelerin arka yüzünde yoğun parlaklıkta bir nokta daha keşfettiler. Enerjiyi doğrudan gözlemleme yoluyla, bu noktanın enerjiyi duyusal veriye dönüştürme, sonra da onu yorumlama edimine anahtar olduğunu kavradılar. Bu nedenle ona birleşim noktası adını verdiler. Algılamanın da aslında orada toplandığı görüşüne vardılar. Birleşim noktasının yerini kürek kemiklerinin arasında, onlardan bir kol boyu uzaklıkta olarak betimlediler. Aynı zamanda birleşim noktasının tüm insan soyunda aynı noktada yer aldığını, böylece her insanoğluna verdiği dünya görüntüsünün tümüyle benzeş olduğunu keşfettiler.

Don Juan’a göre birleşim noktasının yerini değiştirmek çok güç ama aynı zamanda dünyadaki en basit iş. Yüksek ateş, açlık ya da korku, aşk veya mistisizm bunu yaptırabilir. Ayrıca büyücülerin yeğlediği yöntem olan niyet de bunu yaptırabilmenin yollarından biri. Evrende akış halinde olan enerjinin doğrudan algılanmasının pragmatik değeri 1. yüzyıldaki insan için neyse 21. yüzyıldaki insan için de odur. Kişinin algı sınırlarını genişletmesini ve bu gücü hayatında kullanmasını sağlar.

Don Juan’ın öğretilerini uygulamak isteyenler ne kazanacaklar? Bu kişilere önermek istedikleriniz var mı?

İyi niyete sahipseniz, neler başarabileceğinize bir sınır koymak imkansızdır. Don Juan’ın öğretileri spiritüel değildir. Bir Şaman için en önemli şey, pragmatik olmaktır. Onunla karşılaştığımda objektif bir sosyal bilimci olarak pragmatik bir kişi olduğumu düşünürken, o bu iddiamı yıktı ve benim bir Batılı olarak pragtamizmden ve spiritüaliteden uzak olduğumu fark etmemi sağladı. Gördüm ki, o ana dek spiritüalite sözcüğünü maddiyatın zıttı olarak kullanıyormuşum.

Yaşamın materyalist yüzünden uzaklaşmak istiyordum ve bu isteğime spiritüalite diyordum. Ancak Don Juan’ın hedeflediği farkındalık ve insan algısının sınırsızlığına ulaşmak arzusu, Batı dünyasından tarif edilen spiritüalite ile karşılaştırılamaz.
Son olarak söylemek istedikleriniz…

Tüm insanlar eynı seviyededir. Don Juan, çalışmalarımızın başında insanların durumunun ne denli ortak olduğunu göstermek istedi bana. Ben bir Güney Amerikalı olarak sosyal reform fikriyle oldukça yakından ilgiliydim. Bir gün Don Juan’a bir soru sordum: “Bir üyesi olduğun Yaquiler korkunç bir durumdayken nasıl hiçbir şey yapmadan durabiliyorsun?” Bildiğim kadarıyla Yaquiler arasında tüberkloz baş göstermiş ve ekonomik yetersizlik nedeniyle durumlarında bir düzelme gözlenmiyordu. Don Juan şöyle cevap verdi: “Evet, bu çok üzücü bir durum; fakat senin durumun onlardan daha iyi değil. Eğer Yaquilerden daha iyi bir halde olduğunu sanıyorsan, yanılıyorsun. Genel olarak insanoğlu dehşet verici bir kaos içindedir. Kimse bir diğerinden daha iyi durumda değildir. Hepimiz ölüme yürüyen varlıklarız ve bunu kabul etmediğimiz sürece bir çıkar yol bulmamız zor.

Sonsuzluğa Açılan Kapı

Don Juan bizim benzersiz ve mutlak olduğuna inandığımız dünyamızın, bir soğanın katmanları gibi düzenlenmiş ardışık dünyalar demeti içinden yalnızca bir tanesi olduğunu iddia ediyordu. Bizim sadece kendi dünyamızı algılamak üzere erksel olarak koşullanmış olmamıza karşın hâlâ kendimizinki kadar gerçek, benzersiz, mutlak ve içine çeken bu başka alemlere girebilme yetimizin bulunduğunu öne sürüyordu.
Don Juan bana, bu başka alemleri algılamak için sadece bunlara göz dikmek değil aynı zamanda bunları yakalamak için yeterli erkeye sahip olmak gerekliliğini açıklamıştı. Bunların varlığı sürekli ve bizim farkındalığımızdan bağımsızdır diyordu; ancak erişilmezlikleri tamamen bizim erkesel koşullanmamızın bir sonucudur.

Başka bir deyişle, açıkça ve sadece bu koşullanmadan ötürü, gündelik yaşamımızdakı dünyanın tek olası dünya olduğunu sanmak zorunda kalırız. Erksel koşullanmamızın düzeltilebilir olduğuna inanarak, Don Juan, eski zaman büyücülerinin erkesel algılama yetilerimizi yeniden koşullanmak üzere tasarlanmış bir dizi uygulama geliştirdiklerini belirtti. Bu uygulamalar dizinine, rüya görme sanatı diyordu. Zamanın sağladığı bakış açısıyla, şimdi Don Juan’ın rüya görme konusunda yapmış olduğu en uygun nitelemenin bunu “sonsuzluğa açılan kapı” olarak adlandırmak olduğunu fark ediyorum.

Gri…

Tüm renkleri hızlıca birbirine karıştır, beyazı elde edersin.

Yani ışığı, yani sevgiyi.

Işığı, ışığın yokluğu ile hızla karıştır, Griyi elde edersin.

Gri belki de metaldir, eski kültürümüzde “demirci” olan, şamanları kutsayan.

Yüksüz olan ve protonla birlikte çekirdekte dönenen.

Şamaş ya da UTU

Az önceye kadar ben Utu’yu tanrı sanıyordum, oysa aşağıdaki yazıda onun ana tanrıça olduğunu söylüyor, Üstelik İnanna yani iştar’ın da ikiz kardeşi oluyormuş. Bu durumda-sebepsiz olarak en sevdiğim- UTU, Ereşkigal’in de kardeşi oluyor. Üç kız kardeş: Hayat(İnanna), Ereşkigal(Ölüm) ve Utu(Güneş).

Şüphesiz bu tür mitleri, evren ve dünyamızın tanınması için mekanizmalar şeklinde görmek ve onları imkanımız elverdiğince deşifre edebilmek lazım.(Tıpkı rüyaları ve halk masallarını çözümleme işlemi gibi) Yoksa amaç böyle bi tanrılar ordusu ve yaşamı oluşmasına katkıda bulunmak değil 🙂

Şamaş veya Sama, Asur ve Babil’de tapılan Güneş-tanrının Akadca ismi. Sümer mitolojisindeki Utu‘nun karşılığıdır.

Babası Sin (Nanna – Ay), ikiz kız kardeşi ise İştar‘dır (İnanna – Dünya).

Şamaş Arapça‘ya Şems olarak geçmiştir. Şems güneş demektir. Abdulşems, güneşin kulu anlamında güneşe tapanların aldıkları bir isimdir. Şamaş’ın batı dillerindeki değişmiş şekli Sun (İngilizce), Sonne (Almanca)’dır.

Batıda güneşe tapınılan dönemlerde haftanın bir günü güneşe adanmıştı. Böylece güneş günü anlamında Sunday (İngilizce), Sonntag (Almanca) güneş tapınmasındaki isimlerdendir.

Asya mitolojisi ile ilgili bu madde bir taslaktır. İçeriğini geliştirerek Vikipedi’ye katkıda bulunabilirsiniz.

Asur ve Babil uygarlığında Şamaş olarak bilinen Utu Sümerlerin ana tanrıçasıdır. Sovyeteler birligi zamanında kısıtlı imkânlarla 1970 yıllarında Türkmenistan karakum çölünde bulunan gonur tepe “aci köy” (Adji kui) vaha sehirlerini ilk kesfeden Rus arkeolog Victor ivanoviç sarianidi dogu blokun yıkılmasindan sonra 2007’de Italya Ligabue arkeoloji arastırma enstütünün yardımlarıyla Italyan arkeolog Gabriela Rossi osmida önderliginde Türkmenistan devletininde yardımlariyla Türkmen arkeolog ve antropolaglarla beraber Karakumda büyük bir medeniyeti yer yüzüne çıkarmıslardır. silindir biçimindeki damgalarda insanlığın ilk kaganı Etana’ın Tanrıça Utu ile hikâyesi anlatılır.

Tarihçesi.

Etana ve Tanrıça Utu efsanesi’nin kaynağı Türklerin ön ataları Sümerlerin göç ettigi Karakum medeniyeti ürünüdür. Karakum , acı köy kalıntılarında 40 bin sene öncesinden kalma Tanrıça Utu ve Etana’nın pişpiş topraktan yapılmış Heykelcikleri bulunmuştur. Karakum’da keşfedilen şehirler en Az bes bin yıl öncesinden kurulmuş , Tarımın , sanatın ve Ticaretin yapıldığı Bronz çagında olmasına rağmen antik yunan medeniyetine eşdeğer gelişmiş bir medeniyettir.

Yazıyı ilk kesfeden Sümerler , Silindir damgalarda anlattıklari Hikayelerini tarihi belge niteligindeki yazıtlarında yazılı olarakta anlatmışlardır.

Silindir damgalarda Tanrıça Utu ve insanlığın ilk kağani Etana Hikayesinin öncesi ve sonrası ;

Bir zamanlar hayat agacında yılanla Kartal barış içinde yaşamaktaydılar. Bir gün Kartalın beyninde kötü düşünceler oluşur. Kartal yavrularıyla beraber yılananın yumurtalarını yer. Yılan intikam almak için Tanrıça Utu’dan yardım ister , Tanriça Utu yılana bir hayvan leş’inin içine gizlenmesini ve kartalı tuzaga düşürmesini tavsiye eder. Yılan bir leş’in içine gizlenir , leş’i yemeye gelen kartalı tuzağa düşürür ve intikamını alır , uçamayacak duruma gelen yaralı kartalı bir çukurun içine atar.
Etana’nın çocuğu olmaz , neslini devam ettirmek ister. çocuk olmasını sağlayan bitki Tanrıça Utu’dadır. Etana Kartaldan yardım ister ve pazarlık yapar söyle der ” Beni Tanrıça Utu’nun huzuruna çıkarırsan bende senin yaralarını iyilestiririm ” der. Kartal Etananın önerisini kabul eder. Uzun zaman yolculuk yaparlar , çok yükseklere çıkarlar dünya görünmez olur , seyahatın sonunda Utu’ya ulaşırlar. Etana Tanrıça Utu’nun Huzuruna çıkar , sorununu anlatır. Etena’yı dinleyen Utu Etenaya Hayat suyu dolu bir kadeh verir. Böylelikle Etana neslini devam ettirir ve insanlığın ilk kağani olur. Anaerkil toplumdan Etana ile Babaerkil bir yapıya doğru evrilme bu sekilde olmuştur. Etananin çocukları Etana gibi babadan oğula geçen hükümdar , yönetici , din bilgini Kağanlar olarak Tanrıça Utu’un temsilcileri olurlar. Bu olaydan donra Dünyada Kadın yöneticilerin yerini Erkekler almaya başlamiştır. ( Türk Peygamberde denilen Etana ve Tanrıça Utu hikâyesinin özetidir)

kaynaklar. Ligabue Arkeolojik arastirma enstitüsü. http://www.museo-on.com/go/museoon/home/db/archaeology/_page_id_401.xhtml
karakum üzerine yapilmis arastirmanin belge ve resimlerle tüm ayrintilariyla yazilmis yazi dizisi. http://www.aleviweb.com/forum/showthread.php?t=37911

http://www.arte.tv/fr/Karakoum–la-civilisation-des-oasis/1444958,CmC=1445434.html