Dört Kapı- Tarikat

TARİKATA HOŞ GELDİN
NİYE BÖYLE BOŞ GELDİN
HADİ BİRAZ DOLDURALIM
OL MAĞRİFETE GEÇERSİN

Yazının baş kısmı(Şeriat) için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=2317

Dört Kapı Kırk Makam inanç ve felsefesinde ruhsal tekamülün ikinci kapısı olan Tarikat Kapısı, Hacı Bektaşi Veli’nin deyimiyle “ikrar verip bir yola girme” kapısıdır. Bu kapıda yola girmek için pir talibi olgunluk derecesini ölçmek için bir imtihana tabii tutar. Bu imtihan çeşitli biçimlerde olabilir. Kişi bu imtihanı başarırsa, o zaman tarikata (yola) alınır. Bu imtihan çeşitlerinden bir kaç örnek verelim:

Yakın çağda yaşamış Alevi bilgelerinden Meluli, Bektaşi tarikatına girmek ister. Kendisine tabi kılınan imtihan şöyledir: Yakın bir köye gidip orada anadan üryan soyunarak, kendi köyüne kadar yürümesi istenir. Bu imtihanla Meluli’nin toplumsal baskıları ve horlanmayı ne oranda aştığını; ahlak anlayışının ne olduğunu bilmek isterler. Meluli tarikata girmek için kendisinden isteneni yapar. Meluli’deki bu cesareti gören Bektaşi dervişleri hemen Meluli’yi yarı yolda karşılar ve kendisine yeni elbiseler verirler.

Bağdat şehrinin valisi olan Cüneydi Bağdadi, gençlik yıllarında tarikata girmek ve bir yola bağlanmak ister. Ustası Şibli, yola girmek için valiliği bırakıp, Bağdat sokaklarında dilencilik yapmayı göze alıp alamayacağını söyler. Cüneydi Bağdadi bunu kabul eder ve eski yaşantısına dair ne varsa hepsini terk etmeye hazır olduğunu ispat eder. Bağdadi’ye piri Şibli tarafından önerilen ve bir çeşit imtihan niteliğinde olan bu öneriden maksat, Bağdadi’nin valilik yaptığı yıllarda edinmiş olduğu büyüklük hırsını (nefsini) törpülemektir.
Tarikat piri tarikata bağlanmak isteyen talibi çoğunlukla sözlü olarak ta uyarır.”Gelme gelme, gelirsen dönme, gelenin malı dönenin canı‚ Bu yol ateşten gömlek, demirden leblebidir, bu yola girmeye karar vermeden önce bir daha düşün‘, derler.
Hacı Bektaşi Veli bu yolun ne denli zor ve çileli olduğunu, her kişinin değil, er kişinin sürebileceğini söyler. Yolun (tarikatın) inceliğini şöyle anlatır: “Yolumuz barış, dostluk ve kardeşlik yoludur. İçinde kin, kibir, kıskançlık, ikicilik gibi huyu olanlar bu yola gelmesinler” der.

Tarikat kapısının özelliklerinden biri de bu kapıda ikrar verip musahip (ahiret ve yol kardeşi) tutulmasıdır. Musahip evli ve yola girmek isteyen çiftler arasında olur. Yine geleneksel olarak pir, mürşidin ve rehberin de yardımcı olduğu bir ayin eşliğinde yapılır. Yola girenlere pir yolun duasını verirken, diğer yandan da onlara öğüt verir. OnlarıkKâmil ve olgun insan olma yolunda manevi yönden hazırlar. Cemiyet içerisinde olgun ve örnek insan olma yolunda ilerler.

İkinci önemli özelliği ise ‚ mürşidi kâmile yani ustasına kendi rızalığıyla teslim olması ve ser (baş-kafa) verip tarikat sırlarını kimseye vermemesi, sağlam bir tarikat disiplini elde etmesidir.

Tarikata giren insanın kendini ve tarikatını dışardan gelecek her türlü tehlikeye karşı koruyabilmesi için, gerektiğinde nasıl takkiye etmesi (saklama’sı) gerektiğini öğrenir.
Alevi tarikat geleneğinde düşünce ve inancını yeri geldiğinde takkiye etmenin iki önemli gerekçesi vardır: Toplumsal yaşamda kendilerini dış düşmanlardan korumak, onların saldırı ve baskılarını aza indirgemek ve her mertebenin bilgisini her insana söylememek, bu vesileyle, taşıyamayacağı bilgi yükünü o insana yüklememektir.

Tarikat Kapısı, ikrar ve musahip tutma kapsı demiştik. Musahipler, hayatın her alanında bir birinin yardımına koşar ve çıktıları ortak yolculukta birbirinin aynası olurlar. Bir çeşit ailesel komin (yardımcı) anlamına da gelen musahiplik, dayanışmanın, yardımlaşmanın ve bölüşümcülüğün en güzel örneğidir. Ünlü mutasavvıf Şeyh Bedreddin’in dediği gibi, Musahiplikte “Yârın yanağından gayri, her şey ortaktır”. Sevinçleri, mutlulukları, güzellikleri olduğu kadar; acıları, zorlukları da paylaşırlar. Musahipler birbirinin çocuklarını kendi çocuklarından ayrı tutmaz. Alevi geleneğinde bunun sayısız örneği vardır. Şayet musahiplerden biri hakka yürürse, diğer musahip, onun çocuklarının ve ailesinin geçimini üstlenir.

Anadolu Alevi geleneğinin dışında musahip tutmadan da tarikat kapısına gelmek mümkündür.

Tarikat kapısını, bir kendini arama, özünü bulma, kısacası bir içe kapanma kapısı olarak ta tanımlayabiliriz. Sufiler bu hali tırtılın kelebeğe dönüşmesi için kendi etrafına koza yapma durumuyla da örneklendirirler. İpek böceği çevreden gelecek olan olumsuz etkileri azaltmak için kendi etrafına bir koza örer. Amacı bu koza içerisinde bir dönüşüm sürecinden geçerek rengarenk bir kelebeğe dönüşmektir. İşte, tarikat kapısını, bu metafora benzetebiliriz. Sufiler tarikat kapısını, yani kişinin öze giden ve köklü bir ruhi dönüşümden geçen yolu bu sembolle ifade etmişlerdir.

Kişi bu mertebede pirinin yardımıyla hayatın ve eşyanın zahiri yüzünü bırakarak, batini yüzüne döner. “Nereye dönersen Allah’ın sureti ordadır” sözünden hareketle, bilinç altına yerleşmiş eski mabutlardan birer birer uzaklaşır. Büyük sufi üstad Şeyh Bedreddin’in “kimi insanlar paraya, şana, şöhrete, mevki ve makama tapar da Allah’a taptığını zanneder” sözünü anlamaya başlar. Evliyalar şahı Hacı Bektaşi Veli’nin;

Hararet nardadır, saç’ta değildir,
Akıl baştadır, taç’ta değildir,
Her ne arar isen kendinde ara,
Kudüs‘te, Mekke’de, Hac’da değildir.

sözleri tarikat kapısındaki bireyin iç dünyasına ışık tutar. Şeriat ehli gibi Allah’a ulaşmak için Mekke’ye gitme gereği duymaz. Zira, Allah’a bakış açısında ve bu açıyı elde edecek ruhsal olgunluğa erişmiştir. Onun için Allah, şekil ve biçimden uzak, varlığın özüne yansıyan kuvvet ve kudret olarak tasavvur edilir.

Anasır-ı Erba öğretisine göre ateş elementini simgeleyen tarikat kapısı, dışsal ve yüzeysel kavranan dünyadan, içsel ve deruni yaşantıya bir geçiştir. Şeriat kapısında öğrendiği kuralların bilinç ve ruhun gelişimi için bir araç olduğunu, idrak etmeye başlayınca şeriat kurallarının ebedi ve hakiki olmadığını bilir, bu yüzden o kurallara daha başka bir göz ile bakar. Aslında eski kurallar da değişerek, yeni bir biçime bürünmüştür.

Hacı Bektaşi Veli bir nefesinde, tarikat kapısındaki yani dergahta ki yaşantıyı, paylaşımı, bölüşümü, ve birlikteliği şöyle dile getirmektedir:

Dostumuzla beraber yaralanır kanarız
Her nefeste aşk ile yaradanı anarız
Erenler meydanına vahdet ile gir de gör
Kırk budaklı şamdanda kırkımız bir yanarız.

Rengimiz güldür bizim, gül gibi açacağız
Gönüllere aşk ile sevgiler saçacağız
Hak, Hakikat yolunda bir yüzümüz var bizim
Olduğumuz gibiyiz, öyle kalacağız

Tarikat kapısını bir bakıma, yeniden doğma kapısı olarak ta görebiliriz. Tıpkı, tırtılın koza içerisinde yeterince olgunluğa ulaşınca kendi ördüğü kozayı yırtarak, göğün derinliğine doğru, rengarenk bir kelebek olarak uçması gibi.

Tarikat ve dergahın, toplumsal açıdan işlevine bakacak olursak, toplumsal yaşamı ağır ağır değiştirdiğini, tek tek bireyleri yetiştirerek, onları birer olgun insan yaptığını ve onları tekrar topluma salıverilen, bir insan yetiştirme ocakları, olduğunu görürüz.

Alevi dergahlarını, diğer dergahlardan ayıran özelliklerden biri de, kadınların da ayinlere ve törenlere erkeklerle birilikte katılabilmesidir. Cem’de insanlar birbirine cinsiyet (hayvani arzular) manasında bakmazlar. Gözler sadece canı, ruhu, özü görür. Her can birdir ve birbirinin aynıdır. Herkesin yaratıcısı aynıdır. Dergahlarda ruhsal olgunluğun ve manevi tekamülün etkisini artırmak için semah, nefes, deyiş ve müzikten de faydalanılır. Semahlar neredeyse başlı başına bir ayin ve ibadettir.

Tarikat ehli olan insan, şeriat ehlindeki insan gibi Allah’ı yerde veya gökte aramaz. Onun varlığına bir mekan isnat etmez (atamaz). İbadet onun için, korktuğu bir tanrı karşısında yalvarmalar ya da cenneti elde etmek için yakarmalar değil, vicdanın sesi olarak kendisine yansıyan hakikati, daha iyi hissedebilmek ve yaşamak için, bir özün arındırılma ve olgunlaştırılması, nefsin terbiye edilmesi için, yapılan sessiz zikirdir. Tarikat kapısının önemli bir özelliği de, hoşgörü, engin gönüllülük, merhamet, sevgi ve adalet gibi temel değerlerin özümsetildiği (içselleştirildiği) bir mertebe olmasıdır.   Tarikat kapısında olan bir talip, bütün insanlığı bir aile gibi görür. Zahiri farklılıkları aşmıştır. Bunları aynı özün birer yansımaları olarak görmüştür. İnsanı, insanın aynası bilmiş ve bu bilgelik ışığını yakalamış olan tarikat ehlinin, kendini bilmeye başladığı nispette, iç dünyası aydınlanır ve ilahi aşka daha da yaklaşır.

Mürşit, tarikat kapısındaki müridinin (talibinin) özündeki ilahi aşkı tutuşturmuşsa, artık talip yavaş yavaş marifet makamına gelmektedir. Dergah yaşantısında edindiği tecrübe ve ilimi sergileme, marifetini gösterme aşamasına gelmiştir. Dergahı mürşidin rızası ile terk eder.

-devam edecek-

Dört kapı kırk makam-Şeriat

BİLİRMİSİN ŞER NEDİR?
NEDEN ATMAN GEREKİR?
ATARSAN İÇİNDEKİ ŞER’Rİ
OLURSUN BİR TARİKAT ERİ

Bir aydınlanma ve kâmil insan olma yolu olan “Dört kapı kırk makam”ın kurucusu Hacı Bektaşi Veli’ye göre şeriat; “Bir anadan doğmaktır”. Şimdi bu sembol diliyle söylenmiş bu sözü yorumlamaya çalışalım:

Her canlı doğum yoluyla zahir dünyaya gelir ve yaşamına dünyada devam eder. İnsan gibi diğer canlılar da doğdukları tabiatı bütün özellikleriyle beraber hazır bulurlar. İnsanlar ise kendileri seçmeksizin bir toplumda doğarlar ve o toplumun kültürel, ulusal, ananevi, geleneksel özelliklerini devralırlar. Milliyet, ırk, cins, dil, din hatta deri rengi gibi daha bir çok farklılıklar işte doğumla gelen bu aşamada bireyin hayatına girer ve onun bir parçası haline gelir. Birey artık kendini bu kapıda toplumdan devraldığı şekilsel farklılıklarla tanımlamaya başlar. Eğer, Hindistan’da doğmuş Hintli, Çin’de doğmuşsa Çinli, Afrika’da doğmuşsa Afrikalı, kutuplarda doğmuşsa Eskimo olarak kendini görür. Sadece kültür ve gelenek içinde yaşamaz, aynı zamanda o gelenek ve kültürün sorunlarını, görevlerini ve yaşam biçimini devralır. Örneğin, birey kan davasının olduğu bir ailede dünyaya gelirse, otomatikman kendiside bu meseleye tabii edilir. Kendi iradesi dışında gelişen bu olay, bir müddet sonra, kendi meselesi olmaya başlar.

Dünyaya ve kendimize dair ilk düşüncemizin oluşum sürecinde içinde bulunduğumuz toplumsal yaşam, gelenekler, örf ve adetler çok önemli bir rol oynarlar.

İnsanlar fiziksel açıdan olgunluğa erebilmesi için, çeşitli evrelerden geçerler. Bebeklik, çocukluk, ergenlik, gençlik, olgunluk vs… bu evrelerde insan birbirinden farklı özellikler ve olgularla karşılaşır. Kendini bekleyen bu süreçleri yaşar, bunun sonucunda da kendine göre dünyaya ve yaşama yönelik bir tutum ve düşünce geliştirir. Daha önce dediğimiz gibi burada toplumsal olgular önemli bir rol oynar.

Şeriat kapısı, toplumsal şartlanmaların en yoğun olduğu ve doğumla birlikte gelen insanın kendi özüne en yabancı kaldığı devirdir. Dünya yaşantısında olduğu kadar tanrı anlayışında da bir yüzeysellik ve şirk görülmektedir. Buna gizli şirk’te denir. Fakat, şeriat ehli bunun farkında değildir. Tanrı ona göre yerde yada gökte bulunmaktadır. İnsanlara oradan buyruklar yağdırmaktadır. Ölümden sonra sevap çoksa yani gökteki tanrının yağdırdıkları emirlere içtenlike itaat etmişse, hurilerle dolu cennete; günahları çoksa, cayır cayır yanacağı cehenneme gideceğine inanır.

Milliyetçilik, ırkçılık, cins ayrımı, ideolojik bakış, kısacası insan ayrımlarının ve savaşların olduğu şeriat kapısı sadece toplumsal alandaki sorunları yaratmaz, aynı zamanda bireysel yaşamı da tehlikeye düşürür. Çünkü, bir varlık olarak insanın en önemli yanlarından biri toplumsal bir yanının olmasıdır.

Hacı Bektaşi Veli bir sözünde “ilimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” der. Başka bir sözünde mürşidi, yani irşad ediciyi tanımlarken şöyle der. “Mürşit ilimdir”. Fakat bu ilim, bilim gibi okuyarak elde edilmez. İçsel ve ruhi yaşantı vasıtasıyla elde edilen bilgidir. Yani insanda iki çeşit göz vardır. Normal gözlerle okuyarak öğrendiklerimiz, bilimdir. Bilimden öğrendiklerimizi can gözümüzle yorumlayarak, beynimizde oluşturabilmek ise ilimdir. Bilim okuduğumuz anda beynimizde canlanandır. İlim ise daha sonradan düşünerek beynimizde görünendir.

Şeriat kapısındaki kişi aradığı soruların cevabını bulmak ve aydınlığa giden yolu aralamak için kendisine bir pir (pirini) bulur. Şeriat kapısındaki kişi ruhi dünyası, henüz karanlıkta olduğu için kendisine uygun bir pir seçmekte zorlanacaktır. Ancak pirlik makamına gelmiş bir usta kendisine gelen her talibi irşad edebilme yeteneğine sahiptir.

Bu arayışlar süresinde yeterli çabayı ve azmi gösterirse kişi, eninde sonunda kendisine uygun bir yol gösterici usta-pir bulur.

Bu aşamada, kişi şeriatı yavaş yavaş aşarken kendisini tarikat makamına doğru ilerlemiş olarak bulur. Hakka erişmenin yolunun, ancak köklü bir ruhi tekamülden geçtiği gerçeğini, idrak etmeye başlar. Kendisi için artık yeni bir doğumun başlamak üzere olduğunu anlar. Daha önceki doğumu ‘kan bağı vasıtasıyla doğmak’ olarak görür ve bu dünyadaki ikinci doğumun manevi-ruhi bir doğum olacağının bilincine varır. Ve sonu gelmez ruhi yolculuklarda ve içsel yaşantıda kendisine yol gösterecek olan bir usta aramaya başlar.

 -devam edecek-

Şaman

“Şaman Sibirya’daki Tunguz halkının dilinden gelen bir sözcüktür ve antropologlar tarafından batılı olmayan kültürlerdeki daha önce “büyücü”, “büyücü hekim”, “sihirbaz” gibi terimlerle tanınan çeşitli kişilere geniş ölçüde uyarlanmıştır. Ayrıca her büyücü hekim bir şaman değildir.

Bir şaman bilgi ve güç edinmek ve başka insanlara yardım etmek için normalde gizli olan bir gerçeklikle temasa geçmek ve onu kullanmak için -kendi iradesiyle- bir değiştirilmiş bilinç durumuna giren adam ya da kadındır.” Der Michael Harner.

Şamanizm konusunda derin araştırmalarıyla bu konuda nerdeyse tek otorite gibi görünen Eliade ise bu konuya şöyle bir açıklamayla başlar:

“Elbette şaman da aslında bir sihirbaz ve bir otacıdır; bütün hekimler gibi onun da hastalıkları sağalttığına, ilkel  ve çağdaş bütün sihirbazlar gibi “fakirsel” mucizeler gösterdiğine inanılır. Ama o, bunlardan başka ruhgüderdir de; ayrıca rahip, mistik ve ozan da olabilir. Bu karmaşık olayın ilk tanımı şöyle olmalıdır: şamanlık=esrime tekniği.

(sözlükte esrime; Sarhoş olma işi. Kendinden geçme)

O kendi ruhlarına egemendir; şu anlamda ki, insan olmakla birlikte, ölülerin, cinlerin ve ‘doğanın ruhlarının’ aleti olmaksızın onlarla iletişim kurmayı başarır.  Şaman büyük bir insan ruhu uzmanıdır; ruhu yalnız o görür; zira ruhun formunu ve yazgısını o bilir.”

…

Yazının Bütünü için tıklayınız

El cevap

Efendinin kaderi kölesinin alnında yazılıdır. Türk atasözü

Zehra Hanım, onbir yaşındaki torunu Sabit’e Hayber kıssasını anlatıyor.  Kıssanın sonunda, İmam Ali  kale için savaşırken göklerin  gümbürdediğini ve Cebrail’in görünerek müslümanlara şöyle seslendiğini söylüyor: “Ali’den başka yiğit, Zülfikar’dan başka kılınç yoktur”.

Zehra hanım hikayesini “böylece müslümanlar kaleyi fethederler” diye bitirmiştir ki Sabit babaannesinin gözlerinin içine bakarak “Peki Nene, Hz Ali Efendimiz niçin öldü?” diye sorar. Zehra Hanım çocuğun başını okşarken bir an bile tereddüt etmeden cevap verir: “Hazreti Ali ölmez boncuk gözlüm, her devrin bir Alisi vardır. Ortaya çıkmasını bekleriz.”

Reha Çamuroğlu- Son Yeniçeri romanından

Dua

 Reha Çamuroğlu’nun “son Yeniçeri” kitabında Osmanlıya esir düşmüş Michaul oğlu Petru- Sarı Abdullah’ın müslüman olmak istemesi üzerine (yıl 1770) onun dine kabul töreninde Bektaşi Dervişi Ahmed Baba’nın hitabetini ya da duasını dikkate değer doğallıkta ve güzellikte bulduğum için paylaşmak istedim:

 

“Ey Talib! Allah, Muhammed, Ali ve Oniki İmam’a iman getir. Mezhebini bir bil. Hakiki mürşidini Ali, rehberini Muhammed bil. Yalan söyleme, haram yeme. Dedikodu etme. Şehvetperest olma. Eline, diline, beline sahip ol. Kibir ve kin tutma. Kimseye haset etme. Gördüğünü ört, görmediğini söyleme. Elinle koymadığın şeye yapışma. Elinin ermediği yere el uzatma. Sözünün geçmediği yere söz söyleme. İbretle bak. Yumuşaklıkla söyle. Küçüğe izzet, büyüğe hürmet et. İkrarını saf eyle. Hakkı özünde mevcut bil. Erenlerin esrarına agah ol. Mürşidin Ali, rehberin Muhammed’dir. Mezhebin Caferi, güruhun nacı, pirin Hünkar Hacı Bektaş Veli’dir. Özünü bu yolda böylece sabit kadem eyle. Evveli Hu, ahiri Hu.”

Böyle bir tören daha önce görmediğim ve böyle bir dua duymadığım için bana şaşırtıcı gelmiş olabilir ve fakat aynı zamanda bu kadar da tanıdık gelmesi anadoluluk genlerimizle ilgili olsa gerek. Ne yalan söyleyeyim kitabın ilk yüz sayfasında en az dört kez hıçkırıklarla ağladım. Sebebini bilmiyorum merak da etmiyorum. Bu günlerde dünyanın havası böyle galiba, hak sebepsiz kahkahalar attırıyor kah sebebsiz hüzne daldırıyor.

“Özünü bu yolda böylece sabit kadem eyle.” Bu cümle bana birleşim Noktasının sabitlenmesi konusunu hatırlattı!