Dünya başımıza gelen bir olgudur!

Dünya başımıza gelen bir olgudur ve biz çok büyük bir belirsizliğin kurbanları olduğumuz için acı çekeriz. Her şey kelimenin tam anlamıyla olasıdır. Gerçek ve düş, iyilik ve kötülük eşdeğerde başımıza gelebilir. Bir mit, Delfi kehaneti ya da bir düş gibi iki anlamlı olabilir. Mantığı göz ardı edemeyiz ve etmemeliyiz ama içgüdülerimizin yardımımıza koşacağı umudunu da yitirmememiz gerekiyor. Bunu yaptığımızda, Eyüb’ün uzun bir süre önce anladığı gibi, Tanrı bizi Tanrıya karşı destekler.

“Öbür iradenin” ifade edildiği her şey, bir insanın düşünmesi, sözleri, imgeleri ve yetersizliği bile, o insanın içinde oluşan şeylerdir. İnsan her şeyi üstüne alma eğilimindedir ve basmakalıp psikolojik terimlerle düşünmeye başlarsa, her şeyin kendi isteklerinden kaynaklandığı sonucuna varır. Çocukça bir saflıkla, ulaşabileceklerini ve “kendinin” ne olduğunu bildiğini sanır. Oysa bu süreçte, bilincinin zayıflığı ve onunla eş orandaki bilinçdışı korkusundan kaynaklanan ölümcül bir zayıflık içindedir.

Bu nedenle, özenle kurduğu mantıkla, ona doğru başka bir kaynaktan ansızın akanı birbirinden ayrmayı kesinlikle başaramaz. Kendisine karşı nesnel olamadığı gibi, kendisinin iyi de olsa kötü de olsa, varlığı olan bir olguyla aynı şey olduğunu göremez. Başlangıçta her şey üstüne yığılır, her şey onun başına gelir ve ancak çok büyük bir çaba harcayarakkendine görece bir özgür alan kazanmayı ve onu elinde tutmayı başarır.

Ancak bunu gerçekleştirdikten sonra, baştan beri ona verilmiş olan ve ne kadar isterse istesin yok edemediği içgüdüsel köküyle yüz yüze kaldığının bilincine varır. Başlangıçta olanlar kesinlikle geçmişte kalmaz, onun varoluşunun altyapısında sürekli onunla birlikte yaşarlar ve bilincine çevresindeki fiziksel dünya kadar onlar da biçim verirler.

Bu gerçekler bireye içten ve dıştan büyük bir güçle saldırırlar. Bu güçleri insanoğlu, Tanrı unsuru (DJ’nin deyimiyle kartalın yayılımları-sibelin notu-) diye özetlemiş, etkilerini mitlerin yardımıyla betimlemiş ve bu mitleri, “Tanrı’nın sözü”, yani “öbür taraf”taki numenin esinleri ve açıklamaları olarak yorumlamıştır.

J.G.Jung – Anılar, Düşler, Düşünceler

Kitabından özetleyen S.A. 12.03.2009

Graal Efsanesi

Kutsal Kâse ya da Graal (İng: Holy Grail, Fr: Graal), Hristiyan Mitolojisinde, İsa‘nın Son Akşam Yemeği‘nde kullandığı iddia edilen, mucizevi güçleri olduğuna inanılan kap.

Graal sembolizminin içerdiği anlamlar  

  • Graal’in kaybedilmesi, bilgilerin unutulmasını simgeler.
  • Graal’in aranması ve bu sıradaki mücadeleler, nefis mücadelesini, kişinin nefsaniyetine karşı verdiği savaşı ve çeşitli sınav ve aşamalardan oluşan inisiyatik serüveni simgeler.
  • İçinde ölümsüzlük içkisinin bulunduğu Graal’in keşfedilmesi veya elde edilmesi, arınmış olmayı, spiritüel aydınlanmayı, kişinin vicdan ve sezgi kanalının tam anlamıyla açılmasını, spiritüel tesiri kendi başına çekip aktarabilecek düzeye gelmesini simgeler.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Kutsal_K%C3%A2se

Kutsal Kaseyi pek çok kez duymuştum ancak Graal Efsanesini az önce Jung’un hatıralarının son bölümünde gördüm. Hemen internette arattım, kısaca yukarıdaki gibi diyebilirim. Bana ilginç gelen Jung’un eşinin ölmeden önce Graal Efsanesini araştırdığı ve bunun yarım kalmış olmasının Jung açısından üzücü olduğunu öğrenmem oldu.

Yukarıda Graal’ın aranmasının simgesel anlamı verilmiş; nefis mücadelesi ve bu yolda inisiyatik serüven.  Jung onun ölümünden sonra bir rüya görüyor ve aslında onun hala bu araştırmayı sürdürdüğünü anlayarak, ölüm sonrasında da faaliyetin devam ettiğini çıkarımsayarak seviniyor. Aslında  bu durumda Jung’un eşi Emma’nın yarıda kalan serüveni tamamlamak için dünyaya geri dönmüş olduğunu da varsayabiliriz belki.

Jung’un kendi rüyaları Edgar Cayce’yi aratmıyor, sanıyorum ki eğer Jung kendini bıraksaydı Cayce gibi bir kahin olabilecek yetenekteydi; fakat O, bu dünyadaki mevcudiyetini, psikoloji bilimine, insanı anlamaya, bilinçsiz varlığımızın bilinçli kısmımızla ilişkilerini aydınlatmak misyonuna bağlamıştı. Uzun ömründe bu kadar çok çalışan, kuramsal ve klinik çalışmalarını bıkıp usanmadan- her türlü eleştiri ve alaya karşın- kitaplarına döken, verimli insana az rastladım.

Jung hakkında daha çok bilgi için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=1198

İnsan doğası

Eğer insan doğaları farklı farklı ise, onlara neden aynı kurallar uygulanıyor? Doğasına aykırı gelenler suçlu mudur? 

Şöyle bir örnek üzerinden gitsek: 

Diyelim ki bir kazan çamaşırınız birikmiş, bir çok değişik malzemeden üretilmiş, değişik renklerde kirli çamaşırlar!

Tek tek makineye atsanız zaman kaybı ve para kaybı olacak üstelik sizi bütün gün oyalayacak. Hele de daha önceden “hepsini bir arada yıkamaya kalkmak” gibi bir deneyiminiz olmamışsa, hiç düşünmeden makineye attınız ve içinde “iki tane çok kirli beyaz çorap var diye” dereceyi de 60 a ayarladınız.

 E artık süre sonunda ne ile karşılaşacağınızı defalarca çamaşır yıkamış biri olarak ben söylemeye korkarım!

Şimdi bir çift çok kirli çorabın narına yandığımıza mı üzülsek?

Hep aynı renk ve cinsten elbise giymediğimize mi yansak?

Yıkama sürecinden en berbat çıkanların üstelik en kıymetli varlığımız (beyaz ve en hassas malzemeden pahalı bir gömlek!) olduğuna mı şaşırsak?

Siyah ve kırmızı renkli olanlardan ve üstelik doğal malzeme kullanılmamış en ucuz giysilerin sapasağlam çıktığına mı üzülsek?

Bize hepsini tek tek yıkamak gerekli olduğunu tembih etmiş olan annemizi dinlemediğimize, kız arkadaşımızı hiç kaale almadığımızı aniden farketsek mi?

Yoksa bizi böyle koştur koştur acele işler yapmaya mecbur ediyor diye düzene, sisteme sunturlu küfürler atarak rahatlamaya mı çalışsak?

Tek tip giyilsin diyen sistemlerin, demek bazı durumlarda bir bildiğinin olduğunu kabul eder gibi mi olsak? 

Şimdi bu nahoş hadisede suçlu kimdir? Doğasına aykırı gelen kimlerdir?

Şu kırmızı eşofman mı? bir çift çok kirli beyaz çorabınız mı? Ya da utanmadan 5 yaşında bir çocuğa uygun bedene indirgenmiş olan en pahalı yeşil kazağınız mı?

BU eşyalar birlikte yıkanacaklarından ve yıkandıklarından HABERLİ mi?

Haberli olsalardı bir uyarı yapma şansları olur muydu?

En nazik ve pahalı olanlar nasıl yıkanmaları gerektiğine dair uyarı plaketi ile gezerler. En kaba olanlarda uyarıya zaten gerek yoktur çünkü sonuçta onların rengi hakim olur.

Vallahi ben gerçekten bu durumda bir suçlu bulamıyorum? EKSİKlik görüyorum sadece… “yeterince çamaşır yıkama geçmişi”  EKSİKLİĞİ!

  …

 Ortaköy-2004

Pueblo Yerlileri -4

C.G.Jung’un gezi notlarından özetlemeye devam ediyorum:

İçimden ne olduğunu bilmememe karşın, bana çok tanıdık gelen bir sis bulutu yükseldi ve o bulutun içinden art arda resimler çıkmaya başladı. İlk önce, Romalı askerlerin Galya kentlerini yakıp yıkmasını ve Sezar’ın,  Scipio Africanus’un ve Pompeyus’un keskin yüz hatlarını gördüm. Sonra Aziz Augustinus’un Romalıların mızraklarına taktıkları Britanyalıları imana çağırmasını ve büyük bir zafer diye nitelendirilen, Şarlman’ın putperestlere zorla dinini kabul ettirmesini gördüm. Ardından da , Haçlıların yağmalayan ve öldüren ordularını. Haçlılarla ilgili eski romantizmin anlamsızlığı, içime bir ok gibi saplandı! Bunları, ateş, kılıç, işkence ve Hristiyanlıkla, uzak ülkelerinde babaları olarak kabul ettikleri güneşin altında huzur içinde düşler kuran Puebloların bile üzerine giden Kolomb, Cortes ve başka fatihler izledi. Misyonerlerin zorla giydirdikleri mikroplu giysilerden geçen frengi ve kızıl gibi hastalıklardan telef olan Pasifik Adaları halkları da.

Bunlar yetti de arttı bile. Bizim kolonizasyon, putperestlerle misyon ve medeniyetin gelişmesi diye nitelendirdiğimiz olguların bir başka yüzü daha vardı. Bu yüz, uzak yerlerde inatla avını arayan yırtıcı bir kuşun, korsan ve çabulcu denebilecek bir ırkın yüzüydü.

Ochwiay Biano ile sohbetimizi ana binanın beşinci katının damında konuşuyorduk. (Birbirinin üzerine inşa edilmiş ilginç evler için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=1108  ) Arada sırada, öbür damların üzerinde, yün battaniyelerine sarınıp, her gün pırıl pırıl bir gökyüzünde doğup yolculuğunu yapan güneşe bakarak derin düşüncelere dalan başka yerliler görünüyordu. Pueblo yerlilerinin ağızları sıkı, özellikle de din konusunda ağızlarını açmıyorlar. Dinsel ayinlerini gizli tutuyorlar. Daha önce böylesine gizlilikle karşılaşmamıştım. Medeni toplumların dinleri açıktır ve kutsal saydıkları şeyin gizemi çoktan yok olmuştur. Oysa orada, yerlilerin tümünün bildiği bir giz vardı havada; ama bu gizi beyazların öğrenmesi olanaksızdı.

Konuştuğum yerlinin dinsel konularda düşüncesini söylerken duygularının değişmesine çok şaşırdım. Günlük yaşantısını nerdeyse kaderci bir aldırmasızlık diye nitelendirebileceğimiz bir huzur ve onurla sürdürmesine karşın, iş gizemli konulara geldiğinde, saklayamadığı bir duygusallığa kapılıyordu.(ara sıra gözleri bile doluyordu) Dinselliği kavramsal bağlamda almıyorlardı. Onların gözünde, dinle dış olayların bir farkı yoktu. Din de insanı duygulandırabilen önemli bir gerçekti.

Ochwiay Biano (Dağ Gölü) ile damda giderek yükselen güneşin altında otururken, bana güneşi gösterdi ve. “Orada yükselen şey babamız değil mi? Bunun tersini kim iddia edebilir? Başka bir tanrı nasıl olur? Güneş olmadan hiç bişey olmaz” dedi. Sözcükleri bulmakta zorluk çekiyordu. Sonunda, “Bir insan dağda tek başına ne yapabilir? O olmadan ateş bile yakamaz” diye ekledi.

Ona güneşin görünmeyen bir tanrının yaptığı ateşten bir top olup olmadığını sordum. Soruma bırakın kızmayı, şaşırmadı bile. Yalnızca, “Güneş tanrıdır. Bu herkesin görebileceği bir şey” dedi.

Kuşkusuz hiç kimse güneşin büyük etkisini göz ardı edemez, ama gene de, bu olgun ve onurlu insanların bu denli yoğun bir duygu içinde olduklarını görmek beni çok duygulandıran yeni bir deneyim oldu.

-devam edecek-

Polyanna geni

İngiliz psikologların yaptığı araştırma, söz konusu geni taşıyan insanların, etraflarındaki olumsuz olaylara daha az ilgi gösterdiklerini, bunun yerine hayatın mutluluk veren yanlarına odaklandıklarını gösterdi. 

Bardağın dolu tarafını görmeye yardım eden bir gen bulundu. İngiliz psikologların yaptığı araştırma, söz konusu geni taşıyan insanların, etraflarındaki olumsuz olaylara daha az ilgi gösterdiklerini, bunun yerine hayatın mutluluk veren yanlarına odaklandıklarını gösterdi. İngiliz The Guardian gazetesinde yayımlanan araştırma, bu insanların daha
sosyal olduklarını ve psikolojik açıdan genellikle daha iyi şekillendiklerini de ortaya koydu.
Essex Üniversitesi psikoloji bölümünün başkanı Elaine Fox, söz konusu genin, kişinin günlük stresle başa çıkma kabiliyetinin temelini oluşturduğunu ve bu gene sahip olmayanların, hayata daha karamsar baktığını, depresyon gibi akıl sağlığını bozan hastalıklardan daha fazla mustarip olduklarını söyledi. Araştırma çerçevesinde, 100’den fazla katılımcının, bilgisayar ekranında beliren iyi ve kötü görüntülere verdikleri tepkilerin ne kadar sürdüğü gözlendi.
Görüntüler arasında, kucaklaşan bir çift, tekneyle açılan ve saldırıya uğrayan kişilerin resimleri de yer alıyordu.
Katılımcılara yapılan genetik testlerde, bazı kişilerde gözlenen kötü resimleri yok sayma ve iyi olanlara ilgi gösterme eğiliminin, serotonin hormonunu kontrol eden bir genin varyasyonuyla güçlü biçimde bağlantılı olduğu görüldü.
Sonuçları Proceedings of the Royal Society B dergisinde yayımlanan araştırmada, herkeste söz konusu genin iki varyasyonunun kalıtımsal olarak bulunduğu, bu iki varyasyonun iki kısa, iki uzun veya bir kısa bir uzun şeklinde
olabileceği, genin iki uzun varyasyonuna sahip kişilerin, daha olumlu yaklaşım içinde oldukları gözlendi. Genin iki kısa varyasyonuna sahip kişilerin de daha nevrotik ve endişeli olabilecekleri belirtildi.

Bu işte genetik bir sebep olduğunu tahmin ediyordum. Polyanna kitabı herhalde okuduğum ilk kitaplardan biriydi, oradaki fikir bana çok normal gelmişti, zaten hep yaptığım şeydi. Yetişkin olduktan sonra bu fikrin herkes tarafından benimsenen normal bişey olmadığını fark ettim. Asıl şaşkınlığım o zaman olmuştu sanırım.

Bu konuda da epeyce gözlem yaptım, sonuçta, Polyannacılarda manik bir yan olduğunu, belki manik-depresifteki gibi tam bir psikolojik bulgu ya da hastalık düzeyine ulaşmış bir durum olmasa da, kısaca genel bir aşık olma halinin hakim olduğunu fark etmiştim.

Malum insan bir kişiye ya da olguya aşık olduğunda onun hep yüce taraflarını görmeye eğilimlidir, bu sebeple “aşkın gözü kördür” denir halk arasında. Aşk bittiğinde bir bakarsınız o deli divane hayran kişiler, evvelce aşık olduğu kişinin en kötü özelliklerini sayıp dökmeye başlarlar. Bu durum dışardan gözleyenlerce oldukça tuhaf bir görüntü oluşturur. Aşk, bir çeşit işaret fişeği gibi üstüne düştüğünü pırıl pırıl parlatan mucizevi (her ne kadar kimyevi uyaranlarını bugün biliyorsak da) bir şey. Bunun hastalık düzeyine Mania deniyordu yanlış hatırlamıyorsam. Bu durumda Polyanna geni bi çeşit mania oluşturuyor diyebiliriz belki. Bu çeşit aşk, kendi dışındaki ve kendi dahil herşeye yönlenmiş bir hayranlık, belki  Sokratın deyimiyle tanrılık bir sapıtma 🙂