Pueblo Yerlileri-3

Konu başı için Bakınız: 

https://blog.sonsuz.us/?p=1110

Önceki tarihsel bilgiler ve fotoğraflara şimdi de C.G.Jung’un gezi notları ile devam ediyorum (Jung bu geziyi 1920 ila 1925 yılları arasında yapmış):

Eleştiri yapabilmemiz için her zaman dıştan bakmamız gerekir. Ülkeye dışardan bakmak demek, ülkeyi başka bir milletin gözüyle görmek demektir. Bunu başarabilmemiz için o yabancı ülkenin ortak ruhuyla ilgili bilgimizin olması gerekir. Benzerlikleri gözden geçirirken, bize özgü ulusal önyargılarıve özellikleri oluşturan farklılıklarla karşılaşırız. Başkalarında bizi rahatsız eden şeyler, kendimizi tanımamıza yardımcı olabilirler.

Amerikayı ikinci ziyaretimde, Yeni Meksika’da kentler kuran Puebloları görmeye gittim. Orada şans eseri, ilk kez Avrupalı olmayan, yani beyaz adam sayılmayan biriyle sohbet etme olanağı buldum. Taos Pueblolarının reisi olan kırk elli yaşlarında Ochwiay Biano (Dağ Gölü) adında biriydi. Kuşkusuz o da bir Avrupalı gibi kendi dünyasının sınırları içinde kalmıştı ama onun dünyası öylesine ilginçti ki! Bir Avrupalıyla konuşurken,  çoktan beri bilinen ama hiçbir zaman anlaşılamayan şeylerden söz eder ve bir çıkmaza girersiniz. Oysa bu yerliyle sohbetimiz çok yabancı konularda bile su gibi akıp gitti.

Ochwiay Biano, “Beyazların ne denli acımasız göründüklerine bak! Dudakları ince, burunları da sivri. Yüzleri kırışıklardan değişmiş. Gözlerinden arayış içinde oldukları anlaşılıyor. Hep bir şey arıyorlar. Ne arıyorlar acaba? Beyazlar hep bi şeyler isterler ve her zaman huzursuzdurlar. Ne neyin peşinde olduklarını biliyoruz, ne de onları anlayabiliyoruz. Bizce onlar deli.” dedi. Ona neden tüm beyazlara deli gözüyle baktığını sordum. “Kafalarıyla düşündüklerini söylüyorlar” diye yanıtladı. Şaşırarak, “Tabi ki öyle yapacaklar” dedim “siz neyle düşünürsünüz?” Kalbini göstererek “burasıyla” dedi. Uzun bir süre susup düşündüm. Yaşamımda ilk kez biri bana gerçek beyaz adamın resmini çizmişti. O güne kadar parlak rekli resimlerden farklıydı. Yerli bizim en duyarlı noktamıza parmak basmış, körlükten göremediğimiz bir gerçeği dile getirmişti.

Burada kendime hıçkırıklarım için biraz ara vereceğim; ama devam edecek.

İnsan kimliği

İnsanın kimliği hem genetik hem de dünyasal çevresi tarafından oluşur.

İnsan hayatının bir noktasında dışardan tamamen farklıymış gibi görünen bir hayat çizgisine geçebilir. Bu asla rastlantısal değildir. Bir kader de değil (yani bilinen anlamıyla). İnsanı o farklı çizgiye yönlendiren gerçekleştirmek zorunda olduğu doğasının gerekliliğidir. Yani olgunlaşmış meyve yere düşer. Düşmemek elinde değildir ama bu kadere delalet ettiği için değil, kendisinin tüm hayatının etkileşimleri o noktaya doğru olgunlaştırmış olduğu için. 

Bu değişimde insanın özgür iradesi ile aldığı binlerce kararın ve yakın çevresinin kendileri için almış oldukları kararların yarattığı dalgalanmanın bu insana çarpmasının ve son olarak soy ağacını gütmekte olduğu o biricik gen bütünlüğünün “ortak sorumluluğu” bulunmaktadır. 

Bu ani geçişte kullanılan ARAÇlar tesadüfi imiş gibi dururlar ve bazen değişime sanki o rastlantılar sebep olmuş gibi görünebilirler. Oysa onlar yalnızca bir ARAÇtır. O olmasa başkası olurdu.

İnsan hayatının değişik evrelerinde değişik yoğunluklarda bulunur. Bir çok yeni şey geliyor, eskileri gidiyor zanneder, oysa gelip giden hiç bir şey yoktur. Bizim böyle zannetmemizin sebebi kendi algımızın üzerinde durduğu yoğunluk bareminin değişmesidir. 

 …

Kahve makinesi milyonda bir de olsa hata yapabiliyor ve sizin kahvenizi verirken bardak vermeyi unutuyor. Kahve makinesi de aynı DOĞA gibi davranıyor: çünkü onun uzantısı maddeden, onun uzantısı insanın yaratıcılığı ile yapılmıştır.

Doğa da “evrim” i bu tür kazalar neticesinde gerçekleştiriyor. Buradaki KAZA tabiri size irkiltici gelebilir; fakat döngüden çıkıp bir başka döngüye dahil olmanın doğal yolu yalnızca budur. Kaza olasılığı kumarbaz yanılması denilen hesaplama tekniği ile incelenebilir hatta tahmin bile edilebilir. Olasılık matematiği son derece ilgi çekici bir konu. Döngüden yani OYUNdan tamamiyle çıkmak apayrı bir konudur.

…

Her şey neden böyledir-Oyun Kuramı-2004 – çalışmanın bütünü için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=187

Akıl ve tartı

Akıl bana bir tartı mekanizması gibi gelir. Şüphesiz standart insanlar da akıl kullanır ancak duygularla karıştığından ortalık sisli bir hava gibi görünmekte,  oysa duygu üzerinden bakan biri bulutlar üzerinden seyir etmekte olan bir uçak gibidir diyebiliriz.

Duygu üzerinden bakmak, duygusuzluk tanımı ile eşdeğer değil.  Aksine bu tür “akıl güdümünde” insanlar son derece duyarlı varlıklar olabilirler de. (Bu başka bir günün iç dökme konusu olsun)

 Duygular bastırılarak dizginlenemez. Bunun örneğine bir kez dahi şahit olmadım. Bastırılan duygu kısa bir zaman sonra yeniden ve bazen bambaşka konuda ortaya çıkar. Onu da bastırırsanız, başka şekilde çıkar. Bastırmaya devam ederseniz vücuduz buna itiraz eder ve hastalanırsınız.

Ya da biriken enerji ani patlamalara neden olur; büyük addedilen suçlar böyle ortaya çıkıyor. Hem neden bastırmalıyız ki onu? Gurdjieff’in at araba örneğinde (Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=434 ), arabanın ve dolayısı ile içindeki yolcunun (ruh olduğu varsayılır) hareket edebilmesi atlara yani duygulara bağlıdır. HATA’dan aşırı korkarak yetiştirildiğimiz bir gerçek fakat hatayı göze almadan kendimizi aşmanın bir başka yolunu da bulamıyoruz. Atların (duyguların) gemi azıya almaları, yan yollarda kaybolmaları ya da bir uçurumdan yuvarlanmaları tehlikesi her zaman var ama işte AKIL (arabacı) bu sebeple var ve bu sebeple dizginler onun elinde. Arabacının iyi eğitilmesi lazım, bu bizler için hayati öneme sahip bir konu. O içinde bulunduğu son kerte stratejik konumun bilincinde olmalı; hem sembol dilinde konuşan yolcunun talimatlarını anlayabilmeli, hem de atları onlara eziyet etmeden, kendini efendi sanmadan, büyük bir uyum içinde yönetebilmeli.

Duyguyu, içinizdeki çocuğun ağlamaları gibi düşünün, onun şikayetini yerine getirmediğinizde sürekli ağlayacak ve dikkatinizi kendisine yönlendirmenizi talep edecektir. Ve böylece hayatınız siz farketmeden akıp gidecektir ve siz hayatınızda olmayacaksınız; çünkü dikkatiniz içinizdeki ağlamaktan helak olmuş çocukta kalacak. (Bu durumda başka gerçeklik düzeylerini ele geçirme fırsatı sunan “içsel sessizlik” asla sağlanamayacaktır)

 Dünya duyguların denenme sahasıdır. Deneyecek ve deneme/sınama yoluyla öğreneceksiniz. Kimsenin deneyimi başkasına yar olmaz, herkes kendi burnunu kendi duvarına çarpmadıkça “mışşşş” gibi yaparak ömrünü bitirir.

Eğer o duyguyu denemenizin “hata” olacağını söyleyen biri varsa onu dikkatle dinleyin kendi mi yaşamış? Yoksa o da sadece “mışşş” gibi mi yapıyor. Eğer kendi yaşamışsa ondan öğüt değil samimiyetle deneyimini anlatmasını talep edin. Tatmin oldunuz mu? Gerçekten mi? O zaman içinizdeki çocuk viyaklamayı kesmiştir.

Sabah uyandığınızda o hala ağlıyorsa bunu denemekten başka “büyüme” yolu ben görmedim/duymadım/bilmiyorum. (Bu konuda Jung’un nevroz açıklamasına göz atmak isterseniz: https://blog.sonsuz.us/?p=780 )

Hayat bir oyundur fazlaca ciddiye almamak gerek

Hayat bir oyundur, kurtulmak için ciddiye almak gerek

Oyundaki katalizörlere gereğinden çok önem atfedilirse oyundan çıkmak hayal olur.

OYUN KUramı için Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=187

Uç uçabilirsen…

Uçabilmek için iki kanat lazım, tek kanatla uçulmuyor.

Jung, Analitik psikoloji kitabının Eros Kuramı bölümünde bir nevroz vakasının hikayesini ve yüksek olasılıklı çözümünü yaptıktan sonra Nevroz kavramını açıklamaya gayret etmiş ve bunun nevrozlu kişide birbiriyle çatışan biri bilinçdışı iki eğilim olduğu sonucuna varmış. İnsanın kendine karşı bu bölünmesinin uygar insanın mümtaz tavrı(!) olduğunu ve nevrotik kişinin, doğa ile kültürü kendi içinde uyum durumuna getirmek zorunda kalan, bölünmüş kişi olarak tariflemiş.

Ve aslında bunun normal bir geçiş süreci olduğunu da düşünüyor sanırım; çünkü “kültürün gelişmesi, bildiğimiz gibi, insanın içindeki (kapsadığı) hayvanın derece derece boyunduruk altına alınmasıyla olur, bu bir ehlileştirme sürecidir” diye sürdürmüş tanımını.

Nevrozun pek çok kez “cinsellik sorunu” ile tetiklendiği bulgulanmışsa da Jung bunun kapsamını daha genişletiyor (sanırım Freud’u aşan kısmı budur) ve diyor ki: “Bugün biliyoruz, uygarlığın zorlamalarıyla çatışan sadece hayvansı yanımız değildir, bilinçdışından yükselen yeni fikirlerdir çoğu zaman; bu fikirler de, içgüdüler kadar baskın uygarlıklara aykırı düşmektedir.”

Yani anladığım kadarı ile insan sadece o devirde ya da şu anda değil herzaman, her yerde ve devirde, iki dehşetli baskı arasında kalmakta; biri kapsadığımız (hayvansı) alandan, diğeri ise kapsandığımız (göksel ya da tinsel denilebilir belki) alandan gelmekte ve bizim üzerimizde, tam o noktada birleşip kaynaşmaya çalışmaktalar.

İşte bu durum bana (aniden); kuşun uçmak için (özgürlük) iki kanada da ihtiyacı olduğu görüsünü getirdi. Oysa dünyadaki çatışma yani nevroz durumu (hastalık çizgisini aşmış olsun ya da olmasın); kanadın birini inkar üzerine kurulu! Ya kapsadığınız alanın baskısıyla davranıyor ve ahlaksız, hayvanın teki, bencil kötü oluyorsunuz, ya da kültürlü, nazik, anlayışlı, sencil, iyi oluyorsunuz.

Fakat bunların hangisi olsanız da uçamıyorsunuz; çünkü kuşun iki kanada ihtiyacı var!

-devam ederim herhalde-

not: Jung’un saptamaları, insan ırkının kapsayıcı evrenlerden gelen varlıkların hayvan ırkını döllemesi ile oluşmuş olabileceği mitleri ile ne kadar uyuşuyor. Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=585 , https://blog.sonsuz.us/?p=171 , aslında Sümer katagorisindeki başlıkların hepsinde bu görüşün izleri var gibi.

Self’le ilişki -devam

Yazının başlangıcı için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=632

Jung, “Hiroşima Sevgilim” gibi bazı filmlerin içeriğine pek çok hastasının rüyalarında rastlamış ve diyor ki:

Bu filmlerin bilinçdışını etkilediği sanılabilirdi; oysa durum kesinlikle öyle değildi. Bilinçdışı, filmi kendini ifade etmek için kullanıyordu.

Kamuoyunu sadece manipüle eden yetkililer, ekonomik baskı ya da şiddet uyguladıklarında bir süre için halkın ruhunu etkileyebilirler. Ama bu yalnızca bilinçdışının bastırılmasıdır ki bu da kalabalıklar için, bireyde olan sonuçların aynını verir, yani ruhsal hastalığa yol açar. Çünkü bilinçdışını uzun süre bastırmaya yönelik bütün girişimler, içgüdülere aykırı olduklarından başarısız kalmaya yazgılıdırlar.

Bugün bireyselleşme sürecini tanıyabildiğimiz kadarıyla “self” her zaman bir gurup biçimlendirmeye eğilimlidir, bu da bir yandan bütün insanlar için bir duygu bağı, öte yandan belli bireyler için belirli duygu borcu oluşturmakla olur. Bu bağlar ancak self bütünlüğü tarafından kurulursa, gurur çatışmaları, kıskançlık ya da olumsuz yansımaların guruba sıçramıyacağı umulabilir.

Elbette bu, görüş farklarının ya da görev çatışmalarının olmayacağı anlamına gelmez, ama her bireyin her seferinde etkin bir şekilde geri çekilmesi, kendi selfinin yönlendirdiği pozisyonu bulmak için iç sesini dinlemesi gerekir.

… Ama tek bir birey kendi bireysellaşma sürecini tamamlamışsa onun çevresindekilere olumlu anlam bulaştıran bir etkisi vardır. Bu bir kıvılcım sıçraması gibi ve çoğu zaman da çok konuşulmadan, bilinçli bir amaç gütmeksizin olur.

… Mandala simgesinin aynı anda iki temel yönünden söz edilmekteydi. Mandala bir yandan eski düzenin yeniden kurulması gibi tutucu bir amaca, öte yandan da henüz olmayan bişeyi biçimlendirmek gibi yaratıcı bir amaca hizmet ediyordu. Bu ikinci yan birincisi ile çelişkili değildi; çünkü çoğunlukla eski düzenin yeniden kurulması aynı anda bir yeni yaratış olmaksızın yapılamıyordu. Yeninin içinde eski aynı zamanda daha yüksek bir düzeyde geri dönmüş oluyordu. Bu bir spiralin belli bir yönde geliştikçe durmadan aynı hizadan yeniden geçişi gibiydi.

… Böylece bilinçdışının çağımızda araştılışı bir kapıyı daima kapalı tutar. Bazılarının tercihiyle bir kimsenin kendi başına spiritüel bir gerçeklik olabildiği şeklindeki hayali ruhsal gerçek, kesinlikle dışlanır. Çağdaş Fizikte de Heisenberg’in “belirsizlik ilkesi” ile mutlak bir fizik gerçeklik bulabileceğimiz yanılgısı dışlanarakbir kapı kapatılmıştır. Ama bilinçdışının keşfi bu sevilen yanılgıların yitimini, önümüzde tahmin edilemiyecek kadar çok yönlü ve sınırları içinde tutulamayacak yepyeni bir gerçeklik alanını açarak gidermektedir. Bunda objektif araştırma ve kişisel etik serüven garip bir şekilde birleşmektedir. Bu  gerçeğin tanınması olasılıkla yepyeni türden bir “bilim” ortaya çıkmasına yol açacaktır. Çünkü o zaman duygu, moral değerlendirme işlemi artık dışarıda bırakılamayacaktır. Ama bu yeni alanın yolunun öğretilebilirliği görece azdır; çünkü bundaki birçok unsur biriciktir. İnsandan insana dille tam anlatılamaz. Burada da öbür insanların tam olarak anlaşılabileceği, onlara doğru olanın anlatılabileceği yanılgısına kapı kapatılmakta ama aynı zamanda onunla kıyaslanabilir bambaşka geniş bir alan, yani birçok tekil insanı etkileyen birleştirici işlevi açılmaktadır. Bugün egemen olan entellektüel gevezeliklerin yerini böylece psikenin gerçekliğinde olup biten anlamlı olgular alacaktır.

Jung-İnsan ve Sembolleri Kitabından özetleyen Sibel Atasoy