Doğru Sandığımız Şeylerin Mantıkla Kurduğu Tehlikeli Oyun

Günlük hayatta çoğu tartışma, gizlice bir matematiksel mantık problemi gibi davranır: “Eğer beni seviyorsan mesaj atarsın; mesaj atmadın; demek ki sevmiyorsun.” Ne kadar temiz, ne kadar keskin, ne kadar da yanlış olabilecek kadar insanî! Matematiksel mantık bize önermelerle düşünmeyi öğretir: doğru ya da yanlış değeri alabilen cümleler, bağlaçlar, çıkarımlar, koşullu ifadeler… Fakat hayat, tahtaya yazılmış bir doğruluk tablosu değildir. İnsan ilişkileri, eksik verilerle çalışan, duygularla parazitlenen ve çoğu zaman kendi korkularını kanıt diye sunan bir bilinç laboratuvarıdır.

Önerme doğrudur, peki ya dünya?

Bir önerme mantık açısından kusursuz kurulabilir. “Bütün insanlar ölümlüdür. Sokrates insandır. Öyleyse Sokrates ölümlüdür.” Bu, klasik aklın tertemiz zaferidir. Ama gündelik hayatın önermeleri genellikle şöyle başlar: “Herkes zaten böyle yapar”, “Beni aramıyorsa kesin umursamıyordur”, “Başarılı insanlar asla dinlenmez.” Burada sorun mantığın biçiminde değil, öncüllerin karanlıkta seçilmesindedir. Akıl yürütme doğru olabilir; fakat başlangıç noktası zehirliyse sonuç da zarif bir zehir olur.

Felsefi argümantasyon bize yalnızca sonuçlara bakmayı değil, sonuca giden yolu sorgulamayı öğretir. Bir iddia hangi varsayımlara dayanıyor? Hangi kelimeler belirsiz? Hangi duygusal ihtiyaç, kendini “mantıklı sonuç” kılığına sokmuş? İnsan, çoğu zaman hakikati aramaz; kendi içindeki mahkemede beraat etmeye çalışır. Mantık ise o mahkemede ya hâkim olur ya da avukat. Tehlike, onun avukatlığa indirgenmesidir.

Doğruluk tabloları ve kalbin sisli coğrafyası

Matematiksel mantıkta “ve”, “veya”, “ise” gibi bağlaçlar belirli kurallara sahiptir. “P ise Q” ifadesi, P doğruyken Q yanlışsa yanlıştır. Ne güzel! Ama “Eğer beni takdir ediyorsan eleştirmezsin” cümlesindeki koşul, mantığın değil, kırılgan bir egonun ürünüdür. Burada P ve Q, laboratuvar şişelerinde durmaz; geçmiş travmalar, onay ihtiyacı, kıyaslanma korkusu ve güç oyunlarıyla karışır. Jungiyen bir gözle bakarsak, gölge tarafımız çoğu kez önermelerin arasına saklanır. “Ben sadece gerçekçiyim” diyen biri, belki de umutsuzluğunu nesnellik diye pazarlıyordur.

Gündelik yanılsamaların en yaygınlarından biri, geçerli çıkarımı doğru sonuçla karıştırmaktır. Bir argüman biçimsel olarak geçerli olabilir; yani öncüller doğruysa sonuç kaçınılmazdır. Fakat öncüller yanlışsa? “Beni eleştiren herkes düşmanımdır. Ayşe beni eleştirdi. O halde Ayşe düşmanımdır.” Yapı düzgün, ruh hasta. İşte modern insanın trajedisi burada başlar: Kendi korkularına mantık giydirir ve aynada filozof gördüğünü sanır.

Akıl, kılıçtır; ama nereye salladığın önemlidir

Mantık bir savaşçının kılıcı gibidir. Keskinliği, onu haklı yapmaz; yalnızca etkili yapar. Bir tartışmada “mantıksal” görünmek, gerçekten bilge olmak anlamına gelmez. Bilgelik, argümanın sağlamlığını olduğu kadar bağlamını da tartar. “Bu doğru mu?” sorusunun yanına “Neye göre?”, “Hangi düzeyde?”, “Kime ne yaptırıyor?” sorularını koyar. Çünkü bazı doğrular, eksik söylendiğinde yalana hizmet eder. “İnsanlar çıkarcıdır” cümlesi belirli durumlarda doğru olabilir; ama onu evrensel bir yasa gibi kullanırsanız, sevgiye açılan bütün kapıları kendiniz kilitlersiniz.

Teknoloji çağında bu yanılsama daha da büyür. Algoritmalar, veriler ve istatistikler bize sanki çıplak hakikati sunuyormuş gibi görünür. Oysa veri de bir önermeler ormanıdır: neyin ölçüldüğü, neyin dışarıda bırakıldığı, hangi kategorilerin seçildiği önemlidir. “Veriler böyle söylüyor” cümlesi, bazen modern dünyanın “Tanrı böyle buyurdu” cümlesidir. Sorgulanmazsa inanca dönüşür.

Sonuçta matematiksel mantık bize düşünmenin iskeletini verir; felsefi argümantasyon ise o iskelete vicdan, bağlam ve derinlik kazandırır. Günlük hayatta yapmamız gereken, mantığı terk etmek değil; onu putlaştırmamaktır. Her “öyleyse” kelimesinden önce durup sormalıyız: Bu sonuca gerçekten hakikatten mi geldim, yoksa korkum bana gizli bir yol mu çizdi?

Belki de en olgun akıl yürütme şudur: “Düşünüyorum, öyleyse haklıyım” değil; “Düşünüyorum, öyleyse yanılabileceğimi de hesaba katmalıyım.” İşte burada mantık, egonun zırhı olmaktan çıkar; bilincin kılıcı olur.

Aklın Kendi Gölgesine Basamaması: Gödel, Bilinç ve Büyük Eksiklik

İnsan aklı kendini anlamaya kalktığında tuhaf bir sahne kurulur: Sahnenin ortasında hem oyuncu, hem yönetmen, hem seyirci, hem de bilet kontrolcüsü olmaya çalışan biri vardır. Her şeyi denetlemek ister; fakat denetleyen gözün kendisi de sahnenin parçasıdır. İşte Gödel’in Eksiklik Teoremi, matematiğin soğuk mermer salonlarından çıkıp insan bilincinin loş koridorlarına girdiğinde bize bunu fısıldar: Yeterince güçlü bir sistem, kendi doğruluğunu kendi içinden tümüyle kanıtlayamaz.

Gödel’in teoremi teknik olarak aritmetiği kapsayacak kadar güçlü, tutarlı biçimsel sistemler hakkında konuşur. Böyle bir sistemde doğru olan ama sistemin kurallarıyla kanıtlanamayan önermeler bulunur. Daha sarsıcı olanı şudur: Sistem kendi tutarlılığını da, eğer gerçekten tutarlıysa, kendi içinden kanıtlayamaz. Bu, matematiğin iflası değil; tam tersine, matematiğin kibirden arınmış zaferidir. Çünkü mantık, kendi sınırını işaret ederek bir tür bilgelik gösterir.

Peki insan aklı bundan muaf mıdır? Beynimiz, kendisi hakkında eksiksiz bir rapor yazabilecek bir bürokrasi midir? Sabah uyanıp neden o kişiyi özlediğimizi, neden aynı hatayı üçüncü kez yaptığımızı, neden haklı çıkmayı hakikati bulmaya tercih ettiğimizi gerçekten bilir miyiz? Jung’un gölge dediği şey burada kapıyı tıklatır. Bilinç, kendini krallık sanır; bilinçdışı ise bodrumda kendi imparatorluğunu kurmuştur. Aklın trajedisi, bilmediğini bilmemesinden değil; bazen bildiğini sandığı şeyin yalnızca ruhsal bir dekor olmasından doğar.

Gödelci bakış, insanı küçültmez; onu daha ilginç hale getirir. Eğer zihnimiz kendini tamamen açıklayabilen kapalı bir makine olsaydı, özgürlük hissimiz muhtemelen bir kullanıcı arayüzü animasyonundan ibaret kalırdı. Oysa kendimizi anlamaya çalıştıkça yeni katmanlar açılır. Bir düşünceyi gözlemleriz, sonra o gözlemi gözlemleriz, sonra gözlemleyeni sorgularız. Aynalarla dolu bir odada yürür gibi: Her adımda daha fazla görüntü elde ederiz, ama çıkış kapısının kendisi görüntülerden biri olmayabilir.

Burada dikkatli olmak gerekir. Gödel’in teoremini basitçe ruh, Tanrı ya da mistik sezgi için hazır bir kanıt gibi kullanmak entelektüel korsanlıktır. Teorem, biçimsel sistemler hakkında kesin bir matematiksel sonuçtur; insan zihnine uygulanması ise bir benzetme, güçlü ama disiplin isteyen bir metafordur. Yine de metaforun keskinliği az değildir. Çünkü akıl da kurallar, dil, varsayımlar ve sembollerle çalışır. Kendimizi açıklarken kullandığımız her cümle, açıklanmaya çalışılan varlığın içinden çıkar. Balık, okyanus hakkında tez yazabilir; ama ıslaklığın dışına çıkmadan.

Modern teknoloji bu trajediyi daha görünür kılıyor. Yapay zekâ sistemleri, devasa veri kümeleri üzerinde çalışıyor; fakat kendi kararlarının tüm anlamını her zaman şeffaf biçimde açıklayamıyor. İnsan da farklı değil: Gerekçeler üretiriz, sonra bu gerekçelere inanırız. Çoğu zaman kararlarımızın avukatı oluruz, hakimi değil. Bilinç, mahkeme salonunda sonradan konuşan parlak bir savunmacıdır; karar ise çoktan verilmiştir.

Bu durum umutsuzluk mu doğurmalı? Hayır. Eksiklik, felaket değil, çağrıdır. Bir sistem kendi kendine yetmediğinde dışarıya, ötekine, diyaloğa, deneyime, sanata ve suskunluğa ihtiyaç duyar. İnsan aklı kendi içinden kapanarak tamamlanamaz; başka zihinlerle çarpışarak, acıyla yoğrularak, hatasını görerek genişler. Bilgelik belki de tam burada başlar: Tam açıklama iddiasından vazgeçip daha derin bir dürüstlüğe geçmekte.

Gödel bize şunu öğretir: Her güçlü düşünce sistemi, kendi içinde bir çatlak taşır. Ama çatlak, yalnızca yıkımın işareti değildir; ışığın içeri girdiği yerdir. İnsan aklının kendini tamamen anlayamaması trajiktir, evet. Fakat bu trajedi aynı zamanda şiirin, felsefenin, aşkın ve arayışın kaynağıdır. Eğer kendimizi bitmiş bir denklem gibi çözebilseydik, yaşam bir cevap anahtarına dönüşürdü. Oysa biz, kanıtlanamayan ama inkâr da edilemeyen bir önermeyiz: Eksik, tutkulu, tutarsızlıktan korkan ama hakikate açılan canlı bir paradoks.

Sınır Belirlemek ve Bilinmeyen

Acele karar vermeyin. Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl, insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz. #CengTzu

#urbanshaman eğitimi almış olanlar bu konuyu anımsayacaklardır. Her karar ve her seçim sınır belirleme harekatıdır ve varlık alemlerinde bulunabilmek bu eylemi gerektirir.

Mesele bunun bilincinde olmak ve sınır belirlenirken ortaya çıkan stresi -ki hastalık dediğimiz şeylerin kökeni strestir- muhtelif yöntemlerle ve PERİYODİK olarak salmayı başarabilmek stres-gevşeme döngüsünün bir yerde kırılmasına imkan vermemek için uyanık olmaktir. Uyanık kalalım birbirimizi sevgiyle dürtükleyelim çünkü hep bi yerlerde şekerleme yaptığımız olur. Yoldaşlık, bu gözetim işinde sevgiyle bizleri uyandırır. #aloha #anıdefterim 2016

**

Sıçrama taşları, göz görgüsü!

Sonsuza kadar durmadan akacak olan o nehri geçmek için sıçrama taşlarına ihtiyacımız var. O taşlar ki, iridirler ve suyun akışına heybetle direnirler. Onlar öylesine güçlü olmasaydı güvenle basamazdık üzerlerine.

Taşlara basa basa, taşlara bağımlılığı atlarız aslında.

Ey insan! Sen olarak kalmaya devam ettiğin sürece her ihtiyaç duyduğunda ayağının önünde bir taş bulacaksın. Kendi gelendir onlar.

Akan su kendi engelini sürükleyerek kendi getirir.

Akan suya dikersen gözünü; çeker seni, akıp gitmek yokluğa karışmak istersin.

Taşa dikersen gözünü; durup soluklanmak, hesap çıkarmak istersin. Bir kurtarıcı gibi heybetle dikilir ayağının dibinde. Ne kadar şanslı olduğuna inanmak istemezsin, sevinçle alkışlarsın kendini.

Bu taşlar bazen de acı verir, kabus olur; eğer kıyıda değilsen ve hızla akan nehrin içinde kontrolsüzce sürükleniyorsan. Bir sırtına çarpar, bir böğrüne! Ne zaman nerede rastlayacağını bilemediğin için sakınamazsın da onlardan. Birinin ağrısı geçmeden diğeri gelir.

Taşların hikmeti kıyıya çıkıldığında anlaşılır.

Nehri enine katetmeden boyuna ahkam kesilmez. Önce, bir kıyıya tırmanırsın güç bela. Oynaşırsın bir süre. Pek büyük şey başarmış olmanın keyfini çıkarırsın. O kıyının girdisini çıktısını öğrenirsin.

Sonra sıkılınca döner nehre bakarsın.

Evvelce kaburgalarını deşmiş olan taşlar bir başka görünür şimdi gözüne.

Birinden diğerine sıçrayarak alt etmek istersin nehri. Onu yenmek karşı kıyıya geçmek gibi görünür sana.

Bazı taşlar çok uzun süre kalmıştır yerinde, yosun tutmuştur ve kaygandır.

Çok kereler yuvarlanırsın çıktığın o nehre.

Yürümeyi öğrenen bir bebek gibi yılmadan, usanmadan çıkar çıkar, tekrar yuvarlanırsın.

Derken ayağını usturuplu basmayı öğrenirsin. Sana bir anda oldu gibi gelir. Sihirli bir deynek dokunmuş gibi olur omuz başına.

Oysa sihirli deyneğin hikmeti; taşların kayganlığında ve senin kıyıya çıkma azmindedir.

Geçtin mi bir kere karşı kıyıya, bayram edersin.

Fakat her şeyden bıkılır, gözümün bebeği, gönlümün çiçeği… Ah her şeyden bıkılır!

Bu kez dönüp yeniden kıyıda durursun. Karşı kıyı bildik, bu kıyı bildik, taşlar çok bildik, nehrin suyu bildik!

Bilmedik bi şey ister gönlün. #birkadınıöldürmek

**

Bilinmeyenden aşırılan parçalara isim verilip tanımlamalar yapılarak bilinenler dünyasına dahil edilir ve bunların hepsi doğrudur, birbirleriyle çelişkili görünseler dahi! (bütünselliğe dahildirler, doğru ancak eksiktirler). Bilinç dünyası böyle oluşuyor (oyunlar). Bunda hiç bi yanlışlık göremiyorum. Diğer taraftan eğer birileri -özellikle eril düşünce- bu isim konarak tarif edilerek varlık alemine ithal edilmiş parçalar sayesinde bilinmeyenin alanını küçülttüklerini sanıyorlarsa şimdilik buna katılmıyorum. Bilinmeyen her zaman boyutsuz ve tanımsız üstelik her bir bilinenle daha da büyümüş olacaktır ki bu onun #yokluğun ve bizim#varlığın mucizevi sistematiğidir. #anıdefterim 2012 -Aloha

 

️Resmin kaynağını bilmediğim için yazamadım fakat çok derin anlamları olduğunu hissettim. Sizce sanatçı ne demek istiyor?

 

 

 

 

Beat Zen, Kurumlaşmış Zen ve Zen-devam

Önceki bölüm için tıklayınız

Suçluluk duygusu ve kaygı, oyunun gizliliğini devam ettirir.
Bir zen deyişi şöyle söyler: Satoriye (aydınlanma) ulaştığın o an, yapabileceğin tek şey iyi bir kahkaha atmaktır. Uyanış konuşmasından tıklayınız.

Doğayı nasıl algılayacağımızı bilsek, Tanrıyla doğa arasındaki çatlak anında yok olacaktı. Çünkü diye devam eder Watts; Onları ayrı şeylermiş gibi gösteren tözlerindeki farktan değil, yalnızca kafamızdaki yarıktan kaynaklanıyor.

Dalınç(kuan)/meditasyon, “sürekli şimdi”de ne olup bitiyorsa hepsini yoğun bilinçle izleyebilmektir. Dalınç, bir amaçla/bir şeyler elde etmek için yapıldığı zaman meditasyon olmaktan çıkar.

Her şey basitçe gösteriyor ki; sonuç odaklı edimlerimiz,doğal olanla halihazırda olan büyülü dansımızı çökertici etkendir. Numerolojide bu durum 4 sayısının dersine denk düşmekte, bunu hatırlayıp gözlem yapmak konuyu daha iyi anlamayı sağlayabilir. (Benim notum)

Cinsellik, insan yaşamının ayrı bir bölüğü değildir. Cinsellik insan yaşamının gerekli kıldığı her türlü ilişki üzerine ışığını saçar. İnsanın doğayla olan ilişkilerinde özel bir tutum ya da düzeydir. Cinselliğin verdiği tat zaten yaşamın içinde var olup da genellikle bastırdığımız “yaşamın tadıyla” içtenlikli bir ilişki kurmaktan başka bir şey değildir. Bu tat, bizim genellikle gerçekleştiremediğimiz “dünyayla özdeşliğimizden kaynaklanmaktadır.

Beyaz bulutlarla kızıl ağaçlıklar arasında
Büyük sükunun türküsünü çağırarak bir ağızdan,
Yaşayalım birlikte.
Çin şiiri

*

O sonsuz kaynak; hani olmadığınız rolünü oynadığınız, sıradan günlük bilinç denilen deneyimin içinde. Saklambaç oyunu :) Alan Watts!ın sesinden dinlemek için tıklayınız.

*

Evrenden farklı olduğun hipotezinde bulunduğun an, ondan üstün olmak istersin!
Ben ve diğerleri, ön ve arka gibidir. Bunu anlamadığın sürece sürekli rekabet etmen kaçınılmaz.

Devamını oku “Beat Zen, Kurumlaşmış Zen ve Zen-devam” →

Akıl; Bir Makine mi?

beyinİnsan beyninin kavranışı, modern bilimin doğuşu ve kapitalist toplumun ortaya çıkışından bu yana geçen son 300 yılda önemli ölçüde değişti. Beyinin algılanış tarzı, tarihsel olarak, mevcut dinsel ve felsefi önyargılarla bezenmiştir. Kilise için akıl “Tanrının evi” idi. 18. yüzyılın mekanik materyalizmi, aklı saat mekanizması gibi işleyen bir makine olarak görüyordu. Son zamanlarda ise akıl, olasılıksal olayların olası olmayan bir toplamı olarak tanımlanmıştır. Katolik ideolojinin her şeye egemen olduğu Ortaçağda ruhun bedenin bütün parçalarına sızmış olduğu söylendi; beyin, beden, akıl ya da madde ayrıştırılamazdı. Copernicus, Galileo ve nihayet Newton ve Descartes’ın mekanik materyalist görüşlerle ortaya çıkmasıyla bu bakış açısında bir kayma oldu. Descartes için dünya makine benzeri bir şey ve canlı organizmalar da yalnızca özel tipte saatimsi ya da hidrolik makinelerdi. Bilime egemen olan ve makineyi canlı organizmalar için bir model olarak alan özgün bir dünya görüşünü meşrulaştıran temel metafor işlevi gören de bu Kartezyen makine imgesidir. Beden, parçalara ayrıldığında özsel niteliğini yitiren ayrıştırılamaz bir bütündür. Tam tersine, makinelerse, anlaşılmaları için sökülebilirler ve sonra tekrar bir araya getirilebilirler. Her parça ayrı ve çözümlenebilir bir işlevi yerine getirir, ve bütün, birbiri üzerine etkisi olan ayrı parçaların işleyişiyle tanımlanabilen düzenli bir tarzda işler.
Devamını oku “Akıl; Bir Makine mi?” →