Parlak Bir Fikir Neden Bize Daha Doğru Gelir?

Bir fikrin doğru olmasıyla güzel görünmesi arasında mantıksal bir zorunluluk yoktur. Yine de insan zihni, iyi tasarlanmış bir sunumu, pürüzsüz bir cümleyi, zarif bir grafiği ya da etkileyici bir metaforu çoğu zaman doğruluğun işareti gibi okur. Şık bir slaytta sunulan zayıf bir öneri, dağınık notlar arasında duran güçlü bir kanıttan daha ikna edici görünebilir. Bu yalnızca modern çağın görsel bombardımanına özgü bir zaaf değildir; zihnin belirsizlikle baş etme biçiminin eski ve derin bir sonucudur.

Güzellik, zihnin kısa yolu

Zihin her iddiayı sıfırdan incelemek için ne zamana ne de enerjiye sahiptir. Bu nedenle kestirme yollara, yani bilişsel sezgilere başvurur. Bir bilgi kolay okunuyorsa, akıcı anlatılıyorsa veya tanıdık bir biçimde sunuluyorsa onu işlemek daha az zihinsel çaba gerektirir. Bu rahatlık hissi, farkında olmadan “Bu doğru olmalı” yargısına dönüşebilir. Psikolojide buna işlemleme akıcılığı denir: Kolay kavranan şey, çoğu kez daha güvenilir, daha tanıdık ve daha doğru hissedilir.

Buradaki kritik sözcük “hissedilir”dir. Doğruluk duygusu ile doğruluğun kendisi aynı şey değildir. Bir denklemin simetrik oluşu, bir kuramın sade açıklaması ya da bir siyasi sloganın ritmik yapısı elbette değer taşıyabilir. Fakat estetik haz, kanıtın yerine geçemez. “Doğaya uygun geliyor” cümlesi, bir argümanın test edildiği anlamına gelmez; çoğu zaman yalnızca zihnimizde hoş bir düzen kurduğu anlamına gelir.

Estetik neden ikna eder?

Çünkü güzellik, düzen vaadi taşır. İyi bir anlatı karmaşık olayları neden-sonuç zincirine yerleştirir; iyi bir tasarım dağınık veriyi okunabilir hale getirir. İnsan, rastlantıdan çok örüntüyü sever. Örüntü ise kontrol hissi verir. Bu yüzden dünyayı tek bir anahtarla açıklama iddiasındaki fikirler, çoğu zaman gerçekliğin karmaşıklığından daha çekici görünür. Ne var ki gerçeklik, etkileyici bir poster kadar simetrik davranmak zorunda değildir.

Bilimde bile estetik sezgiler çalışır. Araştırmacılar sade, tutarlı ve zarif kuramları tercih etme eğilimindedir. Bu eğilim bütünüyle irrasyonel değildir; basit modeller bazen daha güçlü öngörüler üretir. Ancak bilimsel tarihin önemli derslerinden biri şudur: Evrenin zarafet anlayışı, insanınkine borçlu değildir. Bir teori güzel olduğu için değil, gözlemlerle sınandığı ve alternatiflerinden daha iyi açıkladığı için kabul edilmelidir. Güzellik, araştırma için iyi bir pusula olabilir; mahkeme kararı değil.

Güzel yalanlara karşı küçük savunmalar

Bir iddia özellikle kusursuz, duygusal veya estetik açıdan tatmin edici geldiğinde kısa bir zihinsel fren faydalıdır: “Bunu güzel bulduğum için mi, yoksa kanıtı güçlü olduğu için mi benimsiyorum?” Ardından kaynağa, karşı örneklere, ölçüm yöntemine ve iddianın yanlışlanabilir olup olmadığına bakmak gerekir. İyi fikirler sorulara dayanır; kötü fikirler ise çoğu zaman yalnızca etkileyici bir ambalaja dayanır.

Estetiği düşman ilan etmek de yanlış olur. Güzel anlatım, gerçeğin anlaşılmasını kolaylaştırabilir; iyi görselleştirme verideki gizli örüntüleri görünür kılabilir. Sorun, estetiğin hakikatin hizmetkârı olmaktan çıkıp onun kılığına girmesidir. En olgun tavır, bir fikrin güzelliğinden zevk almak ama hükmü kanıta bırakmaktır. Çünkü bazen en doğru düşünce ilk bakışta zarif değil, sadece inatla test edilmiş olabilir.

Doğru Sandığımız Şeylerin Mantıkla Kurduğu Tehlikeli Oyun

Günlük hayatta çoğu tartışma, gizlice bir matematiksel mantık problemi gibi davranır: “Eğer beni seviyorsan mesaj atarsın; mesaj atmadın; demek ki sevmiyorsun.” Ne kadar temiz, ne kadar keskin, ne kadar da yanlış olabilecek kadar insanî! Matematiksel mantık bize önermelerle düşünmeyi öğretir: doğru ya da yanlış değeri alabilen cümleler, bağlaçlar, çıkarımlar, koşullu ifadeler… Fakat hayat, tahtaya yazılmış bir doğruluk tablosu değildir. İnsan ilişkileri, eksik verilerle çalışan, duygularla parazitlenen ve çoğu zaman kendi korkularını kanıt diye sunan bir bilinç laboratuvarıdır.

Önerme doğrudur, peki ya dünya?

Bir önerme mantık açısından kusursuz kurulabilir. “Bütün insanlar ölümlüdür. Sokrates insandır. Öyleyse Sokrates ölümlüdür.” Bu, klasik aklın tertemiz zaferidir. Ama gündelik hayatın önermeleri genellikle şöyle başlar: “Herkes zaten böyle yapar”, “Beni aramıyorsa kesin umursamıyordur”, “Başarılı insanlar asla dinlenmez.” Burada sorun mantığın biçiminde değil, öncüllerin karanlıkta seçilmesindedir. Akıl yürütme doğru olabilir; fakat başlangıç noktası zehirliyse sonuç da zarif bir zehir olur.

Felsefi argümantasyon bize yalnızca sonuçlara bakmayı değil, sonuca giden yolu sorgulamayı öğretir. Bir iddia hangi varsayımlara dayanıyor? Hangi kelimeler belirsiz? Hangi duygusal ihtiyaç, kendini “mantıklı sonuç” kılığına sokmuş? İnsan, çoğu zaman hakikati aramaz; kendi içindeki mahkemede beraat etmeye çalışır. Mantık ise o mahkemede ya hâkim olur ya da avukat. Tehlike, onun avukatlığa indirgenmesidir.

Doğruluk tabloları ve kalbin sisli coğrafyası

Matematiksel mantıkta “ve”, “veya”, “ise” gibi bağlaçlar belirli kurallara sahiptir. “P ise Q” ifadesi, P doğruyken Q yanlışsa yanlıştır. Ne güzel! Ama “Eğer beni takdir ediyorsan eleştirmezsin” cümlesindeki koşul, mantığın değil, kırılgan bir egonun ürünüdür. Burada P ve Q, laboratuvar şişelerinde durmaz; geçmiş travmalar, onay ihtiyacı, kıyaslanma korkusu ve güç oyunlarıyla karışır. Jungiyen bir gözle bakarsak, gölge tarafımız çoğu kez önermelerin arasına saklanır. “Ben sadece gerçekçiyim” diyen biri, belki de umutsuzluğunu nesnellik diye pazarlıyordur.

Gündelik yanılsamaların en yaygınlarından biri, geçerli çıkarımı doğru sonuçla karıştırmaktır. Bir argüman biçimsel olarak geçerli olabilir; yani öncüller doğruysa sonuç kaçınılmazdır. Fakat öncüller yanlışsa? “Beni eleştiren herkes düşmanımdır. Ayşe beni eleştirdi. O halde Ayşe düşmanımdır.” Yapı düzgün, ruh hasta. İşte modern insanın trajedisi burada başlar: Kendi korkularına mantık giydirir ve aynada filozof gördüğünü sanır.

Akıl, kılıçtır; ama nereye salladığın önemlidir

Mantık bir savaşçının kılıcı gibidir. Keskinliği, onu haklı yapmaz; yalnızca etkili yapar. Bir tartışmada “mantıksal” görünmek, gerçekten bilge olmak anlamına gelmez. Bilgelik, argümanın sağlamlığını olduğu kadar bağlamını da tartar. “Bu doğru mu?” sorusunun yanına “Neye göre?”, “Hangi düzeyde?”, “Kime ne yaptırıyor?” sorularını koyar. Çünkü bazı doğrular, eksik söylendiğinde yalana hizmet eder. “İnsanlar çıkarcıdır” cümlesi belirli durumlarda doğru olabilir; ama onu evrensel bir yasa gibi kullanırsanız, sevgiye açılan bütün kapıları kendiniz kilitlersiniz.

Teknoloji çağında bu yanılsama daha da büyür. Algoritmalar, veriler ve istatistikler bize sanki çıplak hakikati sunuyormuş gibi görünür. Oysa veri de bir önermeler ormanıdır: neyin ölçüldüğü, neyin dışarıda bırakıldığı, hangi kategorilerin seçildiği önemlidir. “Veriler böyle söylüyor” cümlesi, bazen modern dünyanın “Tanrı böyle buyurdu” cümlesidir. Sorgulanmazsa inanca dönüşür.

Sonuçta matematiksel mantık bize düşünmenin iskeletini verir; felsefi argümantasyon ise o iskelete vicdan, bağlam ve derinlik kazandırır. Günlük hayatta yapmamız gereken, mantığı terk etmek değil; onu putlaştırmamaktır. Her “öyleyse” kelimesinden önce durup sormalıyız: Bu sonuca gerçekten hakikatten mi geldim, yoksa korkum bana gizli bir yol mu çizdi?

Belki de en olgun akıl yürütme şudur: “Düşünüyorum, öyleyse haklıyım” değil; “Düşünüyorum, öyleyse yanılabileceğimi de hesaba katmalıyım.” İşte burada mantık, egonun zırhı olmaktan çıkar; bilincin kılıcı olur.

Sizler neleri yetkilendiriyorsunuz?

Şu haberin düşündürdükleri üzerine bir güzelleme:)
GATA profesörü kabul etti: “Şizofreni cin çarpmasıdır.”

Cinse bile o senin içinde, kendi üretimin ve yaratımın olunca ne fark ediyor ki! Hangi ismi verirsen ver, ordu malı yer değiştiriyor denir buna hak ağzıyla 🙂
İtirazlar bu söylemin realiteyle uyuşmadığına dair oluyor. Peki onun adına cin yerine bilmem ne nevrozu dendiğinde bu inanç realiteyle uyuşmuş mu olacak? ve Hangi realite?

Vereceğiniz hiç bir ismin üzerine atlamayacağım, bana ne isimlerden. Ben her insanın kendi realitesi olduğunu ve bunu da bizatihi kendi iç rüyasıyla görünür kıldığını biliyorum ki buna öznel gerçeklik diyoruz.
Ünlü Afrika şamanı Mutwa’nın anılarında, sağaltma işlemini gerçekleştirirken hastanın tespiti/inancı yönünde işlem yaptıklarını, örneğin, hastası kendisine musallat olan bi varlık gördüğünü söylüyorsa, onu çadırdan kovana kadar, sopayla, davulla, tokmakla, sözcükle o şeyi ne kadar gerekirse o kadar zaman kovaladığını ve sonunda hasta “tamam şimdi çıktı gitti” diye ikna olduğunda bile işlemi bitirmeyip, çadırın dışında gözden kaybolana dek o şeyi pataklayarak kovaladığını söylemişti. Mutwa, o şeyi görmüyordu, inanmıyordu da ama hastasının inancı o şeyi (cin vs herhangi bir musallatı) hasta için gerçek kılmaktaydı, bunun bilincindeydi.
Gezgin şamanın yolunda da önemli olan pratik sonuçlar almaktır, yöntemleri tartışmak, daha doğru olanı bulmak için kavgaya girişmek vakit kaybı olurdu, hem ne gerek var! Savaşçı/barışçı şaman için önemli olan pono dur yani “doğruluğun ölçüsü etkinliğidir. ” Ya da savaşçı gerekeni yapar.”
Jung da hastalarını tedavi ederken onların inançlarına hiç dokunmadığını, sarsmadığını çünkü yerine koyacak daha iyi bi şeyi olmadığını söylerken muhtemelen dünyanın her yerindeki şaman topluluklarını gözlemlediği o önemli deneyimlerinden yararlanıyordu.

Realite denilen ki biz ona yaratımdan gelen anlamında “nesnel gerçeklik” diyoruz; dünyadaki gelmiş geçmiş tüm insanların (zaten tek zaman şimdi, yani şu an itibariyle) ortak inançlarıyla (buna da paulele diyoruz) oluşmaktadır ve şu an itibariyle nesnel gerçeklik oluşturmakta insanların baz aldığı yöntem/güç; bilimdir. Bunu da yıllardır anlatmaktan usanmadım galiba, hadi bi kez daha söylemiş olayım.

Komik olan ise, daha önce nesnel gerçekliği oluşturmakta baz alınan, animistik ve spiritüel gücün bu yetkiyi elinden kaptırmasıyla ilgili büyük bir hırçınlığa kapılmış oluşudur . Daha da komiği, BİLİM bir yöntemken güç eline geçince o da kendini mutlak ilan ederek, selefinin seviyesine düşmüş oldu! Böylece nerdeyse frekansları aynı seviyeye geldiği için de kıyasıya savaşıyorlar.

Gezgin Şamanın yolunda altıncı prensip MANA; “Bütün güç içerden gelir” der. Yani yetkilendirme içeridendir! Şimdi düşünün bakalım sizler neleri yetkilendiriyorsunuz?