İnsan beyninin kavranışı, modern bilimin doğuşu ve kapitalist toplumun ortaya çıkışından bu yana geçen son 300 yılda önemli ölçüde değişti. Beyinin algılanış tarzı, tarihsel olarak, mevcut dinsel ve felsefi önyargılarla bezenmiştir. Kilise için akıl “Tanrının evi” idi. 18. yüzyılın mekanik materyalizmi, aklı saat mekanizması gibi işleyen bir makine olarak görüyordu. Son zamanlarda ise akıl, olasılıksal olayların olası olmayan bir toplamı olarak tanımlanmıştır. Katolik ideolojinin her şeye egemen olduğu Ortaçağda ruhun bedenin bütün parçalarına sızmış olduğu söylendi; beyin, beden, akıl ya da madde ayrıştırılamazdı. Copernicus, Galileo ve nihayet Newton ve Descartes’ın mekanik materyalist görüşlerle ortaya çıkmasıyla bu bakış açısında bir kayma oldu. Descartes için dünya makine benzeri bir şey ve canlı organizmalar da yalnızca özel tipte saatimsi ya da hidrolik makinelerdi. Bilime egemen olan ve makineyi canlı organizmalar için bir model olarak alan özgün bir dünya görüşünü meşrulaştıran temel metafor işlevi gören de bu Kartezyen makine imgesidir. Beden, parçalara ayrıldığında özsel niteliğini yitiren ayrıştırılamaz bir bütündür. Tam tersine, makinelerse, anlaşılmaları için sökülebilirler ve sonra tekrar bir araya getirilebilirler. Her parça ayrı ve çözümlenebilir bir işlevi yerine getirir, ve bütün, birbiri üzerine etkisi olan ayrı parçaların işleyişiyle tanımlanabilen düzenli bir tarzda işler.
Devamını oku “Akıl; Bir Makine mi?”
Etiket: akıl
Tap ve İste
Küçük bir çocuğun denize düştüğünü görünce hemen atlayıp onu kurtarmaya çalışırsınız. Bu davranışınız erdemli bir davranıştır. Yüzme bilmiyorsanız siz de boğulabilirsiniz. Üstünüzdeki yeni elbise sırılsıklam olur. İçi para dolu cüzdanınız denizin dibine düşebilir. Hiç değilse üşütüp hastalanabilirsiniz. Şu halde erdeme uygun olan bu davranışınız akla aykırıdır. Öyleyse akıl karşısında erdemin durumu nedir? Bu sorumuzun karşılığını Baruch Spinoza’dan (1632-1677) alıyoruz. Descartes’in olduğu yıl Spinoza ön sekiz yaşındaydı. Otuz bir yaşında ilk denemesini yayımlayacak, Descartes düşüncesini açıklayacaktır. Descartes’in analitik geometri yöntemini gereği gibi uygulayarak, o kocaman Etika’sını geliştirebilmek için önünde daha ön dört yıl vardır. Oysa kırk beş yaşında ölecek, Etika’nın basıldığını göremeyecektir. Engizisyondan kaçarak Hollanda’ya sığınan İspanyol Yahudisi soyundan bir göçmen ailesinin oğludur. Haham olmak için yetiştirilmişse de düşünür olmuş, havradan kovulmuştur. Spinoza’ya göre erdem, akla uygun davranmaktır. Öyleyse akla uygunluğun ölçüsü nedir? Bu soruyu karşılayabilmek için Spinoza düşüncesini biraz deşmek gerekir. Spinoza, en geniş anlamıyla özgürlüğü (hürriyet) düşüncede bulmaktadır. Her şeyi anlamak özgür olmaktır. Açık düşünceye kavuşan insanın tutsaklığı (esaret) yök olur. İnsanlar bilmediklerinin tutsağıdırlar, bilgiye erişince özgürleşirler. Şu halde erdemliliğimizin ölçüsü eşyayı anlayışımızdadır, özgür oluşumuzdadır. Töresel bakımdan iyi, zekayı geliştiren şey; kötü, zekayı bulandıran şeydir. Erdem, güçlü olmaktır (erdem karşılığı olan Latince virtus sözcüğünün başlangıçta güç, kuvvet anlamına geldiğini hatırlayınız). Güçlü olmak için de özgür olmak gerekir. Özgür olmak için de akla uygun davranmak gerekir. Spinoza bu düşüncesini tanıtlamak (ispat etmek) için önce tanımlamalarla (tarif) işe girişiyor: İyi deyince, kesin olarak bize yararlı olduğunu bildiğimiz şeyi anlıyorum. Kötü deyince, bir iyiliğin tadını almakta bize engel olacağını bildiğimiz şeyi anlıyorum. Sonra, önermelere (kaziye) başlıyor: İyi ya da kötü üstündeki bilgi, kendisinden haberimiz oldukça bir sevinç ya da acı duygulanımından (affection, tahassus) başka bir şey değildir. Herkes kendi tabiatının kanunlarına göre iyi olduğunu sandığı şeyi zorunlu olarak ister, kötü olduğunu sandığı şeyi zorunlu olarak istemez. Birisi kendisine yararlı olan şeyi aramak, başka bir deyişle kendi varlığını korumak için ne kadar çok çabalarsa ve bunu başarmak için ne kadar gücü varsa, onun o kadar erdemi var demektir. Kendi kendini korumak çabası, erdemin ilk ve biricik temelidir. Kendi kendini koruma çabasından önce gelen erdem tasarlanamaz. Erdemle işlemek; aklın buyurduğu kurallara göre işlemek, yaşamak ve kendi varlığını korumaktan (bu üç şey birdir) başka bir şey değildir ve erdemin bu temeline göre onun kendi yararını araştırması gerekir. Kimse kendi varlığını başka bir şey için korumaya çalışmaz. Akılla yaptığımız bütün çabalar ancakanlamaya savaşır ve insan, aklını kullanması dolayısıyla, ancak onu anlamaya götüren şeyin kendisi için yararlı olduğunu bilir. Bizler ancak bizi anlamaya götüren şeye iyi, ona engel olan şeye de kötü diyebiliriz. Aramızda birleşik bir şey olmadıkça hiçbir şey bizim için iyi ya da kötü olamaz. Bir şey bizim tabiatımıza uygun olması bakımından zorunlu olarak iyidir, bizim tabiatımıza aykırı olması bakımından zorunlu olarak kötüdür. Daha sonra da bu önermelerden su sonuçlara varıyor: Aklın ilkelerine (prensip) gore yaşamaklığımızdan ileri gelen iyilik yapma isteğine dindarlık diyorum. İnsanı, aklın ilkesine göre, dostluk bağıyla başka insanlara bağlanmaya zorlayan isteğe namusluluk diyorum. Aklın ilkelerine göre yaşayan insanların övdükleri kimseye namuslu diyorum. Dostluk bağından kaçınan ve ona aykırı davranan kimseye namussuz diyorum. Böylelikle, söylediklerimden, gerçek erdemle güçsüzlük arasındaki fark, başka bir deyişle gerçek erdemin aklın ilkelerine göre yaşamaktan başka bir şey olmadığı ve güçsüzlüğün de ancak insanın kendi dışında olanlarca yönetilmesine kendini bırakmasından başka bir şey olmadığı kolayca anlaşılır.
Spinoza, aklın ilkelerini de şöyle anlatıyor:
Devamını oku “Tap ve İste”
Bilimin Kesinsizliği
Richard P Feynman
Yurttaş Bilim Adamının Düşünceleri
“Her şeyin Anlamı” kitabındaki “Bilimin Kesinsizliği” konferansından
Richard P. Feynman Kimdir?
1964 A. Einstein Ödülü ve 1965 Nobel Fizik Ödülü sahibi Profesör R Feynman sadece fizik yasalarının bugünkü kavranışına yaptığı katkılarla değil, fiziği fizikçi olmayanlar için de çekici kılma yeteneği ile tanınır.
Bilim adamları arasındaki ilişkiler başlangıçta, çoğu insanların arasında olduğu gibi ihtilaflıydı, örneğin, fiziğin erken günlerinde bu böyleydi. Fakat günümüz fizikçileri arasındaki ilişkiler son derece iyidir. Bir bilimsel argümanı tartışan taraflar arasında gülünecek birçok şey olabilir ve her iki tarafta henüz belirsizlikler bulunabilir. Taraflar yeni deneyler düşünebilir ve sonuç hakkında bahse tutuşma önerileri getirebilirler. Fizikte o kadar çok sayıda birikmiş gözlem vardır ki, daha önce yapılmış gözlemlerle uyum içinde ama daha Önce düşünülmüş tüm fikirlerden farklı olan yeni bir şey ortaya atmak neredeyse imkansız hale gelmiştir.
Bu nedenle eğer birinden veya bir yerden yeni bir şey işitirseniz onu hoş karşılarsınız ve diğer kişinin niçin böyle konuştuğu hakkında tartışmazsınız.
Sözüm gideceği yeri bilir
Hayatınızda bazı şeyleri istediğiniz halde olmadığını mı söylüyorsunuz?
Sözüm sizlere:
Şöyle alacakaranlıkta (akşam ya da sabah fark etmez) açık havaya çıkın (balkona ya da yoksa pencerenizi açıp başınızı uzatın) ve sesli olarak deyin ki:
ŞU (ulaşamadığınız o şey) konuda ben hep ne derim, ne yazarım, ne anlattım?
“Kendiniz” arka arkaya bilgisayar programı gibi onları dökecek ortaya!
Ve hemen ONA neden ulaşamadığınızı, kendi kendinizin yoluna yıllardır nasıl çıktığınızı görerek şaşacaksınız ve belki şapşallığınıza güleceksiniz ya da ağlayacaksınız, fark etmez.
Her şey şu an düzeltilebilir:
Hemen o bilgisayarın döktüğü tüm söylemleri sol elinizle dışarı doğru savurun ve “hepinizi attım, işime yaramıyorsunuz” diye bağırın.
Kolay gelsin canlarım.
Şimdiden deneyenler var:
“dün bütün gece, bizim salonda bir kitaplık- vitrin var, milli kütüphaneyle yarışabilcek kadar da kitabımız vardı. dolapların içinde ıvır-zıvır vs.. sanıyorum toplam 12 büyük torba attım evden. ”kitap atılmaz ” tabusunu da yıktım 🙂 Geri kalanların da yerlerini değiştirdim yeniden düzenledim elma sirkesiyle sildim her şeyi 🙂 aslında basit bir temizlik gibi görünüyor ama o senin önerdiğin hard disc temizliğini müteakiben oldu hem, hem de gerçekten çok büyük bir salıvermeydi. Sonra kendim de aşırı uzun bir banyo yaptım, çok yorgundum hem, hem alacakaranlığı bekledim bir hard disc temizliği daha yaptım ama uyuyabilene aşk olsun.. o kadar enerji hareket etti ki, uyuyamadım da 2 bölüm charmed izledim en sonunda sızmışım 🙂 [:)] Çok sihirli günler bugünler, gerçekten ! 🙂 “diyor Ayşe Işıl Keser
**
Gülmek- çok önemli. Şimdi, kahkaha, biliyorsunuz, diğer bazı şeyler kadar ağır değiliz. Basit. Aslında ben “Gülün” ile başlardım. Bu yıl ihtiyacınız olacak. İsteyeceksiniz. Neden olmasın? Neden olmasın? Biliyor musunuz, bazı delice şeyleri duyduğunuzda, bu kadar tutucu ve dinsel olmayın. Gülün. Hayatınızda veya dünyada bazı delice şeyler olacak – gülün. Bunlar sadece gerçekleşen değişimler. Gerçekten.
Evet, bazen insanlar sonuçta acı çekerler, ama garip, harika bir şekilde, aslında bunu seçmişlerdir. Bu onların deneyimidir, istedikleridir – siz bunu istemeyebilirsiniz- ama seçtikleri gülme yeteneği değildir. Hissetmek. Öyleyse kahkaha. Bu çok önemli (A)
**
TuranE: Caresizin elindeki tek silah gülmektir, bu nedenle cogunlukla gülmek yasaktir. Düsününsene komutan emir veriyor ve siz basliyorsunuz gülmeye….
SibelA.Nasıl yani?
Güclünün karsisinda insan kendini cogu zaman caresiz hisseder. Güclü baski yaparken gücsüzün tek kullanabilecegi silah gülmektir. Almanyada Till Eulenspiegel vardi, Türkiyede Nasrettin Hoca. Hoca fikrasi diye insanlar normalde söyleyemiyecek seyleri söyleyebiliyorlardi. Özgür ifadenin yasak oldugu bir yerde gülmek yukardakiler icin tek silahtir.
SibelA: Anladım. Şu açıdan tuhaf gelmişti ilk ifaden bana; zor durumdayken bile gülebilmek büyük bir gelişmişliğin dışa vurumudur. Çaresiz insanın yapabileceği bişey değil, onlar boyun eğer, aman diler, ağlar, şikayet eder, ezcümle köle olup efendiler yaratırlar. Gülebilmek, kahkaha atabilmek çok yücedir. O yüzden eskiden anlayamazlardı da her köyün her mahallenin bi delisi(!) olurdu. Gülebildikleri için onlar akıllılardan(!) ayrılmışlardı
**
Zaman, bizi baskılıyor. Eski sayfaları kapatıyorum hatta mail adresimi bile kapatıp yenisini alasım var sevgili frekanslarım. Ne geliyosa içimizden doğrudur, hele şu zamanda akıntıyla yüzmek lazım, allah tersine yüzmeye çalışanlara yardım etsin (akıl fikir ve seçim yapma iktidarı versin).
Akıl ve tartı
Akıl bana bir tartı mekanizması gibi gelir. Şüphesiz standart insanlar da akıl kullanır ancak duygularla karıştığından ortalık sisli bir hava gibi görünmekte, oysa duygu üzerinden bakan biri bulutlar üzerinden seyir etmekte olan bir uçak gibidir diyebiliriz.
Duygu üzerinden bakmak, duygusuzluk tanımı ile eşdeğer değil. Aksine bu tür “akıl güdümünde” insanlar son derece duyarlı varlıklar olabilirler de. (Bu başka bir günün iç dökme konusu olsun)
Duygular bastırılarak dizginlenemez. Bunun örneğine bir kez dahi şahit olmadım. Bastırılan duygu kısa bir zaman sonra yeniden ve bazen bambaşka konuda ortaya çıkar. Onu da bastırırsanız, başka şekilde çıkar. Bastırmaya devam ederseniz vücuduz buna itiraz eder ve hastalanırsınız.
Ya da biriken enerji ani patlamalara neden olur; büyük addedilen suçlar böyle ortaya çıkıyor. Hem neden bastırmalıyız ki onu? Gurdjieff’in at araba örneğinde (Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=434 ), arabanın ve dolayısı ile içindeki yolcunun (ruh olduğu varsayılır) hareket edebilmesi atlara yani duygulara bağlıdır. HATA’dan aşırı korkarak yetiştirildiğimiz bir gerçek fakat hatayı göze almadan kendimizi aşmanın bir başka yolunu da bulamıyoruz. Atların (duyguların) gemi azıya almaları, yan yollarda kaybolmaları ya da bir uçurumdan yuvarlanmaları tehlikesi her zaman var ama işte AKIL (arabacı) bu sebeple var ve bu sebeple dizginler onun elinde. Arabacının iyi eğitilmesi lazım, bu bizler için hayati öneme sahip bir konu. O içinde bulunduğu son kerte stratejik konumun bilincinde olmalı; hem sembol dilinde konuşan yolcunun talimatlarını anlayabilmeli, hem de atları onlara eziyet etmeden, kendini efendi sanmadan, büyük bir uyum içinde yönetebilmeli.
Duyguyu, içinizdeki çocuğun ağlamaları gibi düşünün, onun şikayetini yerine getirmediğinizde sürekli ağlayacak ve dikkatinizi kendisine yönlendirmenizi talep edecektir. Ve böylece hayatınız siz farketmeden akıp gidecektir ve siz hayatınızda olmayacaksınız; çünkü dikkatiniz içinizdeki ağlamaktan helak olmuş çocukta kalacak. (Bu durumda başka gerçeklik düzeylerini ele geçirme fırsatı sunan “içsel sessizlik” asla sağlanamayacaktır)
Dünya duyguların denenme sahasıdır. Deneyecek ve deneme/sınama yoluyla öğreneceksiniz. Kimsenin deneyimi başkasına yar olmaz, herkes kendi burnunu kendi duvarına çarpmadıkça “mışşşş” gibi yaparak ömrünü bitirir.
Eğer o duyguyu denemenizin “hata” olacağını söyleyen biri varsa onu dikkatle dinleyin kendi mi yaşamış? Yoksa o da sadece “mışşş” gibi mi yapıyor. Eğer kendi yaşamışsa ondan öğüt değil samimiyetle deneyimini anlatmasını talep edin. Tatmin oldunuz mu? Gerçekten mi? O zaman içinizdeki çocuk viyaklamayı kesmiştir.
Sabah uyandığınızda o hala ağlıyorsa bunu denemekten başka “büyüme” yolu ben görmedim/duymadım/bilmiyorum. (Bu konuda Jung’un nevroz açıklamasına göz atmak isterseniz: https://blog.sonsuz.us/?p=780 )
Hayat bir oyundur fazlaca ciddiye almamak gerek
Hayat bir oyundur, kurtulmak için ciddiye almak gerek
Oyundaki katalizörlere gereğinden çok önem atfedilirse oyundan çıkmak hayal olur.
OYUN KUramı için Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=187