Tanımadığın İnsanlar İçin Kod Yazmak: Çağımızın Sessiz Erdemi

Bir insan neden hiç tanımadığı, yüzünü görmediği, teşekkür bile etmeyecek birileri için gecenin ikisinde hata düzeltir? Neden hafta sonunu ailesiyle piknik yapmak yerine bir kütüphanenin belgelendirmesini iyileştirmeye ayırır? Açık kaynak dünyasının merkezindeki soru teknik değil, ahlakidir. Burada mesele yalnızca kod değildir; insanın, görünmez ötekine karşı nasıl bir karakter geliştirdiğidir.

Klasik erdem etiği, ahlakı kurallardan çok karakter üzerinden düşünür. Aristoteles için iyi insan, doğru davranışı korkudan ya da ödül beklentisinden değil, iyi olmayı alışkanlık haline getirdiği için yapar. Açık kaynak katkıcısı da benzer bir figürdür: Dijital çağın agora meydanında, elindeki bilgiyi saklamak yerine ortak masaya koyar. Bu kişi yalnızca bir programcı değil; sabır, cömertlik, tevazu ve dayanıklılık pratikleri yapan modern bir erdem işçisidir.

Karşılıksızlık gerçekten karşılıksız mı?

Elbette burada naif olmamak gerekir. Hiçbir insan tam anlamıyla çıkar dışı bir varlık değildir. Açık kaynak katkısı prestij kazandırabilir, iş fırsatı yaratabilir, bir topluluk içinde statü sağlayabilir. Fakat bu, eylemin ahlaki değerini otomatik olarak düşürmez. Çünkü erdem etiği açısından önemli olan tekil niyetin laboratuvar saflığı değil, zaman içinde oluşan karakter yönelimidir. İnsan başlangıçta CV için katkı yapabilir; ama süreç içinde paylaşmanın, öğretmenin, düzeltmenin ve birlikte inşa etmenin dönüştürücü zevkini keşfedebilir.

Burada Jungiyen bir gölge de vardır: Açık kaynak, egonun hem parladığı hem sınandığı yerdir. Bir yandan herkesin görebileceği katkılar kişiye sembolik bir ölümsüzlük sunar. Öte yandan kodun eleştirilir, önerin reddedilir, hatan ifşa olur. Kapalı odada dahi gibi görünmek kolaydır; açık depoda kusurlu bir insan olduğunu kabul etmek zordur. Bu yüzden açık kaynak, yalnızca üretim alanı değil, egonun terbiye edildiği bir dojo gibidir.

Bilginin mülkiyeti ve ahlaki cesaret

Modern dünya bilgiyi çoğu zaman bir kale gibi görür: Duvar ör, lisansla, paketle, sat. Açık kaynak ise başka bir metafor önerir: Bilgi bir nehir gibidir; aktıkça temizlenir, paylaşıldıkça çoğalır. Bu yaklaşım, mülkiyeti tümden reddetmek zorunda değildir; ama mülkiyetin mutlak bir kutsal olmadığını hatırlatır. Bir güvenlik açığını yamamak, bir çeviriyi tamamlamak, görme engelliler için erişilebilirliği artırmak; bunların her biri, görünmez insanların hayatına dokunan küçük ama gerçek ahlaki eylemlerdir.

Açık kaynak ahlakının en kışkırtıcı tarafı, iyiliği romantik bir duygu olmaktan çıkarıp altyapıya dönüştürmesidir. Birinin yazdığı ücretsiz bir araç, başka birinin şirket kurmasını sağlar. Bir öğrencinin kullandığı açık ders yazılımı, onun kader çizgisini değiştirir. Bir sağlık araştırmacısı, açık bir veri işleme kütüphanesiyle daha hızlı ilerler. Burada erdem, soyut bir vaaz değil; çalışan, derlenen, indirilen, çatallanan bir gerçekliktir.

Yine de açık kaynak dünyası azizler topluluğu değildir. Tükenmişlik, görünmeyen emek, şirketlerin gönüllü emeği sömürmesi, toksik iletişim ve bakım işinin değersizleşmesi gibi karanlık bölgeleri vardır. Modern erdem etiği burada saf fedakarlığı değil, bilgece sınır koymayı da içermelidir. Kendini yakarak başkalarına ışık olmak kulağa şiirsel gelir; fakat sürdürülebilir değildir. Gerçek erdem, hem vermeyi hem tükenmemeyi öğrenir.

Dijital çağın şövalyeliği

Eski çağların erdemli insanı kılıç taşır, sözünü tutar, zayıfı korurdu. Bugünün erdemli üreticisi belki bir terminal penceresi taşır; ama sınavı benzerdir. Gücü var: bilgi, beceri, erişim, zaman. Soru şudur: Bu gücü yalnızca kendini yüceltmek için mi kullanacak, yoksa ortak dünyanın onarımına mı katacak?

Açık kaynak ahlakı, insanın tanımadığı kişilere karşı sorumluluk hissedebileceğini kanıtlayan sessiz bir devrimdir. Bu devrim pankartlarla değil, küçük commitlerle ilerler. Her katkı şunu fısıldar: İnsan, yalnızca tüketen ve rekabet eden bir canlı değildir; aynı zamanda armağan veren, iz bırakan ve ortak akla güvenen bir varlıktır. Belki de modern erdem dediğimiz şey, tam olarak budur: Kimsenin bakmadığını sandığın yerde bile dünyayı biraz daha çalışır, anlaşılır ve adil hale getirmek.

Kazanmak Bizi İyi İnsan Yapar mı, Yoksa Sadece Daha Usta Oyuncular mı?

Günlük hayat çoğu zaman bir satranç tahtası gibi görünmez; kimse sabah kahvesini içerken filini çapraza sürmez, kimse metroda yer kaparken resmi olarak hamle yaptığını düşünmez. Yine de oyun teorisi bize rahatsız edici bir şey fısıldar: Kararlarımızın çoğu, başkalarının ne yapacağını tahmin ederek şekillenir. Yani ahlak dediğimiz o yüce alan, bazen oldukça dünyevi bir hesap makinesinin gölgesinde çalışır.

Rekabetçi oyunlarda kazanma stratejileri genellikle üç şeyi öğretir: rakibin niyetini oku, kısa vadeli kazancı uzun vadeli pozisyonla kıyasla, güveni ya inşa et ya da ustaca sömür. Bu dersler masada kalmaz; iş görüşmelerine, arkadaşlıklara, romantik ilişkilere, siyasete ve hatta komşuyla asansörde yapılan sessiz müzakereye sızar. Bir oyunda blöf yapmayı öğrenen zihin, hayatta da hakikati sadece bir değer değil, aynı zamanda bir araç olarak görmeye başlayabilir. İşte ahlaki gerilim burada başlar.

Mahkum İkilemi Apartman Toplantısında

Mahkum ikilemi, iki kişinin işbirliği yaparsa daha iyi sonuç alacağı, fakat birbirine güvenmediği için ihanet etmeye meylettiği klasik senaryodur. Bunu yalnızca polis sorgu odasında aramayın; apartman aidatında, ortak mutfakta, trafikte, grup projelerinde her gün yaşarız. Herkes kurallara uyarsa hayat kolaylaşır. Fakat bir kişi sırayı bozar, çöpleri ayırmaz, vergiden kaçar ya da toplantıda emeği sahiplenirse kısa vadede avantaj elde eder. Sorun şudur: Eğer herkes aynı stratejiyi seçerse oyun çöker. Kazananlar kulübü, sonunda enkazda toplanır.

Bu yüzden toplumsal ahlak, saf iyilikten çok tekrarlanan oyunların hafızasına benzer. Bir defalık karşılaşmada bencil davranmak kârlı olabilir; ama aynı insanlarla tekrar tekrar yaşayacaksanız, itibar görünmez bir para birimine dönüşür. Eski mahalle kültürünün, loncaların, küçük toplulukların ve uzun süreli dostlukların gücü buradaydı: Oyun bitmiyordu. Modern hayat ise bizi anonimleştirerek tek atımlık oyunların içine atıyor. İnternette yorum yaparken, trafikte makas atarken ya da müşteri hizmetlerine bağırırken içimizdeki stratejist şunu soruyor: Bunun bedelini kim ödeyecek?

Oyun teorisi ahlakı yok etmez; aksine onun iskeletini gösterir. İyi olmak, bazen romantik bir saflık değil, yüksek düzeyli bir stratejik zekâdır. Cömertlik, güvenilirlik, sözünde durmak ve adil davranmak, yalnızca erdemli jestler değil, karmaşık sosyal oyunlarda sürdürülebilir hamlelerdir. Fakat burada ince bir tuzak vardır: Eğer ahlakı sadece kazandırdığı için savunursak, kazandırmadığı anda onu terk etmeye hazır hale geliriz. Bu da erdem değil, iyi giyinmiş fırsatçılıktır.

Rekabetçi oyunların dili bize keskinlik verir: olasılık hesapla, kaynak yönet, rakibin zayıf noktasını gör. Ancak bu dil ruhun tek dili olursa, insanları canlı varlıklar olarak değil, hamle üreten makineler olarak algılamaya başlarız. Jungiyen bir ifadeyle, gölgemiz strateji kılığına girer. Kendimize zeki deriz, fakat belki de sadece korkuyoruzdur: kandırılmaktan, geride kalmaktan, kaybetmekten. Bu korku ahlakı daraltır; her ilişkiyi pazarlığa, her nezaketi yatırım aracına, her sessizliği manipülasyon şüphesine çevirir.

Yine de çözüm rekabeti şeytanlaştırmak değildir. Rekabet, karakteri açığa çıkaran bir ateştir. Bir insanın kim olduğunu sadece kaybettiğinde değil, kazanabilecekken ne yapmadığında da görürüz. Hile yapmadan kazanmak, gücü varken ezmemek, avantajlıyken adil kalmak: Bunlar ahlakın vitrin süsleri değil, çekirdek testleridir. Çünkü ahlak, seçenek yokken değil, seçenek fazlayken belirginleşir.

Belki de olgun toplum, bireylerine hem iyi oyuncu olmayı hem de oyunun ötesini görmeyi öğreten toplumdur. Kuralları bil, stratejileri anla, çıkarını koru; ama insanı sadece rakip, hayatı sadece skor tablosu sanma. Günlük hayatta en güçlü hamle bazen kazanmak değil, oyunun kalitesini yükseltmektir. Çünkü herkesin sürekli kazanmaya çalıştığı bir dünyada, güveni koruyabilen kişi yalnızca ahlaklı değil, nadir bulunan türden bir stratejisttir.

Tap ve İste

Küçük bir çocuğun denize düştüğünü görünce hemen atlayıp onu kurtarmaya çalışırsınız. Bu davranışınız erdemli bir davranıştır. Yüzme bilmiyorsanız siz de boğulabilirsiniz. Üstünüzdeki yeni elbise sırılsıklam olur. İçi para dolu cüzdanınız denizin dibine düşebilir. Hiç değilse üşütüp hastalanabilirsiniz. Şu halde erdeme uygun olan bu davranışınız akla aykırıdır. Öyleyse akıl karşısında erdemin durumu nedir? Bu sorumuzun karşılığını Baruch Spinoza’dan (1632-1677) alıyoruz. Descartes’in olduğu yıl Spinoza ön sekiz yaşındaydı. Otuz bir yaşında ilk denemesini yayımlayacak, Descartes düşüncesini açıklayacaktır. Descartes’in analitik geometri yöntemini gereği gibi uygulayarak, o kocaman Etika’sını geliştirebilmek için önünde daha ön dört yıl vardır. Oysa kırk beş yaşında ölecek, Etika’nın basıldığını göremeyecektir. Engizisyondan kaçarak Hollanda’ya sığınan İspanyol Yahudisi soyundan bir göçmen ailesinin oğludur. Haham olmak için yetiştirilmişse de düşünür olmuş, havradan kovulmuştur. Spinoza’ya göre erdem, akla uygun davranmaktır. Öyleyse akla uygunluğun ölçüsü nedir? Bu soruyu karşılayabilmek için Spinoza düşüncesini biraz deşmek gerekir. Spinoza, en geniş anlamıyla özgürlüğü (hürriyet) düşüncede bulmaktadır. Her şeyi anlamak özgür olmaktır. Açık düşünceye kavuşan insanın tutsaklığı (esaret) yök olur. İnsanlar bilmediklerinin tutsağıdırlar, bilgiye erişince özgürleşirler. Şu halde erdemliliğimizin ölçüsü eşyayı anlayışımızdadır, özgür oluşumuzdadır. Töresel bakımdan iyi, zekayı geliştiren şey; kötü, zekayı bulandıran şeydir. Erdem, güçlü olmaktır (erdem karşılığı olan Latince virtus sözcüğünün başlangıçta güç, kuvvet anlamına geldiğini hatırlayınız). Güçlü olmak için de özgür olmak gerekir. Özgür olmak için de akla uygun davranmak gerekir. Spinoza bu düşüncesini tanıtlamak (ispat etmek) için önce tanımlamalarla (tarif) işe girişiyor: İyi deyince, kesin olarak bize yararlı olduğunu bildiğimiz şeyi anlıyorum. Kötü deyince, bir iyiliğin tadını almakta bize engel olacağını bildiğimiz şeyi anlıyorum. Sonra, önermelere (kaziye) başlıyor: İyi ya da kötü üstündeki bilgi, kendisinden haberimiz oldukça bir sevinç ya da acı duygulanımından (affection, tahassus) başka bir şey değildir. Herkes kendi tabiatının kanunlarına göre iyi olduğunu sandığı şeyi zorunlu olarak ister, kötü olduğunu sandığı şeyi zorunlu olarak istemez. Birisi kendisine yararlı olan şeyi aramak, başka bir deyişle kendi varlığını korumak için ne kadar çok çabalarsa ve bunu başarmak için ne kadar gücü varsa, onun o kadar erdemi var demektir. Kendi kendini korumak çabası, erdemin ilk ve biricik temelidir. Kendi kendini koruma çabasından önce gelen erdem tasarlanamaz. Erdemle işlemek; aklın buyurduğu kurallara göre işlemek, yaşamak ve kendi varlığını korumaktan (bu üç şey birdir) başka bir şey değildir ve erdemin bu temeline göre onun kendi yararını araştırması gerekir. Kimse kendi varlığını başka bir şey için korumaya çalışmaz. Akılla yaptığımız bütün çabalar ancakanlamaya savaşır ve insan, aklını kullanması dolayısıyla, ancak onu anlamaya götüren şeyin kendisi için yararlı olduğunu bilir. Bizler ancak bizi anlamaya götüren şeye iyi, ona engel olan şeye de kötü diyebiliriz. Aramızda birleşik bir şey olmadıkça hiçbir şey bizim için iyi ya da kötü olamaz. Bir şey bizim tabiatımıza uygun olması bakımından zorunlu olarak iyidir, bizim tabiatımıza aykırı olması bakımından zorunlu olarak kötüdür. Daha sonra da bu önermelerden su sonuçlara varıyor: Aklın ilkelerine (prensip) gore yaşamaklığımızdan ileri gelen iyilik yapma isteğine dindarlık diyorum. İnsanı, aklın ilkesine göre, dostluk bağıyla başka insanlara bağlanmaya zorlayan isteğe namusluluk diyorum. Aklın ilkelerine göre yaşayan insanların övdükleri kimseye namuslu diyorum. Dostluk bağından kaçınan ve ona aykırı davranan kimseye namussuz diyorum. Böylelikle, söylediklerimden, gerçek erdemle güçsüzlük arasındaki fark, başka bir deyişle gerçek erdemin aklın ilkelerine göre yaşamaktan başka bir şey olmadığı ve güçsüzlüğün de ancak insanın kendi dışında olanlarca yönetilmesine kendini bırakmasından başka bir şey olmadığı kolayca anlaşılır.

Spinoza, aklın ilkelerini de şöyle anlatıyor:
Devamını oku “Tap ve İste” →

Tao te Ching’den Seçmeler 1

Gösterebildiğin yol asıl yol değil
Ad verebildiğin ad asıl ad değil
Adlandırılmazsa o kaynağı göğün yerin
Adlandırılırsa o anası bin bir türün

Demek
Hep tutkusuz olanlar görür onun özünü
Hep tutkulu olanlar görür onun yüzünü
Bu ikisi birlikte doğar
Ve adlandırılınca ayrılır
Sırdır birlik
Sırlar sırrı
Kapısı sayısız mucizenin.
(Tao te Ching)

Galiba şimdiye kadar söylediğim milyarlarca sözü içeriyor Tao’nun bu minik dizesi 

*

Ödüllendirme yetenekliyi
Halk kavga etmesin
Değer verme değerli mala
Gösterme istenmeye değer olanı
Huzursuz olmasın halkın yüreği

Demek kutlu kişinin düzeni
Yürekleri boşaltıp
Karınları doldurur
İstenci zayfılatıp
Kemikleri pekiştirir
Halkı bilgisiz kılar
Ve tutkusuz
Bilenleri cesaretsiz kılar
Ve edimsiz
Edimsizlik eder
Ve düzelmemiş bişey kalmaz…

Lao Tse

Çılgınlar tanrısal vahiy ararlar
göğün yerin işaretlerinde
ben bilgelik ararım
zaman ve dünyanın işaretlerinde
kimileri ahmakça kaygılara kutsal der
ben ahmakça kaygılan bırakmaya kutsal derim
kimileri mucizeleri kutsal sayar
ben mucize olmayanları kutsal sayarım
Yin Fu Jing

Dünya zaten olduğu gibi olağanüstü güzel. Bundan daha güzel olamazdı. Başka türlüsünü düşünmek bile saçmalık. Kitabın en sonunda yer alan Tao The Ching’den de eski olduğu sanılan
“Sırlar Kitabı”, ‘Yin Fu Jing’de dile getirildiği gibi:

iyilik bilmez gökyüzü
en büyük iyiliği de budur işte…

Irmaklar ve göller neden hükümdarıdır
sellerin derelerin?
Her zaman altta kaldıklarından
Bundan hükümdarıdırlar sellerin derelerin

Kutlu kişi de öyle
Halktan üstün olur çünkü
Altta kalır sözünde
Halka önder olur çünkü
Hep arda kor kişiliğini

Demek yukarıda kalır
Kimseye yük olmadan
Önde gider
Kimseyi incitmeden

Demek herkes seve seve öne alır onu
Bıkmadan usanmadan
Çünkü Savaşmayanla
Kim savaşabilir dünyada?

(Tao te Ching)

Tao Te Ching’in Tao’su insan gönüllü değildir. Karıncayla imparator arasında fark
gözetmez. Rahmetini iyiden de kötüden de esirgemez. İyinin de bahçesine
yağmur yağdırır, kötünün de… Tao Te Ching’in bilgeleri de insan gönüllü değildir.

gökle yer sevgi bilmez
bin bir tür saman kukladır ona
kutlu kişi sevgi bilmez
yetmiş iki millet saman kukladır ona
(Tao Te Ching, 5. mesel)

Bilgeliğin yolu yaşam ırmağının içinde
yerini bulmak, karşı koymadan, dayatmadan yüzmesini, akmasını bilmektir.
Hepimiz biliriz, yüzmek bilmeyen bir kimse suya düşünce sırtüstü dönüp
kendini sulara teslim etse su onu kaldırır ve yüzdürür; ama çırpınır, kendini
kurtarmaya çabalarsa boğulur. Burada Çuang Tzu’nun (Zhuang zi) bir öyküsünü
anımsıyorum:
“Bir gün Konfüçyüs (Kong Zi) öğrencileriyle birlikte kayaların arasında deli
deli, çağlaya çağlaya akan bir ırmağın kıyısında dolaşıyormuş. Birden ırmağın
yukarılarında yüzmekte olan yaşlı bir adam görmüş. Adam bir sulara gömülüyor
bir görünüyormuş. Konfüçyüs hemen adamı kurtarmaları için ırmağın aşağı
.bölümüne öğrencilerini göndermiş. Adamı sağ salim ırmaktan çıkarıp
Konfüçyüs’ün önüne getirmişler. Konfüçyüs kayaların arasında ve coşkun
suların içinde sağ kalmayı nasıl başardığım sormuş adama. ‘Çok kolay!’ demiş
adam. ‘Akıntı beni aşağı çektiği zaman daldım, yukarı ittiği zaman da su yüzüne
çıktım.'”
Kendini aldatmaya karşı gerçeği göğüslemenin, sertliğe karşı yumuşaklığın,
zorlamaya karşı zorlamasızlığın, tutkuya karşı tutkusuzluğunu, hoşgörüsüzlüğe
karşı hoşgörünün, savaşmaktansa savaşmamanın, erkeğe karşı kadının yanını
tutan bir öğreti bu…
Tao Te Ching önsözünden

Parka gittik karımla – Tao Te Ching’i tartışmak için. Bir ağacın altına oturduk…
Söyleşirken bir köpek geçti sahibiyle birlikte; plastik bir halka taşıyordu dişleri
arasında gururla. Ağaç altları kuru, çürük, kırık dal doludur hep. Köpekler sever
koca koca dallar taşımayı parkta gezerken. “Köpekleri de insanlaştırıyoruz,”
dedim, “budaklı, pis dallar yerine, bak, plastik halkalar taşıyor onlar da.” Karım,
“Parkta radyo çalmak gibi,” dedi – “Ve Tao Te Ching’i tartışmak gibi,” dedim, “kuş
seslerini dinlemek dururken.” Sustuk; parkın sesini dinlemeye koyulduk.

“hep hiçlikte kalanlar görür onun özünü
hep varlıkta kalanlar görür onun yüzünü…”1
*
İnsanın gözünden yaş getiriyor:”Sustuk; parkın sesini dinlemeye koyulduk”.

Taocu bilge Zhuang Zi’nın (Cvang Dzı’nın) şöyle bir öyküsü var –
Bilge, sofist dostu Hui Shi ile sık sık giriştiği keyifli tartışmalarından birine girişmiştir:
Zhuang Zi, göldeki balıkların “sevinç içinde” oynaşmalarına işaret etmekte, Hui Shi ise “Siz balık değilsiniz ki. Nasıl bilebilirsiniz onların sevincini” diye itiraz
etmektedir… Çetin bir söz düellosunun sonunda Zhuang Zi, “Gelin başa dö-
nelim,” der, “Siz çok iyi biliyorsunuz benim balıkların sevincini bildiğimi aslında!
Bunu ben, kıyı boyunda gezerken duyduğum kendi sevincimden biliyorum…”

“Şu sopaya sopa dersen, sözcüğün anlamına ayağın takılır, tökezlersin. Sopa
değildir dersen, gerçeği çarpıtmış olursun. Ne yapacaksın öyleyse?..”

Bu bir “koan” – yani Zen Budizmi’nde ustanın, tini mantığın zincirlerinden
kurtarmak için öğrenciye verdiği, mantık yoluyla çözümü olanaksız olan ödev.

TAO ve TE kavramlarını anlatmak da işte böylesi bir koan: YOL’a yol desen,
yordam desen, ahlaka ve geleneğe takılır ayağın, SÖZ’e söz desen, anlam desen,
mantığın ve usçuluğun zincirlerine… ERDEM’e erdem desen, iyi-kötü ikilemine
takılır ayağın, YAŞAM’a yaşam desen, kuvvet, enerji desen, pozitif bilimlerin
kavramlarına…
*
vay anam babam vay! Hay bin kokmuş galaksi köftesi

Tasavvuf felsefeleri ile Lao Tse’nın Taocu’luğu arasında derin bir yakınlık
var. Ama burada da yüzeysel bir sözcük benzerliğine takılmamak gerek – ‘YOL”
bir bakıma “tarikat” sözcüğünün kökü olan Osmanlıca “tarik” (yol – yordam –
yöntem) sözcüğünü anımsatıyor. Ama TAO, tarikatin “tariki”yle, “yol”uyla da
tam özdeş değil. Örneğin Yunus Emre,
“Şeriat, tarikat yoldur varana,
Hakikat kapısı andan içerü.”
diyor. Bu anlamda alırsak, TAO, hem üzerinden gelinip geçilecek yoldur – Tao
Te Ching’de bundan “insanın YOL’u” diye söz edilir; ama hem de “hakikat
kapısı”nın ta kendisidir – ki buna da Tao Te Ching “Göğün YOL’u” der: “O”,
herşeyin kaynağı olan “HİÇLİK”tir.

“ERDEM’li kişi
ERDEM’i bilmez
ondan ERDEM’lidir o
ERDEM’siz kişi
çabalar ERDEM’i yitirmemeğe
ondan ERDEM’sizdir o…” (38)
YOL’u yitirince ERDEM
ERDEM’i yitirince aşk
aşkı yitirince adalet
adaleti yitirince ahlak
sadakat ve güven kıtlığıdır ahlak
ve başıdır huzursuzluğun…”