Eski ve Yeni Dünya-2

Son yıllarda Yeryüzü Ana ile yakınlaşmaya çalışan girişimlerin çoğaldığını görmek sevindirici ve umut verici oluyor. Tabi hiç bişey öyle bir anda “abra kadabra” şeklinde sihir gibi işlemiyor,  sarsılmaz niyet ve disiplin çok önemli.

Her zaman dediğim gibi (usandırdıysam affola fakat kendime hatırlatmak için yapıyorum bunu), “dinlemek” çok önemli. Bizim nesil dinlemek deyince favori şarkıları hatırlıyor 🙂 Oysa dinlemek kapsamlı bir kelime, ilginizi çeken konuya/kişiye/şeye tüm kanallarınızı açık tutmak, onunla aranızdaki olası tüm engelleri açmak, BİR olmak için kendini salıvermeyi de gerektiriyor. Görme nasıl yalnızca göz ile yapılamıyorsa, dinleme de sadece kulakla olmuyor!
Piyasadaki eğitici paketlerin bir çoğu, “odaklanmak” üzerine yapılandırılmış, yanlış mı peki? Değil tabi ancak eksik. Bu neye benziyor biliyor musunuz; diyelim sırılsıklam aşık oldunuz, tüm dikkatiniz onda, onunla yatıp onunla kalkıyorsunuz (fiziken olması gerekli bile değil), iyi pek güzel, pek aladır bu! Piyesin ilk sahnesinde (odaklanma) performans iyi diyelim, fakat bu üç perdelik bir oyun! İkinci perdeye geçildiğinde, -ki geçilemiyor çoğu kez- “salıverme” işlemi için dinleme evresi olmalıydı. Bunun yerine gördüğüm pek çok insan “sahiplenme” denen ikame edici bir kavram içine saplanıp kalıyor. Sahiplenme içerik olarak şu demek oluyor, “aman bu muhteşem bi şey, ona sonsuza kadar sahip olmalıyım! Bunun için gereken her neyse onu planlamalıyım.” Böylece üçüncü perdeye yani “bütünleşme”ye varan nerdeyse hiç olmuyor. 🙁

Bütünleşmeye değil ama “Çocuğa” varıyor genelde bu aşklar!(Odaklanmalar) Yani bütünleşme, birleşme bir sonraki nesle erteleniyordu Eski Dünya’da(ED).

“Dinleme” konusunu akıl&zihin ve duygu&his açıklamalarından sonraya bırakıp, bütünleşememenin güncel bir örneğini vermek istiyorum.
Geçtiğimiz hafta mail kutuma rekor düzeyde aktivite haberi ve daveti geldi. Hepsi de bugün yani Cumartesi ve Pazar yapılıyor. Çoğu sokak eylemleri hatta içinde piknik planı bile var. Üstelik bu aktiviteleri düzenleyenler yazının başında bahsettiğim doğa severlik, naturel hayat adına çalışma yapan guruplar.

Ben bu davetlleri okurken hem çok şaşırdım hem de haklı çıkmaktan üzüldüm hafta boyunca, çünkü bir haftadır her yerde hava tahminleri vardı cumartesi, kar,tipi, çok şiddetli fırtına diye. Allahın günü mü kalmadı?! Bu nasıl dinleme, bu nasıl yeryüzü ile sevişme?!
İnsanoğlu/kızı,  işleri zorlaştırmayı hep sevdi ED’da. Ama şimdi artık bu yöntemler değişiyor. Eğer Doğa ana bugün esip gürlemek istiyorsa, biz de başımızı sokacak bir evimiz var diye sevinip, evimize gömülelim, bir durum raporu çıkarma fırsatı veriyor aslında o bize: “ne okuduk, ne yazdık, ne konuştuk, ne dinledik, neye üzüldük, neye kızdık”, bunları şöylece aklımızdan geçirelim, içimize dönelim diye yapıyor bunu 🙂

Bunları gördükçe, “Sağır” olmamak için gece gündüz dua ediyorum, çıtırtıları, tıkırtıları duyabilmek için kendimi terbiye etmeyi en önemli görevim sayıyorum. Bizi bağrına basmış olan o sevgili anamıza ne kadar teşekkür etsek azdır.

-devam edeceğim, gün uzun, ev sıcak, kahvemiz çayımız yanımızda çok şükür-

Not: Bu arada bir de röportajımız yayınlanmış bugün Akşam gazetesinde, internetten gördüm (haber verenlere teşekkür) : http://www.aksam.com.tr/2010/01/23/haber/cumartesi/580/ruyalarinizi_cozerek_bilincaltinizi_rahatlatin.html

Aslında bu, üç saatlik uzun ve güzel bir sohbetti ama yer kaygılarından olsa gerek biraz çıtırtılı olmuş. Röportajı gerçekleştiren  sevimli, nazik genç bayanla gerçekten güzel bir boğaz vakti geçirmiştik, teşekkürler Ekin Hanım.

Eski ve Yeni Dünya-1

Eski ve yeni Dünya enerjisinden, insanlardan, çalışan sistemlerden bahsedeceğim gerçi bu zor bir iş; çünkü Dualitik ve üçlü (geçmiş-gelecek-şimdi) zaman olgusuna sahip bir lisan kullanacağım. Bu durum yazılı ifadeyi nerdeyse imkânsız kılıyor. Konuşurken de aynı lisana mahkûmuz ancak bazı avantajlarımız var; kelimeyi sarf ederken içine üflediğimiz parıltı -bunu duyabilenler için- söz konusu engeli aşmamızı sağlıyor. Yine de deneyeceğim.

Eski Dünya’da(ED) çalışan kanunlar, kabuller ve gerçekleri yadsımak adına bir çabam yok, nasıl ki Kuantum Kuramı Newton kanunlarının yanlış olduğunu göstermiyorsa, Yeni Dünya (YD) için söyleyeceklerimiz de eskisini dışlamıyor, onları içeriyor. Şimdi moda haline gelen “kapsama alanı” sözcüklerini beş yıl önce “Oyun Kuramını” yazarken sık sık kullanmıştım. İçerme/kapsama kelimelerine çok iş düşüyor, bu kelimeleri özümsemeden YD hakkında değil konuşabilmek, düşünebilmek bile mümkün değil.

Özellikle yazının icadından bu yana insan üzerinde fevkalade büyük öneme sahip olan “zihin” olgusu YD’da önemini yitiriyor; çünkü hazırlıklar tamamlandı, şimdi uygulama zamanındayız. Bu aynen sınava hazırlanmak gibiydi, yeterli süremiz vardı, gece gündüz çalıştık, öğrendik. Bazılarımız ezber yaptı, diğerleri anlamaya çalıştı. Netice itibariyle öğrencilere tavsiye edilen, sınavdan önceki gece ve sabahında artık çalışmayı bırakmak, sakinleşmek ve kendine güvenmektir. Bu sebepledir ki, dünyanın her yanında, her çeşit isim altında; ibadet, meditasyon, gevşeme, yoga, nefes gibi zihni (iç konuşmayı) devre dışı bırakacak uygulamalar hızla günlük hayatımıza girdiler.

Aslında Dünya son bikaç bin yıldır “odaklanma” diyebileceğimiz bir kavram üzerine çalışıyor ki bu işlemi eril bir aktivite olarak niteleyebiliriz. Odaklanma, bireyleşme sürecinin gerçekleştirilmesi için elzemdi.  Odaklanmanın tersi nedir diye sordum şimdi? Daha iyi bir karşılık alana kadar şimdilik buna “salıverme” diyeceğim. Odaklanılan objenin hiç önemi yoktu aslında, sanki varmış gibi kavgalar, savaşlar, zulümler yapıldı fakat aslında bu nesnelerin önemi sadece odaklanma işlevini öğrenmek için araç görevini üstlenmeleriydi bana göre. Sadece bir insanın hayatını bile ele alsak onun evrelerini incelesek, odaklanma ve salıverme işlevlerini bariz biçimde görebiliriz. Bu işlevler ne kadar da nefes alma ve vermeye benziyorlar! Bir şey dikkatimizi çektiğinde farkında olmadan nefesimizi tutarız, adeta bilinmeyen bir yerden komut gelmişçesine yaparız bunu. Kişi ister dışına, ister içine odaklansın fark etmez. Bizi odaklanmaya teşvik eden en büyük iki güç; aşk ve korkudur doğal olarak. İşte YD’ya geçerken becerilerimizi rahatça başkaları ve yeryüzü ile birleştirebilmek için “salıverme” durumunda konumlanmak işlemleri kolaylaştıracaktır. Hani iğne yapılırken ne denli salınıksanız o denli ağrısız atlatırsınız ya, aynen buna benzetiyorum.

Bir başka anlamlı ve sık kullanacağız kelime ise “evre” dir. Evreler iyi anlaşıldığında gerçekliğe, doğru ve yanlışa, iyilik ve kötülüğe takılmaz olursunuz. Bireysel, toplumsal, gezegensel ve yıldızsal olarak birbirimizden farkımız yok, her şey evrelere tabidir. “Ne oldum deme, ne olacağım de!” atasözü aslında evrelerin hayatımızdaki işlevini gayet güzel ortaya koyar fakat biz bu sözü daha çok (başkalarını da yaptığımız gibi) evreler açısından değil, ceza ve ödül açısından anlamaya yönlendirildik. Evre, bir ceza ya da ödül olarak değil fiziksel bir gereklilik, yaratımın spiral doğası gereği mevcuttur. Evreleri notalarla eşleştiren bir çok öğreti var, fakat şimdi buna girmeyeceğiz çünkü ne öğrendiysek öğrendik artık onları fazlaca didiklemek bize yarar sağlamaz.

YD ve  ED arasında en fazla karışıklığı akıl&zihin ve duygu&sezgi kelimeleri arasında yaşıyoruz. Öğretmenlerimiz tavsiyelerde bulunuyorlar ve biz onları uygulamaya çalıştığımızda hangisinin hangisi olduğunu belirlemekte yetersiz kalıyoruz.

Belki bu akşam onları biraz açabilmeye çalışabilirim. J

Holografik Öğrenim Teknikleri

Geçtiğimiz hafta sonu Sevda Bakankuş’un,  Holografik Öğrenim Teknikleri isimli iki tam günü kapsayan seminerine katıldım.  Ayşe Arman’ın yazısı sebebiyle yurt çapında olay haline gelen bu konuyu, insanların hala çok merak ettiğini bildiğim için, maceramı, his ve düşüncelerimi olabildiğince detaylı olarak sizlerle paylaşmak istiyorum. Fakat başlamadan önce bu deneyimin,  anlayışım oranında tamamen sübjektif gözlemlerime dayandığını hatırlatmak istiyorum, eminim ki diğer katılımcılar açısından da birçok farklı tespitler yapılmış olabilecektir.

Öncelikle Sevda Hanım’la tanışmaktan çok memnun olduğumu belirtmekle başlayayım. Hem ilk izlenim, hem de iki gün boyunca gözlemim, onun samimi biri olduğunu ve edinmiş olduğu bilgileri gerçekten paylaşmak istediğini gösteriyordu. Alçak gönüllü davranışları ile ses tonunda kolayca yakalanan gücün, kendine güvenden kaynaklandığını hissettiriyordu. Kendiliğindenlik yansıtan bu ses, iknayı kolaylaştıran ve günümüzde konuyla ilgili birçok kişiyi yıldırmış olan entelektüel gevezelikten oldukça uzak, sade, uygulamaya dönük ve güvenilirdi. Sevda hanımı sevdiğimi açıkça söyleyebilirim.

Ne yazık ki aynı şeyleri semineri planlayan Nominer şirketi için söyleyemeyeceğim. Gerçi Sevda Hanım, şirket sahibi olan hanımefendiyi arkadaşım diye takdim etmiş olsa da, kişinin konunun ehemmiyeti ile fazlaca ilgili olduğunu hissedemedim. Kanımca bundan daha fazla ticari görünülemezdi. Ayşe Arman’ın yaratmış olduğu ilgiyi acilen gelire dönüştürmek kaygısı ile planlanmış olduğu izlenimi veren program, bence yaratılmış olan beklentiye karşılık vermekten uzaktı. Üstelik katılımcılara farklı fiyat uygulamaları yapılmış olduğu söylentisi yayınlanan fiyatı tam olarak ödemiş olanlar üzerinde hoş olmayan etkiler bıraktı. Sadece konunun ne olduğunu açıklamakla ilgili olduğu anlaşılan bu programın iki tam güne yayılması, üstelik (bence) bu kadar yüksek bir fiyatla pazarlanması hem zaman hem de para anlamında kaynak israfı olmuş diyebilirim.

Bu program böylece devam edip gidecek ve muhtemelen bu şekliyle fazla da uzun sürmeyecek. Yine de güzel bir otelde, hoş bir hafta sonu geçirip, yeni arkadaşlıklar edinmek, sosyalleşmek ve üstelik faydalı bir şey yaptığına dair kendini olumlamak isteyen birçok bol paralı insanı mutlu edeceğini de tahmin etmek güç değil. Aslında bu da bir ihtiyaç, atılan tohumlardan, nefes egzersizlerinden hatta sadece sonraki günlerde yeniden yeniden anlatılacak bir şey yaşamış olma hoşnutluğu bile yararlıdır kendi çapında (Aynı zamanda uyumaya devam etmenin de bir garantisidir tabi). Ezcümle holistik konular ve Yeni Dünya  ile ilgili donanımlı, bilgili ve bilinçli katılımcılar için tatmin edici bir seminer olmadığını iç rahatlığı ile söyleyebilirim.

Gelelim içeriğe, bu konuları uzun zamandır okuyan ve uygulayan kişiler zaten var hatta bazıları ne yaptığını bile bilmeden yapıyorlar. Süslü cümlelerle bunları anlatmaya kalkışmayacağım, en sade biçimde ifade edersek; “oyun hamuru” ile oynamayı öğreten ve geliştiren sistemler, yani Yeni Dünya’ya hazırlayıcı eğitimler bunlar. İçerik NLP tekniklerini de anımsatıyor. Empati, sinestezi, telepati gibi becerileri geliştirmeyi amaçlıyor. Fakat kolayca suiistimal edilebilecek konulara kayma tehlikesi olduğu gibi, Secret esintisi gibi bestseller olup çokça hayal kırıklığına sebep de olabilir ( https://blog.sonsuz.us/?p=905 ).

Bu konuların her biri, Dünyanın birleşim noktasını yeni yere çengelleme amacını güdüyor. Benim gibi birçok insan birleşim noktalarının yerini farklı dünyalara kaydırabiliyor, üstelik oradan getirdikleri izlenimleri mevcut dünyada kendi becerileri doğrultusunda bir lisanla (sanat, bilim, rüya vs) ifade edebiliyorlar. Ancak bu paylaşımı yapan bizlerin birçoğu mutsuz; çünkü o farklı dünyalarda gördüklerini bu dünyada görünür kılamadıkları için mutsuz. Tabi diğer dünyalara gidip de buraya dönemeyenler, ya da dönmeyi tercih etmeyenleri saymıyorum bile!

Dünyamızın daha çok şifaya yani sevgiye ihtiyacı var, kritik kütleyi hangi olası gerçekliye doğru aşacağız bilinmez ama aşacağız, bunu yürekten istiyor ve hissediyorum. Sevda Hanım da kritik kütleye omuz vermiş bir eğitmen gibi görünüyor. “Ekran açılması” denen uygulama sağ beyin kullanan herkesin otomatik olarak yaptığı, ancak ne yaptığını bilmeden yaptığı için çoğunlukla bilinçli faydaya dönüştürülemeyen bir işlem.  Eğer “hayal” , “vizyon” ya da “gündüz düşü” derseniz dünyanın eril güçleri tarafından küçümsenerek karşılanırsınız ama eğer buna “ekran”, “holistik” gibi isimler verebilirseniz, erkeklerin de (sol beyin ağırlıklı kullanan insanların) dikkatini çekebilirsiniz. Bu açıdan Sevda Hanım’ı ve bu konularla yakından ilgili olduğunu bildiğim Aydın Arıtan’ı kutluyor ve yollarında başarılı olmalarını diliyorum.

Bu arada Sevda Hanım, eğitimi almış olduğu Bronnikov hakkında biraz sitemkâr konuştu, onun iyi niyetinden şüphe ettiği için yolunu ayırdığını söyledi. Detaylar neydi bilemiyorum, belki Bronnikov yöntemi konusunda internet ortamına düşen “oldukça yerici” videonun etkisini zayıflatmak istiyordu, belki de zaten kendisi de bu konuda daha çok şey biliyor. 

 

 

 Sevda Hanım’ın bence öğretmeye aday olduğu holistik beyin teknikleri, -ismi her neyse- zaman ve mekanı ortadan kaldıran Yeni Dünya’ya geçişin tüm eğitmenleri, becerilerini paylaşırken adil ve becerikli mekanizmaları kullanmalılar. “Sihirli değnek” vaadi doğru değil, sistemli, sabırlı, disiplinli ve sarsılmaz niyetle sürdürülecek çalışmalar bunlar. Umarım bu harika konseptin altı da kısa zamanda boşaltılmaz.

Benim naçizane önerim, Sevda Hanım’ın böyle geçici ve sonuç aldırmayacak  eğitimler yerine hemen kendisine bir okul açmasıdır. Resmi yapısı itibariyle okul olması gerekmez, hatta olmaması daha iyidir. Bu okul/kurs a kaydolanlar, alacakları dersleri ve süreyi baştan bilerek, giriştikleri işin bilincinde olarak gelmeliler. Hem eğitimi verenler hem de alanlar, ellerini taşın altına koymuş olmalılar. Böylece sonuç alıcı büyük işlere imza atılabilir. Bu konuda başka eğitimciler de var, el ele yürek yüreğe verilerek, telaşa kapılmadan tatminkâr bir ders programı izlenerek, Yeni Dünyanın insanlarını yetiştirmeye katkı sunmalıyız.

Sibel Atasoy

18.01.2010 – Beylerbeyi

Yaratıcılık üzerine…

Yaratıcılık eylemi, tam da kelimenin harf dizimine benziyor, şu an fark ettim  🙂
YaraT
 Y ileT arasında bir eylem bu. Görüldüğü gibi Hem Y hem de T, üç ayaklıdır. Başlangıçta tıpkı Y gibi, ayağınız yerde kollarınızı size esin vermesi için göklere doğru açarsınız, elleriniz boştur, kucağınızda taşıdığınız bişey de yoktur, öylesine çıplak ve bomboş açarsınız kendinizi ve beklersiniz. Eğer size ulaşan bir şey, bir dokunuş olduysa onu kavrar ve kalbinizin emrettiği şekilde yoğurmaya başlarsınız. Bu her şey olabilir, bazen yeni bir çorba, bir şiir ya da bir çözüm şeklidir, nereye varacağınızı bilmeden yoğurursunuz onu, kollarınız vücudunuz kafanız acır ama yorgunluk yoktur, adeta “deli kuvveti” gelmiştir. Ağzınızdan kahkahalar da dökülür, böğürtülü ağlamalar da, ya da belki sadece anlamsız kelimeler fırlar. Onlar yarattığınız şeye gereken ruhu üflemektedir aslında. Sonunda birden durup ne yaratmakta olduğunuza bakmak isteği gelir; ortada bir T olduğunu görürüz. Dualitenin kollarını almış kendi varlığımızın- BİRliğimizin üstüne kondurmuş olduğumuzu anlarız. Bunu yapmış olduğumuza inanamayacak denli şaşırtır bizi belki, ama daima delice bir sevinç bulunur göğsümüzde, bir kaç beden büyümüşüz gibi bir hisle doluyuzdur.
Ne kutlu bir andır o!
Tüm yaratımlar gibi, aydınlığı ve karanlığı içinde taşır. Ona bakanlar hangisini isterlerse onu görsün diyedir bu. Evrenin özü, ona her bakanın tercihini kutsar, kendini bomboş ona sunmuş olanın aracılığı ile her seferinde bir başka şey ama aynı şey olarak akar gelir buraya, görünür olur 🙂

Kuantum özet

Bireysellik bir illüzyondur 🙂
Bu on dakikalık gösteri, şimdiye kadar ki tüm bilgileri içeriyor ve boşluğa kapı açıyor yani sonsuzluğa. Bunu onbeş sene önce görmüştüm ve büyülendim. Kitaplar yazdım, istedim ki herkes de görsün bu dahiyane sistemi. Az sonra bütün sırrı içeren bu on dakikalık sıkıştırılmış bilgiyi arkadaşlarımla paylaşacağım, sonra oturup bir ışık patlaması bekleyeceğim, gönülde oluşan aymanın parıltısı, şakıması o!
Devamını Gör

http://www.facebook.com/group.php?gid=240342661360&ref=mf#/video/video.php?v=1209392792568&ref=mf

Şöyle de baksanız farketmiyor:

http://www.facebook.com/group.php?gid=240342661360&ref=mf#/photo.php?pid=2877358&id=590779721

Nereye dönüp baksanız aynı büyüleyici seslenişi duyuyorsunuz, bunun hangi birine yetişebileceğiz biz?

Sanırım kritik kütlenin aşılması budur arkadaşlar 🙂