Kollektif ego

Kişi birçok nedenle bireysel egodan kaçınıp, kendini bir gurupla, ya da fikirle tanımlama yolunu seçiyor. Örneğin; parti, mezhep, ulus, kulüp, çete, futbol takımı gibi bunun en küçük en sık rastlananı da aile sanırım.Öyle kişiler gördüm ki; hiç bir ödül beklemeksizin kendini bir kollektif amaca hizmete adamış. Bazılarında hakikaten kişisel ego hiç kalmamış. Hatta bu durum bi ara beni neredeyse cezbedecekti!Gurup adına yaptıkları can siperane çalışmalarını gördükçe kişinin gerçekten de egonun ötesine geçmiş olduğunu söyleyesim gelirdi.

Ama sonradan ve birden şunu fark ettim: Bu kişiler gerçekte özgür kalmamışlardı. Biraz daha yakından takip edince, kişisel egonun tamamiyle kollektif egoya transfer edilmiş olduğunu ve bunun çoğu zaman kişisel egodan daha etkili ve tehlikeli olduğunu görüp, titredim.

Kollektif ego da aynen kişisel ego gibi; kendini var sayabilmek, onaylayabilmek adına zıtlıklar yaratmak, çatışma yaratacak başka kollektif egolar bulmak/yaratmak uğraşına giriyordu.

Çok önceleri de kollektif ego (kollektif delilik) üzerine yazdığımı şu anda hatırladım; ama kimbilir nerede? Üstelik kollektif ego, kendini oluşturan bireysel egolardan daha tehlikeli olabiliyor. Ne de olsa “birlikten kuvvet doğar” tespiti her koşulda işleyen bir kural. Kollektif egonun günlük hayat içinde, tam şu anda insanlara ve tüm dünyaya neler ettiğini görmezden gelip, Hitler’i lanetliyoruz! Bu ne gaflettir tanrım!

Yeni bin yılın BİRleşme zamanı olduğunu tüm gelişmelerden anlıyoruz ve fakat nasıl BİRleşiyoruz? Bence mesele bu. Kişisel egolardan kurtulup kollektif egonun bir üyesi haline gelmek de var! Lütfen bu sözümü ciddiye alın sevgili dostlarım.

BİRleşme çağrısının bana cazip gelen yanı; onu oluşturan varlıkların özlerinin hiç bozulmadan, en ufak bir değişime uğratılmaksızın, sadece paylaşıma açılması anlamında olanıdır. Varsın kişisel egoların bi kısmı zaman zaman hissedilsin, biz onu kendimizde tanıdığımız ölçüde başkalarında da tanıyacağız ve buna gülüp geçeceğiz o zaman.

Ben kendi egomun devreye girdiği bir çok andan haberliyim, onu yermiyorum, gülümseyerek izliyorum ve tabi bana verdiği emirler bi kulağımdan girip diğer kulağımdan jet hızıyla çıkıyor. Tabi bu bir yaşam şekline dönüşüyor giderek. Neyin doğal akış, neyin ego sıçrayışı olduğu giderek ayan beyan ortaya çıkıyor.

Bazen yakın bir arkadaşımın bu durumu ortaya çıkınca, ona da söylemeye başladım; “şu anda egon konuşuyor, farkında ol!” diyorum. Tabi bunu herkese söylemek şu an için mümkün görünmüyor, sadece samimiyetle talep edenlere yapabilmeye cesaretim var 🙂

Sevgideğer blogcu kardeşlerimizden biri kendi sayfasına, köpeklerin özenilecek özelliklerini koymuş ve biz insanlar köpek kadar olamıyoruz diyerek hüzünlenmiş. Ve bir çok kişi de yorumlarıyla onun hüznüne ortak olmuşlar. Orada bahsedilen özellikler kişinin kollektif egoya dahil olması için öylesine elverişli ki! Benim önerim; köpeğe karşı kediyi lanetlemek yerine; KÖPEK ile KEDİ arasındaki o ince denge noktasının bulunmasından yana 🙂

Çünkü biri diğerinin otokontrolüdür bunların! Eğer diğerini yok ederseniz kendinizi, ya devleşmiş bir bireysel ego (kedi), ya da devleşmiş bir kollektif ego (köpek) içinde bulabilirsiniz.

Her zaman ifade etmeye çalıştığım gibi, ben zannettiğim her ne ise ondan istifa etmek en iyisidir ama şimdilik bunun için hazır değil isek o zaman dengede kalarak cesaret biriktirelim derim. (Denge kedi ile köpek arasında ince bi çizgi olup, orada durmak zordur, çünkü o çizgiye ancak tek ayak sığıyor, oysa bizim iki ayağımız var!)

Aslında cesaret biriktirmek diye bişey olmadığını da söylemek zorundayım; her şey tam tekmil olarak ŞU AN ve BURADA mevcut. Eksik olan tek şey karar verebilmek. (Evrende tek bir kural var; Özgür irade…Dolayısı ile tek bir günah var: Özgür irade ihlali!)

Eğer şu an ve burada BEN’den istifaya karar veremiyorsak, bunun için zamana (taksitlendirmeye) ihtiyacımız var demektir. Bu durumda doğal akışa uyup BİRleşeceğiz demektir. Amenna… Öyle OLsun. 

BİRleşmek terimi için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=704

Taksitlendirme terimi için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=161

Dünyayı değiştirecek buluş

A.A

Türk ve ABD’li bilim insanlarının ortak çalışmasıyla, vücut hareketi, ısı ve titreşimi enerjiye çevirmede kullanılan malzemeler, saç telinden 5 bin kat incelikte üretildi. Böylelikle kendi enerjisini üreten malzemelerin yolu açıldı

Nanoteknolojiyle geliştirilen “piezoelektrik malzeme”lerle gelecekte hayal gibi gösterilen kendi enerjisini üreten otomobiller ve güdümlü ilaç sistemlerinde yeni çözümler geliştirilmesinin de yolu açıldı.
Nanoteknoloji üzerine özgün araştırmaları nedeniyle 1999’da dünyanın en prestijli ödüllerinden Feynman Nanoteknoloji ödülünü alan ve alternatif yakıt teknolojileri üzerinde 20 yıldır ABD ve Türkiye’den pek çok araştırma grubuyla çalışan Teksas Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tahir Çağın, piezoelektrik malzemelerin bazı kristal ve seramik materyallerde bulunduğunu ve bu malzemelerin yıllardır elektronik ve mekatronik aygıtlarda yaygın biçimde kullanıldığını anlattı.
Bu malzemelere baskı uygulanması ya da esnetilmesi sonucu oluşan kutuplaşma ile kendi enerjilerini üretebileceğini anlatan Çağın, “bu malzemelerin ayrıca ayak ve vücut hareketlerinden elektriğin üretebileceğini ve böylece kendini ısıtan kıyafetlerin yolu açılacak. Yada ısı ve titreşim olarak kaybedilen enerjinin bir bölümünü dönüştürerek kendi enerjisini üreten otomobiller yapılabileceğini, güdümlü nano ilaç taşıyıcı sistemleri ile kendi enerjisini üreten küçük ilaç kapsüllerini ürettikleri enerjiyi kullanarak vucutta istedikleri yere yollayabileceklerini” söyledi.

HAYAL TEKNOLOJİLER 15 YIL SONRA GERÇEKLEŞECEK
Çağın, mekanik enerjiyi kullanılabilir elektrik enerjisine çeviren piezo malzemelerin üretildiği materyallerin kimyasını, alaşımlarını ve nano yapılarını optimize etmeyi hedeflediklerini belirterek şöyle konuştu:
“Özellikle fosil yakıtlara dayanan teknolojilerin yerine koyacağımız yeni enerjileri araştırıyoruz. Çalışmalarımızla zaten kullanılan bu piezoelektrik malzemeleri maksimum verim alacak seviyeye getirdik. Fosil yakıtların yerine sürdürebilir üretim ve yaşam bağlamında kayıp ısıyı kullanılabilir enerjiye dönüştüren termoelektrik sistemler, hidrojen ekonomisinde önemli rol oynayacak yakıt pilleri için hidrojen depolama ve taşıyıcı sistemler, yüksek verimli katalizörler ve membranlar ışık enerjisinin dönüştürülmesinde önemli kazanım sağlayacak nano sistemler yürüttüğümüz araştırmaların odağını oluşturuyor. Bu nano yapılı malzemeler, örneğin bir ilacı taşıyan kapsülün vücudun belirli bir yerine gönderilmesi için etraftaki mekanik enerjiyi kullanmasında nano yapılı jenerator olarak kapsülün yapısında kullanılabilir. Bu nano yapılı piezomalzeme ilaç taşıyıcı kapsülleri güdümleme için gerekli küçücük enerjileri taşıma ortamında var olan salınımlardan kendileri üretebilecek.
Bu salt mekanik enerjinin dönüştürülmesiyle sınırlı değil, benzer şekilde atık ısı, güneş enerjisinin dönüştürülmesinde de verimin uygun teknolojik cihazlarla en yükseğe çıkartılması mümkün.”
Çağın, tüm dönüştürücülerin yüksek teknoloji cihazlarında hali hazırda kullanıldığını, verimin optimize edilmesiyle bunların yakın gelecekte tüketicilerin de kullandığı gündelik aygıtlarda yer bulacağını da kaydederek, “Bunlar şu an hayal gibi, ancak 5-10 sene sonra insanlar bunları sıklıkla kullanabilecekler” diye konuştu.
Prof. Dr. Çağın, çalışmalarının uluslararası bilim dergileri Physical Review, Applied Physics Letters, Chemical Physics de yayınlandığını, benzer konularla ilgili patent başvurularının olduğunu da sözlerine ekledi.

Yeni Dünya’da olmasını istediklerimiz başlığında yapılan dileklerin biri daha gerçekleşme yolunda, bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=328

Her şey neden Böyledir 2. Kısım

 Oyunlarda sezgisel bilgi çok önemlidir.

Önceki ile sonraki an arasında bir aralık vardır.

Bu aralık düşünce sürecinin bir parçası değildir. Bu aralıktan sezgi yoluyla “yeni” BİR malzemeleri çıkar.

“Yeni” oyun malzemeleri, kapsayıcı üst oyunlardan gelen “dokungaçlar” yoluyla olabileceği gibi yine kaza eseri oyuna düşmüş de olabilirler.

Böylece çıkan YENİler düşünce evreninin ham hamuru olur.

Bu aralıktan birşeyler girebileceği gibi bir şeyler de çıkabilir.

Dünya diline çevirecek olursak, bu bir nevi koruma kalkanının kapsamadığı daracık bir yarık gibidir.

Yeri neresi diye sorarsanız;

Tekrar eden her iki şeyin arasındadır. İki notanın, iki sayının, iki film karesinin vs… ve aslında ALDIĞIN/VERDİĞİN NEFES aralığındadır.

 Bu aralıktan içeri çekilen YENİler şimdiye kadar hiç madde olmamış olduklarından bizim dünya oyunumuz için öylesine HAMdırlar ki, onlarla istediğiniz her şeyi yapabilirsiniz. Bu bir oyundur fakat sorumluluk sahibi oyuncular gerektirir.

Sorumluluk bilincine ulaşmamış kişilerin KAZA ile eline geçen YENİ, çevre için felakete neden olabilecek düşünce/madde lere dönüşebilir ya da en hayırlısı o kişiyi deli eder.

 Oyunda uyanarak oyuncaklıktan oyunculuğa geçmiş bir kişinin gözünden örneklemeler:

 Bu oyunun en ilginç belki de en hoş tarafı; tam her şey bitti artık dediğinde, hızla dibe vurduğunda, yeni bir “seviye” ile karşılaşmak!

Tamamen yeni bir enerji ile dolmak ve önüne gelen yeni seviyeden bilinmezler…

Poker oyunundaki gibi sermaye bitti çekiliyorum diyemiyorsun, sürekli yemleniyorsun.

Kaybedenin kazanan olduğu ilginç bir durum bu!

Fakat işin ince tarafı “eh iyi o zaman, ben de herşeyi kaybederim” diyememek. Önce her  şeyi acıyla kaybedip, yeni kozayı ısıtacak ısıyı yaratmak zorundasın. Eğer bunu kendi isteğinle yapmazsan o zaman arzun hilafına otomatik pilot bu işi yapıyor. Yine anlamazsan bi daha, bi daha, bi daha yapıyor.

Peki biz bu tekrarları göremeyecek kadar nasıl ahmaklaştık?

Ahmaklaşmamızda başka bir şeylerin de payı var mı yoksa bütün şeref bize mi ait?

Biz kaybederken kim kazanıyor?

(Bizden kasıt dünya insanıdır)

 Bu aynen petrol örneğindeki gibi olmalı

Petrolü çıkardığındaki karışımı/yoğunluğu, her inceltilme işinde ortaya incelmiş yakıt ve doğaldan daha kabalaşmış artık bırakmıyor mu?

Bu durumda birileri bizim omzumuza basmak pahasına inceliyor olmalı!

Aynen ekonomi  dünyasında olduğu gibi…

Fakat bu incelenlerin suçu değil tabii. Çünkü onlar kendilerini genele adıyorlar zaten. Ne kadar vermeye çabalarlarsa o kadar inceliyorlar.

  …

 Her şeyin dille bağlantısı var. İnsanın “şu an” dışında şeylerle uğraşabilmesini DİL sağlıyor, yani simgeler (harf, rakam, resim gibi) vererek içimizdeki ve dışımızdaki şeyleri İŞARETLİYORUZ. Bu bir çeşit, köpeğin her dolaştığı yeri işeyerek işaretlemesi gibi olabilir.

 Bu simgeler olmasaydı yalnızca “şu anda” yaşıyor ve yalnızca gerçek ihtiyaçlarımızı ediniyor olurduk. Ve bu durum, “şimdi” ye muazzam bir dikkat yönlendirmemizi sağlayacağından aynen bir büyücü gibi maddeye hükmedebilirdik.

Bu oyunda, enerjimizin çok büyük bölümü fiziki bedeni faal halde tutmak için harcanır. Geriye kalan küçük miktar enerjiyi de kelime ve bilgi leşlerini anlamaya/anlatmaya çalışarak şu an’ın dışına harcarız. Yani geçmiş ve gelecek oyunları inşa ederiz. Sanki çok lazımmış gibi!

“Şu an ve burada” için maalesef çoğunlukla hiçbir enerji kırıntısı kalmamış olur. O zaman insan kendi oyuncaklığını hangi enerjiyle bulup çıkaracak? Enerji yoksa iş de yok!

İnsana gereken geçmiş ya da gelecek değil; çünkü oyunun sürmesi bir anlam ifade etmiyor, üstelik zorunlu da değil.

İnsan şu an’da olanı görebilmek için gayret göstermeli. Belki şanslı bir anda oyundaki beyhude varlığını yakalayabilir. Sabır ve dikkatle dinleyip/beklemesi için enerji ve “şimdi”ye ihtiyacı var.

 Ne yapmak lazım? Artık olan olmuş, bilinçli ego devreye girmiştir ve bu dağ aşılmak zorunda.

Benim tavsiyelerim naçizane şunlar olabilir;

  • Yavaşla

  • Daha da Yavaşla

  • Ölmeyecek kadar yavaşla

  • Tekrarlara azami dikkat göster

  • Maddi manevi bütün ağırlıklardan kurtul.

  • Sezgilerine kulak ver.

  • Tüm konularda sadeleştirme işlemi yap

  • Geriye kalana bir bak!

  …

 İnsanın mı doğayı yarattığı yoksa doğanın mı insanı yarattığı sorularında ben bir zıtlık göremiyorum; çünkü her ikisi de TAM bir ifadedir. Bu cümlede insanın doğadan koparıldığını da göz ardı etmeyelim tabii. İnsan ne ki doğa ne olsun?

 Fakat bu her iki tam ifadenin yoğunluklu olarak gerçekleştiği zamanlar farklıdır. (“Yoğunluklu”ya dikkatinizi çekerim; çünkü her ikisi de her zaman ve şimdi olmaktadır. Ancak birisinin daha yoğunluklu olduğu devirler olmuş gibi görünüyor.)

 Dünya’nın ilk oluşum zamanlarında madde henüz şimdiki formunda değilken, insansılar da bildiğimiz katı bedene sahip değildiler. Onlar düşünmüyor ve biriktirmiyorlardı, henüz simgeleştirmeyi de bilmiyorlardı, fakat buna rağmen halleri şu anda bildiğimiz hayvanlar gibi de değildi.

İşte o zamanın insansıları çok ama çok yıllar süren bir süreçte enerji-bulutumsu bir şeyin içinde jöle kıvamında bedenleri ile yaşadılar. Sonra başka dış tesirlerinde etkisiyle belki yavaş yavaş dünyanın maddesini yaratmaya başladılar; çünkü işaretlemeye başladılar. Onların işaret ettikleri katılaşma eğilimi gösteriyordu. Onlar bulundukları AN’ı yaratabiliyorlardı.

Oysa şimdilerde biz insanlar geleceği ve geçmişi yaratabiliyoruz. İşlemde ciddi bir değişiklik oldu. Yaratma süreci, direkt algılama dan düşünce/hayal şekline dönüştü.

 Özetle;

İnsansılar “şu anda” yaşarlardı ve bulundukları anda yaratırlardı.

İnsanlar ise (farkındalıksız olarak) geleceği ve geçmişi yaratıyorlar.  

 Bütün bu süreçlerin oldukça karmaşık bir yapısı var, anlamak da anlatmaya çalışmak gibi neredeyse imkansız.

Her şey birbiriyle ilintili. Ayırmaya çalıştıkça içinde kaybolacağınız denli içsel sonsuzluğu var.

Bu sebeple, herhangi bir şeye yaklaşırken; anlayabilecek kadar yakında, yutulmayacak kadar uzakta durmak gerekiyor

  …

 Her şey zaten BİRdir.

Fakat bunu anlamamız biraz zaman alacağından BİRleşmeye çalışarak yola girebilir, kişisel egoları kitleye aktarabiliriz. BİRleşme BİR olduğuna aymanın yavaşlatılmış sürecidir. 

Bu bir yanılsamalar OYUNu. 

Bir bilgisayar oyunu (beş yaşındaki yeğenim bile elinde kılıç, ya da tüfek ha bire canavar öldürüp PUAN alıyor!)gibi düşünün, ya da film içinde, orada olan biteni dert ediyor musunuz? İyi gitmeyen şeyler olmasaydı iyi gidenleri nasıl ayıracaktık?

Sizin içinizi titreten o kötü adamlar/kadınlar ve iyilik timsali olanlar hepimiz oyuncuyuz.

Sahip olma isteği, OYUNun başlatma butonudur. Bu bir yanılsamadır.

 

Sahip olmak isteyen kim? BEN…

BEN kim? zaten herşey olan BİR

Bu savaş Donkişotu bile gölgede bırakır!

Kendine karşı bir savaş yürütmek olası değil.

Çok ayrıştırmak sonuca değil tükenişe götürür.

Yorar, bitirir.

Maddeyi sonsuza kadar bölmeye uğraşır, her yeni bulduğunuzu (kuark) son zannederek avunursunuz. Üzücü bir durum.

  …

OYUN Kuramı- Herşey Neden Böyledir1 için Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=187

Esrarengiz Ses

Evrenin derinliklerinden gelen esrarengiz ses

 hurriyet.com.tr

Evrenin derinliklerinden gelen kükreme sesi bilim adamlarını şaşkın açevirdi.
Şimdiye kadar evrenden kaydedilen tüm seslerden 6 kat daha kuvvetli olduğu açıklandı. Kaynağının ne olabileceği konusunda tüm olasılıklar gözden geçirildi ama hiç birine uymadı. Bilim adamları, evrenin derinliklerinden gelen bu ses karşısında şaşkınlıklarını gizlemedi.

ABD’de düzenlenen 213. Amerikan Astronomi Birliği’nin konferansında bu ses enine boyuna tartışıldı. Evrendeki her türlü nesnelerin radyo dalgaları yaydıkları belirtilirken, bu sesin de radyo dalgaları incelendi ve yıldızlar, kuasarlar hatta galaksilardan gelen hiçbir radyo dalgasına benzemediği kararına varıldı.

“YENİ VE İLGİNÇ BİR ŞEY VAR”

Bu sesi ilk keşfeden NASA’nın Godard Uzay Uçuş Merkezi’nden Alan Kogut, konferansta yaptığı konuşmada “Evrende yeni ve ilginç bir şey var” dedi.

Temmuz 2006’da, atmosferin en üst katmanına (36 bin 500 metre yüksekliğe), yeni nesil yıldızlardan gelen ısı dalgalarını ölçmek amacıyla gönderdikleri ARCADE (Absolute Radiometer for Cosmology, Astrophysics, and Diffuse Emission) adlı uzay aracının bir süre önce, tesadüfen bu sesi kaydettiğini açıklayan Alan Kogut ve ekibi “Evren bize gerçekten yeni bir denklem gönderdi. Çözmeye çalışıyoruz” dedi.

“GERÇEKTEN NE OLDUĞUNU BİLMİYORUZ”

Olayı ayrıca incelemeye alan NASA’nın Kaliforniya’daki Psadena Jet Propulsion Laboratuvarları’ndan uzman Michael Seiffert da “Şu anda gerçekten ne olduğunu bilmiyoruz. Şimdiye kadar rastladığımız hiçbir sese benzemiyor. Kaynağı olabilecek tüm olasılıklar devre dışı kaldı. Ama bilim işte bu yüzden çok heyecan verici” dedi.

Kükreme deyince benim aklıma Pleaidianlar geldi – yanlış hatırlamıyorsam arslan ırkı idi bunlar- ve aynı zamanda VOLKANlar geldi. İkisi bi arada var mı diye baktım,  pek bişey bulamadım, google ser verip sır vermedi bunlar hakkında! Aklımdaki soru takılı kaldı?

Aslında bu isim bende Anu’dan hatıra kalmış, bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=585

YENİ İle Ne Yapabiliriz?

Evet daha öncede söylemiş olduğum gibi şu anda OYUN Evrenleri ile ilgili konuşuyoruz. Yani YENİler OYUN içlerinde olur.

O halde ne yapacağız bu YENİyi?! Atsan atılmaz satsan satılmaz!

demiştik en son (bakınız-Konu başı: https://blog.sonsuz.us/?p=731. OYUN’a karşı çok dikkatli olmak lazım, şaka yapmıyorum, yukarda söylediğim herşey başınıza bir bir gelebilir, o sebeple fevkalade incelikli bir plan kurmanız lazım 🙂 Burada Gurdjieff’i anmadan geçemiyeceğim, demişti ki:
“İnsan hapishanededir ancak bunun farkında değildir. Farkına varan her aklı başında kişi hapisaneden kaçmak ister, kaçmak için tünel kazmak lazımdır. Bunun dört gerekli şartı vardır;
a) Özgür olmadığını, hapishanede olduğunu kabul etmek.
b) Evvelce hapisaneden kaçabilmiş kimselerden yardım almak.
c) Kaçış organizasyonu asla tek kişi olarak gerçekleştirilemez. Bir grup çalışması elzemdir.
d) Büyük bir çalışma ve çaba gereklidir : “belirli bir amaca yönelik şuurlu çabalar”
(Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=244)

Ben kişiselden çok toplumsal anlamda bir anlatım yolu seçeyim, aksi takdirde konu çok uzayacak (istenirse onu da ele alırız).
Önceki mesajımda anlatmaya çalıştığım; “YENİ kendini nasıl gösteriyor?” sorusuna cevap aramaktı. Şimdi YENİ ile ne yapabiliriz sorusuna cevap aramaya çalışacağım:

Bu konu, ilkel topluluklardaki “şaman büyücü“nün yerini almış olan Sanatçılar ve Bilim adamlarının ARACI olmasına muhtaçtır! Bir şekilde YENİ’yi görmüş ya da ikinci elden (sade bir vatandaştan) edinmiş Yeni Dünya Büyücüsü (sanatçılar/bilimciler-bundan sonra onlara YDB diyelim) bu TOHUM’u yavaş yavaş oraya buraya saçmaya başlar (akıllı davranıp öne çıkma ve parlama gibi kişisel arzulardan nispeten arınmış olduklarını varsayıyorum, çünkü eğer böyle değilse, kendileri için felaket olur. Gerçi bu geneli bağlamaz, TOHUM bir kez ekilmiş olur, yani kayıtlara geçmese de JÜRİ bunu duyar!).
Doğadan bildiğimiz gibi herşeyin bir olgunlaşma süreci vardır; şu an aslında hepimiz tohumlar arasında yüzmekte, onları her nefeste yutmaktayız. Bunların her biri değişik aşamadadır. “Sanal Geçişler” yazımda belirttiğim gibi:
“Doğanın türlü olasılıklarından biri hangi aşamada ve niçin , kendini “gerçek şeyler” dünyasında sabitler?     Olasılık dalgası görünümündeki bir elektron bir yörüngeden diğerine geçmeye niyetlendiğinde, gelecekteki durağanlığına yönelik, sonunda yerleşebilme olasılığı     olan tüm yörüngelerin nabzını aynı anda ölçer! Bu yoklama mahiyetinde etrafa gönderilen dokungaçlara sanal geçişler denir.    Elektronun sonunda geçtiği kalıcı evine ise “gerçek geçiş” deniyor. (Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=626)”

Bir mekanizmaya tabi olarak, olgunlaşırlar. Peki ne zaman sözkonusu YENİ, realitemiz haline gelir?

Konuyu biraz hafifletmek için beni hep güldüren bir saptamada bulunacağım:
Bu bütün dünyaya yayılmış olarak büyük bir işlev görmekte olan YDB’lerine (Yeni Dünya Büyücüleri) ben “karga” sınıfı diyorum :)))
Kargalar ilginç hayvanlardır, çok zekidirler, kabiliyetliler ve klanlar halinde sanki başka bir dünyada yaşarlar! Hiç gözlemleme şansınız oldu mu bilmiyorum?

 ”

Hapishaneler Don Juan’in da dedigi gibi “büyüklerin” bize dünyanin nasil oldugunu anlatmalarindan
ve bizim de bu betimlemeleri kabul etmemizden kaynaklaniyor. Yani biz bize ögretilen seylerin icerisinde
kaldigimiz müddetce hapishanede kaliyoruz. Hapishaneden kacis yolu bu sinirlarin disina cikmaktir
herhalde, yani büyüklerin bizimle oynadigi OYUnu oynamamaktir. Özgür olmak icin bilinmeyenlere ulasmak
gerekir. Bilinmeyenlere kendi basimiza ulasmak mümkün degil diyorsun. Bilinmeyenleri “büyücüler”
TOHUM ekerek bilinir hale getiriyorlar diyorsun. O halde “normal” yasayan insanlarin özgür olma sansi hic yok.
Veya özgür olmakla “nagual”a ulasmak sence ayni mi? (Sn. Turan Erdal tatafından soruldu)” 
 

 

 

 

 

Harika toparlamışsın, ben “dünyanın OLMAsı” konusunu burada es geçtiğimden dolayı esef ediyordum, fakat konu dağılacak endişesiyle atlamıştım. Senin bunu gayet iyi bildiğinden kuşkum yok, belki bizi takip eden kişiler varsa, onlar için bir özet adresi vereyim: https://blog.sonsuz.us/?p=737

Önceki mesajımda söylediğim gibi, bilinmeyene günde bikaç dakika ulaşırız hepimiz; fakat bunları hatırlamak imkansızdır, bu konuda özel olarak eğitim almak gerekir. İsteyene herşey “altın tabak” içinde sunuluyor, o halde neden tüm insanlar bunu talep etmiyor? İçinde bulunduğumuz oyun seviyesinde de alt alt bi çok dizilim var, herkesin olgunlaşma süreci farklı durumda, henüz çiçeğe durmuş bir elma çiçeğine, neden hala olgun ve kırmızı bir elma olmadın diye sorulmaz, değil mi? 🙂 Herşey ancak olabileceği gibi ve mükemmelen olmaktadır. Ayrıca “insan”ı herşeyin merkezine koymak da belki doğru olmayabilir, örneğin, gezegenimiz de canlı, güneşimiz de canlı bir organizma, onların da çeşitli ihtiyaçları var!
Özgür olmak, naguale ulaşmak değildir, hatta nagualde çok kalmaya başlarsan DJ’nin bahsettiği eski büyücüler gibi fecii bir tutsaklık altına düşebilirsin hem de ölmekle kurtulamayacağın türden!
Konuyu dağıtmadan hemen kısaca nedir özgür olmak diye soralım?
Özgür olmak, kendini önemsemeyi bırakmaktır.
En azından ancak böyle başlayan bir süreçtir. (işin ironik yanı, ilk yazımda söylediğim gibi, kendini önemsemeyi bırakmak için önce kendini önemsemen gereken bir sürece ihtiyacın olması!)

Konuya dönecek olursak: “Peki ne zaman sözkonusu YENİ, realitemiz haline gelir?”

YDB’ler tarafından etrafa saçılan YENİler, YENİ avcılarının dikkatini çeker! :)))
Bunlara kısaca kuramcılar diyebiliriz belki. Fizik kuramcıları bana göre filozoftur aynı zamanda.
Kuramcı, gördüğü her YENİ’yi büyük bir zevk ve sebatla toplayıp biriktirir. Ve bu birikim uygun bir ebada geldiğinde, yukarda Feynman’ın belirttiği gibi, bunları eskilerle bağlayacak şekilde ÖRMEye başlar, bu hem yeni, hem de önceki tüm bilinenleri (bi tanesini bile reddetmeksizin) kapsayacak, aynı zamanda hiç bir muğlaklığa yer bırakmayacak şekilde yapılanır ve bu kez rahme düşer. Dünyanın rahmine.

Sonra deneyciler, bu kuramın orasından burasından didiklemeye başlar, her doğrulayış yeni bir sevinç ve yeni taraftarlar kazandırır ve bu durum  küçük küçük yenilerin doğmasına sahip olur ancak bütünüyle yeni bir OYUN düzeyinin doğması için “kritik kütlenin” aşılması gerekir.
Ve bu hiç kolay değildir.
Neden derseniz “eski” de kendini kolayca teslim etmeye istekli değildir. Bütün gücüyle caydırıcı katalizörler oluşturur. Bir çok “yeni taraftarı”, bu yağmur gibi katalizörler altında kalıp can verir! Ki aslında bu çok basit bir mekanizmadır. ESKİ bunu “kötü”lüğünden yapmaz, sadece insanlığın arada kalmasını istemez, bu güne kadar başarılmış oyun düzeyini heba etmek istemez, onun deli gibi karşı koymaları aslında YENİ’lerin inancını sağlamlaştırmak için fevkalade yararlıdır; Buna Don Juan “Küçük Tiran Etkisi” der. (Bakınız: Toltec bilgeliği başlıca kavramlar: https://blog.sonsuz.us/?p=163). Ya da anadolu bilgeliğinde dervişler birbirlerine “Allah derdini artırsın” diye veda ederler.

YENİ’nin doğması için “kritik kütlenin” aşılması lazım. Bu konuda çok düşünüp yazmıştım (senelerdir), hatta buralarda bi yere de asmışımdır mutlaka, fizik sözlüğündeki tanımı şöyle:

“critical mass-kritik kütle: Reaksiyonun bitmemesi için gerekli olan minimum kütle miktarı.”
Bu konudaki akıl yürütmelerimden biri için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=614 )

Kritik kütlenin aşılması ile birlikte YENİ, doğar, birden bire bütünü dönüştürür  ve “dünyanın OLMAsı” haline gelir 🙂 Kral öldü yaşasın kral!
Tabi bu arada hazırlığı henüz yeterli olmayan bazı insanlar için, kapsayıcı bu YENİ oyun düzleminde bulunmak henüz mümkün olamıyacaktır; çünkü onlar kendi doğal süreçlerini devam ettiriyorlar.

“Son bir sorum daha kaldi. “Meyva vermis” insanlarin “normal” insanlar arasindaki iliskileri nasil
oluyor?”

Olgun meyva, adı üstünde OLGUNdur, sevgili arkadaşım