Oyun, GO, hayat vs…

Biz yine Dünya oyununa dönelim. Bu oyun kurulurken artık olası şeylerin bir çoğu önceden biliniyor, önlemler ona göre alınmış fakat yine de iki tarafın BİRden gelen özgür iradeleri ve seçim olasılıklarının bileşimi her daim sürprizlere açık. Sanırım düdüğün, üfleyene yakın kısmındaki atalarımızın günlerini şenlendiren de budur.

Go şampiyonumuzun söylediği gibi; önceden tasarlanmış güzel şekiller var. Fakat bazı durumlarda şekli biraz değiştirmek farklı sonuçlara götürüyor. Ve dikkat ederseniz şampiyon, bu özel tesuji durumunun ustalar tarafından planlanmış olabileceğini itiraf ediyor.

Dünya oyununun kurucuları olan ateş/su/toprak/hava elementleri muhtemelen, sayılarını bilemediğim dolaşık ipeksi gurubun ayrılmış öğelerinin, ikiye ayrılmış kısmının yang olanlarıdır. Çünkü önce bitkileri ve hayvanları sonrada maymun atalarımızdan insanı yarattılar.

Ben önceleri Yin kısmının doğa olduğunu düşünürdüm. Sanırım bu bir hataydı.

Oysa hata ya da yanlış yok yalnızca EKSİK var.

Yin, oyunun mekanizması olmalı. Yang da oyuna can veren öz. Oyunu devam ettiren ikisinin bir ayrılıp bir birleşmeleri.

Bir iskambil oyununda hangi öğeler var?

İskambil kağıtları, oyunun bilgisi, oynayan kişiler

Bu gerçekten dolaşık bir ilişki. Oyun için bu üç öğenin de bir araya gelmesi gerekiyor, yoksa oyun oynanmaz. Önce ilk yerleştirmemizi yapalım sonra aksama olup olmadığını kontrol edelim.

Oyunun Bilgisine Yin yani yaşam, iskambil kağıtları ve oynayanlara Yang yani insan doğası diyelim. Oynayanlarla kağıtları aynı sınıfa almam tuhafınıza mı gitti? Aynı guruba aldım çünkü iskambil kağıtlarının katılaşmış insan bedeninden farkı yok. Ayrıca zihni kuvvetli bir oyuncu kağıtlar olmadan oyunu kafasının içinde de oynayabilir. Demek ki işin madde kısmı oyunu kolaylaştırmaktan öte derin anlam içermiyor. Aslında oyun zihnin içinde oynanıyor.

O zaman oyuna ne gerek var sorusu gündeme geliyor ve tabii cevabıyla birlikte; Yin yani oyun bilgisi ancak oyunda belirginleşiyor. BİR’in içindeyken bilgi ve insan doğası gibi bir ayırım yok. Ve dolaşık ipeksi doğamız aslına dönüşü gerçekleştiremiyor. Oluşmuş olan düğümler ancak oyun içinde belirginleşip yakalanma ve düzeltilme olanağına kavuşuyor.

Animus varlığını Yang’dan alıyor. O halde eril kutup, yani pozitif kutup esastır.

Anima ise varlığını Yin’den yani Hayat bilgisinden alıyor.

O halde Oyun başlarken ikiye ayrılmış görünen BİR, insanda yeniden bir araya geliyor.

Eğer insan doğası, kendi öğeleri olan anima ve animusu barıştırsa, yani rekabet etmelerini bir şekilde önleyebilse, ortada sorun ya da dolaşıklık kalmayacak tabii oyuna hiç gerek kalmayacak

Yin, bana oyun heyecanı veren hayali pişti arkadaşıma benziyor.

O şüphedir.

Beni kendimden şüpheye düşüren dişidir.

Oyunu imkanlı kılandır.

Fakat benim oyuna ihtiyacım var. Rekabet etmeliyim ki hareket olsun. Hareket olsun ki dolaşık ipeksi aslımı düzene ulaştırayım. Ya da daha doğrusu trilyonlarca yıldır beni giderek dolaştıran düğümlerden arınabilme şansım olsun.

Bazen, bırakın dolaşık kalayım diyorum.

Ama bu mümkün değil.

BKÖ’den alıntı

(Bir Kadını öldürmek)

Yapmakla yapmamak arasında?

Bi işi yapmakla yapmamak arasında ne çok kalırız. Hangisinin bizim için en iyisi olduğunu bilebilmek için bildiğimiz her yöntemle kar/zarar hesabı çıkarmaya çalışırız. Bazen aynı konuiçin yapılmış hesabı yıllarca yeniden tarttığımız olur.

Geçenlerde bu konuyu hatırlattı bir arkadaşım. Onun açmazı üzerine düşünürken kendi geçmişimdeki iz düşümlerini hatırladım.

 Sonra ona cevaben yazdığım satırları okudum tekrar tekrar:

 
Çözüm aslında problemi ifade ettiğiniz şu cümlenizin altında gizli:”Fakat benim neden olduğum bir sonucu inkar etmek, yok saymak veya umursamamak benim açımdan mümkün olan bir şey değil.”
Polisiye okumanın da bazı yararları var!
Dedektifin, gözünün önünde olan gerçeği, bir sürü bağlantı ve ipucunun arasından seçip almasına tek bi şey engel olur: peşin kabul, peşin hüküm!!! Aynen yukarıda sizin yaptığınız gibi.
Hem peşin hükmü veriyor hem de çaresizim diye sızlanıyoruz! Hayır bu şekilde kendinizi kandırmanıza onay vermeyeceğim. Kendinizi “ben çözüm arıyorum” diye kandırmanıza göz yummayacağım!
Siz çözüm arama yolunuzu ilk kabulünüzde tıkamışsınız, bütün insanların yaptığı gibi.
Size iki seçenek sunuyorum:
1) peşin kabulünüzü görün. Gördüğünüzde kapı açılacaktır.
2) görmek istemiyorsanız, çözüm arayışındayım modundan kurtulun, herkes gibi günlük yaşama dalın, zevk çıkarın.
İki seçenek de birbirine denk güzellikte bana göre 🙂
Bir insanın önüne teknik olarak yapamayacağı bir şey seçenek olarak çıkmaz. Eğer çıkmışsa bu mutlaka yapabileceği ancak bedellerini göze  almak durumunda olduğu bir şeydir.
Bazen bu seçimsizlik öyle boyuta varır ki kişi, ölümden sonra belki başka yaşam şansı vardır, her şeye yeniden başlanır, güllük gülistanlık olur mu acaba diye farkında olmadan kendini ölüme hazırlamaya başlar!
Hayır efendim böyle bi lüksünüz yok. Size verilmiş gül gibi bedeni elinizin tersiyle iteceksiniz, sonra ben de size ölümden sonra kurtuluş vadedeceğim?! Böyle bir şey olamayacağını siz de biliyorsunuz ben de!
Cümleniz şuydu: “Fakat benim neden olduğum bir sonucu inkar etmek, yok saymak veya umursamamak benim açımdan mümkün olan bir şey değil.”
Ve bu cümledeki “benim açımdan mümkün değil” peşin hükmünün açıklamasını yapıyorsunuz kaç mektuptur. Yaparsam şöyle olur böyle olur… Demek ki aslında mümkün! Siz kendi rızanızla bu kabiliyetinizden vaz geçiyorsunuz. Sonuçlarını taşıyamam bana ağır gelir diyorsunuz.
Amenna. O zaman 2.ci seçeneğimi uygulayın; yani artık çözüm arayışındaymışşş gibi yapmaktan, kendinize ve başkalarına yalan söylemekten vaz geçin. Çünkü o arayış için kapıyı kapattınız.
Ve bu bir kayıp değil! Burayı iyi anlamanızı rica ediyorum. Çözüm arayışında olmamanız sizin için asla bir kayıp olmayacaktır.
Keyfinize bakın, günlük şeylerle uğraşın. Doğayı severmişsiniz, onunla olun. Uğruna çözümden vazgeçtiğiniz insanları sevin ve onlarla gerçekten ilgilenin. Kendinizi ön plana çıkararak “beni anlayacak düzeyde değiller” diye sızlanarak değil! Çünkü onlar sizden bile kıymetliler; çünkü bunu siz belirlediniz, siz seçtiniz. Kendinizden yukarı koydunuz onları. Harika. Ne mutlu. Bunu doya doya yaşayın. Bırakın saçma sapan felsefeleri başkaları yapsın.
Bunları yapmak size çok şey kazandırır.
Kaybettirecek olan ise; seçemediğiniz olasılık için YAS tutmaktır!
Elimizde yalnız iki seçenek olduğu zannı bizi mahfediyor. Aslında mahfeden bundan da öte; hangi seçeneğin doğru olduğuna dair elimizde kanıt olmaması! Olsa onu seçmekte tereddüt etmeyeceğiz.
Anlaşılamayan ise şu; her iki seçenek de doğrudur. Yani senelerce yapmakla yapmamak arasında kıvrandığımız o şey her neyse, her iki kapı da doğrudur. Hepsi hayırlıdır.
Yanlış olan ise; seçtiğinden ŞÜPHEYE düşmek ve seçmediğinin YASINI tutmak.
 
Ben bir çok kez yaptığından şüphe duymamak üzere yazdım çizdim ve tabii şu eleştirileri aldım: Şüphe duymak, medeniyetin gelişmesinin anahtarıdır! Bu da doğrudur ama medeniyet gelişeceğine biz gelişsek daha iyi olur mu acaba diyorum? Ve bu sorunun getirdiği ikilemi yaşamamayı seçiyorum. Medeniyet yerine kendimi seçtiğim için suçluluk duymuyorum.
Bir başkası da medeniyeti seçer ve bu seçiminden kuşku duymazsa (annem gibi örneğin) bu da aynı güzelliktedir bana göre. Çünkü iç ile dış farketmez.
Şu anda geleni ön kabuller olmaksızın yaşayabilmek ne büyük bir özgürlük. Geçmişte olan üzerine, onun sebep sonuçları üzerine hiç düşünmeyelim demiyorum; çünkü onlar bizi şu ana taşıdılar. Sadece suçluluk duymaksızın, bir matematik  denklemmişçesine tarafsız düşünelim diyorum.
Kendi yaptıklarımız ya da yapmamayı seçtiklerimiz için faturayı başkalerı üzerine çıkarma alışkanlığımız bizi bulunduğumuz noktaya kilitliyor.
Faturayı kendi üzerine çıkarmak yalnızca “bu seçimi ben yaptım” demektir. Hepsi bu kadar. Bunun için suçlamalara girişmek nafile; kendimi de başkalarını da suçlasam hep aynı kapıya çıkar; şu anın büyüsünü ve huzurunu bozar!
Ki bu faciadır bana göre. Neden mi? Şuan bozulduğunda aynı anda gelecek bozunuma uğramaya başlar, fasit daire!
Her zaman kendime hatırlatıyorum: “aman Sibel, elindeki tüm olanakları, tüm kabiliyetini şu anı güzelleştirmek için kullan.”
Ve bu ne basit bi tembih aslında; çünkü biz hep şu an ve buradayız.
-günlükten- 16/5/2006 ·

GO Oyunu -1

Yıllar sonra daha yirmidört yaşında bir go şampiyonu bunu şöyle açıklayacaktı:

“GO… İlk başlarda çok zevkli ve eğlenceli oluyor ama zaman geçtikçe öğrendikçe ilerledikçe hata yapmama düşüncesi baskı oluşturuyor. Go hatayı pek kaldırmıyor;  yani bazen öyle hatalar oluyor ki  ne yaparsan yap oyunu döndüremiyorsun.  O yüzden sürekli bir dikkat ve konsantrasyon  gerektiriyor.

Oyuna ilk başladığım zamanlar emekleme dönemiydi. Her şeyi yeni öğreniyordum;  yani hiç bir hamle beni şaşırtmıyordu.  Hedefim bir an önce daha iyi bir oyuncu olmaktı.  Sonra ilerledikçe bazı şeyler değişti.  Go da bazı aşamalar var.  Hemen iyi oyuncu olunmuyor.  Önce DAN seviyesine ulaşmak için  kendimizi yenmek gerekiyor.

Örneğin ben çok sabırsızdım. Uzun süre 3 kyuda kaldım.  Oyunu bir an önce sonlandırmak istiyordum. Sonra bu şekilde devam edemeyeceğimi fark ettim.

Yani oyundan zevk alamıyordum,  Kazanmaktan zevk alıyordum. Bunu şöyle fark ettim;

 Önde olduğumu düşündüğüm oyunları kaybetmeye başladım.  Durumum iyi olduğu halde bir an önce son darbeyi indirmek istiyordum; fakat son darbeyi vurmadan önce iyice hazırlık yapmak gerekiyormuş.

Oyunum çok agresif ve saldırgandı.

Arkadaşlarımla durum değerlendirmesi yaptım ve daha sakin oynamaya karar verdim. Önceleri oyunu çevirdiğim alanlarla değil öldürdüğüm taşlarla kazanmak daha çok hoşuma gidiyordu.

Sonra oyunum biraz daha olgunlaştı.

Yani senin deyiminle, orgazmı hedeflemeden sevişmekten zevk almayı öğrendim.

Bu şekilde devam edince dan seviyesine ulaştım.

Bildiğim kadarıyla go da şu var; herkes bir dan olabilir eğer  oyundaki hatalardan kendini arındırırsan (1). Kendindeki hataları da biraz düzeltirsen (2).

Bir dan başlangıç seviyesidir.  Kyu seviyesindekiler hala oyunu öğrenmeye devam  etmektedirler. Bu yüzden 2 dan olmak için artık oyuna kendinden bir şeyler koyman gerekir. Ekstra hamleler bulamazsan, rakibini şaşırtamazsan, tesuji yapamazsan daha ileriye gidemezsin.

Kyu seviyesini go öğrencileri olarak görüyorum. Dan seviyesi go oyuncuları. Pro seviyesi go ustaları.   

Genelde go’da  şöyle bir gelenek vardır; daha iyi oyuncu, oyun bittikten sonra hamleleri tahtaya tekrar dizer ve oyunu yorumlar.

Go’da bir takım hatalar var;  oyuncunun seviyesine göre, yaptığı hata da değişiyor. Dan olmadan önce de oyundaki temel hataları fark edebiliyordum ama kendimi engelleyemiyordum.  Yüksek kyu seviyesindeyken dan olmak için çok uğraşmak gerekiyor çünkü  temel hata yapmıyorsun ama diğer hatalardan da kendini kurtaramıyorsun. Şöyle ki, go’da bazı şekiller var; temel şekiller. Bunlarda hata yapmamak çok önemli. Örneğin, kendini bir ressam olarak hayal et; hayatın resmini yapıyorsun,  ilk başta tablo boş, sonra dilediğin resmi yapmakta serbestsin. Göze hoş gelen bir şeyler koymak istiyorsan bazı temel şekilleri düzgün yapabilmelisin. Go’da bu böyle. Üst seviyelerde GO bir yap boz gibi oynanır. Şekiller bellidir onlar senin elinin altındadır,  sen bunları dilediğin gibi kullanırsın.

Biz genelde yeni başlayan öğrencilere şekil yapmayı anlatırız. Bu go’nun temelidir. Sonra öğrenci dilediği şekli dilediği yerde kullanır. Temel hata derken bunları kastettim. Bir de şu var;  örneğin bir durumda en iyi şekil en doğru hamle olmuyor. Şekli biraz bozunca ortaya çok iyi bir hamle çıkıyor, bunlara bazen tesuji deniliyor. Rakibin beklemediği, o durum için en iyi hamle oluyor ve  sanırım Picasso tarzını bu kategoriye sokabiliriz.

Öyle bir durum oluyor ki bir hamle her şeyi değiştirebiliyor. Umutsuz durumlarda bize umut veren hamle olarak düşünebilirsin tesujiyi. Biraz tesadüf gibi ama tam olarak öyle değil; çünkü genelde usta bir oyuncuyla oynarken durumun senin lehine gittiğini düşünürsün ama  hiç beklemediğin bir anda her şeyi değiştiren bir hamle gelir. Bunu sen düşünmemişsindir ama rakip büyük bir ihtimalle planlamıştır.”

 

İşte özetle ve kelimesi kelimesine söyledikleri bunlardı.

İsterseniz şimdi en başa dönün ve “go” kelimesinin olduğu her yeri “hayat” olarak değiştirin yani Dünya oyunu.

Belki size yeni bir farkındalık sağlayabilir. Ya da sağlamaz. Boşverin.

 

Yirmi dört yaşındaki Türkiye şampiyonu da onu sadece bir oyun sanıyordu zaten. Yaşının tüm gerekleri vardı onda, harikulade bir okul bitirmiş, nefis bir master yapmaktaydı. Ve aşık olduğu kız daha bir hafta önce onu başkası için terk etmişti. Şampiyon, şaşkınlık ve üzüntü içindeydi, anlamaya çalışıyordu; nedir aşk? Kadın-erkek nedir? Hayat neden böyle?

 

BKÖ’den alıntı

(Bir Kadını Öldürmek)

Dikkat Dereceleri

Görücülere göre üç tip dikkat vardır.Tüm hisseden varlıklar için değil, sadece insanlar içindir bu sınıflama. Aslında bunlar dikkat dereceleridir. Her biri kendi içinde bütün, bağımsız alanlardır.

İlk dikkat, sıradan bir insan olarak her şeyimizdir. Görücülerin gördüklerine göre, ilk dikkat farkındalık parıltısının çok yüksek bir parlaklığa ulaşmış halidir. Ama bu kozanın üstüne sabitlenmiş bir parıltıdır denebilir. Bu bilineni örten parıltıdır.

İkinci dikkat, farkındalık parıltısının daha karışık ve uzmanlık gerektiren bir durumudur. Bilinmeyenle ilgilidir. İnsanın kozası içindeki kullanılmayan yayılımlar değerlendirilirse oluşur. Uzmanlık ister çünkü, kullanılmayan yayılımları değerlendirmek için bir insanın alışılmadık, ayrıntılı taktikleri üstün bir düzence ve yoğunlaşmayla uygulamasını gerektirir. İnsanın rüya görürken, rüya gördüğünün ayırtına varacak yoğunluğa ulaşması ikinci dikkatin önkoşuludur. Bu, günlük hayattaki bilinçlilikten farklı bir bilinç halidir. Sol yan farkındalığı da denilen ikinci dikkat, insanın imgeleyebileceği en geniş alandır. Bu anlamda sınırsız sayılabilir. Büyük zorluk, ikinci dikkate girişin çok kolay, cazibesinin de neredeyse karşı konulmaz olmasıdır.

DJ, eski görücülerin, uzmanlıklarını kendi farkındalık parıltılarına uygulayıp onu akılalmaz boyutlarda genişlettiğini söyler. Esasında, kozaları içindeki yayılımların her seferde tek bandını aydınlatmayı amaçlamışlar. Başarmışlar da, fakat gariptir her seferinde bir bant aydınlatma başarıları ikinci dikkatin batağına hapsolmalarına neden olmuş.

“Yeni görücüler bu hatayı düzelttiler. Farkındalık ustalığının doğal sonuna ulaşmasını, yani tek bir vuruşta farkındalık parıltısının genişleyerek saydam kozanın sınırları dışına erişmesini sağladılar.”DJ

Üçüncü dikkate, farkındalık parıltısı içten gelen ateşe dönüştüğünde ulaşılır: Bu tek bir bandı değil, insanın kozası içindeki bütün kartal yayılımlarını alevlendiren bir parıltıdır.

DJ, ayrıksı insanlar ve diğer hisseden varlıkların bilinmeyen ve bilinemeyene farkında olmadan girişlerini bahse değer bulmaz ve bunlardan Kartal’ın armağanı olarak sözeder. Yeni görücüler için üçüncü dikkate girmek anlamı farklı bir armağandır. Bu ulaşılan nokta için bir ödüldür.

“Ölüm anında tüm insanlar bilinmeyene girer, fakat bazıları çok kısa bir an ve sadece Kartal’ın besinini arıtmak için üçüncü dikkate ulaşır. İnsanın en üstün başarısı, bu dikkat derecesine, yaşam gücüne sahipken, titrek bir ışık gibi Kartal’ın gagasına doğru yuvarlanan bedensiz bir farkındalığa dönüşmeden, ulaşmaktır.”

Bilinen ve bilinemiyenle ilgili sesli düşündüğüm şu yazıya göz atabiliriz: https://blog.sonsuz.us/?p=493

Gerçekten çok hassas bir konu olduğunu hissediyorum.

Kendini ve Başkalarını yargılamayı

Kendini ve başkalarını yargılamayı bıraktığın ölçüde özgürleşirsin.

sa

Dün gece yattığımda içimde dönüp durdu bu cümle. Hatta aslında ingilizcesi özellikle “Judgement” kelimesi defalarca tekrar etti. Öyle ki, az önce uyandığımda hala bunu hatırlayabildim.

Neden yargılarız peki? Daha iyisini bildiğimizi varsayarız. En basit karşılığı bence bu. Kendimize karşı bile daha iyi bildiğimizi varsayarız ve aslında bu durum zihnimizin patronluk taslaması değil midir? Çünkü daha iyi bildiğini iddia eden özümüz/bilincimiz/ruhumuz olsa idi zaten onu yapmış olacakken yapamadığımıza göre bu yargılamayı gerçekleştiren zihnimiz olmalı diye düşünüyorum.

Bu varsayımın altına yerleştirilmiş olan “mükemmel olma isteği” ya da gereğini de görebiliyorum. Mükemmelin; büyük oranda tek tanrılı dinler tarafından vaazedilmiş olduğunu sanıyorum. Bu tarihten önce insanlar yargılamayı biliyorlar mıydı meraktayım?

Şüphesiz, bir başkasının yaptığını beğenmiyor olabilirdi insan, kendine zarar vermiş olabilirdi, o zaman insan kendini korumak için gerekeni yapıyordu hatta belki o beğenmediği varlığı öldürüyordu (yapabiliyorsa), vahşi batı filmlerinde (kovboy filmleri) bunun nasıl bir refleks olduğunu aşağı yukarı biliyoruz. İyice gerilere gidersek, kabile yaşantısında doğanın gücü ve saygınlığı karşısında usturuplu davranmak var. Demek ki “yaptırım gücü” sessiz doğadan alınıp, gür sesli bir tanrıya verildiğinde, mükemmeleşme gereği zihinlerimize sızmaya başlamış. Bu durumda gereğini yapmayı bırakıp yargılamaya başlamışız; çünkü gördüğüm kadarı ile yargılamanın en etkili ve en hastalıklı sonuçlara vardıran şekli içten içe yapılandır. Yargılama, elimizi kolumuzu bağladı, kendi kendimizi bir kapana kıstırdık ve sonra özgür olmaktan bahsetmeye başladık! Her zaman söylediğim gibi bi şeyin lafı sık sık edilmeye başladı mı o şeyin aslında olmadığını anlayabiliriz.

Özgürlük çığlıkları, aslında onu tamamen kaybettiğimizin resmidir bence. Sırf insanlar içlerinden geldiği gibi yaşıyorlar ve bazen birbirlerini öldürüyorlar diye “mükemmeli vaazedip” başımıza getirdiğimize bakın! Ölümler mi engellendi? Kavgalar mı bitti?

Çok yanlış yapmışız diyerek ben de bir yargılama koyayım, nasıl olsa refleks olmuş!