Kartalın Yayılımları

Biz algılarız.

Bu, kesin bir gerçek. Ama ne algıladığımız, aynı türden bir gerçek değil,çünkü ne algılayacağımızı öğreniriz. Görücüler, orada bi madde dünyası olduğunu düşünmemizin sebebi farkındalığımızdır der. Fakat esasında gerçekte oradaki akışkan,sürekli hareket halinde ve yine de değişmeyen, sonsuza dek sürecek olan Kartal ın yayılımlarıdır.

Eski görücülerin bize bıraktığı en önemli mirasın, tüm hisseden varlıkların varoluş nedeninin farkındalığın arttırılması olduğunun keşfi dir. Eski görücüler sadece inançla ilgili olmayan bi cevap buldular. Eski görücüler, tarifsiz tehlikeler göze alarak, tüm hisseden varlıkların kaynağı olan tanımlanamaz gücü gerçekten görmüşlerdir. Ona Kartal demişler çünkü mümkün olan birkaç kısa bakış anında, siyah-ve-beyaz, sonsuz boyutlarda Kartal’a benzeyen bir şey görmüşler. Onlar farkındalığı bağışlayanın Kartal olduğunu görmüşler. Kartal,hisseden varlıklar yaratıyormuş ki onlar yaşasın ve verdiği yaşamla farkındalığı zenginleştirsin. Ayrıca aynı zenginleşmiş farkındalığı, hisseden varlıklar ölüm anında terk edip gittikten sonra yiyip yutanın da Kartal olduğunu görmüşler.

DJ’’Bir görücü için insanlar ışık saçan varlıklardır. Bu parlaklık, Kartal ın yayılımlarının bir parçası olan yumurtamsı kozamızla kılıflanmıştır. İşte bu parça, az sayıdaki, kılıflanmış yayılımlar, biz insanları oluşturur. Algılamak,kozanın içindeki yayılımlarla, dışarıdakileri birbiriyle karşılaştırmaktır.’’

‘’Örneğin görücüler, herhangi bir canlının içindeki yayılımları görür ve bunların dışarıdaki hangi yayılımlarla uyabileceğini söyleyebilir. Yayılımları kişisel yorum olarak ışık lifçikleri gibidir diyebilirim. Olağan farkındalığın kavrayamadığı, lifçiklerin farkındalığıdır. Yine kendi yorumum, lifçikler kendilerinin farkındadır, canlı ve titreşim halindedirler, onlardan o kadar çok vardır ki sayılarının anlamı yoktur ve her biri kendi içinde bir sonsuzluktur.

Bu konuda az önce Burhan arkadaşımızın gündeme getirdiği sorular vardı:

a)Tüm yaşayan varlıkların farkındalığının , birbiriyle anlaşabilmeleri için kendine has bir öz yansıma derecesi olduğu savı (farkındalığın artması bu öz yansıma işini nasıl etkiliyor olabilir ,ya da etkiler mi? )
 
b)Son bölümde CC farkına varmamasına karşın içeri giren  tuhaf yaratıklarla geçen mücadele gecesi ve sonundaki kaçış süreci ile ilgili olarak ,
Genaro ve DJ dikkat konumlarını değiştirerek bu mücadeleye girmeyebilirler mi , bu mücadele CC ‘nin iki dikkat arasında sıkışıp kaldığı savunmasız konumundan mı kaynağını almakta? Ya da  o alana girdiğinizde .o varlıklarla bir kez karşılaşınca , belli bir üstünlük kurmadan çıkamayacağımız bir durumumu ifade etmekte ?

Kendimce şöyle cevapladım, sanırım üzerinde biraz daha konuşmaya gerek olacak:

a) İki insanın birbiriyle (kolayca) anlaşabilmeleri, kozalarının içindeki parlak bantın aynı konuma yerleşmiş olmasındandır. Farkındalığın artması, daha çok bandın aydınlatılması demek olduğundan bu tür kişiler daha çok insanla(varlıkla) kolayca iletişim kurabilir.
b)  O varlıkları Castaneda görmediği için (kendini buna-mantık dışı gördüklerine- kapatmış olduğu için) bi anlamda son derece rahat davranıyor. İçeri giren varlıklar ona soğuk hava olarak çarpıyorlar. Biz de muhtemelen günlük hayatta bunu defalarca yaşıyoruz (son zamanlarda ben bunları biraz farklı hissediyorum doğrusu). Genaro ve Dj ise, GÖRDÜKLERİ için gerek olmadıkça o varlıkların önüne çıkmazlar. Eğer gerektiyse ya da kaza eseri (bu konuda CC onları bilmeden çekmişti) karşılaşırlarsa korunma yolları var sanırım. Buna bir mücadele denebilir mi bilmiyorum, ben daha çok korunma işlemi demek ister gibiyim.
Üstünlük kurma gibi bir istek var ise büyücüde, bunun için kendi DOSTlarının yardımını talep eder muhtemelen ve bu mücadelenin o büyücünün “bilgi adamı” olma potansiyelinde gerilemeye sebep olacağını tahmin ediyorum.(Üstün de gelse-yenilse de titrşim açısından zarara uğrayacağı sanısındayım.)

Bırak ve Git

En temel gerçeğimiz, (en azından 3B de), bir şeyin yapılmaması gerektiğii yaparak anlıyor, yapılması gerekenleri ise önce yapmayarak anlıyor oluşumuz. Sarkacın bi yana salınımı diğer yana salınımı için mecburi şart oluyor. Açıkçası ben kendi hayatımın bir devresinde salınmamayı da denedim, öyle ortada belki salınım hareketi bile sayılmayacak ince bir titreme haliyle durup bekledim. Yani sarkacın bir ucuna A noktası diğer ucuna B noktası orta noktaya da C noktası der isek, bütün noktaların aynı düzlemde oluşunun canlı şahidi gibi hissediyorum kendimi 🙂
Salınımlar için çift yardımcı kullanılmakta olduğunu da gördüm; birincisi salınım yapmak istediğin uca doğru bir özlem/istek geliştirirken, ayrılmak durumunda olduğun nokta için de nefret ve tiksinti geliştirmek, salınım hızını artıran aynı değerde motivasyonlar oluyor.
Ben hayatım boyunca diğer ivmelendiriciyi kullanmamıştım yani ayrılacağım noktadan nefret edemiyordum, belki bu sebeple kendi içimde şiddetli acılar hissediyordum. Doğamız böyle sevdiğimiz şeyle sonsuza kadar kalmak isteriz. Ama içimizdeki başka bişey bir “meydan okuyucu” buna izin vermez, belki de atalarımın göçebe oluşu hücrelerime sinmiştir ve der ki, GİT… BIRAK GİT… Çünkü az sonra burası kuruyacak otlar sararacak ve hayvanlarını otlatamaz olacaksın 🙂 Ve o durum geldiğinde hala burda olursan birçok hayvanın açlıktan ve susuzluktan telef olacak, topluluğunun fertleri bitkin düşecek, elastikiyetini kaybedeceksin ve bu durumda gerçekten bulman gereken yeni ve yesil otlağı bulacak kadar uzun yürüyüş yapacak kudretin kalmayacak, henüz güçlüyken, herşey yolundayken BIRAK ve GİT!
Ve giderken geride kalanı kutsa, onu sevgiyle bırak.
İşte bu duygular sanırım bana atalarımdan miras kaldı. Ve bu, göçebe uluslar için bulunmayacak bir tanrı hediyesidir.
Oysa yerleşik uluslar için bütün bu şeyler çok ama çok zordur. Onlar yerlerini ancak o yerden nefret ederek bırakabilirler, hem de çok büyük bir nefret geliştirmek durumundalar. Bişeyden nefret ederseniz ondan ayrılırken acı çekmezsiniz, öfke ateşi yarayı dağlar ve çabucak iyileşmenize yardımcı olur.
Uluslar ve insanlar, ister toplumsal isterse kişisel ilişkilerde bu söylediklerimi yöntem olarak kullanagelmişlerdir, herkes kendi köküne göre uygun “araç” gereç kullanır.
Büyümek için kendi çocuğunu yer! Kendini yeni şartlara taşımış olan eski şartları lanetlemek budur.
Anadoluda karşılaştığımız da maalesef bu oldu. Sürekli yerleşik ulus kadınlarıyla evlenen padişahlarımız, yöntem konusunda kulvar değiştirdi, islamı kabul etmek için köklerini lanetledi. Oysa halkımız bunu yapmadı çünkü onun genleri padişahlar kadar karışmamıştı henüz, halkımız islamı kabul ederken kökünü reddetmedi ve animistik geçmişini kapsadı. Bu sebepledir ki araplar bizden nefret eder, çünkü bence onlar putperestliklerini kapsayamadılar.
Derken Atatürk geldi ve düzeni geri çevirmek istedi, kapsayıcılar bu işlemi rahatça geçirdiler, küçültücüler geçemedi ve nefret yoluyla bu sorunu aşmaya çalıştılar, hala çabalıyorlar.
Ben yöntemler üzerinde öncelik önermiyorum, neyseniz o sunuz. Hücreleriniz neye izin veriyorsa onu yaparsınız ve fakat
ne yaptığımızın farkında olursak, hangi aracı kullanmakta olduğumuz önemsizleşir.

Ateist olanlar da aynı “küçültücü” aracı kullanmaktalar (islam-hristiyan ve musevi taraftarların bir çoğu gibi)kendilerini bu noktaya taşımış olan tek tanrılı dinlere minnet ve sevgi duyacakları yerde, onları rakip olarak almakta ve “kısıtlı” güçlerini bu kavga ile tüketmekteler. Aslında ne olmakta olduğunu görmüyor musunuz? Dinleri öyle sevmekteler ki oradan ayrılabilmek için nefret aracını kullanmak durumunda kalıyorlar! Bu yöntem acıyı dışlaştırır. Kapsayıcılar ise acıyı içte çeker, dışarıya huzur ve barışı bırakırlar.
Allah hepimizin işini kolaylaştırsın.

günlükten-15.09.2008

Şaman Transı

 

Şaman transı: kutsal, ilahi sahaya doğru açılan bir şuur deneyimidir. Buna yolculuk denir.
Şaman tipi transa Orta Asya ve Sibirya halklarında, Amerika yerli kabilelerinde, Kiwai papularında, Borneo Dayaklarında ve Avustralyalılarda rastlanır.
Şaman tipi trans ilkel toplumlardaki tek trans biçimi değildir ancak en olgun biçimidir.
Trans tarihsel süreci içinde ele alındığında ilkel denilen toplumlardaki ilk aşamasında henüz kollektif bir biçim kazanamamıştır. Şamanın mistik extazı (kendinden geçme çoşkunluk hali) bireysel bir davranıştır.
Transın kollektif bir biçim kazanması için organizatör bir kişinin aktif müdahalesi gerekir.
Bu kişinin transa hakim olması transın sorumluğunu üstlenmesi ve transı organize etmesi gerekir işte bu noktada transın iki biçiminden tahakkümcü biçimine geçilir.
Transa -açılmış şuur- öteki şuur, ikinci şuur halin diyebiliriz. W. James ikinci şuur halini şöyle açıklar -Bizim olağan, uyanık şuur halimiz yalnızca bir şuur tipinden ibarettir. Oysa bizde potansiyel halde, son derece farklı şuur biçimleri mevcuttur. Hayat onların varlığı akla bile getirmeden geçirilebilir. Ancak gereken uyaranlar sağlandığında bu haller oryaya çıkar. Bunlar tam olarak bilemediğimiz sahalarla uyum içinde olan o sahalarda tatbikat yapan şuur tipleridir. Kainat bütünlüğünden bu diğer şuur tiplerini bir kenara bırakarak söz etmek abes olur. Toplumumuzun bir kenara atıp bu ikinci şuur hallerini uyuşturucu kullananlar ressamlar şairler vs. keşfetmektedirler.

EKSTAZ USTASI ŞAMAN

 
 

 

Şamanizm her şeyden önce Sibirya ve Orta Asya’ ya ait tinsel bir fenomendir Sözcük bize Rusça aracılığı ile Tunğuz Şamanlarından gelmiştir. Kuzey ve Orta Asya’nın uçsuz bucaksız topraklarında, toplumun dinsel büyüsel yaşamı Şaman’da yoğunlaşır.
Şamanın niteliklerinden biride büyücülüktür, ama her büyücü Şaman olarak nitelenemez Bu husus Şaman’ın şifacılığı konusunda da kendini gösterir Her kabile hekimi şifacıdır, ama Şaman kendine özgü bir metot kullanır. O, trans sırasında ruhu göğe yükselmek yada cehennemi mekanlara inmek üzere bedeninden ayrılan bir trans uzmanıdır.
Şamantik transın bir tanımı da -ruhsal yolculuk-tur.
Şamanizm’i posesyon ile karıştırmamak gerekir. Karışıklığın sebebi, her iki sistemde de dinsel transın mevcut olmasıdır. Tezahürler her iki sistemde de dinsel fenomenler düzeyinde özellikle psikobiyolojik ve nürofizyolojik düzeyde birbirlerine çok benzemektedirler. Ne var ki, bu iki sistemin yapıları son derece farklıdır. Posesyonda söz konusu olan, kişiyi tamamen emri altına alan ve sujenin yerine geçen bir ruh kavramı, Şamanizm’e tümüyle yabancıdır. Farklılık ilahlarda, ruhlarda, demonlarda trans yoluyla kurulan bağlantıda kendini gösterir.
Şaman ruhlara hakim olur: yani bedensizlerle, demonlarla ve doğal ruhları ile onların araçları haline gelmeksizin bağlantıya geçerler. Ama posede şamanlar da yok değildir. Ancak bunlar istisnaları oluştururlar.
Şamanın transında posesyon söz konusu değildir. Şaman beenini bir başka ruha kullandırtmaz. Şamanın transı kendi başına yaptığı bir şuur deneyimidir. Bununla beraber şaman, gerektiğinde bir ruhla onun posedesi olmadan bağlantı kurabilmektedir.
Şamanların belirlenmesinin başlıca iki yolu vardır:
Şaman mesleğinin veraset yoluyla intikali.
İçte kendiliğinden duyulan -tanrısal çağrı yoluyla- seçilme.
Seçilme şekli ne olursa olsun her şaman ikili bir eğitimden geçtikten sonra şaman olur.
Extatik eğitim (rüyalar, trans vs..)
Geleneksel Eğitim (şaman teknikleri, ruhların isim ve fonksiyonları, kabilenin mitolojisi vs..)
Ruhların ve yaşlı şaman ustalarının üstlendiği bu ikili eğitim bir inisiyasyondur. Şamanı sıradan bir insan olmaktan çıkaran, toplunun itibar ettiği bir kişi haline getiren bu inisiyasyon eğitimdir.

ŞAMAN-IN HASTA TEDAVİSİ

Şaman dizleri üzerinde kendi güç şarkısını söylemeye başlar ve emme işleminde kendisine yardımcı olacak ruhları çağırır. Aynı zamanda içinde kum ya da su olan hastadan çıkarttıklarını tükürmek için hazırladığı sepet ya da kabı kendisine doğru çeker. Çıngırağını hastanın üzerinde sallayarak güçlüce sarkı söyler ve kendisine emme işleminde yardım edecek ruhları çağırmak için konsantre olur. Diğer grup üyeleri de bir çember oluşturarak onun çabasına güç şarkısını söyleyerek katkıda bulunurlar. Şaman hastanın içindeki zararlı, istilacı güçlerin yerini bulmalıdır. Bunun için bir kehanet tekniği kullanır. Gözleri kapalı olarak elini hastanın bedeni ve kafası üzerinde ileri geri gezdirir, hastanın bedeninin belirli bir yerinden gelen özel bir ısı, enerji, titreşim hissi olup olmadığını yavasça keşfeder. Bir başka teknikse herhangi bir titreşimi hissetmek için hastanın üstünden bir tüy geçirmektir. Şaman belirli yeri hissettiğinde ya sessizce ya da şarkıyla çıngırağını hastanın üzerinde aynı tempoda çalarken iki yardımcı ruhu çağırır. Gözleri kapalı olarak yardımcıların yaklaştığını gördüğünde Şaman onlardan ağzının içine girmelerini ister. Onlar burada Şamanın hastadan emeceği güç istilasını hapsedecek ve içlerine alacaklardır. Ve Şaman hastanın bedeninde zararlı istilayı hissettiği yeri bütün gücüyle emer. Bu elbisenin üzerinden yapılabilir ama elbisenin o bölümünü açmak ve deriyi fiziksel olarak emmek çoğunlukla daha etkilidir. Şaman bu işlemde gördüğü kötü yaratığın ağzından ve boğazından geçerek midesine gitmemesi için çok dikkatli olmalıdır. Eğer kazayla onu yutarsa onu çıkartmak için başka bir emen Şamanın yardımı istenir. Bu Şamanların partnerlerinin olmasını istemesinin başka bir nedenidir. Şaman gerekli olduğu kadar tekrar tekrar emer ve kuru kusar. Bunu bazen istemsiz şiddetli bir öğürmeyle yaparlar. Şaman her kuru kusuştan sonra işlemi yineleyecek kadar güçlü olana kadar konsantrasyonunu güç şarkısını söyleyerek ve yardımcı ruhlarını canlandırmak üzerine odaklanarak yeniler. Bu devreleri elini hastanın üzerinde ileri geri hareket ettirdiğinde ısı, enerji ya da titreşim yayıldığını hissetmeyene kadar sürdürür.
Diğer bir yöntem ise tütün tuzaklarıdır. İstilacı ruhların tütünden zevk aldıklarına ve ona çekildiklerine inanılır. Bu yöntemde tütün paketleri ya da içinde tütün olan minyatür bez keseleri kullanılır. Yerde ya da bir zeminde yatmakta olan hastanın etrafında tütün paketlerinden çember yapılır sonra saman zararlı güç istilasını hastadan çıkartmaya çalışır, zararlı güçler hasta bedenden çıkıp tütünlere geçer ve bu çalışma bittiğinde tütün paketleri bir top halinde yuvarlanır ve derhal uzak bir yere götürülür. Orada top açılır ve tütünler ağaç dallarına asılır. Böylelikle ruhlar zarar verebilecekleri insanlardan uzak bir yere dağıtılmış olur.
Başka bir yöntemse Şamanın hastanın hastalığıyla özdeşleşmesidir fakat tehlikelidir çünkü bu yöntemde Şaman hastaya zarar veren güçleri kendi üzerine almaktadır. Şaman önce hastayla hastalığı ile ilgili konuşur acısını, hissettiklerini kendi içinde hissetmeye başlar. Sonra hasta gibi olmanın nasıl birşey olduğunu, hastanın yaşama bakışının nasıl olduğunu ve hastanın sorunlarının, umutlarının neler olduğunu öğrenmeye çalışır. Şaman kendisini duygusal olarak hastayla özdeşleşebileceğinden emin olduktan sonra sağaltım çalışmasına başlamaya hazırdır. Bu noktada hasta ve Şaman insanların yerleşmemiş olduğu bir araziye gider. Şaman çıngırağı ve güç şarkısıyla koruyucu ruhunu ona yardımcı olması için uyandırır. Hasta bu aşamada onun arkasında sessiz durur. Şaman kendini güçlü hissettiğinde o ve hasta yavasça elbiselerini çıkartarak değiştirirler.
Saman hastanın elbiselerinin her bir parçasını giydikçe hastanın ağrılarını ve dertlerini üzerine almak ve hastanın kişiliğini almak üzerine konsantre olur. Şaman son giysi parçasını giydiğinde artık hasta olduğunu hissetmeye başlamalıdır. Şaman ve hasta çıngırak eşliğinde dans eder. Hastanın tamamen iyileştiğini hissedene kadar elini hastanın üstünde tutar. Eğer çalışma doğru yapılmışsa Şaman hastalık ya da acı dalgalarının üzerinden geçtiğini hisseder yani bir nevi katalizörlük yapmış olur. O anda Şaman 100 metre kadar koşar, durur ve kollarını öne doğru uzatır tüm kuvvetini hastaya acı veren ve şimdi kendi üzerinde olan istilacı gücü atmaya odaklar ve bu zararlı gücü gökyüzüne uzağa fırlatır. Şaman bu işlemin bitişini hastanın derdinin ve kişiliğinin kendi bedeninden alınması hissiyle bilir.
Şamanizm günümüzde Türkler ve diğer Orta Asya halklarının hayatını değişik oranlarda etkilemeye devam etmekle birlikte halen Orta Asya-da başlı başına bir din olarak devam etmektedir. Tatarların bir kısmı özellikle Hakasya Türklerinin hemen hemen tamamı Şamanisttir. Günümüzde Rusya, Moğolistan, Tacikistan, Kazakistan gibi ülkelerde Şamanist topluluklara rastlanmaktadır. Sayıları gittikçe azalmakla birlikte günümüzde yaklaşık 650.000 kadar Şaman olduğu tahmin edilmektedir.

(Kaynak:Şamanın Yolu – Michael HARNER)
(Çeviri:Gizem Memiç)

Bilmek ve İnanmak

İnsanların en çok inandıkları şeyler, en az anladıklarıdır.”
Montaigne

Ne kadar doğru bir tespit. Örneğin şöyle diyen birini duydunuz mu hiç?: “Nefes aldığıma inanıyorum” ya da “sesim olduğuna inanıyorum” gibi…

Bu konuyu dönüp dönüp yeniden işliyor oluşumda herhalde bir hikmet vardır; bilmek ve inanmak konusu… Hani bazen sorulur “İnançlı biri misin?” diye ben de “evet derim bilmediklerime inanırım” Bildiklerime inanmak gerekmediği gibi onları sebepsiz yere dile getirmek de aklıma gelmez. Ancak sorulursa, ki bu bile soran kişinin bilmediğini gösterir; çünkü bilen tanır ve içinden soru yükselmez. Don Juan Matus, Toltec bilgeliğinde bu konuyu üç öğe ile açıklar:

1. Bilinen: Bu, kişinin o ana kadar bildiklerinin tümünü kapsar, ve aslında bir diğer adı da “Tonal” dir.

2. Bilinmeyen: Bu kavram kişi için henüz bilinmeyen ancak bilinme potansiyeli barındıran, uçsuz bucaksız bir alandır. Diğer adiyla bu bölgeye “nagual” denir (nahval).

Tonal için Nagual denizinde bir adadır dersek sanırım uygun bir benzetme yapmış oluruz.

3. Bilinemiyen: Toltec felsefesindeki en zor anlaşılabilen tanımlardan biri bu olsa gerek. Kişisel olarak “bilinemiyen”i anladığımı ancak anlattığımda anlaşılamadığımı fark ettiğim için henüz tam manasıyla kavramamış olduğumu kabul ettiğim yer. Acaba şu anda bir kez daha anlatmayı deneyeyim mi? Kendimi yokladım ve bunu denemek için istekli olduğumu gördüm. (Şimdilik yola devam edeyim o biryerlerde gelirse gelsin)

Aklıma şu geldi şimdi: Benim Oyun/kandırış kuramını –bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=187 -bilenler hatırlayacaklar, orada birbirini kapsayan OYUN evrenleri var. İçinde bulunduğunuz oyun evrenine “bilinen” diyebiliriz, sizi kapsayan oyun evrenlerine “bilinmeyen” diyebileceğimiz gibi. Ancak bir de ara ara bahsedilen “OYUN dışı olmak” tabiri var, onu şu anda hatırladım.

Hiçbir oyun, kapsayıcılık derecesi ne olursa olsun BİRe varmaz.

OYUNUN her anında BİR vardır.

BİRe çıkış kapısı ölerek ve olarak olur.

İnsan öldüğünde ya da olduğunda oyun dışı kalır.

İnsan ölürse de, olursa da bunu bilemez.

Bilemez çünkü BİR olduğunda ayırt edemez.

Bir oyundan “ölerek” ayrılanlar, o oyunu kapsayan oyunun, canlandırılacak BİR malzemesi olur.

Bir oyundan “olarak” ayrılanlar BİR olurlar.

Oyunun içindeki tüm varlıklar, birbirlerinin üzerine inşa edilmiştir. Tıpkı bir oyunun diğerini kapsadığı gibi birbirini kapsayarak ilerlerler.

Ayrıca bir de şöyle bir ifade kullanılmış:

OYUN içinde karşıtı ile varolmayan her şey TAMdır.

Peki içinde bulunduğumuz bu oyun evreninde karşıtı ile varolmayan bi şey bulabilir miyiz? İşte burası çok kritik galiba. Ve yine Oyun/kandırış kuramından:

TARİF oyun içinin en çok kullanılan malzemesidir.

TARİF edilen, isimlendirilmiş, isimlendirilen olarak ölmüş ve OYUNA düşmüş olur.

OYUN dışı yoktur; çünkü tahayyül edilemez, ancak ondan küçük parçalar çalınabilir.

Bu son cümlenin yanlış olabileceği üzerine düşündüm bir an, nasıl olmayandan küçük parçalar çalınabilir ki diyerek. Fakat sonra aklıma Don Juan’ın, işıklı yumuta gibi olan kürelerimizde peşinen aydınlık olan bir banttan söz ettiği geldi aklıma! Bu ışıklı banda farkındalık da deniyordu yanlış hatırlamıyorsam. Ve açıkça anne/babadan çalınmış oluyorlardı. Yaşam hep ikiyi bir etmeye çalışıyor, ne ilginç değil mi? Zaten Oyun Kuramı şöyle başlıyordu:

Tüm OYUN evrenlerinin ana maddesi BİRdir.

OYUN içinde olanların BİRe dair bütün akıl yürütmeleri EKSİKtir.

BİR hakkında getirilen her tanım, OYUN’un içine düşer.

Her şeyin ilk sebebi BİRdir; ancak BİR sebepsizdir.

İşte burada ve ilerleyen bölümlerde BİR olarak bahsedilen şey “Bilinemiyen” dir diyebilirim. Don Juan, eski toltec büyücülerinin Bilinemiyen ile bilinmeyeni karıştırdıklarında başlarına büyük belalar açıldığını söyler. Ve bence en büyük bela; oyun evrenlerine sonsuzca sıkışıp kalmaktır. Neden peki? Çünkü tanımlamanın sonu yoktur ve karşıtı olan şey TAM olamaz. Tanım ise karşıta muhtaçtır. Şimdilik burada kesip Montaigne’nin sözüne döneyim.

O zaman nedir inanmanın faydası, ya da daha basitçe inanmanın işlevi?

Apaçık görünüyor ki; inanmak, KAPSAYICI OYUN EVRENİ”ne geçebilme arzusudur.

Öykü ve Roman

 

 

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”>Binlerce roman vs. okumuş biri olarak arada önemli bir fark olduğunu söyleyeceğim.
Öykü olay anlatır. Ve bunu çarpıcı bir uslupla yapmak zorundadır; çünkü yeri kısıtlıdır. Kelimeleri çok iyi seçmeli, kahramanını, toplumun en belirgin olarak işaret ettiği şablonlardan akıllıca seçerek, bir çırpıda tanıtmalıdır. Konuyu uzun zamana yaymamalı, aşırı tasvirlere hiç bulaşmamalıdır. Süsleme sanatını kullanacak mesafeniz olmadığı için kurgu, olağanın üstünde zekice olmalı.
Yani özetle öykünün, bir atımlık kurşunu vardır. Ve onu en optimum şekilde kullanmalıdır. Bu açıdan bakıldığında öykü yazmanın zorluğu gayet iyi anlaşılır. Pardon iyi öykü yazmanın demeliydim. Pek çok ünlü ve iyi roman yazarı bulabilirsiniz ama başarılı öykü yazarı bütün dünyada iki elin parmaklarının sayısını geçmez.
Ve bu açıdan bakıldığında sadece çok başarılı öykülerin hatırda kalma olasılığı vardır. Örneğin Aziz Nesin’in bir çok öyküsü ta gençlik yıllarında okumuş olmama rağmen (hafızam da berbattır) halen aklımdadır. Keza Çehov, 
Maupassant, O’Henri gibi büyük ustaların da aklımda kalan öyküleri var.
Romana gelince, herkes roman yazar. Yani sabrı olan herkes demeliyim. Öykü 200 metre koşusuyken, roman marotondur. Adı büyük gibi geliyor ama mesele yalnızca sabır ve dayanıklılıkla ilgili.
Romanda mesafeniz çok uzun, kahramanlarınızı doya doya tanıtın, tasvirler yapın, iç içe kurgular döşeyin. Yani her bişeyi yapabilecek imkana sahipsiniz. Romanın çok iyi olmasa bile hatırda kalışının sebebi, okuyucuya kahramanlardan en azından biriyle özdeşleşmek için imkan ve zaman tanımasıdır. Romanda olaylardan çok kişilere odaklanır okuyucu. Onları kendisiyle, yakınlarıyla kıyaslar. Kitap süresince bu işlemi defalarca tekrarladığı için hatırda kalması normaldir. Üstelik roman yazarı öykü yazarı gibi zekasını ispat etmek zorunda da değildir.

Romanlar, AYın çeşitli halleri gibi ışık yayarlar, öykü ise karanlıkta çakan bir şimşektir.
Tabii söylediklerim her zaman yaptığımız gibi subjektif saptamalar. Eminim her kişinin kendi deneyimlerinden kaynaklanan görüşleri vardır.

Okuyucular açısından gözlemim ise, hiperaktif ve odaklanma zorluğu çeken okurların daha çok öyküyü tercih ettiği yolunda. Aslında enteresan da bi çıkmaz var bu konuda. Okurların kitap okuyacak zamanları kısıtlı. Malum yaşam gaileleri, öncelik sıralamaları vs. Bu sebeple okurun konumu öykü okumaya daha uygun; fakat gelin görün ki (yukarda anlattığım sebeplerle) iyi öykü bulmak zor. Durum böyle olunca, roman yazarları kitabı, aynı dizi film mantığı ile bölümlere ayırmaya başladılar. Talebe karşı doğal bir refleks belki bu. Böylece okuyucuya her seferinde hiç olmazsa bir bölüm bitirtmeyi ve böylece “bitirme” doyumunun az da olsa duyumsanması hedefleniyor.

 

Öykü yazarları neden bir süre sonra roman yazmaya başlıyorlar. Acaba roman yazmak öykü yazmaktan daha mı kolay görünüyor onlar için?

 

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”>Roman yazarlarının önce öykü ile başlaması tamamen teknik sebeplerle oluyor. Isınmak için! Anlarsınız bir maratona cesaret etmek kolay değil. Önce kısa metraj filmlerde kendinizi denersiniz, çevredeki insanlara okutursunuz, otoritelerin fikrini duymak istersiniz. Bir yazar hiç bir zaman yazdıklarından emin olmaz (belki de emin olamama hali yazma gücünü verir!).
Zaten roman yazarlarının ilk öyküleri, teknik olarak bir öyküden çok bir roman başlangıcı gibi olur Hani soluğu yetişmemiş de bir pınar başında nefeslenmeye durmuş gibi olur. Zaten romana cesaret ettikten sonra da dönüp bir daha öykü yazmaz çoğu.
Dediğim gibi roman yazmak daha kolay. Sabır ve dayanıklılık sınavını geçmişseniz daha kolay. Ben aslında romanlarda edebi yazarlarla, olay anlatanları da ayırıyorum. Bunların okuyucu gurupları da farklıdır.
Örneğin edebi roman okurlarına bakın mutlaka şiir sever onlar. Kendi şiir denemeleri de vardır.
Tür olarak edebi roman türüne girmeyen çoğunluğun okurları ise şiirle alakasızdır. Onların çoğu siyasetle, popüler bilimle, polisiye ile ilgilenen, hatta şiiri gereksiz bulan tiplerdir.
Roman yazarının sonradan bir de öykü kitabı çıkmışsa, yüksek ihtimalle o öyküler roman öncesi dönemde yazılmışlardır.
Sonuç olarak, öykülerin çoğu, yazım hayatına adım atmak için, öğrencilik döneminde yazıldığından hamdır ve ağızda fazla lezzet bırakmaz bu sebeple de okuyucu öykü kitaplarını pek tercih etmez. Dolayısı ile yayımevleri hiç tercih etmez.

Bir romancının ünlenip, iyice kabul gördükten sonra öykü yazdığını ve bastığını ben pek bilmiyorum. Mutlaka vardır ama sanırım çok nadir olmalı.
Varsa bile o yazar, zekasına ve becerisine çok güveniyordur. Ya da bir meydan okumaya ihtiyacı vardır. Yani kendine challange dır öyküleri!

 

Sibel Atasoy

19.10.2005

(Bir sohbetten kalanlar)