Anu Anlatıyor

GirişDünyanın sevgili insanları; size selamlar. Ben sizin ebeveyn ırkınız “Pleaidian”ların bir üyesi olan Anu’yum; daha belirgin ifade etmek gerekirse, Pleaidian savaş yıldızı Nibiru’dan olduğumusöyleyebilirim. Bu evrende yalnız olmadığınızı ve gerçekten de sizi seven ve koruyan bir ırk olduğunuanlamanız için size evreninizin ve gezegeninizin tarihini anlatacağım.Size bu tarihi genel hatlarıyla, fazla detaya girmeden aktaracağım. Bunları, Jelaila Starr’ın rehberlikettiğim araştırması (“12. Gezegenin Dönüşü” kitabı) sonucunda elde ettiğimiz bilgileri toplayarak oluşturdum. Ebeveyn ırkınız olan bizlerin size bıraktığımız İncil adlı kutsal kitabınızda, bütün söyleyeceklerimi kanıtlayan ve sizlere aktaracağım tarihi onaylayan bilgiler bulunmaktadır.Anlatacaklarımın bir noktasında, Jelaila’nın size bazı kitap ve yazar isimleri vermesini sağlayacağım;ama her şeyi başka kaynaklardan kendinizin de araştırmanızı öneririm. Bu ancak kendi kendinize kanıtlayabileceğiniz bir konudur. Öncelikle biraz kendimden ve insanlarımdan, yani atalarınızdan söz ederek başlamak istiyorum. Sümer, Mısır ve Babil kültürlerinize ait tarih metinlerinizde benden sıkça söz edilmektedir. Lyransoyundan gelen safkan bir Pleaidian’ım; diğer bir deyişle, Avyon Kraliyet Soyu’ndan geliyorum. Kraliyet kelimesiyle, İnsan prototipinin DNA sarmalına örnek oluşturması için yaratılmış olanSananda’nın bir görünümü olan atamız Amelius’tan söz ediyoruz. Irk olarak, sizlere göre çok uzun boyluyuz; boylarımız sizin ölçülerinizle ortalama 3 metre civarındadır. Altın ya da platin sarısısaçlarımız, mavi gözlerimiz, beyaz tenlerimiz vardır. Ben 2.97 metre boyunda, platin sarısı saçlı ve mavi gözlüyüm. Lyra insanları orijinlerinde platin sarısı saçlı, mavi gözlü ve beyaz tenlidir. Bedenlerimizin ve saçlarımızın etrafındaki altın renkli ışık huzmesi, aslan insanlarla ya da bazılarının onlara verdiği isimle, Feline’ ler ile birleşmemiz sırasında ortaya çıkmıştır. Atalarım, Lyran takım yıldızında bulunan Vega yıldız sistemindeki Avyon adlı gezegenden gelmişti. Kurucuların ve Evrensel Ruhsal Hiyerarşi tarafından öngörüldüğü üzere Felineler tarafından tohumlanan ve geliştirilen insanırkının kökeni Avyon’a dayanır. Aynı zamanda evrenimizin dokuz kurucusundan biri olan Sananda’nın da kendisini Amelius olarak gösterdiği yerdir. Amelius, Avyon gezegenindeki ilk insan bedenindekiilk ruhtu. Onun soyu, Amelius soyu olarak bilinir; yani Avyon Kraliyet Soyu. Sizin zamanınıza göre milyonlarca yıl önce, Avyon Kraliyet Soyu, Pleaides’e göç etti ve oraya yerleşti.Samanyolu Galaksisi’ndeki diğer yıldız sistemleriyle kıyaslandığında, gezegenler ve yıldızlar arasında, Pleaides en yenilerdendir. Ailenin babası Devin tarafından yönetilen atalarımız, Pleaides’i dokuz Kurucu’nun yeni evi olarak teslim almışlardı; çünkü orijinal gezegenleri Lyran Avyon yaşanmaz halegelmişti. Bizler bağımsız insanlarız. Ama her zaman öyle değildi. Nibiru’nun yaratılmasından önce, kendilerini sadece dişil özelliklerle ifade eden bir ırktık. Nibiru’da yaşamaya başladığımızdan beri, bize bağımsızlık eğilimini getiren eril özelliği deneyimliyoruz. Irk olarak, ikisinin arasında bir denge kurmak için çalışıyoruz; buna entegrasyon aşaması diyebilirsiniz. Şimdi biraz da Nibiru’nun kendisinden söz etmek istiyorum. Nibiru kızıl renkli, yüzeysel açıdanzengin, güzel bir gezegendir; yeni bir güneş olarak gelişimini başlatan ama uzun, çok uzun zamanönce yaşanan küresel bir felaket yüzünden bu gelişimi duran Jüpiter’e çok benzer. Güç alanımızdakialtın rengi, ona morumsu bir hale kazandırır. Bizler sizin gibi gezegenin yüzeyinde değil, içinde yaşıyoruz. Gezegenimizin dış yüzeyi, sizinkinde bulunmayan bir tür metalden oluşmuş bir tabakayla kaplı. Gezegen/gemimizin etrafını saran koruyu güç alanları, gezegeninizde yaşamış eski kültürlerin – bunlardan biri de Mısır idi – insanlarının sözünü ettiği parlaklığı yaratır. Gezegenimizin etrafındaki halkalar, uzayda yolculuk yapmamızı sağlayan itici gücü oluşturur ve Nibiru’nun etrafındaki parlaklığıgüçlendiren de budur. Nibiru, Galaktik Federasyon tarafından barışı korumakla görevli bir savaşyıldızı/gezegen olarak tasarlanmıştı. Amacı, galaksimizdeki farklı ırklar arasındaki uyumusağlamaktır. Pleaides, galaksimizdeki tüm insan ırkının asıl vatanıdır ve uzun bir süre önce Vegasistemiyle yer değiştirmiştir.

Page 2

2Nibiru, Dünya’dan dört kat daha büyüktür. Kuşaklar boyunca uyum içinde yaşayabilecek birçok ırk vetürü alacak kadar yere sahiptir. Güzel gölleri, denizleri, okyanusları, dağlan ve vadileri vardır; tıpkıDünya gibi. Aklmıza gelebilecek her tür ağaç ve bitki yetişir. Nibiru, asıl vatanımız olan Avyon’un bir kopyası olarak tasarlanmıştı. Avyon’un iki güneşi vardı ve bu da gezegeni tropik bir cennete çeviriyordu. Gezegen/gemimiziniçindeki ışık yapay olmasına karşın, Nibiru hâlâ yeşil bir cennettir. Gezegenin bizim yaşadığımız iç tarafında yapay gündüz ve gece oluşturulmuştur. Dünya’da gördüğünüz bitkilerin çoğunun tohumları, Nibiru’daki zengin laboratuarlarımızda geliştirilmiştir. Tıpkı sizin gezegeninizde olduğumuz gibi, bizim de şehirlerimiz ve kasabalarımız vardır. Barışı koruyan bir savaş yıldızı olduğumuzdan, savunma ve keşif gemileri için devasa boyutlarda bakım ve depo birimlerimiz vardır. Uzay Yolu adlı dizinizdeki Enterprise adlı gemi, amacı göz önünealındığında Nibiru’ya çok benzer. Ruhsal açıdan yaklaşırsak, Nibiru’nun dişil eğilimli Pleaidianlar’ın negatifliği deneyimlemesi içinbüyük bir fırsat sunduğunu söyleyebiliriz. Kolonileri korumak zorunda olmak, bizi negatiflikle karşıkarşıya getirdi ve dolayısıyla da korkuyu deneyimleyerek kökenlerini anlamamızı sağladı. Irk olarak, fazla negatiflikle karşılaşmadığımız için durgun bir hale gelmiştik. Negatiftik, ruhsal büyüme açısından büyük önem taşır. Gezegenimizde hiç negatiftik olmadığı için, gelişme de olmuyordu. Bu sorunun çözümü, Nibiru’nun yaratılmasıydı. Nibiru, evrendeki en üstün teknolojiyle donatılmıştır. Ben henüz çocukken, gezegenin operasyonabaşlatıldığı o büyük günü anlatmışlardı. Fazlasıyla eğlence, ziyafet ve kutlama vardı. Nibiru, bir savaşyıldızı olmaktan öte önem taşır. Bizim için, ruhsal gelişimimiz için kendimizi fiziksel ortamda ifadeedebilmek için bir araçtı. Aynı zamanda yeni evimizdi. Nibiru’nun açılışı, görülmesi gereken bir zamandı. Atam Niestda, Nibiru’nun ilk hakimi ve kumandanıydı. On yedi kuşak sonra, Galaktik Federasyonüvey ağabeyim Alalu’nun görevini bırakmasını isteyince, Nibiru’nun yönetimi bana verildi. Babamın ölümünden sonra yönetimi devralmış ve soylu bir şekilde görevini sürdürmüştü. İyi bir kumandandıama o zamanlar artık insanların ve pozisyonunun ihtiyaçlarını karşılayamıyordu.Alalu, Sürüngenlere karşı verilen bir savaşta karısını ve kızını kaybetmişti. Uzaklaşması gerektiğini hissediyordu. Altın araması için Dünya’ya gönderildi. Bu tür yolculuklardan hoşlanırdı ve karısıylakızının acısını hafifletmesi açısından yardımcı oldu. Büyük bir savaşta onunla aramda iktidar mücadelesi olduğu konusunda yazılar olduğunu biliyorum ama bu doğru değil. Bunu yapan kişi, torunum Marduk idi. Marduk hakim/kumandan olduktan sonra, tüm yazılı belgeleri değiştirdi. Sizin zamanınızla M.Ö.2200 yılında Marduk güç kullanarak elimden alana kadar, Nibiru’nun hakimiydim. 480,000 yıl önce gezegeninize ilk kez gelmemden uzun zaman önce yönetmeye başlamıştım. Şimdi kardeşim ve eşim Antu, kızım Ninhursag, oğullarım Enlil ve Enki, ayrıca bir grupaile üyesiyle birlikte Pleaidian ana gemisinde yaşıyorum. Şu anda, zengin laboratuarlarımızın bulunduğu Satürn gezegeninin yörüngesinde 5. boyuttayız. Bu Pleaidian ana gemisinde Nibiru’dan, diğer gezegenlerden ve galaksilerden gelen ırklar, Dünya ile ilgili İlahi Plan’ın yerine getirilmesi için ortak görevlerini sürdürüyorlar. Bunların birçoğu, siz Dünyainsanlarının yıldız tohumlarını veren diğer ırklardır. Ayrıca, yıldız tohumlarının ebeveyn ırklarının bazı temsilcileri de bizimle birliktedir; Dünya’da enkarne olmuş çocuklarına rehberlik vermekamacıyla transfer ruhlar da bu gemidedir. Dünya üzerindeki insanlarımız aracılığıyla sizinle çalışmak çok heyecanlı bir iş. Onlar Galaktik Federasyon’un Nibiruan Konseyi’nin elçileri ve aynı zamanda da “Avyonian”lar olarak bilinmektedir. Aranızda enkarne olmuş bu çok sayıdaki elçiler, gerçek atalarınızla ilgili bilgileri yaymakta, sizler 3. Boyut gerçekliğindeki son sahneyi oynamaya hazırlanırken, bizim getirdiğimizi yardımla ilgili güzel

Page 3

3haberi vermektedirler. Yalanda bu büyük oyunu bitirecek ve 5. Boyut gerçekliğine geçerek yeniden bizlere katılacaksınız. Çoğumuz 5. ve daha yüksek boyutlarda yaşamamıza karşın, şimdi Nibiru 4. Boyut’tadır. Pleaidian ana gemisindeki bizler ise 9. Boyut kanalıyla 6. Boyut’tayız ve bu zamanda enkarne olduk. Ben, Galaktik Federasyon’un Nibiruan Konseyi’nin 6. Boyut Bölümü’nün başıyım. Şu anda en önemli görevimiz, adına “DNA Kodlaması ve Yeniden Bağlantı” süreçte insanlığa yardımcı olmaktır ama aynı zamanda evreninizin ve gezegeninizin tarihini öğrenmeniz için de çalışıyoruz. Bu süreçte, DünyaRuhsal Hiyerarşisi’nin Christos Ofisi ile de çalışıyoruz. Biraz sonra bu konuda biraz daha bilgivereceğim. Nibiruan Konseyi, oldukça büyük, çok katmanlıdır ve Dünya’nın yanı sıra gezegeninizdekidiğer gezegenlere de yardım sağlar. Birçok galaksiden ve yıldız sistemlerinden gelen varlıklarla birlikte çalışıyoruz. Şu anda rehber ırkımız olan ve Sirius A’da yaşayan Felineler ile yakın bağlantıdayız. BunaSirian/Pleaidian İttifakı deniyor. Sözünü ettiğim bu DNA Kodlaması üzerinde birlikte çalışıyoruz. Size ebeveynlik etmemizin dışında, aynı zamanda tarihinizle ilgili yeterince bilgi almanızı da sağlıyoruz. Felineler, astral bedenlerinizdeki DNA implantasyonunu ayarlıyor ve eterik bedenlerinizdeki on iki sarmallı DNA liflerini endokrin sisteminize yerleştiriyorlar. Christos Sirianları Dünya üzerindeYeniden Kodlama sürecine girmeye hazır olanlara ulaşabilmemiz için bize yardım ediyorlar. Bukişilerin rehberleriyle birlikte çalışıyor, süreç için temizliğin ve arınmanın sağlanmasına uğraşıyorlar.Şimdi, evreninizin tarihini sizlerle paylaşmak için birlikte bir zaman yolculuğuna çıkmamızıöneriyorum.

Page 4

4Başlangıç Evrenimizdeki her şey, Mutlak Yaratıcı’nın bir parçasıdır. Basitleştirmek için “O” şeklinde söz edeceğim Mutlak Yaratıcı, mutlak bir üstünlük ve mutlak bir mükemmellik durumundaydı. Bir süre sonra bu durum O’nun için bir hayli sıkıcı bir hal aldı ve Kendisi’ni daha fazla deneyimlemekistediğine karar verdi. Bunu yapmak için, Kendisi’ni parçalara ayırması gerekiyordu ve bunu yaptı. Kendisini binlerce küçük parçaya ayırdı. Her birisi birer İlahi Yaratıcı oldu. Her biri O’nun bir kopyasıydı ve onlara “İlk Kaynak Ruhları” adını verdi. Her biri yaratma, kendini ifade etme, mantık yürütme ve her türlü duyguyu hissetme yeteneklerine sahipti. Temel olarak, hepsi tıpkı O’nun gibi Tanrılar idi. İşte size bu yüzden “enkarne olmuş” Tanrılar diyoruz ve biz de öyleyiz. Her biriniz İlahi Yaratıcı’nın bir parçasıyız; tıpkı ben ve diğer herkes gibi. Her birimiz eşitiz, çünkü aynı mantık yürütme, yaratma vs. yeteneklere sahibiz. Kendi gücümüzle yaptığımız şey bu ve bu konuda hissettiklerimiz de eşitsizlikduygusuna neden oluyor. Bu yeni İlk Kaynak Ruhları, melekler ve enkarne ruhlar olmak üzere iki gelişim grubuna bölündüler. Enkarne ruhların gelişim sürecinde on iki boyutu ve meleklerin de kendi gelişimleri için yedi boyutu tamamlamaları gerekiyor. Melekler ve enkarne ruhlar birbirleriyle ayrı ayrı gelişemezler, dolayısıyla gelişmelerini tamamlayabilmek için birbirlerine ihtiyaçları vardır. Gelişebilmek için, ruhlar gelişimyaratacak bir şeyleri deneyimlemeye ihtiyaç duyarlar; bu yüzden, Mutlak Yaratıcı, adına KutupEntegrasyonu denen ana Oyun ile birlikte alt oyunlar yaratmıştır. Oyun, Işık ve Karanlık rollerini gerektirir. Amaç, ikisinin de tüm yönlerini öğrenmek ve entegre etmektir; yani Kutup Entegrasyonu. Ruh buna ulaştığında, Mutlak Yaratıcı’ya geri dönmesi gerekir. Mutlak Yaratıcı, kutup entegrasyonunu kolaylaştıracak araçlar da yaratmıştır. Buna, 13. Boyut ŞefkatFormülü denir. Mutlak Yaratıcı sevginin özü olduğundan, amaç oynanan rollere bağlı olmaksızın tüm yaratıklara karşı koşulsuz sevgiyi ve şefkati öğrenmektir. Bu formül, gezegensel Oyun sona ermedenönce bütün ruhlara verilir. Formül, gezegendeki ruhların tamamına herhangi bir ayırım yapılmadan sunulur. Bu formülü kullanarak bedenlerindeki negatif duyguları tamamen salıverir ve böylece aydınlanırlar. Bu işi yeterli sayıda ruh tamamladığında, gezegen bir sonraki boyuta geçer ve böyleceonlardan yukarıda bulunan diğer gezegenleri bir adım daha iterek Mutlak Yaratıcı’ya yaklaştırırlar. Bu oyunun yaratılmasından sonra, İlahi Planlar gelmiştir. Her evren, galaksi, yıldız, gezegen ve ruh, bir İlahi Plan’a sahiptir. Hiyerarşilerdeki melekler, bu planları yönetir ve rehberlik eder. Meleklere ait İlahi Planlar da vardır. Bireysel olarak sizler de birer İlahi Plan’a sahipsiniz. Aynı zamanda ruh grubunuzun, gezegeninizin, galaksinizin ve evreninizin İlahi Planları’nda da çalışıyorsunuz. Bu kadar yoğun olmanıza şaşmamak gerek! Evrensel İlahi Planımız Evrensel İlahi Planımız, yeni organize olmuş Evrensel Ruhsal Hiyerarşi ve Oyun Mühendisleri’ndenoluşan Kurucular (90 Feline ve Carian’dan oluşur) tarafından yaratıldı. Kurucular, İlk Kaynak Ruhları’nın bir araya gelmiş küçük bir grubuydu. Gezegeninizdeki birçokları bu Kurucuları “Dokuzlar Konseyi” olarak bilir. Kurucular, Mutlak Yaratıcı’nın Kutup Entegrasyonu Oyunu’nu kurulacak olan evrenlerinin oyunu olarak seçtiler. Aynı oyunu tamamlamış olan başka bir evrenin varlıklarından yardım istediler. Bunlar,Felineler ve Carianlar idi. Kendi evrenlerinde, Felineler Işık Güçleri’ni ve Carianlar ise Karanlık Güçleri’ni temsil ediyorlardı. Evreni oluşturmaları, yaşam formlarını ve ruhları taşıyacak bedenleri, gezegenleri ve yıldızları yaratmaları istendi. Yıldız kapılarının, boyutların, portalların ve ızgaraların da yaratılması gerekiyordu. Feline Evrensel Yapı Mühendisleri gezegenleri yarattılar ve Feline GenetikMühendisleri de yaşam formlarını oluşturdular; bu arada Carian Manyetik Mühendisleri de yıldız kapılarını, boyutları, portalları (çıkış giriş yerleri) ve ızgaraları yaratma işini üstlendi. Oyun için yaratılan iki temel ırk, İnsanlar ve Sürüngenler idi. İnsanlar, Felineler’in görünümünde ve

Page 5

5Sürüngenler de Carianlar’in görünümünde yaratıldı. İş tamamlandıktan sonra, Kurucular başka bir Feline ve Carian grubunun yardımcı olmasını istedi. Bu kez Oyun’un kendisi yaratılacaktı. Bunlar Oyun Mühendisleri idi ve ricaya cevap veren 90 varlık çıktı. Her biri Kutup Entegrasyonu Oyunu’nda deneyimliydi ve birçok evrende, galakside ve gezegende, sayısız ruha bu oyunu oynatmışlardı. Hepsi İlk Kaynak Ruhları’ndandı. Kurucular, 90 Oyun Mühendisi ile toplandı ve Oyun’un planı hazırlandı. Oyun’un başlaması için 9. Boyut’ta 90 varlık ikiye ayrılacak, 45’i Sürüngenlerin Lucifer Soyu’na ve 45’i de İnsanların Amelius Soyu’na doğacaklardı. Bu, iki ırka Kurul Entegrasyonu Oyunu’ nun tamamlanmış haliyle ilgilibilinçaltı anılarını yerleştirecekti. Oyun Gözlemcileri, On İkiler Konseyi ve Yirmi Dörtler Konseyiolarak 11. ve 10. Boyutlarda görev yapacaktı. Oyun Yöneticileri, Dokuzlar Konseyi olarak 12.Boyut’ta kalacaktı. Herkes rolleriyle ilgili bilgiyi aldıktan sonra, 90 Oyun Mühendisi aralarından birini Dokuzlar Konseyi’nde kendilerini temsil etmesi için seçti. Bu varlık Devin idi. Devin, Dokuzlar Konseyi’nin dokuzuncu üyesidir. Devin’in rolü, Amelius Soyu’nda doğarak ve aile reisi olarak Oyun’u başlatmaktı. Ondan sonraki görevi Dokuzlar Konseyi’nde kalarak, gezegensel ve galaktik oyunların belliaşamalarında diğer 89 varlığı uyandırmaktı. Evrendeki ruhların hepsi Kutup Entegrasyonu’nu tamamladığında, oyun bitecek ve evrenimiz yeniden Mutlak Yaratıcı ile birleşecekti. Şimdi sizinle birlikte üzerinde çalıştığımız şey bu. Dünya’daki KutupEntegrasyonu Oyunu’nun tamamlanması, evrenimizi Mutlak Yaratıcı ile yeniden birleşmeye bir adım daha yaklaştıracak. Şimdi, galaksimizin sizi ve beni ilgilendiren İlahi Planı’nı açıklayacağım.Galaktik ilahi Planımız Galaksimizin planı dahilinde, Kutup Entegrasyon Oyunumuz’da gelişmekte olan dört temel ırk vardır. Şimdi bu hikayede önemli roller oynayanlardan söz edeceğim. Bunlar İnsanlar ve Sürüngenler ile Felineler ve Carianlardır. Evrenimizde başka enkarne varlıklar da olmasına karşın, onlar da İnsanlarve Sürüngenler gibidir ve dolayısıyla onlar da Felineler’in ve Carianların çocuklarıdır. İlahi Plan’da Sürüngenler Karanlık Güçleri’ni ve İnsanlar da Işık Güçleri’ni temsil etmek üzerehazırlanmıştır. Ama gelişimimiz ve yaşamlarımız boyunca her birimiz bu ikisini de deneyimleriz. İnsanların ve Sürüngenlerin orijinal DNA planlarını Felineler hazırladı. Carianlar ise, her iki ırk da kendini savunacak hale gelene kadar onları koruma görevini üstlendi. Her ruh grubu, planda oynadıkları rollerden dersler alacaklardı. Durum aslında bundan çok daha karmaşık ama anlaşılmasıiçin basitleştirmek zorundayım.Sürüngenler ve İnsanlar, 13. Boyut Şefkat Formülü’nü kendi kodlarında aktif hale getirmek içinkorkudan, nefretten ve önyargıdan özgürleşmek zorundadır. Böylece sevgiye değer verebilir ve birbirlerinin farklılıklarını takdir edebilirler. Bu hâlâ gelişim amacımızdır ve galaksimiz bu tiyatronunsergilenmesi için sahneyi sağlamaktadır.Dünya’nın ilahi PlanıBir kez daha son derece karmaşık bir planla karşı karşıyayız. Bu plan, Avyonian İlahi Planı’nın veEterik Sirianların İlahi Planı’nın tamamlanmasını da içermektedir. Eterik Sirianlar, Kurucular tarafından Sirius B’te getirilmiş ve daha sonra da ev olarak kendilerine Dünya gezegeni verilmiş Lyran İnsanları’dır. Avyonian İlahi Planı’nın tamamlanması, Eterik Sirianlar’ın kendi planlarınıtamamlamalarını sağlayacaktır. Devam etmeden önce, her ırkın geçmişiyle ilgili biraz bilgi vermeningerekli olduğunu düşünüyorum. Felineler Felineler, birçoğunuzun Aslan İnsanlar dediği ırktır. Kendini çoktan tamamlamış bir evrendendirler ve galaksimiz oluşum aşamasındayken gelmişlerdir. Kurucular ve Evrensel Ruhsal Hiyerarşi tarafından, evrenimizin baş genetik uzmanları olarak davet edilmişlerdir. Sirius Takım Yıldızı’nda Sirius A olarak

devamı için: http://www.gnoxis.com/forum/anu-anlatiyor-34975.html

ve  http://www.supermeydan.net/forum/forum441/thread42305.html

 

Bu bilgilerin Sümer Tabletlerinden alındığına dair bir site var, tabi ki kontrol imkanım yok, tıklayınız

GŞG-Geçmiş/şimdi/gelecek

BİR amaç taşımaz bu sebeple OYUNları oyun yapan insan yanılsamasıdır.

Her OYUNun içinde kendi evreleri vardır.

Her evre bir bir geçilmek zorundadır.

Her insanın bir kerelik hayatı bu evreleri aşmaya yeterli değildir.

İnsan bir kere hayata gelir.

Çünkü insan yalnızca algısının bulunduğu yerde bulunur.

İnsan kendi benzersiz gen bütünlüğüdür.

Her insan, en geriye doğru, oyunun başından itibaren soy ağacının tamamıdır.

Bu sebeple evreleri tamamlayacak zamanı süresizce vardır.

İnsanın algısının bulunduğu yer/zaman dan, geçmişe ve geleceğe uzanan yansıması mevcuttur.

Algının bulunduğu ŞUAN, geçmiş ve geleceğe ait bütün anların yaratılmasını sağlar.

OYUN içindeki canlı cansız isimlendirilmiş varlık, birbirleriyle ve kendilerinin geçmiş ve gelecekleriyle her an iletişim halindedir.

Bir ağacın dalının koparılması, birbirine bağlı olarak hem şu anda hem de geçmiş/gelecekte aynı anda yeni olanak/olasılıklar yaratır.

Oyun Kuramından alıntı:

https://blog.sonsuz.us/?p=187

Bu bana dokuma gibi geliyor. Siz hiç dokuma tezgahı gördünüz mü?

Mekik soldan sağa, sonra sağdan sola fırlar ve üzerine tarak tak diye inip sıkıştırır. Yukardan inen bir anlamda dünyanın meridyenleri gibi olan dikey sabit ipliklere çözgü, yine enleme benzetebileceğiz yatay hareketli ipliklere ise atkı denir. Atkının çözgüler arasından fırlatılabilmesi için oluşturulan aralığa ağızlık denir.

Nerden geldiyse şimdi bu aklıma, sanki salonun o nemli havasının kokusunu duyar gibi oldum ve tabi kulakları sağır edecek kadar büyük bir gürültü! Bir dokumayı, yani kumaşı diğer kumaştan ayıran, kalite farkı da diyebileceğimiz çok basit bazı unsurlar vardır: İplik cinsi, iplik numarası, bir santimetrekare içindeki atkı/çözgü sayısı gibi… Tekstilci olanlar bilir, bu numaralar adeta şifre gibi günde defalarca söylenir! Bi çok tabir var bu işle ilgili; ipliği boyalı, baskılı, ham, haşıl, gücü, jakar, jet, kirkit vs vs…

İşte zaman bana aynı o tezgahtaki işlem gibi görünüyor. Dokuma ve örgü kelimelerinin hiç düşünmediğimiz halde zaman kelimesini beslemek için onun hemen yanında yer aldığına hiç dikkat ettiniz mi?

Zaman dokusu, zaman örgüsü… Hani Anadoluda el halıcılığı anlatılırken hemen herkesin söylediği nostalji ve romantizm kokan o cümle: genç kızlarımızın, kadınlarımızın tüm duygu ve hayallerinin o halı üzerine dökülmesi!

Benim aklıma daha haince bi tanesi geliyor, Fransız İhtilalinden hemen önce kadınlar, kafası giyotine gitmesi gereken soyluların isimlerini yazmışlar/örmüşler bir bir!   Giyotini erkek tasarlamış, kullanmış olsa da ferman kadınlardan gelmiş! O kadınlar ki, lokantada çalışan, fabrikalarda işçilik yapan, temizlikçiler, çamaşırcılar, kapı önlerinde çocuklarını bekleyen o kadınlar bir yandan önlerinden geçen hayatı ve asilleri seyrediyor bir yandan da  ellerindeki o aptalca zararsız örgüyü  örüyorlarmış… Hesabı tutan kadınlardır demişimdir hep.  (Bakınız BKÖ)

Teşekkür ve ödeşmek

“Savaşçı–Gezginler ödenmemiş hiç bir borç bırakmazlar” dedi don Juan, “Asla tümüyle ödeşemezsin, bundan emin ol, ama bir jest yapman gerekir. Simgesel bir ödemede bulunmalısın; gönül almak için, sonsuzluğu tatmin etmek için.” ve daha önce söz ettiği iki arkadaşı Patricia Turner ve Sandra Flanagan’ı kastederek, “gidip onları bulmalı ve sahip olduğun herşeyi harcayarak her ikisine de birer armağan almalısın, jest iste bu.

CC,  özel bir dedektifin yardımıyla Patricia Turner ve Sandra Flanagan’ı New York’ta buldu. Önce Patricia Turner’a gitti, ona bir hediye olarak ne istediğni sordu ve “Bana bir mink manto alırmısın?” cevabını aldı. Sonra Sandra Flanagan’a gitti ve sorusunun cevabı “Bana bütün çocuklarımın sığacağı bir station wagon alırmısın?” oldu.

Hediyeleri verilirken her ikisini de uzaktan izlerken, mink mantonun tesliminde Patricia Turner’in sevinç çığlıklarını duydu ve arabanın satıcı tarafından tesliminde Sandra Flanagan’ın saşkınlığını gördü, dönüş yolunda hayatının parmakları arasından süzülen kum taneleri gibi akıp gittiği duygusunu yaşadı.

Bütün bunları don Juan’a anlattığında oralı bile olmadı. Bu şeylerin zayıflık ve kendine acıma olduğunu veda ve teşekkür etmek için büyücülerin kendilerini baştan ele almaları gerektiğini “Kendine acıma duygusunu hemen şimdi yeneceksin, yaralı olduğun fikrini atınca elinde kalan tortu nedir?” dedi.

Elimde kalan tortu, her ikisine de son hediyemi verdiğim duygusuydu, bir şeyi yeniden canlandırma veya incitmek için değil, don Juan’ın göstermeye çabaladığı ruh haliyle yapmıştım bunu ve don Juan’ın, bir savaşçı-gezgin’in tek erdemi, kendisini etkilemiş ve sevmiş olduğu ne varsa anısını canlı tutmak sessizliğinin içinde saklamak, olduğunu düşündü.


Teşekkür ve ödeşmek, her zaman önemsediğim kavramlar. Özellikle teşekkür insanın içini sevince boğan bir işlem gelir bana. Ben herşeye teşekkür ederim, canlı cansız farketmez, yine hepsinden özür de dilerim. Örneğin arabamı kullanırken bi çukura girip sarsıldığımızda hemen arabamdan özür dilerdim, onu sarsacak bu şeye mani olamadığım için, hemen kendiliğinden içimden yükselirdi özür.

Fakat burada DJ’nin söylediği ödeşmek çok daha büyük bir anlam ifade ediyor; eğer CC bu kadınlarla ödeşmek için kafasından bi bedel oluştursa ve onları gidip takdim etseydi, bu ancak kendi vicdanını yatıştırmaya çalışmak olacaktı. Önemli olan CC’nin ne feda edebileceği değil, gerçekten o kişilerin ne istediği idi. Bunu kaçımız sorar? Bırakın yapmayı, gerçekten bunu sorabilir miyiz?

Bunu sorabilmek; kendini mühimsemeyi bırakmış olmayı gerektirdiği gibi aynı zamanda maddi ve manevi anlamda rest diyebilme cesareti, kendi isteğinle ölmek için bir müracaat da değil midir?

Şu sebeple bu konuyu gündeme getirdim aslında, insanların kolayca verecekleri şeyler ve veremiyecekleri şeyler var, halbuki biz bu değerlendirmeyi yaparkan kendi kolay ve zor ölçümlememize göre yapıyoruz. Bi örnek vermek gerekirse, çok sevdiğim, dostum F’nin insanlara maddi şeyleri hiç içi titremeden su gibi verdiğini görür, bu verişteki mucizeye hayran olurdum. Diyelim ki sabaha yiyecek ekmeğimiz yokken cebindeki son parayı bi alman turiste bira ısmarlamakta kullanırdı, sebebi o kişinin Türkiye hakkında hoş düşüncelerle dolmasını istemesiydi.  Aradan yıllar geçtikçe durumu anlamaya başladım! F benim zannettiğim gibi kendini zorlayacak bir verme işlemi yapmıyordu; çünkü onun için para önemsizdi zaten, ve onun için önemli olanı da ya hiç vermiyordu ya da çok az veriyordu. Örneğin asla özür dilemiyordu ve çok nadir teşekkür ediyordu. Ayrıca kimseye vaktini kullandırmıyordu. Böylece olayı kendi adıma çözdüm.

O halde ödeşmek için bedeli karşı tarafın  biçmesi gerektiği gün gibi aşikar oluyor 🙂

Yanımızda bir Don Juan Matus yokken bile bunu yapmayı deneyimleyecek iradeyi bulabilir miyiz?

Bir yere varmış olmak

Kendime hayretle bakıyorum, düş kırıklığıyla, hoşnutlukla. Üzüntü, umutsuzluk… Kendimden geçmiş bir durumdayım. Bütün bunları bir araya toparlayıp hesabını çıkarmasını beceremiyorum. Gerçek değerimi, ya da değersizliğimi saptayamıyorum. Güvendiğim tek şey yok. Doğrusu hiçbir konuda kesin kanılarım yok. Doğduğumu ve varolduğumu biliyorum, o kadar, sanki sürüklenip götürülüyorum. Bilmediğim bir temel üzerindeyim. Tüm belirsizliklere karşın tüm varoluşun altında yatan bir sağlamlık; varoluş biçimindeyse süreklilik duyuyorum. İçine doğduğumuz dünya, sert ve acımasız, ama tarihsel bir güzelliği de var. Anlamlılık mı, anlamsızlık mıdır ağır basan,  kişinin yapısına bağlı bu. Salt anlamsızlık üstün geleydi, yaşamın anlamlılığı, gelişimimiz yolunda attığımız her adımda daha bir yiterdi. Ama öyle olmuyor, ya bize olmuyor, ya da bize olmuyor görünüyor. Ola ki bütün metafizik sorunlar gibi, her ikisi de gerçek: Yaşam hem anlamlı, hem anlamsız, ya da hem anlamın kendi, hem anlamsızlığın.

Dileğim, anlamın üstün gelip savaşı kazanması. Lao Tzu: “her şey pırıl pırıl, bir ben bulutla kaplıyım” dediğinde, benim bu geçkin yaşımda duyduğumu dile getirmişti. Lao Tzu, değeri ve değersizliği de görüp yaşamış, ömrünün sonunda kendi varlığına, sonsuzca bilinmeyecek olan anlama dönmeyi isteyen birinin üstün nüfuz gücüne sahip insan örneği. Gerektiğince gören yaşlı kişi arketipi sonsuzca gerçek. Bu kişi örneği her zeka düzeyinde görülebilir, ayırt edici özellikleri aynıdır hep; yaşlı bir köylü olabileceği gibi, Lao Tzu gibi bir filozof da olabilir; yaşlılıktır bu, bir yere varmış olmaktır.

Yine de içimi dolduran o kadar çok şey var ki; Bitkiler, hayvanlar, bulutlar, gün, ay, gece ve insanda o sonsuz olan. Kendi hakkında ne kadar kuşkulu oluyorsam, nesnelerle o kadar yakın bağım olduğunu görüyorum. Beni dünyadan ayıran yabancılaşma, sanki kendi iç dünyama aktarılmış da, kendimi yadırgadığımı ortaya çıkarmış.

Bütün bunları kırkiki yıl önce belki de ölmeden hemen önce büyük usta Carl Gustav Jung söylemiş. Yıllardır kitaplığımda okunmuş olarak duran Analitik Psikoloji kitabının son sayfasında onu okumam için az önce, yarım saat önceye kadar beklemiş. Bu yazının bütünüyle öyle özdeşlik kurdum ki sizlere sunmak için tape ederken göz yaşlarımı tutamadım.  18.11.03-günlükten

Nereye gidiyoruz zaman erirken?

Karışık şeyler, zihni bulandıran

çekiştirdikçe elinde uzar

dilinde ekşimsi bir tat

Nedir bütün bu olanlar?

 

Nereye gidiyoruz, zaman erirken

çikolatalı dondurma tadıyla

Geniş, çok geniş delikler

dün gece düştüm içeri birinden!

 

Pek manalıydı, yavaşlatılmış

uzun bir öpüşme duygusu

karışırken geniş zamana

topladı birden kendini

 

Liflerinin arasında kalakaldım

hızlandırılmış güne merhaba!

yine çırpılacağım yine

muzlu süt kıvamında!

 

SA

 

22.10.03

**

Kaybederken kazandıran

müsabakalar, bayramlar

seçmediğimi öldüren bir düzen bu

Dünyasal olanın türküsü

 

Seçim yapamazken, pausta bekleten

Ne yok eden, ne var eden

Sonunda verince kararı

bir ölü, bir yeni doğan

 

Üflerim canı, kuvvetli bir

üflemedir beklediği

Hücrelerine yaradılışın özü dolar

hem de dikelir ayağa kalkar.

 

Sonra veririm geriye

Kara toprağın bağrına eskiyi

Artık tercih etmediğimi

Her atığın bir sahibi vardır diye.

 

Her gün, her an yaparım ben bunu

Her seçim tanrılık bir iş

Asla yanlış yapamayacağın

İnatla doğruya doğru!

 

SA

 

29.10.03

 

**

 

Simetriktir insanoğlu

İki ucundan katlasan

bazı minik çıkıntılar kalır

Gerisi havayla cıva!

 

SA

31.10.03

<

p style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”>

 

 

 

<

p style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”>

 

 

<

p style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”> 

<

p style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”>