Kuantum Benlik

Kuantum Benlik

Konferans-sohbet dizisi – Süre: iki ila dört saat

 

İçerik:

 

  1. Bilimin Kesinsizliği

Nobel ödüllü fizikçi ve aynı zamanda büyük bir eğitimci Richard.P. Feynman’ın “bilimin kesinsizliği” konferansından alıntılar. Gerçek bilimsel bakışın yerli yerine oturtulması.

 

  1. Kuantuma giden yol

2.a) Tarihçe

Newton klasik fiziğinden Einstein’ın görecelik kuramına nasıl geçtik? Ve daha sonra Kara nesne radyasyonu ile uğraşmakta olan Max Planck, yeni radyasyon yasasının temelini anlamaya çalışırken “sırf  bir umutsuzluk yasası” diye nitelendirdiği kuantumun ilk temelini buldu: Enerji değişimi sürekli değil, kesintiliydi.

1905 yılında Zürih’te doktorasını aldığında Einstein, Annalen Der Physik cilt 17 de yayımladığı üç yazıyla bilimsel tarihin gidişini değiştirdi ve yalnızca 27 yaşındaydı.

Fizikçilerin Tanrısı evrensel düzendir.

Determinist olmama hali, kuantum TEKİNSİZLİĞİnin ilk örneğidir diyor H.Pagels.

Bu, bilinemeyecek ve kestirilemeyecek fiziksel olayların varlığı anlamına geliyor. Kuantum teorisinin determinist olmaması, neyin bilinebilir, neyin bilinemez olduğu konusunda bir ilke sorunudur, bir deney tekniği değildir.

 

2.b) . Kuantum şu ana kadarki en büyük kavramsal meydan okumadır.

 

Donah Zohar’ın bakışı ile kuantumu anlamaya çalışacağımız bu bölümde, yüzyıllardır toplumumuza bir veba gibi bulaşmş yabancılaşmanın nedenleri, klasik fizik ve ortodoks bakış açısı, varoluş ve benzetme düzeyinde, nerdeyse günlük yaşamın deneyimlerine uygulanabilecek kadar zengin kuantum fiziği felsefesi üzerinde duracağız.

 

2.c) En belirgin kuantum kavramları

 

Elektron, dalga paketi, dalga ve parçacık, Belirsizlik İlkesi, Tamamlayıcılık prensibi, Kayıp olasılıklar, Sanal geçişler, zilli kız örneği, Schrödinger’in  Kedisi, bağlamsallık (durum içindeki hakikat), Gözlemci, Bose-Einstein Yoğunluğu…

 

  1. Her Şeyin Teorisi

 

“Entegral bir bakış” ya da Her şeyin Teorisi; maddeyi, bedeni, zihni can’ı ve ruhu benlikte, kültürde ve doğada ortaya çıktıkları şekilde dahil etmeye çalışır: Kapsamlı, dengeli olmaya çalışan, bilimi sanatı ve ahlakı kapsayan bir bakış. Fizikten spiritüelliğe, biyolojiden estetiğe, sosyolojiden dua etmeye kadar disiplinleri eşit ölçüde içeren Ken Wilber’in muazzam teorisini ana hatlarıyla açılımlayacağız.

 

 

Sibel Atasoy hakkında bikaç şey:

 

İstanbul’da doğdu, ortaöğretim ve üniversite yıllarında Anadolu’nun pek çok yerinde bulundu. Uzun süre büyük şirketlerde üst yönetimde görev yaptı. Sonra aniden kariyerini bıraktı ve Fethiye’de bir adada yaşamaya gitti. Yedi yılın sonunda, ilk kitabı Sırıtkan Kırmızı Ay‘ı orada yazdı. 2000 yılında İstanbul’a döndükten sonra eğitmenlik ve danışmanlık işlerinin yanısıra, bir film şirketinin genel koordinatörlüğünü yaptı. Neredeyse bir fenomene dönüşen “7 Numara” dizisi bu güzel takım çalışmasının bir ürünüydü. Bu arada fantastik ve gerilim dalında yeni yazarları desteklemek üzere kurulan Xasiork Ölümsüz Öyküler Kulübü’nün oluşumunda kurucu ortaklık yaptı. Gençlerin hayal dünyasını öğrenmemize vesile olacak pek çok toplantı, yarışmanın yanı sıra onların öykü ve romanlarını yayımlayan ilk girişimci oldu.

2002 yılında ikinci kitabı Venüs Bağlantısı yayımlandı.

Üçüncü kitabı “Bir Kadını Öldürmek” Altın Kitaplar Yayımevinden Haziran 2005 de çıkan yazarın, çok sayıda deneme yazısı, felsefi şiirler ve öyküleri var.

Son kitabı Sır Mısır, yine Altın Kitaplardan Nisan 2008 tarihi itibariyle yayımlanmıştır.

Rüya konusunda son on yıldır çalışmalar yapan Atasoy, pek çok kişinin rüya görüşmecisi olmasına katkıda bulundu.

Ayrıca, evrenin oluşumuna ilişkin bir kuram geliştirdi, OYUN kuramı olarak adlandırılan bu çalışmaya Bir kadını Öldürmek kitabı içinde geniş ölçüde yer verilmiştir.

Halen İstanbul’da yaşıyor ve bir oğlu var.

 

 

Büyücü Şamanın Yolu

Büyücü Şamanın Yolu

Eğitim/sohbet dizisi – Süre: İki ila dört saat

 

İçerik:

 

  1. Şamanik Yolculuk – Tanım ve tarihçe

 

Şaman Sibirya’daki Tunguz halkının dilinden gelen bir sözcüktür ve antropologlar tarafından batılı olmayan kültürlerdeki daha önce “büyücü”, “büyücü hekim”, “sihirbaz” gibi terimlerle tanınan çeşitli kişilere geniş ölçüde uyarlanmıştır. Ayrıca her büyücü hekim bir şaman değildir.

Bir şaman bilgi ve güç edinmek ve başka insanlara yardım etmek için normalde gizli olan bir gerçeklikle temasa geçmek ve onu kullanmak için -kendi iradesiyle- bir değiştirilmiş bilinç durumuna giren adam ya da kadındır.

 

  1. Kızılderili şaman öğretisi

 

2.a) Don Juan öğretisi

Carlos Castaneda, Los Angeles’daki California Üniversitesinde antropoloji dalında bir öğrenciyken yaşlı bir Yaqui kızılderilisi olan Don Juan ile tanışır ve kızılderililerce kullanılan tıbbi bitkileri incelemek üzere onunla bir dizi çalışmaya başlar. Fakat durum yalnızca onun zannettiği gibi değildir! Durum Don Juan açısından bakıldığında bir başka görünmektedir; çünkü o çok köklü bir büyücülük damarının o tarihe uzanmış bir kolu, bilinçlenme yolunda savaşçı yetiştiren bir nagualdir ve tin ona Castaneda’yı bir savaşçı olmak üzere yetiştirmesini işaret etmiştir.

Castaneda, büyücü olma yolunda, yirmi yılı aşkın bir süre DJ ile çalışmış, öğretiyi oniki kitap halinde diğer insanların kullanımına sunmuştur. Ancak bu öğretiyi diğerlerinden özel kılan, dört nesil büyücünün savaşçı olmazdan önceki durumları ve velinimetlerinin elinde gün be gün dönüşümlerini her türlü acı tatlısıyla, büyük bir samimiyet ile gözler önüne serilmesinde Castaneda’nın tam bir savaşçı acımasızlığını kullanmış olmasındadır. Büyücülük bi bilinçlilik durumudur.

 

2.b) Öğretinin ana kavramları

            Büyücülük, Savaşçı, Erk, Ölüm, İstenç ve irade, Görmek, Tonal/Nagual, İz sürücü, Görücü, Kusursuzluk, Tin, Kontrollü delilik, Ufak tiran, Sessiz bilgi, Kişisel yansıma, dünyayı durdurma, İkinci dikkat, Niyet, kendini mühimseme, acımasızlık, Tensigrity…

 

  1. Gurdjieff ve dördüncü yol

George Ivanovitch Gurdjieff 1866 yılında Kafkasya’da fakir Rum bir babadan ve Ermeni bir anadan doğmuştu, çocukluğu Kars’ta geçmişti ve 1949 yılında Paris’te dünyaca ünlü bir öğretmen olarak vefat etmişti. Gurdjieff sistemini kurmadan önce bir gezgin olarak Hindistan, Tibet, Orta Asya, Anadolu, Orta-Doğu ve Mısır’da hayatın sırlarını öğrenmek üzere 20 yıllık bir arayış yolculuğuna çıkmıştı.Kısaca “Dördüncü Yol” veya “İnsanın Ahenkli Gelişimi” diye tanımlayabileceğimiz Gurdjieff sisteminin esas teması insan yaşamın aslında bir uyku halinde geçtiğidir. Uyanmak için özel içsel çalışmaya girmesi gerekir. Sonucunda insan farkındalık ve daha yüksek bir şuur düzeyine ulaşır. Bunu sağlamak üzere felsefi ve psikolojik seminerler dışında, bazı özel hareketler ve danslar uygulanır. Aklın normal seyrini bozmak, farklı şuur hallerini uyandırmak için çeşitli yöntemler de kullanılır.

Eğitimci Sibel Atasoy hakkında bikaç şey:

 

İstanbul’da doğdu, ortaöğretim ve üniversite yıllarında Anadolu’nun pek çok yerinde bulundu. Uzun süre büyük şirketlerde üst yönetimde görev yaptı. Sonra aniden kariyerini bıraktı ve Fethiye’de bir adada yaşamaya gitti. Yedi yılın sonunda, ilk kitabı Sırıtkan Kırmızı Ay‘ı orada yazdı. 2000 yılında İstanbul’a döndükten sonra eğitmenlik ve danışmanlık işlerinin yanısıra, bir film şirketinin genel koordinatörlüğünü yaptı. Neredeyse bir fenomene dönüşen “7 Numara” dizisi bu güzel takım çalışmasının bir ürünüydü. Bu arada fantastik ve gerilim dalında yeni yazarları desteklemek üzere kurulan Xasiork Ölümsüz Öyküler Kulübü’nün oluşumunda kurucu ortaklık yaptı. Gençlerin hayal dünyasını öğrenmemize vesile olacak pek çok toplantı, yarışmanın yanı sıra onların öykü ve romanlarını yayımlayan ilk girişimci oldu.

2002 yılında ikinci kitabı Venüs Bağlantısı yayımlandı.

Üçüncü kitabı “Bir Kadını Öldürmek” Altın Kitaplar Yayımevinden Haziran 2005 de çıkan yazarın, çok sayıda deneme yazısı, felsefi şiirler ve öyküleri var.

Son kitabı Sır Mısır, yine Altın Kitaplardan Nisan 2008 tarihi itibariyle yayımlanmıştır.

Rüya konusunda son on yıldır çalışmalar yapan Atasoy, pek çok kişinin rüya görüşmecisi olmasına katkıda bulundu.

Ayrıca, evrenin oluşumuna ilişkin bir kuram geliştirdi, OYUN kuramı olarak adlandırılan bu çalışmaya Bir kadını Öldürmek kitabı içinde geniş ölçüde yer verilmiştir.

Halen İstanbul’da yaşıyor ve bir oğlu var.

 

 

“Amatör bir fizikçi, amatör bir filozof ve amatör bir şaman olarak, günümüz modern insanının dilinden ama biliniz ki yüreğimden konuşuyorum.” sa

Rüya Görüşmecisi Olmak

Çalışmanın konusu:

Rüyalar, gerçekten düşündüğümüz ve hissettiğimiz şeyi bize anlatırlar, düşündüğümüzü ve hissettiğimizi ileri sürdüğümüz şeyi değil. Uyanıkken kendi kendimizi körleştirebilir ve bir budala yapabiliriz; ama uyurken bunları asla yapamayız!

Rüya Nedir?

Hayatımızın yaklaşık üçte birini uykuda geçirmekteyiz. Bu da 60 senelik bir ömrün 20 senesi demektir. Uyku günlük çalışmalardan yorgun düşen insan bedeninin ve sinirlerinin dinlenme zamanıdır. Kimi araştırmacılara göre rüyalar uyku sırasında beyinde görülen etkinliklerin bir yan ürünü yalnızca; kimilerine göreyse insanların bilinçaltının kişiliklerinin geri planda kalmış yönlerinin kendine çıkış yeri bulduğu özel bir durum.Rüya araştırmaları denilince çoğu insanın aklına ilk gelen ad Sigmund Freud olsa gerek. Freud ‘a göre rüyaların amacı günlük yaşamda bastırılarak bilinçaltına atılmış ilkel çoğunlukla da cinsellik ve saldırganlıkla ilgili isteklerin dışa vurulmasıydı .Rüyalarda geçen ögelerin birçoğu sembolik bir biçimde bu bastırılmış istekleri gösteriyordu.Bu sembollerin gizli anlamlarını bulmak ve kişinin bastırılmış duygularını ortaya çıkarmaksa psikanalistin işiydi.20.yüzyılın başlarında neredeyse Freud kadar popüler olan bir başka rüya kuramcısı  Carl Güstav Jung, Freud’un bu görüşünü reddetmiş ve rüyaların işlevinin tamamlayıcı olmaktan çok dengeleyici olduğu görüşünü ortaya atmıştır.Yani insanların yaşam biçimlerinin getirdiği kısıtlamalar sonucu kişiliklerinin ortaya koyamadıkları yönleri rüyalarda ortaya çıkıyordu.Rüyalarda geçen semboller bilinçaltından gelen zihinsel görüntülerdi ve yadsıdığımız ya da endişe duyduğumuz yönlerimizi tanımamıza ve kabullenmemize yardım ediyordu.Bu sembollerin kökenindeJung ‘un “ortak bilinçaltı”olarak adlandırdığı bilinçaltının doğuştan gelen başka insanlarla ortak bölümü vardı.Analistin işiyse rüyalarda geçen bu “arketip”sembolleri yorumlayarak kişinin gelişimine katkıda bulunmaktı.Doğum ölüm ay yıldızlar kahramanlık büyü güç tanrı şeytan yaşlı bilge gibi sembollerin örnekleri rüyalarda olduğu kadar söylencelerde peri masallarında çeşitli dinlerde de görülebiliyordu.Jung ‘a göre insanlar rüyalarındaki simgeleri gözlemeyi ve bunların içeriğini bilinçli bir biçimde yorumlamayı öğrenerek onun “birey olma”olarak adlandırdığı daha yüksek bir bilinç düzeyi kazanma sürecini başlatabilirlerdi.

Herkes rüya görür mü?

Evet diyor uzmanlar, hatta bazı evcil hayvanlar üzerinde yapılan incelemeler onların bile rüya süreçleri olduğunu düşündürüyor. Öyleyse ben rüya görmüyorum diyenlerin bir hatırlama sürecine ihtiyaçları var.

Rüyalar bir köprü vazifesi görür…

Rüyalar tıpkı ruhumuzdan gelen bir mektup gibidir; güç bilgi yaratıcılık ve sağlık kaynağıdır. Eğer rüyalarımızı göz ardı edersek kendimizi Paul Solomon’un kaynağının “herkes için erişilir olan ama çoğu insanın farkında olamadığını” söyledigi zekadan yoksun bırakmış oluruz.

Bu zeka ile ilişkiye geçmek için psişik kahin ya da telepatik olmamız gerekmez. Gereken tek şey sezilerimize hayalimize ve özellikle rüyalarımıza kulak vermektir. Rüyalar tanrıların dilidir ve bu anlam ve mecaz açısından zengin dil bizi uykudan yaşama uyandırmaya yöneliktir.

Psikolog Erich Fromm rüyaları unutulmus bir dil olarak görür ve geçmisin insanlar için rüya ve hayallerin zihnin en önemli ifadeleri arasında olduğunu söyler. Ona göre rüya sembolleri evrensel geleneksel ya da rastlantısaldır. Rastlantısal semboller kişiseldir ve bireysel çağrışıma ilişkindirler. Geleneksel semboller ise tek anlamlıdır. Evrensel sembollerin -örneğin günes- sıcak ve ışık gibi evrensel anlamları vardır. Fromm rüyaların anlamsız veya ilgiye değmez olarak göz ardı edilmelerinin sebebinin onların bizi rahatsız etmesi olduğunu söylemistir; rüyada gördüğümüz kişi bizim gündüz vakti oldugumuza inandığımız kişiyle uyumlu değildir. Fromm şöyle diyor : “Çelişkili gerçek şudur ki, rüyalarımızda daha az mantıklı ve daha az terbiyeli olmamıza rağmen daha akıllı ve daha mantıklıyız.”

Rüya görüşmecisi olmayı öğrenmek ister misiniz?
Neden yorumcu, analizci değil de görüşmeci?

“Çünkü; rüya görüşmesi, kuramdan çok yöntem üzerine yoğunlaşır, farklı kuramsal inanışlara sahip kişiler tarafından kullanılabilir” der Gayle Delaney. Rüya görene (ya da kendinizle görüşme yapıyorsanız kendinize), rüya görenin hayatındaki konumunu ve insanlara olan metaforik benzerliklerini haber veren ve rüya imgelerini bulan sorunlarla ilgili soru sormayı öğrenerek, önyargılı yorumlarla rüya göreni zorlamaktan kaçınabilirsiniz.

Görüşmeci olmayı öğrenerek;

Önce çevrenizdekilerin ve giderek kendi rüyalarınızı geri kazanabilirsiniz. Hayatınızın kaybolduğunu düşündüğünüz yirmi yılı, kazandığınızı düşündüğünüz kırk yılını aydınlatmak için kullanılabilir.

Not: Rüyalarda “birleşim Noktamız” kayıyor, bu sebeple bilinçli bulunduğumuz noktadan farklı gerçeklik seçeneklerine kolaylıkla (ve acısız/tehlikesizce) seyahat edebiliyoruz. (Birleşim noktası için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=900 ). Bildiğiniz gibi rüyalarımızın çoğu kişisel bilinçaltı bölgemizden geliyor ve bunların sembol lisanını çözerek mesajı bilinçli alana aktardığımızda farkındalık alanı artmış oluyor. Rüyaların bir kısmı ise daha alttaki kollektif bilinçaltından geliyor ki bunların  çok zengin bir olasılıklar perspektifi var. Burada  haberci rüyalar, kozmik rüyalar diyebileceğimiz çeşitlilikler mevcut. Bu bölgeden gelen rüyalarda arketip (özresim)leri de iyi tanıyıp mesajı çözmek lazım, bazen çok net oluyor fakat bazen de pek ustalık gerektiriyor.

 

 

Şimdi Burada Kendin OL

 

Dostlarım,

 

Gençlere ve çocuklara yaratıcılıklarını gösterebilecekleri alanlar açmak için kolları sıvadık. Haydi iş başına diyoruz J

 

Şimdi burda kendin ol!

Yeni alanımızda, yenidünyayı kurmak üzere, “şimdi burda kendin ol” projesi ile karşınızdayız. Bu proje kişilerin her türlü yeni fikir, hayal ve projelerine açıktır. Bize ulaşan her yaratıcı fikri dikkatle okuyacağız, her ay aralarından beş tanesini seçip bu sayfalarda yayımlayacak, sahiplerini elimizden geldiğince ödüllendireceğiz. Ve tabi asıl büyük ödül maviş dünyamıza verilmiş olacak çünkü bir kez dillendirilen hayal/proje artık gerçekleşmeye mecbur olur, ne zaman? Kim tarafından? Bunu tam olarak bilemesek de, gerçekleşmelerine vasıta olduğumuz için kendimizi mutlu ve başarılı sayacağız.

 

Katılım koşulları

Katılımcılarda hiç bir yaş sınırlaması yok ve fakat hepimiz biliyoruz ki, insanda yaratıcılık kapasitesi çok genç yaşlarda en üst düzeydedir. Bana göre hepsi birer sanatkar olan bilim adamları da en büyük buluşlarını yirmili yaş ortalamasında gerçekleştirdiler.

Katılımcılara bir tek uyarımız var: lütfen hayalinizi kurarken sınır tanımayın J

 

Proje katılım alanları

Her alanda yeni ve yaratıcı fikirlerinizle katılabilirsiniz.

 

Katılım tarihi,

Her ayın ilk günü ile son günü arası fikirlerinizi gönderebilirsiniz. Bu fikirler bir sonraki ay kurulumuzca değerlendirilerek sıralama ile yayınlanacaktır.

 

 

Neden böyle bir proje?

Hemen şu an; yeni doğan çocukları, anne-babamızın ve eğitimin bize yaptığı gibi kendi gerçekliğimizi empoze etmemek üzere konumlanabiliriz. Onların kendi devinimlerine izin verir, içlerinde getirdikleri yenidünyayı tarif etmeleri için yüreklendirebiliriz.

Ebeveynlerin İşlevi
 Anne-babanın yeni işlevi sanırım değişmek üzeredir. Elinizde engin bir kaynak var ve onu maksimum düzeyde işlerliğe kavuşturmak için gözü açık ve hatta gerekirse sistemin dayatmasına karşı isyancı/korumacı olmalı.
Dünyanın bugüne kadar tanımlamış olduğu “başarı” kavramı tümüyle değişecektir.
Bunun üzerine biraz düşünmeliyiz galiba.

Bana göre başarı; insanın kendi olması ile doğru orantılıdır.
Ne derece kendiniz olabilirseniz o derece başarılısınız.
Buna ne dersiniz? 🙂

 

Koruyuculuk ne  ölçüde olmalı?

Koruyuculuk kavramı da biraz değişecek, Bunu açmak oldukça zor ve uzun. Ve açıklaması sanırım “başarı” tanımımızda yatıyor.
Düzenle bi alakamız ya da zorumuz yok bizim, biz değişirken o otomatikman değişir.
Biz nasıl değişeceğiz?
 1. Öncelikle “sahip olma” kavramımızı gözden geçireceğiz. Maddi ya da manevi servetimizi korumak adına, aklıselim olmaktan vaz geçmeyeceğiz. Biz çocuklarımızın sahibi değiliz. Çocuklar topluma aittir. Sadece anne-babanın tohumlarından oluşmadı o meyve. Bütün çocuklar, gezegen tozlarından beri devam eden yaradılış hikayesinin toplam deneyim ve bilgisini içeriyor.
Bu sebeple, benim çocuğum bir yana, diğer milyarlarcası öte yana demiyeceğiz. Gönülden demiyeceğiz.

  1. İşte tam bu sebeple, çocuğumuz doğduğu andan itibaren, nesneleri ve varlıkları ona tanıtırken; “bu senin, bu babanın, bu dedenin” diye ayrımcı talimatlarla şartlandırmayacağız. Özne kullanımımız sadeleşecek; “biz” çok kullanışlı hale gelecek.

 

Şimdi size soruyorum, yetişkin insan oluncaya kadar sizden bişey öğrenen her hangi bir yetişkin oldu mu?
Yoksa çoğunluklar gibi, size de tüm yetişkinler, bütün gayretleriyle, doğru bildiklerini öğretmeye mi çalıştılar?
Bana eski düzende her kişi, kendi öğretme vaktinin gelmesini hısla bekliyormuş gibi geliyor. Adeta acı çıkaracakmışçasına… Yetişkin olana dek hiç bişey öğretememişliğin, yaratıcılığını gösterme alanı bulamamışlığın acısı 🙂

“Biz”, yeni dünyanın ferdi olmaya aday olmuşlar. Örneğin ben adayım.
Parmak kaldırıyorum 🙂
Sadece olamazsam eleneceğimi bildiğimden değil, yürekten parmak kaldırıyorum.
Ben önemli değilim. Onbinlerce yıllık insanlık tarihi ve onun çabaları önemli.
(lütfen bu sözümde bir iddia bulmayın, sadece emeklerinin heba olmasına gönlü elvermeyecek, herhangi bir anne duygusuyla konuşuyorum.)

 

Yenidünyanın geçerlilik zamanı: şimdi ve yeri; burada
Bir bayrağa ihtiyacı var mı bilemiyorum ama olsaydı, konuşan bir bayrak olurdu ve “kendin ol” derdi.
Eğer bu üç öğeyi birleşirirsem; şimdi, burada, kendin ol

Yenidünya, kendin olan orijini gerçekleştirme dünyası.
Hani eskiden, dünyayı çok ciddi etkilemiş olaylar baz alınırdı ve onlara bir ÇAĞ ismi verilirdi. Bildiğimiz o çağların hepsi eski dünyada kalacaklar.
Eskiden biri çıkıp buna benzer şeyler söyleyince ütopya denilirdi 🙂
Gelecek geldi. Geçmiş zaman ve gelecek zaman fiil çekimleri birbirlerini tam şu anda nötr yaptılar.
Ne olmakta olduğunu görmek için dikkat kesilmek lazım.

Çocuklar, genetik birikimle, gezegen tozlarından anne babasının dölleme anına kadar olan tüm deneyim birikimimine sahip olarak geliyorlar.
Çocuk doğduğunda, onun algıları açıktır ve gözleri gerçekte olan (ve fakat şu anda bizde kapanmış olan) enerji dünyasını görür. Çocuğun baktığı realite, bir takım renkli ışık telciklerinin ordan oraya devindiği, canlı bir ağ yumağıdır.
(Fizikçilerin dediği gibi; orada bir kıpırtı vardır sadece.)
Biz çocuğa, bize miras kalmış olan dünyayı tanıtmaya başlarız, aslında olmayan bir dünyayı.

 

Biz körüz. Fakat daha da beter olan, kör olduğumuzu bilmiyoruz!
Çocuğa algısına çarpan enerji devinimlerini nasıl yorumlaması gerektiğini biz öğretiyoruz!
Bu korkunç ötesi bir sorumluluk. Kör olduğunu bilmeyen birinin yegane olasılık zannettiği eften püften bir dünyayı algılatmaya çalışıyoruz. Ve dört yaşını bitirdiğinde, çocuğu da kendimiz gibi kör yapmayı başarıyoruz!

Aslında bu bir çeşit gerilim filmidir.

Ne demek istediğimi daha rahat ANlayabilmek için, aklıma Saramago’nun “körlük” kitabı geldi. (Bu büyük yazarın, gerçekten muhteşem kitaplarından biriyle tanışmanıza belki vesile olacağım için şimdi yeniden sevindim.)

 

–Umarım İndigolar yada Kristaller yardımcı olur bizlere?

Yardımcı olabilmeleri için kendimizi değiştirmeliyiz, mümkün olabildiğince, en azından kör olduğumuzu bilsek, herşey yoluna girecektir. Böylece patronluğu bırakırız (çocuk üzerinde), daha eşit ve açıkçası haddini bilen bir ilişki yöntemi bulabiliriz sanıyorum. 🙂

Ayrıca şunu belirtmeliyim ki, indigo ve kristal çocuk kavramının yeryüzüne düşmüş(!) olması tesadüfi değildir. Kör olduğunu anlayan ebeveynler ortaya çıkmaktadır…

 

Sevgilerimle

Sibel ATASOY

Uzun ince bir yol

Uzun ince bir yoldayım…

Geliyorum gidiyorum geliyorum

Güneş parlaklığı emmiş o ince karayı

Bir bakmışım sevinçteyim

Bir bakmışım hüzündeyim

Küçük bir çocuktum az önce

İki yaş var yok, nasıl açgözlüydüm

Nasıl kıpır kıpır afacan…

Bırak bu şeyleri dedi az sonra

İçimin içinden bas bariton bi ses

Uyu da meydan bize kalsın hesabı!

Kızma birader oynar gibiyim

Gidiyorum geliyorum gidiyorum

İzlerime bakıyorum, öyle çok iz var ki

Kimi çok belirgin, kiminin üstü kar

Hani içi beni yakar, dışı seni hesabı

Kulaksızın Nuri derler köy kısmında

Bana da Bir Gelip Bir Giden

deyin bundan sonra

 

Dalgalı şeyler hayal ediyorum

Dalgalı açık kumral saçlar örneğin

Omuzlara dökülmüş eski zaman işi lüleli

Mavisi kat kat olmuş deniz dalgasını

Takmış sarmalamışlar pembe gerdanına

Kargalar direklerin üzerinde sıra sıra

Selama durmuş olsunlar ne çıkar

Ve narin ayacıklarında papatya desenli

Dalgalı yeşil sarı bir tokyo!

Ah bu resmi ben yapacaktım ki

Bilseydim yapabilmeyi, parmaklarımdaki boyaları

Sürseydim kiraz dudaklarına

Ah bilseydim, bilebilseydim.

 

Şöyle geniş geniş takılacaktık seninle

Bu nisanın yirmiüçünde

Omuzlarım dik dik dayılanacaktım

Sen bütün cilvelerini takınmış

Hülyalı bir bakış atacaktın

Sarıya kaçan bir lülen uçuşup rüzgarda

Nemlenmiş alnına yapışacaktı

Gözlerinin yeşili parlayacaktı birden

Güneş vurunca

Ve ben oracıkta kalacaktım

Sonsuza kadar…

Ne gitme ne gelme

İşte hepsi bu kadar.

 

Sibel Atasoy

23.04.2008 – Beylerbeyi