İnsan Bilinci Projesi

Don Beck ve Christopher Cowan’ın  Spiral Dinamik adını verdikleri bir yaklaşımda, insanın gelişmesinin sekiz genel evreden geçtiğini kabul eder, bunlara mimler de denilmektedir.

Spiral Dinamik için basitçe mim, herhangi bir harekette açıklanabilen temel bir gelişim evresidir. Beck ve Cowan, mimlerin (evrelerin) katı düzeyler olmadığını, sonuçta bir ağ örgüsünü ya da göz önüne serilen bilincin dinamik spiralini oluşturan, üst üste binen ve birbirine karışarak akan dalgalar olduğunu onaylar. Spiral simetrik değildir, saf tiplerden çok eklenen birçok karışımla düzensizdir. Bunlar birer mozaik, ağ gözü ve karışımdır.

İlk altı düzey, birinci düşünce katı ile gösterilen geçinme düzeyleridir. Sonra bilinçte devrim niteliğinde bir değişim oluşur; belli başlı iki dalganın bulunduğu var olma düzeylerinin ve ikinci düşünce katının ortaya çıkmasıdır bu.

İşte, sekiz dalganın hepsinin, her dalgadaki dünya nüfusunun yüzdesi, her dalgadaki toplumsal güç yüzdesinin kısa bir tanıtımı:

1. Bej: Arkaik-İçgüdüsel :

Temel hayatta kalma düzeyi; yiyecek, su, sıcaklık, seks ve güvence önceliklidir. Hayatta kalmak için alışkanlıklardan ve içgüdülerden yararlanılır.

Nerede görülür: İlk insan toplulukları, yeni doğmuş bebekler, yaşlılar, geç evredeki Alzheimer kurbanları, sokaktaki akı hastaları, açlık çeken kitleler, savaştan ileri gelen ruhsal çöküntü içinde olanlar. Yetişkin nüfusun yaklaşık % 0.1 i, gücun % 0’ı.

2. Mor: Sihirli-Animistik :

Düşünme animistiktir; iyi ya da kötü büyülü ruhlar olayları belirleyen kutsamalar, lanetler ve büyüleri miras bırakarak yeryüzünde kaynar. Etnik kabileleri oluşturur. Siyasal bağlantılar akrabalıktan ve soydan kaynaklanır. Kulağa holistik gibi gelir ama aslında atomistiktir; Nehrin her kavisinin bir adı vardır ama nehrin adı yoktur!

Nerede Görülür: Vudu benzeri lanetlere inanma, kan üzerine ant içme, eski kinler, şans getiren tılsımlar, aile ritüelleri, batıl inançlar, üçüncü dünya ortamlarında, çetelerde, atlet takımlarında ve birleşik kabilelerde güçlüdür. Nüfusun %10’u gücün %1’i.

3. Kırmızı: Tanrıların Gücü:

İlk kez kabileden ayrı olarak benlik bilinci oluşur; güçlü, itici güce sahip, benmerkezci, kahraman. Büyüsel-mitik ruhlar, ejderhalar, hayvanlar ve güçlü insanlar. Arketip tanrılar ve tanrıçalar, hesaba katılan hem iyi hem kötü güçler. Feodal imparatorlukların temeli- güç ve görkem. Fatihler, kurnazlar ve üstün gelenler; pişmanlık duymadan ya da esef etmeden benliğin en iyi şekilde keyfini çıkarır, şimdi burada olur.

Nerede Görülür: Müthiş ikililer, asi gençlik, hudut bölgesi zihniyeti, feodal krallıklar, destan kahramanları, Jemas Bond filmlerinin kötü adamları, çete liderleri, paralı askerler. Yeniçağ nersizmi, vahşi rock müziği yıldızları, Hun imparatoru Attila, Sineklerin efendisi. Nüfusun %20’si, gücün %5’i.

4: Mavi: Mitik Düzen:

Hayatın, çok güçlü bir Başkası ya da Düzen tarafından belirleyen sonuçları ile bir anlamı, yönü ve amacı vardır.Bu adil neden mutlakiyetçi ve değişmeyen doğru/yanlış ilkelerine dayalı bir davranış yasasını dayatır. Yasayı ya da kuralları çiğnemenin geri tepmesi ciddi, belki de süreklidir. Sadık kişiye ise ödül vardır. Antik ulusların temeli. Katı toplumsal hiyerarşiler, sokakların güvenliği, suçluluk duygusunun kontrol ettiği itici güç; herşeyi somut olarak kelimesi kelimesine yerine getirme ve fundamentalist inanç; şiddetli konvansiyonel ve konformist. Çoğunlukla dinsel ve mitik ama laik ya da tanrıtanımaz bir düzen ya da misyon.

Nerede Görülür: Püriten Amerika, Konfüçyüsçü Çin, Dickens’çı İngiltere, Singapur disiplini, totalitarizm, şovalyelik ve şeref yasaları, yardımseverlikle yapılan iyi işler, dinsel fundamentalizm (hristiyanlık ve müslümanlık), kız ve erkek izciler, ahlaklı çoğunluk, vatanseverlik. Nüfusun %40’ı, gücün %30’u.

5- Turuncu: Bilimsel Başarı:

Bu dalgada benlik, mavinin sürü zihniyetinden kaçar, bireysel terimlerle gerçeği ve anlamı arar. Tipik anlamda varsayıma dayalı çıkarsama, deneysel, nesnel, mekanik, eyleme dayalı, bilimsel. Dünya kişinin kendi amaçları için öğrenilecek, hakim olunacak ve yönlendirilebilecek doğal yasalarla mantıklı ve iyi yağlanmış bir makinedir. Başarıya özellikle maddi kazanca oldukça yönelimli. Bilimin yasaları; siyaseti, ekonomiyi ve insanla ilişkili olayları yönetir. Kazananlar üstünlük sağlayarak kaybedenlerin karşısında sevinirken dünya, üzerinde oyunlar oynanan bir satranç tahtasıdır. Pazar yeri ittifakları, kişinin stratejik kazançları için yeryüzünün kaynaklarını yönlendirir. Birleşmiş Devletlerin temeli.

Nerede Görülür: Aydınlanma, Ayn Rand’ın Atlas Shurugged’ı, Wall Street, dünyanın her yanında oluşan orta sınıflar, kozmetik endüstrisi, ganimet avcılığı, sömürgecilik, soğuk savaş, moda endüstrisi, materyalizm, laik hümanizm, liberal kişisel çıkar. Nüfusun %30’u, gücün %50’si.

6- Yeşil: Duyarlı Benlik:

Komüncü, ekolojik duyarlılık, ağ oluşturma. İnsan ruhu açgözlülükten, dogmadan ve bölücülükten kurtarılmalıdır;  duygular ve umursama soğuk mantıklılığın önüne geçer, yeryüzüne, Gaia’ya, hayata değer verme. Hiyerarşiye karşı; yatay ilişkiler ve bağlantılar kurar. Geçirgen benlik, ilişki kurabilen benlik, gurubu kaynaştırma. Diyalogu ve ilişkileri vurgular. Değer topluluklarının temeli. Uzlaşma ve oybirliği ile karar alır (alt yüzdeki eğilim:Bitip tükenmeyen”ele almalar” ve karar alma yeteneksizliği) Spiritiüelliği canlandırma, uyum getirme, insan potansiyelini zenginleştirme. Şiddetli eşitlik yanlısı, farklılık, çok kültürcülük.  Öznel, doğrusal olmayan düşünme; yeryüzüne ve üzerinde yaşayanlara büyük ölçüde duygusal sıcaklık, duyarlılık gösterir, umursar.

Nerede Görülür: Derin ekoloji, postmodernizm, Hollanda idealizmi, Roger tarzı danışmanlık, Kanada sağlık hizmetleri, hümanist psikoloji, kurtuluş teolojisi, birlikte yapılan soruşturma, Dünya Kiliseler Konseyi, Greenpeace, hayvan hakları, eko feminizm, sömürgecilik sonrası, Foucault/Derrida, siyasal düzgünlük, farklılık akımları, insan hakları konuları, eko-psikoloji. Nüfusun %10’u, gücün %15’i.

Yeşil mimin tamamlanmasıyla insan bilinci, ikinci düşünce katı’na bir kuantum sıçraması yapar. Clare Graves buna, inanılmaz derinlikte bir anlam kanyonunun aşıldığı önemli bir sıçrama diye göndermede bulunur. Özünde ikinci bilinç katıyla kişi hem hiyerarşileri hem de heterarşileri kullanarak (hem sınıflandırarark hem de bağlantı kurarak) hem dikey hem de yatay düşünebilir. Bu durumda kişi, içsel gelişimin bütün tayfını berrak biçimde kavrar ve böylece her düzeyin, her mimin, her dalganın Spiral’in baştan sona sağlığı için çok önemli olduğunu görür.

Her dalga aşar ve içerir. (benim Oyun Kuramında bu kavram bariz biçimde tarif edilmekte ve “kapsama” sözcüğü ile yer almaktadır.) Böyle olduğu için, varoluşun her dalgası, art arda gelen bütün dalgaların temel bir bileşenidir, böylece her birini bağrına basar, kucaklar. Dahası her dalga yaşam koşulları izin verdiğince harekete geçirilebilir ya da yeniden harekete geçirilebilir.

Birinci kat mimlerinin hiçbirinin kendi başlarına yapmadığı, diğer mimlerin varlığını bütünüyle değerlendirmektir. Onların her biri kendi dünya görüşünün doğru ya da en iyi perspektif olduğunu düşünür. Zorda bırakılırsa olumsuz tepki gösterir; ne zaman tehdit edilse kendi aletlerini kullanarak çıkışlar yapar.

Mavi düzen hem kırmızının itici gücünden hem de turuncunun bireyselcilliğinden çok rahatsız olur.

Turuncunun bireyselcilliği, mavi düzenin enayiler için olduğunu ve yeşilin eşitlikçiliğinin güçsüz olduğunu düşünür.

Yeşilin eşitlikçiliği mükemmelliğe ve değerlerin sınıflandırılmasına, büyük resimlere ya da otoriter görünen hiçbir şeye kolayca dayanamaz, bu nedenle yeşil maviye, turuncuya ve yeşil sonrası her şeye şiddetli tepki gösterir!

Bütün bunlar ikinci düşünce katıyla değişmeye başlar; çünkü bu evre gelişimin iç evrelerinin bütünüyle farkındadır. Bir adım geriye gider, büyük resmi kavrar ve bu durumda ikinci düşünce katı çeşitli mimlerin tümünün oynadığı gerekli rolü değerlendirir. İkinci Bilinç Katı herhangi bir düzeye dayanarak değil, bütün varoluş spiraline dayanarak düşünür.

Yeşil mimin, farklı kültürlerde var olan çeşitli farklı sistemleri ve çoğulcu bağlamları kavramaya başladığı yerde, ikinci düşünme katı bir adım ileriye gider (aslında buna adım değil sıçrama demek daha iyi olur; çünkü öyledir); bu çoğulcu sistemlerle bağlantı kuracak ve onlara katılacak zengin bağlamlar arar ve böylece bu ayrı sistemleri alır, onları holistik spirallerin ve entegral ağların içine katmaya, dahil etmeye ve birleştirmeye başlar. Başka bir deyişle ikinci düşünce katının görelilikten holizme ya da çoğulculuktan entegralizme gitmeye yararı olur.

Graves, Beck ve Cowan’ın kapsamlı araştırmaları, bu ikinci entegral bilinç katında belli başlı en az iki dalganın bulunduğuna işaret eder:

7- Sarı: Entegratif:

Hayat, doğal hiyerarşilerin, sistemlerin ve formların bir kaleidoskopudur. Esnekliğin, kendiliğindenliğin ve işlevselliğin çok büyük önceliği vardır. Farklılıklar ve çokluklar bağımsız, doğal akışlarla birleştirilebilir. Eşitlikçilik sınıflandırmanın doğal dereceleriyle ve mükemmellikle tamamlanabilir. Bilgi ve uzmanlık gücün, statünün ya da gurup duyarlılığının üstünde olmalıdır. Yürürlükte olan dünya düzeni realitenin (mimlerin) farklı düzeylerinin ve dinamik spiralde yukarı aşağı hareketin kaçınılmaz düzeneklerinin var olmasının sonucudur. İyi yönetim, giderek artan karmaşıklık düzeylerinde niteliklerin ortaya çıkmasını kolaylaştırır (yuvalanmış hiyerarşi). Nüfusun %1’i, gücün %5’i.

8- Firuze: Holistik:

Evrensel holistik sistem, entegratif enerjilerin holonları/dalgaları; duygu ile bilgiyi birleştirir; çok sayıda düzey bilinç sistemiyle birleşir. Dış kurallara (mavi) ya da gurup ilişkilerine (yeşil) değil, bilinçli tarzda, yaşayan bir evrensel düzen. Hem teorik hem de fiili olarak bir büyük birleşme (Her şeyin Teorisi) mümkündür. Kimi kez tüm varoluşun bir ağı olarak, yeni bir spiritüelliğin ortaya çıkışıyla ilgilenir. Firuze düşünme bütün spirali kullanır; karşılıklı davranışın çaşitli düzeylerini görür; uyumu, mistik güçleri ve bir oluşumun içine işleyen kapsamlı-akış durumlarını bulup çıkarır. Nüfusun %0.1’i, gücün %1’i.

İkinci düşünme katında nüfusun yüzde ikisinden daha azıyla ikinci bilinç katı görece enderdir. Çünkü artık o, kollektif insan evriminin rehberlik eden yanıdır.

İkinci düşünme katı, birinci düşünme katının büyük direncine karşı ortaya çıkmalıdır. İlginç olan bu direnişin en büyük payının yeşilin çoğulcu göreliliğinden gelmesidir; çünkü yeşil mim; daha önce marjinal konuma getirilmiş insanları, fikirleri ve öyküleri dahil etmek için kültür araştırmaları yasasını soylu biçimde genişletirken, ikinci düşünce katını, alt mimlerin gereğini onaylar biçimde anlayış sunmasını baskıcı ve zorbalığa paye olarak görür. Böylece kendinden alt mimlere açtığı amansız savaşın aynısını ikinci düzey düşünce katına da yöneltir.

Burada Molla Nasreddin’in bindiği dalı kesme metaforunu tüm çıplaklığı ile görebiliriz; çünkü yeşil mim, bir sonra geçeceği entegratif ve holistik mimleri en acımasız şekilde yoketme, “kesme” gayretine girerek hem kendi doğal işlevini yapmakta ama diğer yandan kendi yolunu tıkamaktadır.

Akademik çevrelerde çoğulcu görelilik yaygın bir tutumdur, farklı insanların ve gurupların mantıklı olarak farklı anlayış kalıpları vardır. Sonunda inancın tek gerekçesi “benim için doğru” biçimini alır. Belki de konu çok açıktır: Çoğulcu göreliliğin böylesine şiddetli bir öznellik tutumu olduğundan özellikle narsizm ile beslenir. Sorunun çözümünün en güç yanı budur; çoğulculuk, farkında olmaksızın Narsizm Kültürü’nün yuvasına dönüşür ve narsizm genelde herhangi bir entegral kültürün büyük bir tahripçisi olur.

 

Ve narsizm enfeksiyonu bulaşmış çoğulculuğun resme girdiği yer burasıdır.

Narsizm enfeksiyonu bulaşmış Çoğulculuk

Narsizmin sözlük tanımı, “kişinin kendi benliği, önemi, yetenekleri vb. ile aşırı ilgilenmesi; benmerkezcilik”tir. Yine de narsizm sadece benliğe ve onun yeteneklerine aşırı değer vermek değildir, aynı zamanda başkalarının değerlerini ve katkılarını küçümsemektir.

Çok sayıda psikolog, narsizme bakışın bir çok yolu olmasına rağmen, genelde bunun ideal olarak, en azından önemli ölçüde vazgeçilen normal bir çocukluk özelliği olduğunda görüş birliği içindedir. Aslında gelişim, benmerkezciliğin giderek azalması olarak tarif edilebilir.

Ben merkezciliğin, birden altıncıya kadar tüm mimlerde nasıl değişim geçirdiğini yukarıda zaten görmüş idik. Bireysel  benmerkezcilik, giderek ailesel, ırksal ya da dinsel, dünyasal hallere girmekte ve sonunda yeşil mimde başkaları ile kendini eşitlemektedir.

Fakat burada bahsedilmeye çalışılan narsist yapıların, bu özelliği kaybetmeksizin yeşil mime kadar ilerlemeyi başardığı ve tam da orada hiç zarar görmeden yuvalanmaya imkan bulduğudur! Çünkü evrendeki her varlığı ve kavramı; özel, biricik ve değerli görmek durumuna gelmiş yeşil mim, narsistleri de aynı anlamda titizlikle korunacaklar listesine rahatça dahil edebilecek denli duyarlı benliklerdir.

Bu davranışı belki şöyle dramatize edebiliriz; “bırakın onlarııı, ellemeyin narsistleri, onlar bu halleri ile dünyayı zenginleştiriyor!”

Böylece yeşil mime kalıcı olarak yerleşen narsistler, Yeşil mimin çoğulculuğunda üreyerek, ikinci düşünce katına amansız bir engel oluştururlar.

Narsistik yapı, yeşil mim öncesinde kendine açıkça bir yer edinemez, bilindiği gibi o düzeylerde narsizm; önceki mimlerde kötülük, ilerleyen mimlerde hastalık olarak algılanmakta ve toplumdan temizlenme gayreti içinde olunmaktadır. Bu sebeple birçok narsist,  kendilerini zekice gizleyerek alt mimlerden geçer ve yeşil mimi kuvvetle teşvik eder, onun yaygınlaşması için mücadele eder.

Sevecenlik spirali

konvansiyonel Fr. conventionnel
Anlaşma ile ilgili, uzlaşma ile ilgili

Türk Dil Kurumu

Bu, -benmerkezcilikten ırk merkezciliğe, dünya merkezciliğe- üç genel evre, bilincin gözönüne serilen birçok dalgasının basit bir özetidir ama aynı zamanda gelişimin, benmerkezciliğin azalması/ ya da kitleye aktarılması olarak da algılayabilirsiniz.

Her bir gelişim dalgası narsisizmde bir azalma ve bilinçte bir artıştır (ya da daha derin ve daha geniş bakış açılarını gözönüne alma yeteneğinin artmasıdır).

Daha önce bahsettiğimiz 8 dalganın; konvansiyonel, öncesi ve sonrası olarak üç temel bölümde görülebileceğini ve bunun konuya hakim olmamız açısından önemli olduğunu sanıyorum.

Dünya görüşü                                               Mim                Benlik Kimliği

(ben ne görüyorum)                                                                (Ben kimim)

Konvansiyonel Öncesi (Ben-merkezci)

Arkaik (içgüdüsel)                                           Bej                  İtici güce dayanan

Büyü (animistik)                                              Mor                 Ben-merkezci

GEÇİŞ

Tanrıların gücü (kabile merkezci)                      Kırmızı Kahraman

Konvansiyonel (ırk-merkezci)

Mitik (üyelik)                                                  Mavi                Konformist

GEÇİŞ

Biçimsel (mantıklı)                                           Turuncu           Vicdanlı

Konvansiyonel Sonrası (Dünya merkezci)

Çoğulcu (göreli)                                              Yeşil)               Bireyselci

GEÇİŞ

Entegral (holistik)                                            İkinci Kat         Özerk

(Kişiötecil)

Gelişimin spirali, benden size, hepimize yayılan bir sevecenlik spiralidir: Orada durup entegral benimsemeye açılır.

Bunun, gelişmenin tatlılık ve ışık, gelişimin doğrusal merdiveninde bir dizi harika ilerleme anlamına gelmediğini eklemeliyim; çünkü her gelişim evresi sadece yeni yetenekler değil,  yani felaketler olasılığını da, sadece yeni potansiyeller değil, yeni patalojiler de, sadece yeni güçler değil, yeni hastalıklar da getirebilir. Evrimin genelinde, yeni sistem beraberinde yeni soru(n)lar getirir. Bilincin her artışının, can sıkacak derecede ödenecek bi fiyatı olabilir ve bu “ilerlemenin diyalektiği” (iyi haber-kötü haber) her zaman hatırlanmalıdır.

Yine de şimdilik konu, bilincin gözler önüne serilen her dalgasının, entegral benimsemeye giden yolda en azından daha büyük ilgi, sevecenlik, adalet ve merhamet olasılıkları getirmesidir.

Sistemle Mücadele Et!

Toplumun normlarını denetleyen, bunların üzerinde düşünen ve eleştiren konvansiyonel sonrası (KS) tutuma ancak önce konvansiyonel evrelerden geçilerek ulaşılabilir.; çünkü bu evrelerde kazanılan yeterlilikler konvansyonel sonrası bilincin gerekli önkoşullarıdır. Başka bir deyişle, konvansiyonel evreleri kat edemiyen biri, KS’sı bir toplum eleştirmeni değil KÖ’si bir isyancı olarak ortaya çıkacaktır. Narsisizmin çekirdeği olan “Ne yapılacağını kmse bana söyleyemez!” KÖ’si dalgalarda yoğun şekilde vardır.

Eleştirmenler, 1946-1964 kuşağının adı çıkmış isyancı bir kuşak olduğunda görüş birliği içindeler. Kuşkusuz bu isyanın bir bölümünü KS’sı bireyler oluşturmuştu; fakat yine büyük bölümünün (bunun için elde birçok amprik kanıt vardır) KÖ’si benmerkezcilerden oluştuğu da bir gerçektir. Altmışların, “Sistemle mücadele et!” den “Bütün otoriteleri sorgula!” ya kadar standart bağırmaları KS’sı kadar kolayca KÖ’sinden de çıkabilir, kanıtlar bunun, birinciden çok ikinci olduğunu akla getirmektedir.

Burada belrtmemiz gereken bir husus da KÖ’si dalga gibi KS’sı dalgaların hiçbiri konvansiyonel değildir. Önce ve sonra, çoğunlukla aynı konuşma sanatını ve aynı ideolojiyi kullanacaktır; ama aslında onlar kocaman bir büyüme ve gelişme uçurumuyla birbirlerinden ayrılırlar.

O halde birini dinlerken, önce mi sonra mı düzeyinde olduğunu karıştırmak çok kolaydır; yine de atasözlerimiz bunu test etmenin kolay yollarını gayet güzel açıklıyor: “Ainesi iştir kişinin lafa bakılmaz!” ya da “Özün sözü  desteklediği” vb…

(Gurdjieff, kişide iki ana düzey olduğundan bahseder: Varlık derecesi ve bilgi derecesi.  En ideali iki düzeyin birbirini dengelediği durumlar olmakla birlikte, bilgi derecesinin varlık boyutundan birazcık önde olması da yadırgatıcı değildir; fakat aradaki fark büyüdükçe kişinin hem kendine hem de çevresine görünümü tedirgin edici olur.)

Egemen Hiyerarşilere Karşı Büyüme Hiyerarşileri

Çoğulculuğun, eşitlikçiliğin ve çok kültürlülüğün hepsi, en iyi şekilleriyle çok yüksek bir gelişim durumundan -yeşil mim- kaynaklanır ve yeşil mim bütün diğer mimlere eşit bir özen ve sevecenlikle, gerçekten soylu bir niyetle bu çoğulcu adalet ve ilgi duruşuyla davranmaya çalışır. Ama şiddetli bir eşitlikçiliği benimsediğinden kendi duruşunun çok ender, seçkin bir duruş olduğunu göremez. Daha da kötüsü, o zaman yeşil mim, en başta kendisini meydana getiren evreleri saldırganca yadsır; çünkü o hiçbir ast-üst yargısına varmamayı ister (bindiği dalı keser-kendi kuyruğunu ısıran yılan).

Bu çoğulcu karışıklığın büyük bölümü hiyerarşiyi ve onun doğal büyümede ve gelişmedeki yerini yanlış anlamaktan kaynaklanır.

Şimdi her bir mimin hiyerarşi fikrine nasıl baktığını görelim:

Mor mim (büyü) birkaç hiyerarşi tanır.

Kırmızı (benmerkezci güç) kaba kuvvet hiyerarşilerini (feodal imparatorlukların temeli) tanır.

Mavinin (mitik düzen) soydan gelen kast sistemi, ortaçağ kilisesi hiyerarşileri vb çok katı hiyerarşileri vardır.

Turuncu (bireysel başarı) bireysel özgürlük ve eşit fırsat adına mavi hiyerarşileri kararlı şekilde aşındırır. (Turuncu hiyerarşiler, soydan gelen ve yararlılık-erkineve mükemmelliğe ayrıcalık veren mavi hiyerarşilerden arklıdır)

Yeşile geldiğimiz zaman duyarlı benlik her tür hiyerarşiye karşı planlı ve fiili saldırı ve suçlama başlatır; çünkü bu hiyerarşiler çoğu kez gerçekten de korkunç toplumsal baskılara karışmıştır. Saldırganca anti-hyerarşik tutum genellikle yeşil mimin kuşku götürmeyen ayar damgasıdır.

Ama ikinci katın ortaya çıkışıyla hiyerarşiler tekrar geri döner, bu kez daha yumuşak ve yuva yapmış tarzda… Bu tarz hiyerarşilere çoğunlukla büyüme hiyerarşileri denir. Moleküllere, hücrelere, organizmalara, eko-sistemlere, biyosfere, evrene kadar giden hiyerarşi atomları gibi… Ne kadar altta olduğuna bakılmaksızın bu birimlerin her biri, bütün ardışıklık için kesinlikle önemlidir.  Eski dalgaların her biri kendinden sonrakini sarmalayarak gelişir, böylece her dalga daha kapsayıcı, daha benimseyici, daha entegral -daha az marjinal duruma getiren, daha az dışlayan, daha az baskıcı- olur. Birbiri ardına gelen her dalga “aşar ve kapsar”, diğerlerini kapsamak için kendi darlığını aşar.

Bu durumda eğer biz bütün hiyerarşilere olumsuz tepki gösterirsek, sadece egemen hiyerarşilerin haksızlığına karşı onurlu bir mücadele vermiş olmayız, büyük olasılıkla entegral ikinci kata gelişmemizi engellemiş oluruz. Gördüğümüz üzere, yeşil mim mutlakiyetçiliğe, evrensele, mavinin ve turuncunun egemen hiyerarşilerine etkili biçimde başkaldırır, sonra bütün hiyerarşileri aynı düzende görüp yanlış anlar, sonra da hepsini yadsır; bu da onu birinci düşünce katına sıkı sıkı kilitler.

Gelişim spirali, birçok doğal büyüme süreci gibi yuva yapmış bir hiyerarşi, ya da büyüme hiyerarşisidir. Aslında Beck ve Cowan, yuva yapmış hiyerarşilerin, ikinci düşünme katının ayar damgası olduğunu işaret eder.

 

Her Şeyin Teorisi- Ken Wilber’den özetleyen Sibel Atasoy

16.06.08 – Beylerbeyi

Yaratıcı Sıçramalar

Reklam/yaratıcılık konusunda kısa anekdotlar:

 

Bir metin ormanı bu. “Sembol, sembol, her yerde semboller var, manzarayı kapatıyorlar, aklımı çiziyorlar”. Günde 24 saat, haftada yedi gün karmaşa var.

Dünya servetinin üçte birinden fazlasının-markalar halinde- insanların akıllarında bulunduğunu biliyor muydunuz?! Şirketlerin geleneksel işletme değeri, milyonlarca müşterilerinin algılamalarına göre cüzi kalıyor. (örneğin; Ford, jaguar markasını satın aldığında tahmini fiziksel  varlıkları toplam değerinin sadece %16 sı idi).

Reklamcılıkla ilgili belki de en çok alıntılanan ama en az gözlemlenen gerçek, günbegün herbirimizin 1600 ila 3000 arası reklam ve ticari mesajajın talihsiz hedefi oluşumuzdur.

Dünyadaki basılı bilgi miktarının her dört yılda bir katlandığı, yakında bunun iki yıla düşeceği belirtiliyor. Bize vadedilen kağıtsız topluma ne oldu? Araştırmacılara göre e-postanın kendisi, kağıt tüketimini yaklışık %40 arttırdı.

Google dünyada en sevilen medya şirketi, beş yıl önce yoktular ama bugün yılda elli milyar talebi işleme alıyorlar. Böylesi hızla değişen bir ortamda pazarlamanın, ölü ilan edilmesi pek garip değil. Pazarlamanın özellikle de büyük şirketlerde uygulandığı haliyle öldüğü doğruysa cinayet silahı muhtemelen aşırı veri yüklemesiydi. Müşteriler öyle ya da böyle ajanslarının yaptığı büyüye inançlarını yitirdiler. Onun yerine sahte tanrılara-stratejik danışmanar, koçlar, araştırmacılar , gelecek tahmincileri- yöneldiler.

John Keats “çok fazla bilim, bir meleğin kanatlarını kırpacak, gökkuşağını sökecektir” diyor.

“Araştır ve yoket”! Reklam konseptlerini önceden test etmek potansiyel sihri resmen zırva haline getirir. Bu tip bir araştırma, insanların söyledikleri ile yaptıklarının aynı olduğu gibi ütopik bir varsayım ortaya çıkarıyor. 

Araştırma sektörü günün birinde markanın intiharına yardım ve teşvik suçundan hüküm giyebilir. Ölçümlemenin bir patalojisi var. Bu performans sonuçları, herşeyi “objektif” sayılar kümesine indirgeme arzusunda. Bununla ilgili problem, sayıların karar mercilerine yanlış bir tamlık duygusu vermesidir. Pazarlamacılar hipnotize oluyorlar! (etme bulma dünyası desem??!)

Kesinlik, diğer bir illüzyondur diyor Monkey.

Büyük bir reklam fikri ile tüketici arasında, daha daha fazla yönetici, kararsızlık mercileri var; sürekli bir yeniden yapılanma, değişmeyen yön değişimleri, buzlu onay sistemleri, reklamları onaylamak için gücü olmayan donanımsız ama değiştirme, dikkat dağıtma ve işe su katma hakkını pürneşe kullanan insanlar var. Bu yönetim pelteliğini, yazar Saul “yoğun bir aleladelik” olarak ifade ediyor.

FBI, 11 Eylül saldırısı ile ilgili şöyle yorum yapmış: “İstihbarata dönüştürülmesi gereken bilgi, komuta zincirinde kayboldu, sanırım bu başarısızlığa zayıf orta kademe-rütbelere iyi insanlar alamadılar ve böylece bilgi kayboldu!”

 

Gerçek şı ki, çoğu ürün “ben de” reklamcılığından payını almadan önce “ben de” ürünü oluyorlar. Hepimizi sınıfta bırakan şey, pazara sunmak için gerçekten orijinal ürünler çıkarmayan uluslararası şirketlerin ar-ge birimlerindeki yaratıcılık eksikliğidir.

Tekdüzelik hastalığı yaşıyoruz.

Bugün farklılaşmayı başaramazsanız yarın tarih olursunuz. Bir antilobun ayaklarını yerden kesmesi risk arzeden bir gösteriştir ama gerçekte antilobun ne kadar zind ve korkusuz olduğunun reklamını yapar. Cesaretin açık ve zarif dışavurumu ile risk alma hevesleri statülerini güçlendirir, eşlerini çeker, takipçilerinin kafasını karıştırır.

Ormanda cesaretin karşıtı ödleklik değil, mutabakattır.

Sadeleşin!

Bu kadar basit.

Sadelik kalabalıktan en iyi sıyrılandır; çünkü diğer her hangi bir tekniğin aksini anlamak pahasına gerçekleşmez.

Modern aklın fazla uyarılması insanların dikkat sürelerinin kısaldığı anlamına geliyor. 1964’te Amerikalıların gözlemleri ortalama 30 saniye iken 74 de 10 saniye! (bir de gelip büyük inşaat makinelerini seyreden yurdumun erkeklerinin dikkatini ölçseler, 30 dakika çıkacağına şüphem yok!)

Sadeliği başarmak, basit olmaktan uzak ne yazık ki! Sade olanı tasarlamak zordur. Zahmetli ama gerekli bir süreçtir.

Müşterinin, büyük bir fikri satın alması, bazı açılardan bizim onu bulmamızdan daha zordur.

 

Soruyu başlangıçta doğru ele alın ve onu eşsiz kılmaya daha da yaklaşın. Ezra Pound, “benim için yeni olsun” demiş. Tazelik ve sadelik dolaysızdır. Dolaysızlık seksidir. Sisteminizden tüm aşikar yanıtları çıkarıp doğal ama beklenmeyene ulaşmalısınız.

Büyük sanat yönetimi, izleyicinin gözünü iletişiminiz doğrultusunda yönlendirmektir. Gösterin, anlatmayın!

Çiçekler arıları polenlerinin uzun nitelik listeleri ile kendilerine çekmezler.

İnsanoğlunun iyi tasarıma tepkisi, beyindeki devrelerle yönetilen fiziksel bağlantıdır; doğal seçimle desteklenir ve şekillenir. “Güzellik dedektörlerimiz çevreyi radar gibi tararlar: Bir suratı saniyeden daha az sürede (yüzelli milisaniye) görürüz ve güzelliğine değer biçeriz. Rasyonel bir düşünce olarak değil, fiziksel bir tepki olarak yaşarız demiş Etcoff. 

Michelangelo “güzellik, fazlalıkların temizlenmsidir” demiş.

Reklamların okuru durdurmak içn sadece 1,5 saniyesi olduğu hesaplandı. Yani konuya çabuk gelin! Tony Cox şöyle özetlemiş: “Her şişman reklamın içinde dışarı çıkmaya çalışan zayıf bir reklam vardır”

Dikkat öncelik sistemi!

Bu sanatı mükemmelleştirmenin anahtarı dört şeyin daha iyi nasıl yapılacağını öğrenmeyi içeriyor:

1.Dikkate odaklanın

2.Konsantrasyon becerilerini geliştirin

3.Bilgiyi organize edin ve çapraz bağlantılar kurun.

4.Güçlü, akılda kalıcı görsellere dayanan anlamlı ilişkiler kurun.

 

Tony Buzan Mind Mapping adlı kitabında şöyle diyor:

“Renk, çizgi, boyut, doku görsel ritim ve özellikle hayal gücü… İmajlar… Kelimelerden daha çağrışımcıdır, daha bütünseldir ve geniş çapta bağlantıları tetiklemede daha etkilidir; bu sayede yaratıcılığı ve hafızayı geliştirirler.”

Gösterin, anlatmayın. Görsel fikirler yazın.

Hatta efsanevi BBH ajansından John Hegarty konuya tam olarak açıklık getirmiş: “Sözcükler, iletişimin engelleridir.”

Satış ürünü satmakla ilgilidir, pazarlama ise fikri satmakla. Reklamınızda markanın fikrini satın, ürünün kendisini değil.

 

Sistemi her şeyin üstünde tutan hiçbir kültür yaratıcı olamaz.

Orson Welles yaratıcılık üstüne şöyle demiş:

“İtalya’da otuz yıl  boyunca Borgias egemenliğinde savaş, terör, cinayet vardı, kan döküldü ve Michelangelo’yu, Leonardo da Vinci’yi, rönesansı çıkardılar. İsviçre’de kardeşlik, beşyüz yıllık demokrasi ve barış var, peki ne yaptılar? Guguklu saat.”

 

Espri interaktiftir. Ve interaktiflik akılda kalıcılığı artırır. Mizah, bir reklamın ağızdan ağıza yayılarak tekrarlanma olasılığını yükseltir. Mizah zihinlerin gerçek buluşmasıdır. Markayı, insanları ve ürünü bağlayan köprü haline getirir. Bir gülümseme diğer hiç bir satıcının veremiyeceği hızlı bir yakınlık sağlar. Ödüllü reklemlerın çoğunun tam kalbinde mizah vardır.

İngiliz bilim adamları fıkra okunması sırasındaki beyin hareketlerini inceliyorlar. 100000 insanın (70 ülkeden), onbinden fazla fıkraya tepkisini ölçüyorlar. Bu fıkra en komikleri olarak belirlenmş:

Sharlock Holmes ve Watson kamp yapmaya giderler. Holmes uyanır ve “Watson, yıldızlara bak ve ne düşündüğünü söyle”der. Watson “milyonlarca yıldız görüyorum ve sırf bi kaç tanesinin bile gezegenleri varsa bunlardan bazıları Dünya gibi olabilir ve belki orada hayat vardır…”

Holmes:”Hayır salak! Birisi çadırımızı çalmış.”

 

Hayal işi.

Edgar allen Po “insanlar bana deli dedi ama… Gündüzleri hayal kuranlar, (yalnızca) geceleri hayal kuranlardan kaçan birçok şeyin farkındadırlar.” Demiş.

Reklam yazmak gündüz düşüyle ilgilidir; yaratıcılıkta pratik bir sonuç çıkaran tepkisel jestler. Tam olarak hayalinde çözümler yaratmakla ilgili. Hayal durumları ve yaratıcı durum arasında birçok paralellik vardır.

Hayal kurma, beynin duygusal bir bağlamda bilgiyi değerlendirmesidir. Damien Broderick şöyle diyor:

“Üzüntülerimize ve kısıtlamalara sihirli çözümler hayal ederek bazen onları gerçekte nasıl çözeceğimizi saptarız. İnsanlar yüzellibin yıl boyunca kuşlara özenerek baktılar. Şimdi onların arasında denklemlerin kanatları üstünde uçuyoruz. Aslında bir kuşun uçabileceğinden daha yükseklerde süzülüyoruz.”

Herman Melville’nin Kaptan Ahab’ı, kalbinde “tüm araçlarım akla yatkın, dürtüm ve amacım akıl dışı!” demişti.

Benim tavsiyem “zor şartlarda yaşayan bir canlı” olun. Bob Gill şöyle diyor:

“Hiçbir zaman ılımlı birşey yapmayın. Durum çok renk gerektiriyorsa kimsenin görmediği kadar çok renk kullanın. Boyutu büyük olmalıysa gerçekten büyük olmasını sağlayın… Unutmayın ki hiçbir şeyde uçlara gitmek olağan değildir. Bu yüzden öneriyorum.”

Sanat arayışında hata yoktur.

Düşünme sürecinin yaratıcılık aşamasında doğru ve yanlış yoktur. Yaratıcı ego güçlü görünebilirken fikrin kendisi embriyo halinde çok savunmasızdır. Fikirler narin şeylerdir ve bir toplantıdaki yanlış kişinin kaşlarının çatılmasıyla dikkatsizce ezilebilir. “Birisinin bardağını koyuşu bile… Yaratıcılığı felç edebilir!” diyor besteci Lisa Gerrard.

Fikirler elmalara benzer, yetiştirmesi büyütmesinden kolaydır.

Victor Hugo, “yazarın hiçbir fikri yoktur… Mümkün olanın ve olmayanın kırmızı ve mavi ile çizildiği bir sanat yol haritası görmemiştir demiş. Oyun yazarı Tom Stoppard daha da ileri gitmiş: “iyi yazmak, yazılanın yazanı uyandırmasıdır!”

 

Kreatif Yönetmeni.

Etraflı bir sorumluluk listesi. Bir kreatif yönetmenin gücüne sahip olmak ve kullanmak isteyenlerden pe azı sorumluluklarını da ister. Tanıdığım bir KY rolü “son %95 i eklemek” diye tanımlardı.

“Bilgelik… Zeka, kurnazlık, deneyim, geniş görüşlü cesaret ve kısa vadeli hesaplamanın  karışı bir bileşimidir.-diğer değişle, gerçekliğin kabalığı ve ruh arasında bir uzmanlaşmadır” demiş Micheal Tournier.

Hollywood da bizim için benzerlikler taşıyan yaratıcı bir endüstri. Araştırma ve işleme orada da kötü biçimde yaygın. Hollywood yapımcıları segmentasyonu bir bilime dönüştürdü. Örneğin ergen gençleri hedefleyen bir filmin üç unsura sahip olması gerektiğini açıkça belirtebiliyorlar: Çıplaklık, otoriteye başkaldırı ve mülk yıkımı. (komediyse bel altı espriler, gerilimse kesme-biçme ekleyin!)

(Gelecekten kahinlik yapmamı isteyen arkadaşlar, beni ne diye yoruyorsunuz, gelecek şu an belli değil mi? Üst satıra bakın!)

İngiliz ITV’nin anallar direktörü David Liddiment şöyle söylüyor:

“İzleyicilerin ne istediği ve onu onlara vermek için amansız arayış, hepimiz en etkili akışı planlamak isterken tekdüzeli getirdi. En kötüsü, fikirlerin kopyalanmasına ve kusulmasına neden olabilir ve orjinallik için ayrılan parayı ve zamanı sızdırabilir… Ardı ardına suç dizileri, her şeyin top 100’ü ve dönüm dönüm bahçevanlık şovları. (Türkiyede bunun yerine yemek ve elişi var)… Beklenmeyen şeyler, gördüğü ana kadar halkın onu istediğine dair fikrinin olmadığı programlar için bir yer olmalı, kendi görüşünüzü desteleyen ve yeteneğe fırsat veren bir yer!”

 

Bilgi temelli ekonomide, kariyerin olmadığı yerde kariyer sahibi nasıl olunacağının en büyük bilinmeyen olduğu söylenir. Gelecekteki en seyrek ve en değerli bilgi söylenmeden anlaşılan bilgidir.

 

Fikir insanlarını işe almak

Yaratıcılık, kreatif birimde başlamamalı veya bitmemeli.

Tüm fikir insanları çizmezler ya da yazmazlar. Kimisi fikirleri kolaylaştırır, kimisi üretir,  kimisi satar. Fikrin herhangi bir yerden gelmesi sağlamak mesele değildi. Mesele, herkesten gelmesini talep etmekti. Fikirler demokrasisine geçmek için yola çıktık. Bir McFikir modeli yok, bu yüzden her bir birimle ilgili görünen değerlere dayandırdık.

Nicholas Samstag, “Kim ki müşteri ile uyuşmak için en çok eğilir ise, mırıltıyı en yükseğinden duyacaktır; ama kim ki müşterinin isteğini hiçe sayar ise, çatlak ve boş kaptan yudumlayacaktır.” Diyor.

 

Sonuç olarak; öyle görünmese de reklamcılık da aldatıcı bir oyundur. Reklamcılıkta azlık fazlalıktan iyidir. Sadelik kaba kuvveti alt eder. Reklamcılıkta sol beyinli taraf sağ beyinli tarafa ihtiyaç duyar. Hedefe ulaşmayı başardığınızda iyi bir skor için usta bir hamleye ve büyük bir duyarlılığa ihtiyacınız vardır.

Reklamcılık tersine gidenler içindir.

 Newman “Yaratıcı Sıçramalar” kitabından izlenimler.

Sibel Atasoy

08.01.08-Ortaköy

Bilinç, Niyetlilik ve Arka plan

Arka plan tezi basitçe şöyledir: Anlamlar anlayışlar, yorumlar, inançlar, istekler ve deneyimler gibi niyetli fenomenler sadece kendiliklerinde niyetli olmayan bir Arka plan yetileri kümesi içinde işlerler. Bu nedenle, ortada farklı Arka plan yetileri bulunduğunda, aynı niyetli durum farklı karşılama şartlarını belirleyebilir. Ve eğer uygun bir arka plan ile bağıntılı olarak uygulanmaz ise, niyetli bir durum hiçbir karşılama şartını belirlemiyecektir.

Bir inanca veya isteğe sahip olmam için, diğer inançların ve isteklerin tüm bir Ağ Bağlantısına sahip olmam gerekir. Dahası Ağ Bağlantısının tümünün bir Arka plana ihtiyacı vardır. Çünkü Ağ Bağlantısının öğeleri kendi kendilerini yorumlayamaz veya kendi kendilerini uygulayamaz.

Bu Arka plan (ve Ağ Bağlantısı) tezi çok sağlam bir iddia oluşturur. Bu tez en azından şunları içerir:

  1. Niyetli durumlar kendi başlarına işlemezler. Tek başlarına karşılama şartlarını belirlemezler.

  2. Her bir niyetli durumun işlemesi için diğer niyetli durumları içeren bir ağ bağlantısıa ihtiyacı vardır. Karşılama şartları ancak bu Ağ Bağlantısısına bağlı olarak belirlenir.

  3. Hatta Ağ Bağlantısı da yeterli değildir. Bu Ağ Bağlantısı ancak bir Arkaplan yetileri kümesiyle bağıntılı olarak işler.

  4. Bu yetiler daha fazla niyetli durumlar veya belirli bir niyet durumun içeriğinin bir parçası değildirler ve bu şekilde değerlendirilemezler.

  5. Aynı niyetli içerik, farklı Arka planlarla bağıntılı ve kendisinin hiç bir şekilde belirlemediği bazı Arka planlara bağlı olarak, doğruluk şartları gibi farklı karşılama şartlarını belirleyebilir.

Arka plan ile Ağ Bağlantısı arasındaki ayrımın temeli nedir?

Arka planın niyetli olmayan fenomenlerden oluştuğunu ve Ağ Bağlantısının da bir niyetlilik ağı olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca Arka planın hiçbir fizikötesi uzantısı olmadığına işaret etmek de önemlidir. Zira Arka plan temsil edilen gerçekliğin değil, bizim gerçeklik temsilimizin bir özelliğidir. Arka plan işleyişinin belli kuralları vrdır ki bazıları şunlardır:

1.Çoğu zaman, algı olmaksızın eylem, eylem olmaksızın da algı olmaz.

  1. Niyetlilik düzenli bir eylem ve algı akışı içinde gerçekleşir ve Arka plan ise bu akışın oluşturduğu biçimlerin imkan şartıdır.

3.Niyetlilik Arka plan yetisinin düzeyini yükseltme eğilimindedir.

  1. Niyetlilik Arka plan yetisinin düzeyini artırsa da, her şekilde yetinin dibine ulaşır.

  2. Arka plan sadece ortada niyetli bir içerik olduğunda görülür.

J.Searle-Zihnin Yeniden Keşfi kitabından Düzenleme Sibel Atasoy 19.02.08

İkibinyirmi2

İkibinyirmi2

 

Bir Düğün Töreni – 1. Bölüm-

 

“Aşkım bundan emin misin?”

“Eminim Beyhan. Sen değil misin?” Gülücük işareti ardından hayret eden adam işareti

“Tabi, evet, eminim tabi. Ben ilk günden beri eminim sevgilim.”

“O zaman ne duruyoruz?”

“Haklısın Tansu. Çok heyecanlıyım. Dün gece annemleri arayıp söyledim.”

“Yaa… Ne dediler?”

“Aman ne diyecekler Tansu. Seni ne kadar sevdiklerini bilmiyomuş gibi soruyorsun” göz kırpma işareti.

“Bu gün başvuruyu yapalım mı?”

“Bugün mü?! Kalbim kuş gibi çarpıyo, bennn…”

“Seni seviyoruuuuuummm”

“Sana aşığıııımmmmmmm”

“İşlerimi bitirince hemen yanına geliyorum. Biliyosun başvuru anında birlikte olmamız şart.”

“Biliyorum. Tamam bekliyorum seni o zaman. Seni seviyorum tatlım.”

“Ben de bayılıyorum sana. Yok… Ölmekle bayılmak arasındayım. Hadi şimdilik bay bay, işe dönmeliyim.”

“Güle güle bitanem, mucukksssss”

 

Beyhan, ekrandaki küçük not penceresini kapatıp işine devam etti. Artık dünyada hemen herkes kendi tayin ettiği yer ve zamanda çalışıyordu. Bazı özel durumlar hariç, ofis ve çalışma saatleri tarihe karışmıştı. Bir saat sonra işini bitirip, yerinden kalktı. Küçük pencereden dışarıyı seyretti bir süre. Güzel bir öğleden sonra güneşinde, göz alabildiğine yeşil alanlarda bi kaç çocuk top oynuyorlardı. Onlara özendi. Biraz da heyecanını bastırmak için, spor ayakkabılarını giydi, dışarı çıktı. Tansu gelene kadar evde beklemek istemiyordu.

Hemen evin çaprazında küçük bir gölet vardı, hoplayıp zıplayarak kıyıya indi. Kuşlar ve ördekler için kenarda özel kutulara konmuş yemlerden avuçlarına sığabildiği kadarını aldı. Yürüdükçe kıyıdan kendini takip eden harika renkli ördekleri besliyordu. Meyve ağaçları, çamlar ve göz alabildiğine yemyeşil bayırlar içini dinginleştirdi. Hatta çocuklara yaklaşıp birlikte oynamayı teklif etti. Biraz yukardan bölgeye bakan yaşlı birisi buranın bir hobbit köyü olabileceğini pekala söyleyebilirdi. Kargaşa döneminden sonra dünyanın bazı bölgeleri gerçekten eski masalları kıskandıracak kadar güzelleşmişti.

 

Evler, ağaçların ve yumuşak eğimlerin aralarına serpiştirilmiş, kulübe büyüklüğünde saraylar gibiydiler. Eski göçebe çadırlarını andıran yuvarlak yapıları, her birinde pastel güzel renkler ile çeşitlendirilmişti. Evlerin ana malzemesi,  on yıl önce akla dahi gelmeyecek tamamen naturel, üstelik canlı şeylerdi. Bu bitki eski Japonya taraflarında bir adada bulunmuştu.   Evin yapılacağı yere iki yıl önce, plana uygun olarak dikiliyor ve büyümesi bekleniyordu. Daha sonra özel bir teknikle birleştirilerek yuvarlak kubbeler şeklinde örülüyordu. Suhan denilen bu bitki-ağaçlar ilk iki yıl hızla büyüyor ve üçüncü yıl büyümeyi durduruyorlar ve öylece kimbilir kaç yıl yaşıyorlardı. Şimdilik ömürleri test edilememişti. Yani insanlar Suhan’ın kucağına misafir oluyorlardı bi anlamda.

 

Kolundaki saat ışıltılı bi bip sesi çıkardığında, ter içindeki alnını kolunun yanıyla sildi. Tansu geldiğini haber veriyordu. Çocuklara, ağaçlara ve kuşlara teşekkür edip akşam kızıllığında küçük evine doğru yürüdü.

Daha o gün Bileşim’in (komün) bahçesinden koparılmış taze meyve ve sebzelerden oluşan yemeklerini atıştırırken, Tansu’nun işinden konuştular. Aslında sabırsızlıklarını gizlemek için yarış eder gibiydiler. Sonunda kahkahalar eşliğinde pes ettiler ve oynadıkları olgunluk oyununu bırakıp bilgisayarın önüne koştular.

Tansu online evlilik formunu dikkatle doldurdu, “işlemi başlat” tuşuna basmayı Beyhan’a bıraktı. Büyük ekranda kendilerine gülümseyen hoş bir hanım belirdi.

“Tebrik ederim” dedi, ağırbaşlılıkla yaramazlık karışımı bir ses tonu vardı.

“Teşekkür ederiz” dediler bir ağızdan.

“Şimdi lütfen şahit seçimini yapınız”

Ekranın altında “kadın” ve “üç erkek” şeklinde iki seçenek belirmişti. Tansu ve Beyhan bir an birbirlerine bakıp bir ağızdan “kadın tabii” diye bağırdılar. Ekrandaki kişi onlara anlayışla gülümsedi.

“Hımmm… O zaman bir bakalım, evet size en erken sekiz gün içinde bir şahit bulabiliyorum.” Durakladı ve hemen aceleyle devam etti “tabi erkek tercih ederseniz hemen yarın ilkini tahsis edebilirim”

Bizimkiler hiç duraklamadan “Hiç sorun değil sekiz gün sonra olsun” dediler.

Kadın şahitler daha çok tercih edildiği için bulmak bazen daha zor bile olabiliyordu. Kalan muameleyi hızlıca yaptılar. Şahitin kendilerini ziyaret edeceği gün ve saati bir kez de ekranın altında gördüler ve işlemi sonlandırdılar.

Evlilik prosedüründeki en önemli öğe şahitlerdi. Şahit, evlenmek isteyen çifti üç gün boyunca istediği sürede ve sıklıkta ziyaret edebiliyor, onlarla birlikte yaşayabiliyordu. Hepsi yeminliydi ve müstakbel gelin ve damadın akrabası ya da arkadaşı olamazlardı. Şahitin bu süre sonunda vereceği onay olmaksızın evlilik gerçekleşemiyordu. Ve şahitin onay vereceği konu sadece çiftin birbirine aşık olup olmadığıydı. “Aşık” ya da değil!

Son on yıldır, aşk olmayan evliliklere izin verilmiyordu. Aşkın varlığını en hızlı ve kolay farkedenler ise yabancı kadınlar oluyordu. Yani aileden olmayan kadınlar. Erkeklerin bu konuda yanılma payları olabildiği için ancak üç erkek şahitin çoğunluk oyu yeterli sayılıyordu.

 

Şahit onay verdiğinde, geriye yalnızca yine online bir evlilik protokolünün taraflarca imzası kalıyordu. Her evlilik protokolü dört yıl için geçerliydi. Bu süre sonunda kendiliğinden fesh olurdu. Süreden önce taraflardan birinin isteği ile de kolayca iptal edilebilirdi.

Dört yıl sonunda fesh olmuş protokol her iki tarafın isteği ile bir yıl uzatılabilirdi. Ve sonraki yıllarda bu işlemin tekrarıydı.

Yani “boşanma” sözcüğü yaşamdan çıkarılmıştı. Evli kalmak istiyorsanız her yıl yeniden evlenmek durumundaydınız. Bazı kişiler bunu yorucu buluyorlardı ama genel anlamda çoğunluk bu durumdan hoşnuttu.

Eski çağlarda evlilik kurumunda yaşanan en büyük zorluğun çocuklar olduğunu yazıyordu kitaplar. Ama artık böyle bir durum söz konusu değildi; çünkü çocuklar öncelikle Bileşim’in çocukları oluyorlar ve topluluğun tümü tarafından korunup, seviliyor, sorumluluğu tümü tarafından zevkle paylaşılıyordu.

 

“Sevgilim, düğünümüz için bi şeyler hayal ettin mi?”

Beyhan cevap yerine uzanıp bir öpücük verdi müstakbel eşine.

 

 

 

 

 

 

Bölüm 2

 

 

Ertesi sabah uyandığında Tansu çoktan gitmişti. Onun işi kendisine oranla daha çok ofiste olmayı gerektiriyordu. Bir bardak soğuk mengolan içti. Bu sıvı sekiz sene önce bulunmuş tropik bir karışımdı ve bir bardağı ile bir bütün gün geçirmeniz mümkündü. Hem gerekli vitamin ve minareller açısından yeterli, hem doyurucuydu. Aslında son on yıldır insanların yemek yeme alışkanlıkları toptan değişikliğe uğramıştı. İnsanlar artık ‘yemek’ kavramını pek gerekli hatta eğlenceli bulmuyorlardı. Kitap okumak gibi o da bir nevi nostaljik kavram olarak insanlık tarihindeki yerini almıştı.

Beyhan tam bilgisayarına oturmuşken kapı çalındı.

“Aaa Nihal!..”

“Yaaa beni beklemiyordun değil mi?” hafifçe etine dolgun yumuşak hatları oldukça sevimli sarışın genç kız, teklif beklemeden salona daldı.

“Evet doğrusu şaşırdım, sen tatilde değil miydin?”

“Evet fakat erken döndüm işte”

“Bi terslik filan yok umarım”

“Yok canııımmm. Gel otur şöyle, gamlı baykuş seni! Hahahahahaha”

“E herkes de senin kadar gamsız olmaz ya pembe şeker” o da güldü “Eee anlat o zaman neler yaptın? Uzay seyahati dedikleri kadar zevkli mi?”

“Tabi beklentilerine göre değişir be Beyhanım. Zaten televizyonlarda izliyoruz neye benzer bişey olduğunu, gitmeden bile biliyoruz ne olacağını gibi bi şey!”

“Herşey öyle değil mi?” sesi biraz kinayeliydi

“Biliyorum neden o kadar PUP verdim bu işe merak ediyorsun”

“E ediyorum, gizli bi şey değil bu”

“Bazıları uçmayı sever desek?”

“Yaa aracısız uçmayı bende severim.”

“Olsun, uçmak güzel, her haliyle güzel. Sen tembelsin HYY’ye oturup yaşamak sana yeterli geliyor.”

“Olabilir. Senin gibiler PUP veriyor, bizim gibi tembeller oturduğu yerden aynı geziyi, deneyimi yaşıyor.”

“Evet ama gözden kaçırdığın bişey var şekercim.”

“Neymiş?”

“Ben kendi duygularımı üretiyorum, sense benim gibi deneyimcilerin duygularını tekrar ediyorsun”

“Niye ki? Bende ne duygular uyandığının bir kısıtı yok.”

“Sen öyle san! Orada sen ne görüyorsan o şeyler deneyimcinin gözlerinden yansıyanlardır ve hangi duygularını uyandıracağını belirler!”

“O kadar kusur kadı kızında da bulunur. Neyse sen bu kadar PUP’u neye güvenip te ödedin onu söyle bakayım?”

Nihal kıkırdadı

“Hadi hadi nazlanma, söyle”

“Ama kimseye söylemiyeceksin”

“Neden? İllegal bişey mi?”

“Yok yahu, kara kızım baykuşum, nerden çıkarırsın böyle fikirleri bilmem”

“Ayy uzattın!”

“Önce söz ver söylemiyeceğine”

“Tamam tamam… Offff…”

“Hahahahahaha, meraklı baykuş. Bak şimdi mesele şu: Bir alıcı buldum, daha doğrusu alıcı beni buldu…”

“Ne alıcısıymış?”

“Ayy patladı bu! Anlatıyorum işte… Cık cık cık… Neyse işte bu alıcı, benim bundan sonraki beş yıllık rüyalarıma karşı 10000 PUP teklif etti”

“Nee?! Onbin PUP mu? İnanmıyorum. Ne varmış senin rüyalarında? Hem nerden biliyomuş?”

“Dur yavaş ol. Hani bu sene bi web sitesi yapmıştım, orda her gün rüyalarımı yayınlıyordum ya?”

“Evet?”

“İşte ordan bulmuş beni”

“E ne işine yarıyacakmış bu rüyalar onun da bunca büyük PUP veriyor.”

“Ben ne bileyim kızım! Üzümünü ye bağını sorma dedim kendime. Veee teklifini kabul ettim adamın, bayaa resmi anlaşma filan yaptık gitmeden önce”

“Anlamıyorum bi şey, rüyanın anlaşması mı olur? Annemler duysa gülmekten ölürler. Garantisi mi varmış kaç rüya göreceğinin, görsen bile kaç tanesini söyleyeceğin, söylesen bile tam doğru anlatacağının?”

“Offf be Beyhan! Kızım sen ne garantici, büyümüş de küçülmüş bi varlıksın yaa… Bak sen bunu Tansu’ya anlatsaydım o şıp diye anlardı!”

“Hem adam bu rüyalarla bakalım ne yapacak? Haa bi de niye kimseye söylemeyeyim bunu?”

“Tamamen bencilce, hemen bu konuda bi piyasa oluşmasını istemiyorum da ondan! En azından ben Uzay Hava yoluna sekizbin PUP’u ödeyinceye kadar, aramızda kalsın, sonra bakarız. Hahahahahah”

 

 

 

-devamı var-

 

PUP: Puan Para, Komündeki her kişinin hesabına otomatik olarak yatar, iş yapsın yapmasın, kişi doğduğunda başlar, ölene kadar devam eder. Ekstra PUP kazanmak kişisel beceriler gerektirir.

 

HYY: Hayal Yolculuğu Yap programı, aklınıza gelebilecek her türden deneyimi zihinsel olarak size yaşatan bir sistem.

 

 

 

 

 

 

Sibel Atasoy

21.10.06

Ortaköy

Bir Kadını Öldürmek

“BİR KADINI ÖLDÜRMEK”

 

Çok-fonksiyonlu bir araçtan layıkıyla yararlanabilmek için, kullanma kılavuzuna bakmak gerekir… Sibel Atasoy’un “Bir Kadını Öldürmek” adlı son ‘roman’ı da, alışılmadık biçimde çok-fonksiyonlu / çok-boyutlu anlatımlar içeriyor. Yani, okumadan önce aşağıdaki ‘kılavuz’a göz atmakta yarar var.

 

Önce, bir tavsiye: Beklentiniz yalnızca ilginç bir aşk, macera ve entrika romanı ise, işiniz kolay: Kitabın sadece ‘tek sayı‘lı bölümlerini okuyun… Ama eğer Atasoy’un ilk iki yapıtını (Sırıtkan Kırmızı Ay ve Venüs Bağlantısı) okumuşsanız, elinizdeki kitabın sadece bir ‘roman’dan ibaret olmayacağını da biliyorsunuz demektir…  

 

Kullanma Kılavuzu:

  • – Önce, kitabı baştan sona bir okuyun… “Hmm, hoş bi roman, ama aradaki bölümler biraz yorucu!” deyip rafa mı koydunuz? Eh, birkaç ay sonra (veya birkaç yıl; -her bünyenin acıkma süreci farklıdır;) ilgi‘niz yeniden uyanana kadar, unutun gitsin…Yoo, kitabı bitirdiğiniz halde elinizden bırakamıyorsanız:
  • – ‘Çift sayı‘lı bölümleri, yeniden -ve ağır ağır çiğneyerek- okuyun…
  • – Bazı sorularınız hâlâ yanıtsız ise, dert etmeyin: Polisiye lezzetindeki “renk” bölümlerinde, size ipuçları vermek için uğraşan detektifler var…
  • – Önemli olanın ‘oyun’ değil, oyundan süzülen ‘farkındalık’ olduğunu sezmişseniz; “nota” bölümlerini bir daha okuyun… Bir oktavlık mesafeye sonsuzca yayılan, hem HER ŞEY, hem BİR‘in bitmeyen senfonisini duyabilirsiniz.
  • – Bu aşamaları tamamladıysanız, kitabı bir yana koyun ve içindeki ‘tat’lara yeniden iştah duyana kadar bekleyin…
  • – Yeterince özlediğinizde, kitapla yeniden buluşun ve bu kez sadece, sonundaki “Her şey neden böyledir?” bölümünü okuyun…
  • – Sonra mı? Sonra, nasıl isterseniz öyle yapın… Herkesin oyunu, kendine…

 

Ve işte, kitabı “tarifesine” uygun biçimde okuyanların tanışacağı gerçekliklerden birkaç ‘eşantiyon’: (Ama okuduktan sonra, “Eh, kitabı almasam da olur artık” demeyin sakın. Bunlar sadece, anlamın ‘bedeni’ olan kuru kelimeler…Ruhu ise, kitaptaki oyunlarda gizli…

 

  • – “Asla… sonsuza kadar… daima… hiç…” gibi kelimeler… Hayat, bu tür ‘çok iddialı’ kelimeleri insana yalatmak içinmiş, diyorlar…”
  • – Kadınla erkek arasındaki oyun, acımasızca adaletsiz. Çünkü erkek için bütün maçlar deplasmanda oynanıyor. Dünya, kadınların sahasıdır… Bizi ne için doğuruyorlar sanıyorsunuz?
  • – Göründüğü şekliyle cinsiyetler hiç bir şey ifade etmez; yalnızca seks yapma ve üreme amacı taşır… Gerçekte işi karıştıran kadın ve erkek cinsi değil, onların temsil ettiği, kendi içlerindeki pozitif-negatif kutuplaşmanın oranıdır… Aslında her insan kendi içindeki animus ve anima’sını bulur, kullanım oranlarını tespit eder ve…
  • – Jung’un sıkça bahsettiği “kolektif bilinç altı” Dünya’nın anima’sının ta kendisi…
  • – Cinsel enerji, yaratma gücüne sahip olması açısından bize oyunda verilmiş bir başlama puanı gibi… Cinsel enerji nasıl çarçur edilir? Çevrenize bakın, TV ye bakın, hatta kendi hayatınıza bakın; göreceksiniz.
  • – Birbirini kapsayan birçok oyun evreni vardır. Hepsinin kuralları farklıdır. Bütün oyunlar aynı yerde, aynı zamanda birbirlerini her an güncelleyerek sonsuzca sürüp giderler. Bu, bildiğimiz evrim tanımlamasının daha gelişmişi…
  • – ‘Kendi’n olmadan kendin olmayı başarmalısın…
  • – Go’da bazı aşamalar var. Hemen iyi oyuncu olunmuyor. DAN seviyesine ulaşmak için önce kendimizi yenmek gerekiyor…
  • – Bu oyunun en ilginç belki de en hoş tarafı; tam her şey bitti artık dediğinde, hızla dibe vurduğunda, yeni bir “seviye” ile karşılaşmak!..
  • – İnsansılar “şu anda” yaşarlardı ve bulundukları anda yaratırlardı. İnsanlar ise -farkındalıksız olarak- geleceği ve geçmişi yaratıyorlar…
  • – BİR varmış bir yokmuş. BİR, kendi dışına taşıyormuş; bir yürek atışı gibi, önce taşıyor, sonra geri topluyormuş. Derken, sebebini asla bilemeyeceğimiz bir KAZA olmuş… Taşma esnasında sonsuz açılara doğru yayılan bir grup ipek tel birbirine dolaşmış ve toplama anında kaynağa geri dönememiş…
  • – Gelişecek ve değişecek bir durum yok ortada. Mesele yalnızca dolaşık ipeksi varlığımızı yeniden orijinal haline dönüştürmek üzere gevşemek. Oysa biz gelişim ve değişim uğruna her yeni gün ve asırda düğümlerimizi artırmaktan başka bişey yapmıyoruz.
  • – Ortada duran dünya ve bildiğimiz ya da yaratılmasına katkıda bulunduğumuz evren (dünyadan bakışla varolabilen evren), yalnızca zihnimizin yansıması… Zaten, evrenin ve olası bütün illüzyonların (oyunların) kaynağı ve oturduğu yer zihnimiz…
  • – Biz yalnızca BİR’in düzensiz hale gelmiş sapmalarıyız…
  • – Oyunun, kendi bölünmüş varlığımız olduğunu görmeliyiz artık. Hiç kimse hayali pişti arkadaşını yenemez; ona acıyıp yenilmiş gibi yapar. Ama sonuna kadar kendimizi kandırmak mümkün değil. Acımak en ciddi yanılgılarımızdandır. Acıma, aşkın yapay olarak canlandırılma çabasıdır.
  • – Bazı öğretilerde bahsedilen “akaşik kayıtlar” Dünya gezegeninin Yin kısmıdır. Bir insan nasıl olup da akaşik kayıtlar diye bir şeyi bulmuş, görmüş, seyretmiş olabilir? Aynı metotla… Genetik kodlamasını zihni ile dışarı projekte ederek ve onu gözleriyle seyrederek. İçte olan, dışta olandır.
  • – Eğer sürekli olarak duygularınızı, nasıl olmak istediğinizi ya da başkasının nasıl olmaması gerektiğini düşünüp durur, hesap içinde hesap yaparsanız; içinizdeki karmaşayı çoğaltır ve size akmak için çırpınan BİRin yayılımlarını alma olanağını yitirirsiniz.
  • – İnsan, bir şeye bakarken yeterince uzaklıkta durmalıdır. Çok yaklaştığında bir seviyeden sonra alt oyunların detaylarına kapılır, seviye kaybeder. Çok uzaklaştığında da aynı sonuç… Bakış mesafesi oyunun en önemli unsurudur.
  • – Niyetiniz ‘aura‘nızdır. Her birimizin kendine has ipeksi dolaşıklığını ifade eden en yakın kelime, sanırım aura.
  • – Gözlerinizi odaklamayı öğrendiğinizde her şey apaçık hale geliyor…
  • – Siz; düşündüğünüz, bildiğiniz ya da göründüğünüz kişi değil, niyetinizsiniz. Niyetiniz de rüyalarınız, rüyalarınız da cennet-cehenneminiz.

 

Kitapta ansızın şiir’in ta kendisini bulacağınız sayfalar da olacak. Minik bir örnek:

Havva bütün kadınlar

Adem de tüm erkekler

Milyar kere kartla oynanan

Tombala!..

 

İşte size, yedi boyutlu bir kitap… 1 kitap ederinde, 7 kitap!.. Ne kadarını isterseniz, o kadar verecek. Nasıl okursanız, öylece yeniden yazacak kendisini, sadece sizin için…

 

Ezelden günümüze ulaşan felsefi, bilimsel ve metafizik mirası borçlu olduğumuz, nice değerli zihinler var; gerçekliğin özüne dair ne söylemişlerse, her biri diğerini tamamlamış… Kitabı okuduğunuzda bu mirasla tanışmış, hatta -niyetiniz ve kısmetiniz kadar- onu özümsemiş olacaksınız.  

 

Atasoy, işte bu yüzden, sadece iyi bir yazar değil, usta bir “büyücü” de… Kim ne diyebilir; aşk olsun!..

 

Not: Son bir tavsiye; kitabı bitirdiğinizde hangi algı eşiğinde olursanız olun, şunu aklınızdan çıkarmayın:

Anlam, nehri geçerken üzerine bastığınız her bir taş gibidir.

O yalnızca üstüne basmak içindir, yapışıp kalmak için değil.

Basın ve sekin!..

 

 

Akın Yılmaz

Editör-Yönetmen