Liderlik ve Güç

Önce liderlik ile başlayalım.
İşin başında çocuğun 0-4 yaş arasında edindiği kişilik, yani dünyayı bildik katı, görünür kıldırıldığı işlemde neredeyse hepimiz maalesef büyük hasar alıyoruz. Önce bu konuyu biraz açıklamama izin verin.
Çocuklarımıza lider olması, yöneten olması ve güçlü olmasını tavsiye ediyoruz, hatta tavsiyenin bile ötesine geçip bu konulardaki şahsi çabalarımızı (ki bu defoyu biz de kendi ana-babamızdan edinmiştik) onun gözü önünde sergiliyoruz. Bu durumda çocuk daha ilk baştan lider ya da yönetici olmazsa hiç olacağını sanıyor, yani değersizlik ve değerlilik gibi onu sonra bütün hayatı boyunca etkisi altında tutacak çok güçlü bir dualiteye mahkum kılıyor.
Oysa bir şaman bunu şüpheyle karşılardı muhtemelen. Neden mi? İlki bu tür şeylerin Tin’in arzusu ile yönlendiğinin, bu konuda bizim göstereceğimiz çabaların devede kulak kalacağını bildiğinden (bunu kader kavramı ile de karşılaştırabiliriz), ikincisi değer ve değersizlik gibi birbirinin olmaması iki kavramın gülünçlüğünden, üçüncüsü liderliğin de diğer yüzlerce bişeylikten farksız olduğunu bildiğinden, dördüncüsü liderlik arzusunun kişisel aynanın kırılması zaruretini hasır altı edebilecek yanıltıcı bir rüyaya dalmayi sağlayabileceğini bildiğinden. Daha çok şey söylenebilir ama uzatmayacağım.

Şamanlar kişisel erk toplamanın peşindedir evet ama bugün anladığımız manada, dışımızdaki şeyleri kontrol edebilme arzusu/acizliği amacı ile değil, kişisel erkemizin bizi olağandışı gerçeklikle buluşturabileceği seviyeye çıkarılması için. Çünkü bizde günlük otomatik biçimde üretilen bir miktar erke, ya gelecek ya da geçmiş kaygılarına ve buna ilaveten bizimle o an hiçbir hayati bağlantısı olmayan yararsız bilgi edinme çabasına akıtılarak, tüketilmektedir. Şaman bu durumdaki insanın nagual ile, sessiz bilgi ile temasa geçebilme şansının hiç olmadığını bilir.
Liderlik büyük bir erke gerektirir; ama aynı zamanda nerdeyse bir ayakabbı boyacısına gerektiği kadardır da! Bu durum sizce mantıksız mı?
Şamanlar her konuda önümüze dikmeye meraklı olduğumuz mantık kavramına da ihtiyatla yaklaşırlar. Bilgi biriktirme yarışımıza, korkudan geberme durumumuzu açık etmekten başka bişey olmayan bilgeleşme ya da melek olma arzumuza, kısaca içine can üflenmemiş herşeye karşı ihtiyatlıdırlar ya da basitçe gülüp geçerler.
İçine can üflenmiş edimler nedir öyleyse?
Bunu hepimiz anlarız da izah edilmesi nerdeyse imkansız, şimdi biraz çabalayacağım ama belli ki saçmalayacağım. Don Juan, bütün insanların her an saçmaladığını söyler ve fakat bir savaşçı saçmalamakta olduğunu bilir! Bu cümlenin kuantum düşünce açısından ne denli yerinde olduğunu açıklamak isterdim ama bu şimdiki konumuz değil.
Her hangi bir edimin içine can üflenmesi, kişinin o edimin ölüme karşı son savaşıymışçasına uğraş vermesidir. Böyle olunca hiç bir şey, en basitinden en zoruna kadar, baştan savma olamaz. “Şimdilik böyle olsun, sonra bakarız” denemez; çünkü savaşçı için “sonra” yoktur. O sanki her yaptığını ölümden önceki son işi gibi algılar!
Aslında bu tür bir algılama biz batı kültüründe yetişmiş olanlar için son derece tuhaf hatta itici gelebilir; çünkü bizler AN’da konumlanmak için eğitilmedik, ya önce de ya da sonrada bulunmayı, plan program ve düşünce adına pek kıymetli sayarız. Duygulu/duyarlı insan gibi sayılabilmek adına kendimize epeyce rol yaparız. Oysa anda kalabilen savaşçı (bilgi adamı olma yolunda uğraş veren) sadece ve basitçe gerekeni yapar.
Yine biz batı kültüründe yetişmişler için “gereken” kelimesi son derece muğlak gelir, kime gereken, nasıl gibi sorularla bu kelimeyi rahatça işlevsiz kılabiliriz. Bütün bunları açıklığa kavuşturabilmek için sadece şamanizmde değil bir çok başka izdeş öğretide kavramlar derinlemesie öğretilmeye çalışır fakat yine de biz bunları zihnimizle öğrenmeye yatkınız. Kavramların arasındaki AĞ örüntüsünü kolayca farkedemiyebiliriz. İşte Yaqui kızılderili büyücüsü Don Juan Matus, öğrencisinin bu durumunu iyi bildiği için çok sistemli bir eğitim programı izlemiştir. Ben size burada her ne kadar kavramları açıklasam, hayattan uygulamalarla altını sağlamlaştırmaya çalışsam da daha burdan dışarı adım attığınız ilk anda hepsi kenarlara doğru uçuşur, gerektiği anda devreye giremezler; çünkü siz ve benim gibi standart insanlar için ÖLÜM’ü yardımcı olarak kullanmak imkansız gibidir, öğrenmedik, bilemiyoruz.
Standart insan kendine yardımcı olarak, hiddet ve kendine acıma unsurlarını kullanır, ki her ikisi de kibirin farklı görünüşlerinden başka bişey değildir. Oysa bir savaşçı, kendine tanık olarak Ölümü kullanmayı öğrenir.

Sibel Atasoy

11.09.2008-Beylerbeyi

-Şamanın Yolu konuşma metninden alıntı-

Öneriler, kimin işine yarıyor?

Bir ülkede, ortasında büyük bir havuzu olan çok güzel ağaçlar ve bitkilerle bezenmiş büyük bir bahçe varmış.Ama bahçe de, havuz da bakımsızlıktan içler acısı durumdaymış. Havuzun çevresi kurbağalarla doluymuş. Bu yaratıklar bütün gün bağırdıkları, ciyakladıkları için, bahçede gürültüden durulmazmış. Kurbağalar ise bu bahçeyi çok severlermiş, çünkü onları kimse rahatsız etmez, onlar da canları ne isterse yaparlarmış. Yalnız kurbağaların tek sıkıntısı varmış.

O da leyleklermiş. Leylekler zaman zaman gelip, havuza dalarlar ve onlardan birini kapıp götürürlermiş. Kurbağalar ne önlem aldılarsa, aklına esen leyleğin gelip aralarından birini kapıp götürmesini engelleyememişler. Sürekli bağırdıkları için de, nereye saklansalar leyleklere yakalanıyorlarmış. Sonunda çaresiz kalmışlar ve havuza yakın bir kenarda sessiz sedasız yaşayan gün görmüş bir kaplumbağaya gitmişler.

  • Aman bize bir akıl ver, demişler. Bu leyleklerden bıktık. Gelip uzun gagalarıyla içimizden birini kapıp götürüyorlar. Bir türlü engel olamıyoruz. Kaplumbağa uzun uzun düşünmüş, sonra su nasihatte bulunmuş:

-El ele tutuşun. O zaman leylekler içinizden birini kapıp götüremez. Kurbağalar bu aklı çok beğenmişler, hemen aralarında toplanarak bunu uygulamaya karar vermişler. Artık hiçbir kurbağa kendi başına hareket etmiyormuş. Hep el ele tutuşmuş halde duruyorlarmış. Ama daha ilk gün iri bir leylek havuza dalmış ve kurbağanın bir tanesini kaptığı gibi havalanmış. El ele tutuştukları için, leyleğin peşi sıra kurbağaların hepsi birden uçmaya başlamışlar. Bu manzarayı aşağıdan seyreden kaplumbağaya, korku içinde, seslenmişler,

-Dediğini yaptık ama bak hepimizi birden kaptı götürüyor. Ne yapacağız şimdi? Kaplumbağa hiç umursamadan bağırmış:

-Defolun gidin be. Bana ne… Ne yaparsanız yapın. İyi oldu, senelerden beri kafamı ütüleyip duruyordunuz zaten. Bu hikayeden alınacak dersler:

1- Birlikten doğan kuvvet her zaman yeterli olmayabilir.

2- Size önerilen çözüm, sizden çok, çözümü önerenin işine yarayabilir.

ÖNYARGININ KURBANI OLMAYALIM

kadın tek başına yaşıyormuş. Hamile kadın, dağda yaralı olarak bulduğu bir gelinciği, kendisine arkadaş olması için, evine alıp beslemeye başlamış. İkisi de çok iyi anlaşmışlar. Gelincik kadının yanından bir an bile ayrılmaz olmuş. Her ne kadar evcil bir hayvan olmasa da, oldukça uysallaşmış. Bir kaç ay sonra kadının çocuğunu doğurmuş.

Artık tek başına tüm zorluklara göğüs germek ve hem yavrusuna hem de gelinciğe bakmak zorundaymış. Günler geçer ve kadın bir gün bir kaç dakikalığına da olsa evden ayrılmak ve yavrusunu evde, gelincikle yalnız bırakmak zorunda kalmış. Epey zaman geçtikten sonra, anne eve gelmiş. Gelincik hemen onu karşılamaya çıkmış ama gelinciğin ağzı burnu kan içindeymiş.

Anne, “Eyvah yavrumu yemiş” diyerek çıldırmışçasına gelinciğe saldırmış ve hayvanı oracıkta öldürmüş. O sırada içerdeki odadan bir bebek sesi duyulmuş. Anne belki yardım ederim yavruma düşüncesiyle odaya koşmuş ve odada beşiği, beşiğin içindeki bebeğini görüp rahatlamış. Biraz sonra, beşiğin yanında parçalanmış bir yılan görür. Gelincik bebeği yılandan korumuş ama kendisini “önyargıdan” koruyamamıştır. Einstein’in söylediği rivayet edilen bir söz var: “İnsanlardaki önyargıyı parçalamak, benim atomu parçalamamdan çok daha zor oluyor!”

Can Aksın/Bugün Gazetesi

Sözcük Evi V/Time Never Dies The Circle İs Not Round

Uzun cümleler kurarak da anlatabilirim ama sanırım buna gerek kalmadan anlayacaksınız. “ Sonuçları öncüllerle değerlendirmek bir tutum bir kişilik belirtisinden çok bilimsel bir tavıra işaret eder. Bu da sizi istediğinizden çok ‘gerekli’ olana yaklaştırır. Bir başka değişle ‘olması gerekene’. Şu halde yapmaya çalıştığınız şeye saygı duyuyorum arayış elbette önemlidir. “heyhat, günümüzde artık kimse bir şey aramıyor.. gülüşmeler..”

Anlamanız ve ayırmanız gereken iki ayrı nokta var birincisi: arayış; aradığınız şeyle olan mesafeniz ve aradığınız şeyin nerede olduğuna dair bilgilerinizin niteliğiyle tanımlanabilir ve ancak bu verilerin geçerliliği sizi sonuca götürebilir. Diğer yandan ikinci önemli nokta ise aradığınız şeye olan mesafenin ve aradığınız şeyin nerede olduğu bilgisinin sizin arayışınızdan bağımsız değişiyor oluşu. Sonsuz hareket demiştik ki anımsarsınız. “bulmak imkansız diyorsunuz yani” Hayır elbette bunu söylemek istemiyoruz aksi takdirde her şeyi tesadüflerle açıklamaya çalışmak zorunda kalırdık ve bu çok saçma, tutarsız oluşunun yanında oldukça amatörce olurdu. Israrla böyle bir denemeyi izlemek isterseniz 46. odaya bakabilirsiniz. Ağustos böcekleri 17yıl sonunda bir tesadüfle mi ölür? Denemesi göz alıcıdır.

Söylemek istediğimiz şu; bir çember çizdiğinizi düşünün ve siz bir çemberin sınırladığı alansınız. Bu alan konusunda mütevazı olmanızı öneririz çünkü arşivlerde bulabileceğiniz bir atölye çalışmasının sonuçlarına bakılacak olursa geçmişte birçok katılımcı aslında maddelere indirgendiğinde hiç de “çok” olmadıklarını fark etmek gibi bir talihsizlik yaşamış. Yeri gelmişken sabah 7’de uyanmak ve dişlerinizi fırçalamak kahvenizi şekerli ya da şekersiz içip saçınızı ortadan, iki yana ya da sağa sola ayırmak gibi detaylardan bahsetmiyoruz burada. “Olasılıkların çeşitliliği çoğu kez olası kombinasyonlar yaratmaktan öteye gidemez, gülüşmeler…” Çemberinizi oluşturan alan yalnız size indirgenebilecek şeyleri kapsar ve değişiminize paralel bu alan genişler ya da daralır ama asla nihai formuna tamamlanmaz yani çember asla kapanmaz..

Küçücük bir noktadan biraz daha büyük ve asla tam anlamıyla kapanmayarak formuna tamamlanamayan bir çember hayal edin. “Kağıtta bırakabildiğiniz en küçük izin biraz büyüğü…gülüşmeler” siz ve sizin dışınızdaki her şey bir kapsama, kesişme alanlarını ifade ederken ve bu sürekli bir iç içelik ve oldukça dairesel bir form izlerken aradığınız şeye burnunuz istikametinde dosdoğru ulaşamayacağınızı anlamış olmalısınız.

“Zavallı, artık çıkış için bile bu bilgiden fazlası gelmez elimizden.” Bu; cüce olmaktan çok sanki normal boyutlarından hızla cüceye evrilen yaratıkların sinirimi bozmaya başladığını itiraf etmeliyim. Biriyle adamakıllı bir şeyler konuşurken 4’lü ve 6’lı gruplarla ya ayakta yarım daire çizerek ya da içinde bulunduğumuz mekana sürreel bir hava veren kaç kişilik olduğunun önemi olmayan bir koltuğa daima sıkışarak sığan ve ısrarla bir şeyleri bildiklerinden çok deneyimledikleri ama bu “şey”lerin bilgisine ulaşamadıkları üstelik bu bilgiye ulaşmaya çalışmanın gereksiz ve boş bir uğraşı olduğu vurgusu yapıp bununla da yetinmeyip sizinle dalga geçme cüretini de fütursuzca kendinde bulan bu yaratıkların asla tarif ettikleri yerde bulunmayan adreslerinden ve gülüşlerinden hiç hoşlanmıyorum. 16 yüzyıldan kalma bir kostümün en gösterişli aksesuarı olan oldukça uzun bir silindir şapkayla karşımda duran bu adamı ciddiye almak, önemsemek istiyorum koridorun sol duvarındaki yazıyı işaret ederken nasıldı filmde hatırlarsınız diyerek gülümsüyor. (film için bknz:Before the rain) Time never dies The circle is not round.

Odaların birinden koridora sızan sesler konuşmamızın bölünmesine neden oluyor engel olunamaz bir dikkatle okumayı dinliyorum.
Alice “ Korkarım ki anlatamayacağım efendim” dedi. “çünkü, görüyorsunuz ya, kendi kendim değilim”.
Tırtıl “Gördüğüm yok” dedi.
Alice “korkarım ki daha açık bir şekilde anlatamayacağım” dedi. “çünkü zaten ben kendim de anlamıyorum. Bir gün içinde o kadar çok boy değiştirmek insanın zihnini altüst ediyor.”
Tırtıl “Neden etsin?” dedi.
Alice “Şimdi öyle dersiniz belki ama, bir gün gelip krizalit, arkasından da kelebek haline girince –aklınızda olsun gireceksiniz- bu değişmeleri biraz yadırgayacaksınız, değil mi?”

Öpmek ve tükürmek üzerine

Tam kahvemi koydum ve okuduğum kitaba dönmek üzere kanepeye yöneldiğim anda aklıma geldi bu iş. Yok yok aslında bikaç saniye öncesi var!
Kahvemin sütünü karıştırırken ortada oluşan deliğe bakarken onun bi öpücüğü andırdığını hissettim, bir yandan fincanı karıştırken bir yandan ağzımla öpücük hareketi yapıp benzerliğini keşfetmeye çalıştım.
Ve yerime doğru yürürken hala havaya öpücükler gönderiyordum derken parmağımı öperek hava akışını ölçmak istedim ve bingo! Tam da tahmin ettiğim gibi öpücükle içeri hava çekilmekteydi!
Demek ki bişeyi öperken aslında onu içimize çekmeyi, o olmayı hedefleyen ve aslında BENimi iyileştirici (bu anlamda bencilce) bişey yapıyorduk. Oysa biz öpmeyi hoşlanmanın ve vericiliğin işareti saymaz mıydık??!
Hemen ardından bu kez tükürme harketi yaptım ve bu bariz olarak dışarı hava püskürtüyordu, yani kendi olanı dışa veriyordu!
Halbuki tükürmeyi ayıplama/dışlama hareketi olarak algılarız biz! Komik ama tam da tersiymiş aslında, kendini tükürdüğün nesneye sunuyormuşsun!!!
Bak seeen dedim, fincan elimde kalmıştı, kitabı boşverip bunu yazmaya karar verdim.
Şifacılar-büyücüler de öyle tüh tüh tükürürürler, ha bi de kocakarılar, maşallah derken yapar bu ritüeli (belli ki şaman atalarından geçen bilgiler), beğendiklerine nazar değmemesi için tükürerek kendi enerjilerini hedef objeye kalkan ediyorlar! Yine bu kocakarılar yeni doğmuş çocukların da öyle fazla öpülüp koklanmasını istemezler (köydeki deneyimlerimden hatırıma geldi), bebeğin solacağından korkarlar.

İlginç… Sonra kendi yaptığım şifa seanslarında, aslında hiç de öyle bişey öğretilmediği halde, içimden sürekli üfleme isteği geldiğini ve ister istemez bu ihtiyaca uyduğumu hatırladım.
Bişeyin çalışma biçiminin görünüşün tam tersinden ivmelendiğine bi kanıt değil mi bu?

KAVAK AĞACI İLE KABAK

Ulu bir kavak ağacının yanında bir kabak filizi boy göstermiş. Bahar ilerledikçe bitki kavak ağacına sarılarak yükselmeye başlamış. Yağmurların ve güneşin etkisiyle müthiş bir hızla büyümüş ve neredeyse kavak ağacı ile aynı boya gelmiş. Bir gün dayanamayıp sormuş kavağa:
-Sen kaç ayda bu hale geldin ağaç?
-On yılda, demiş kavak.
-On yılda mı? Diye gülmüş ve çiçeklerini sallamış kabak.
-Ben neredeyse iki ayda seninle aynı boya geldim bak!
-Doğru, demiş kavak.
Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgârları başladığında kabak üşümeye sonra yapraklarını düşürmeye, soğuklar arttıkça da aşağıya doğru inmeye başlamış. Sormuş endişeyle kavağa:
-Neler oluyor bana ağaç?
-Ölüyorsun, demiş kavak.
-Niçin?
-Benim on yılda geldiğim yere, iki ayda gelmeye çalıştığın için.