Saf ruh olarak var olabilmenin düşleri…


Yorgun, çıplak ayaklarımla hiç durmadan akıp giden ırmaklara dalıyorum. Evrendeki herşeyle ve herkesle olduğu gibi ırmakla ben biriz. Farklılıklarla aramızda kalın bir duvar örüyoruz, sakin huzurlu ve dingin kollarıyla sarmalıyor beni… Nereye götürürse oraya… Direnmek yok… Korku yok… Acı yok… Durmak yok… Sonsuz sevginin ışığıyla kıyılarında yeşeren bitkiler ve rengârenk çiçekler gülümseyerek selamlıyor:))) Gökyüzünde başımın üzerinde uçan kuşlar, sevgiyle göz kırpıyor. Rüzgarın harika melodisi kulaklarımda, ruhuma fısıldıyor varoluşumu…Arada bir sert kayalara çarpıyorum. Ruhumun derinliklerinden bana evrenin sırlarını sevgiyle fısıldayan minik ses… Biliyorum ki sadece şekil değiştiriyorum. Parçalayamıyorlar beni, aksine daha güçlü ve umutlu bir güneş doğuyor yüreğimin vadisinde, serin sularda akıp gidiyorum zamanın içinde… Nereye götürürse götürsün doğru yer olacağının farkındayım. Olması gereken en harika yer ve zamanda, varlığımı kutsayacak neşeyle çağlayan ırmaklar…Boşver sen, kaos ve karmaşa içinde kendi varlığının muhteşemliğinin farkında olmayan insanların anlamsız didişmelerini… Nasıl olsa bir gün onlarda anlayacaklar muhteşem evreni ve kendilerini… Ve biliyorum ki, sonsuza kadar saf ruh olarak var olacağım… Tanrının benim için yarattığı ışıklar ülkesinin vadisinde…

11/01/2008

Çatışma zannı (!)

İnsanlık bugün, daha önce hiç olmadığı kadar, görünürde birbiriyle uzlaşmaz iki kutba bölündü. Psikolojik kural şunu söyler: İçsel bir durum bilinçli hale getirilmediğinde dışarda kader olarak gerçekleşir. Başka deyişle, birey kendi içsel çatışmalarını bilinçli hale getirmediğinde, dünya zorunlu olarak bu çatışmayı açığa vurmak ve zıt kutuplara bölünmek durumundadır.

C.G.Jung

Bu konuyu halledebilmek için biçok başka yol olmakla birlikte en önemlilerinden biri şüphesiz rüya analizleridir. Ki sanırım Jung da bunu gördüğü için ömrünün elli yılını bu konuya hasretmiş, bizler için önemli ipuçları bırakmıştır.

Jung’a göre (ben de kendi tecrübelerimle bu görüşe katılıyorum);
İnsan psişesi önce iki bölüme ayrılıyor:
1. Bilinç (insanın kendini ve dünyayı öğretildiği şekilde bildiği alan)
2. Bilinçaltı (buzdağının altındaki heyula bölge)

Bilinçaltı ise yine ikiye ayrılıyor:

1. Kişisel (burada insanın görmeye yanaşmadığı, ya da bi şekilde gözden kaçan imgeler, bir anlamda halı altına süprülenler var ki işte bu bölge psikiyatrların gerek rüya analizleri gerekse başka terapilerle açığa çıkarmak istedikleri saha. Pek tabi ki, kişinin bilinci bu alanı günyüzüne çıkardıkça, onda huzur, algı genişliği oluşacaktır.)

  1. Kollektif (İşte bizi gerçekte heyecanlandıran alan burası)

Psişenin bu şekilde tarif edildiği şekle kapalı sistem diyor Jung.
Kapalı sistem, duyular aracılığı ile dışardan aldığı uyarımları tüketerek psişik enerji=LİBİDOya dönüştürmektedir.
Libido, gerçekleşme düzeyine (1) çıktığında, psişenin belirli bir olgusunu dürtü, arzu, irade, his gibi yansıtmakta,
Potansiyel haldeyken (2) ise kendisini olanaklar, eğilimler, yetenekler vb ortaya koymaktadır. Biz onun ne olduğnu değil sadece VAR olduğunu söyleyebiliriz.

“Bir arketipal rüya, rüya görenin onu bir çeşit aydınlanma, ikaz ve doğaüstü yardım olarak görme eğilimi nedeniyle bireyi büyüleyebilmektedir. Bununla beraber, bugünlerde pek çok insan da benzer tecrübelere teslim olmaktan korkmaktadır. Onların bu korkusu numinoustaki bir kutsal korkusunun varlığını kanıtlamaktadır” der Jung.

Beyaza boyayalım Kampanyası

Muhtemelen sizler de şimdi yazacağım konunun vehameti hakkında pek çok şey okumuş ya da duymuşsunuzdur fakat ben yine de konunun aciliyeti sebebiyle yeniden dile getirmek ve mümkünse bir kampanya için aracılık etmek istiyorum.

Konu hızla eriyen buzul kütleleri… Bilindiği gibi dünyamız her yıl daha sıcak ve yağışlı olmaya doğru gidiyor, buzulların erimesinin yarattığı sonuçla kasırgalar, sel ve hortum felaketleri her yıl artan ölçüde dünyamızın üzerine gelmekteler. Hem bu artış matematiksel de değil geometrik bir artış. Şöyle ki;
Güneşten gelen ısının dünyada makul bir seviyede kalmasını sağlayan, gezegenin buzlarla kaplı alanları; çünkü beyaz ısıyı yansıtıyor! Bunu biliyoruz fakat belki de pek düşünmediğimiz ise; gezegende en büyük ısıyı emenin okyanus sathı olduğu! Böylece beyaz erirken siyahın lehine eriyor. Giderek katlanan berbat bir döngü içindeyiz.
Bilim adamları bu konuda sürekli uyarı yapmaktalar fakat görünen o ki bu konuda yaratıcı çözümler üretmek durumundaki merciler başka konularla ilgililer. Örneğin “dumansız gökyüzü projesi” gibi!
Bu konuda günlüğüme yazdığım yazıdan ufak bir alıntı yapayım:

“Dumansız hava sahası imiş?! Gerçekten buna inanan var mı meraktayım. TV de veya yazılı reklam panolarında her gördüğümde kahkahalarla gülmek geliyor içimden. Ah ne güzel dumansız masmavi mini minnacık mavicik bulutlar altında ah ne mutluyum lay lay loommm…
Bu komediyi icad eden amerikalı dahilere gıpta ile bakıyorum, keşke bu dehalarını gerçekten dumansız gökyüzü için harcayabilselerdi.
Devamı için: http://agnia.blogcu.com/dumansiz-hava-sahasi_18358111.html

Bir süredir mavi gezegenimizi bu nerdeyse tersinemez duruma gelmiş gidişattan nasıl kurtarabileceğimizi düşünüyorum. (Bilm adamları dünyanın yaşanamaz bir yer haline gelmesinin en fazla otuz yıl sürebileceğini hesaplamışlar).

Madem beyaz alanlar azaldığı için bu fecii gidişat geri çevrilemiyor o halde yapmamız gereken belki sadece çok basit bir girişimle başlayabilir diye düşündüm.
Yani “Beyaza Boyayalım Kampanyası”.
Bu konuda seyrettiğim bir programda bir bilim adamı çok basit bir deney yaptı. İki birbirine eşit yüzeyde biri beyaz diğeri siyah plakayı güneş altında yere yan yana koydu. Her iki plakanın yüzeyindeki ısıyı elindeki termometre ile ölçtü, hemen hemen birbirine yakındı. Sonra sadece bir dakika bekledi ve ısıları tekrar ölçtü; iki plaka arasında on derece fark oluşmuştu! Belki de dumansız gökyüzü kampanyası için yapılan reklam harcamalarını sadece bu deneyin herkesin bikaç kez görebileceği şekilde yapsalar, durumu daha net algılayacağız.

Dünya yüzeyinde beyaz alanların artması için neler yapılabilir?
Benim aklıma gelenler şunlar;
1. Büyük kapalı alanların (çarşı, barınma kompleksleri, spor sahaları, fabrikalar, arabalar gemiler, trenler gibi) dış boyalarının beyaz yapılmasını şart koyan kanunlar çıkarılabilir. Bu kanundan sonra yapılacak binalarda kesin şart olacağı gibi, belli metrekare yüzey teşkil eden mevcut yapıların peyderpey en geç iki yıl içinde beyaza boyanmaları şeklinde olabilir.
2. Bilim adamları okyanuslar üzerinde, içindeki canlı yapıya zarar vermeksizin beyaz bir tabaka oluşturabilecek araştırmalar yapmalı.
3. Ve tabii yeşil alanların arttırılması, olmazsa olmaz hayati bir durum.
4. Her yıl ne kadar metrekare buzulun eridiği bilimsel olarak mevcut. Bu durumda sadece kaybedilen alan+%1 lik bir alanı her yıl beyaza çevirebilecek bir formul yaratırsak, doğa kendini çok kısa zamanda yeniden toparlayacaktır, çemberin dönüşünü bir kez tersine çevirebilsek bu konu hal olabilir gibi hissediyorum.

Tabi benimki tamamen sade bir vatandaşın duygu ve düşünceleri, işin ehli bu konuda neler tasarlamaz ki. Keşke çocuklarımıza, kendilerine bir gençlik ve olgunluk periyodu geçirme imkanı tanıyamıyor oluşumuzu anlatsak?!
Ezcümle biz yetişkinlerin kör, aptal, duyarsız, uyuşturulmuş olduğumuzu düşünüyorum. Soluyacağımız hava kalmamışken, altımızdaki gezegen elden kayıp giderken, nelerin hesabını yaptığımıza inanamıyorum, sanırım bu bir rüya olmalı! Başka izah bulamıyorum.

Eğer bu konuda benimle hemfikir olan var ise, lütfen birşeyler yapın, elinizdeki imkan neye yetiyorsa.

Sibel Atasoy
05.08.08 – Beylerbeyi

Virüsler(!)

-alıntı-

Bir dostumun
dikkatimi cekmesi sayesinde, “yasam, dna, genetik” ile baglantili,
belki de hak ettikleri onemi vererek ele almadigimiz bir “kategori”nin
mensuplariyla daha yakindan ilgilenmeye basladim: Virusler.

Yalnizca kisa bir girizgah yapmakla yetinecegim simdi ve buna virusun
tanimi uzerinden giderek baslamanin aciklayici ya da “kivilcimlar
caktirici” olabilecegini dusunuyorum.

Virus (bakteri ve benzeri mikroskobik yaratiklarin aksine) kendi
basina “canli”, yani “yasayan” bir organizma degil. Ancak, bir canli
hucrenin icine nufuz edebildigi anda harekete gecebilen, bir tur
“hucresel bilgi unitesi”.

Bir genetikcinin ifadesiyle: “A virus is not strictly alive.. nor is
it strictly dead… A virus has some fundamental information (genes
made of DNA or RNA) which allows it to make copies of itself. However,
the virus must be inside a living cell of some kind before the
information can be used. In fact, the information won’t be made
available unless the virus enters a living cell.”

(“Virus kesin olarak ne canlidir ne de olu. Virus, kendi kopyalarini
olusturmaya olanak veren (DNA ve RNA’dan olusmus genler) temel bilgiye
sahiptir. Bununla birlikte, soz konusu bilginin kullanilir hale
gelmesi icin virusun yasayan bir hucrenin icinde olmasi gereklidir.
Virus yasayan bir hucrenin icine girmedikce bu bilgi onun icin
erisilir degildir.”)

Yapisi ve calisma yontemleri, son derece “merak kiskirtici”. Disi,
proteinlerden olusan bir kabukla cevrili. Bu kabugun icinde, genetik
bilgiyi (yani RNA ve DNA ile ilgili “kod bilgisi”ni) saklayan bir
cekirdek var. Canli hucrelerden uzak bir ortamda birakirsaniz, hicbir
yasam ve hareket belirtisi gostermiyor; sonsuza dek oyle “atil”
bicimde bekleyebilir. Ama bir canli hucreyle karsilastigi anda, sanki
bir bilgisayar programi, belli “sensor”lar tarafindan tetiklenmis
gibi, bir aktivite basliyor. Ilkin o hucrenin “koruma duvarlarini”
asip iceriye giriyor ve ardindan (virusun “turune” gore degisen) bir
“kod uygulama harekati” devreye giriyor. Cogunlukla bu, kendi
kopyalarini olusturma ve cogaltmaya yonelik, duzenli bir aktivite.

Yine virusun turune gore, canli hucrenin koruma sistemini asip iceri
sizma yontemleri de farklilik gosteriyor. Sozgelimi HIV virusu, hedef
aldigi hucreyi “kandiriyor” ve kendini “glikoz” olarak gosteriyor.
Suna benzer bir diyalog dusunun, virus kapiyi caldiginda:

“Tak tak…”
“Kimdir o?”
“Yabanci degil, ben glikoz.”
“Buyur iceri o zaman.”

Ve hucre bu “yemi” yuttuktan sonra, icerideki “casus faaliyeti” de
basliyor.

Icinde RNA, DNA, yasamin “kodlari” ile ilgili bilgiler tasiyan ve
bunlari ancak bir canli hucreyle bulustugu anda kullanabilen; ayrica
kendi basina “canli” olmayan; cok zor ve agir kosullar altinda bile
oylece sessiz bekleyip varligini “uykuda” gecirebilen bir yaratik
dusunun. Kulaga tuyler urpertici geliyor.

Bilinen virus turlerinin tamamina yakini “zararli” olarak niteleniyor,
cunku hucre kontrolunu eline alip, kendi kopyalarini belli bir duzende
cogaltiyor ve saglikli hucrelerin yok olmasina, bagisiklik sisteminin
cokmesine vb neden oluyorlar. Ancak cok az sayida bilinen bazi
istisnalar da var: Sozgelimi, zararli bakterileri enfekte edip onlari
yok eden “bakteri virusleri”.

Bu arada, canli hucreler de viruslere karsi butunuyle korunmasiz
degil. Onlarin “yontem ve taktiklerini” ogrenmis hucreler, bagisiklik
sistemi araciligiyla viruslerle mucadele ediyor. Bunu yaparken, iceri
sizmayi henuz basaramamis virusleri yok etmekle kalmiyor, enfekte
olmus hucreleri de (yani kendi hucrelerini!) olduruyor. Boylece,
virus, icine sizdigi canli hucre olmadan bir sey yapamayacagi icin,
etkisiz kaliyor ve yok ediliyor. Eger direncimiz yeterli degilse,
hastaliga yakalaniyoruz. Bagisikligi olan hucreler bu savasi
kazanirsa, hastaliktan kurtuluyor ve “beni oldurmeyen, guclendirir”
deyisinde oldugu gibi, hanemize bir “arti” yaziyoruz. (HIV gibi
dogrudan bagisiklik sistemini cokerten, fazlasiyla “hilekar” virusler,
bunun bir istisnasi.)

Simdilik fazla uzatmadan, sunu soyleyerek noktalayayim: Yasamin temel
yapitasi, karmasik ve ayrintili bir “kod bilgisi” iceriyor, bildigimiz
uzere. Viruslerse, degisik bicim ve derinliklerde, bu kodla ilgili
kimi ayrintilara sahip, kendi basina hicbir sey yapamayan ama canli
hucreyle karsilastigi anda “siseden cikan cin gibi” saldiriya gecen,
garip ve gizemli varliklar. Canli degil; ama o da “mutasyona” ugrayip
kendi icinden degisik turler gelistirebiliyor. Virusler yalnizca
dunyada mi var? Bunu bilmiyoruz.

(Konu basligini “Evrim, tekamul, mutasyon” olarak degistirdim, bunun
daha anlamli oldugunu dusunuyorum.)

Sevgiler,

Burak Eldem

Türk oğlunun düşmanları

Tarihte ne zulümlere maruz kaldı bu millet…
Sebebi acaba sadece Türk olmaları mıydı?..
…….
İnsanlığın ikinci babası olan atamız Nuh aleyhisselam oğlu Yafes’in oğlu Türk’ün torunlarına “Türk” deniyor. Bunların arasında bizler olduğumuz gibi (özetle söylersek) bugünkü Macarlar, hatta Bulgarlar ve Asya’nın kuzey doğusunda bulunan Yakutlar da var…

Hâlbuki son bin yıl içinde, Türk dendiği zaman Selçuklu ve özellikle de Osmanlı hatırlanıyor…
Dolayısıyla, sevenler; Osmanlıyı sevdikleri için Türkleri seviyorlar veya sevmeyenler, yine Osmanlıdan nefret ettikleri için bizleri sevmiyorlar!..
*
İçimizde ve dışımızda bulunan, Türk’e düşmanlık yapan kimselere iyi bakmak lazım:
Bunların düşman oldukları Türk kavramı içinde Hıristiyan Yakutlar ve Macarlar da var mıdır?.. Eğer varsa, bu düşmanlık hakiki Türk düşmanlığıdır, ırk düşmanlığıdır…
Yok, eğer “Türk”ten kasıt başkaysa… Veya daha açık bir ifadeyle, hücum edilen adres ve saldırıya geçilen “düşman”; Türk’ün İslam ile şereflenme döneminden sonra gelen Türk Devletlerimiz ve özellikle de Osmanlının hâkim olduğu topraklarda yaşamış dindaşları ise…
..işte tam burada, biraz durmak… Elma ile armudu biri birinden ayırmak… Yani hakikati anlamak lazım…
Çünkü o durumda, bunun adı; “Türk veya Osmanlı düşmanlığı” isminin ardına gizlenerek, inanç düşmanlığı yapmak, daha doğrusu İslam düşmanlığı yapmak demektir!..
Bunu anlamak lazım…
Bunu anlatmak lazım… Çünkü insan, hangi çalının altına hangi tuzakların yerleştirildiğini bilirse, üzerine basmama ihtimali biraz daha fazladır!
Öyle değil mi?
*
Bunları okuyunca bazılarının aklını şu soru kurcalayabilir:
Peki ama neden bazı Müslüman devletlerin de arası bozulmuştu Osmanlıyla? Ve şimdi de neden hâlâ Osmanlı için çirkin iftiralar atılmaktadır ve onun hatıraları bile saldırıya uğramaktadır?
Cevap ise gayet basittir, açıktır, nettir:
Çünkü Osmanlı (Sevgili Peygamber efendimiz ve onun eshabının yolunda olmak, demek olan) “ehl-i sünnet” inanışındaydı…
…..
Elinde tuttuğun mücevher ne kadar kıymetli ise; saldıranı, göz koyanı, belalısı da o kadar çok olur!

Muammer Erkul