“kızımı kurtarın” adlı yabancı bir filmin başında geçen bir replik çok hoşuma gitti. sizlerle paylaşmak istedim.
Her zaman şuna inandım. Aslında seçmediğiniz şeyler sizi siz yapar. Şehriniz, mahalleniz, aileniz. Buradaki insanlar böyle şeylerle gurur duyar. Sanki bu başardıkları bir şeymiş gibi. Ruhlarının çevresini vücutlar, şehirlerde bunların çevresini sarmalar.
Öpmek taklit sayılmaz.
Sevdim o reklamı. Reklamını yaptığı ürüne katkısı olur mu, bilmem. Ama sevdim işte… Senaryoların böylesi insanî boşluklarımızı bulanını, unutulmuş yanlarımızı vuranını seviyorum ben. Çocuk annesi için geçiriyor aklından: “O da süt içiyor, beni taklit ediyor. O da yürüyor; beni taklit ediyor… O da öpüyor ama öpmek taklit sayılmaz.”
Taklit yaparken, işin içine ruhunu koymazsın; sadece bedeninle olursun işin içinde. Kalbini koymasan da olur taklit; kalıbını ustalıkla koyabilmen yeter. Taklit yaparken, bir başkasına benzersin; sen değilsindir oradaki. Sen sen olmadığın ölçüde başarılısındır taklitte. Senin sen olmadığını bilerek bakarlar sana taklit yaparken. Taklidin gücü senden kaynaklanmaz; kendini benzettiğin kişinin kredisini kullanırsın taklitte. Taklit; bir başkasını bilen başkalarının bakışına bağlıdır. Bir başkasına benzemeyi önemseyen başkalarının dikkati ve nazarı kadardır taklidin gücü. Taklit hep daha sonra gelir; taklit edilen ise daha öncedir. Orijinal olan, bir şeyin sonrası değildir. Tekrardır taklit; yine yine yapılabilir; aynı kalıba defalarca dökülebilir. Ama asil ve orijinal olan bir defalıktır; ilk ve son kezdir. Bir kereliğine gerçekleşir; eşsiz ve benzersizdir. Benzer biçimde yineleniyor gibi görünse de, yenidir o. Çünkü, aslın ardındaki kalp her defasında yeni ve taze bir heyecanla vardır. Kalıba aynı şablonlarla dökülse bile, kalbin çerçevesi olmaz, çerçeveleri kırar kalbin kıpırtıları. Asil olanda da, bedensel bir biçimden söz edilebilir belki ama ruh her an yeni bir halde yoğrulur, kalp halden hale hallenir her dem. Taklit az buçuk simetrik olur; bir karşılıklılık saklar içinde. “Sen öyle yaptın ben de öyle yapabilirim!” demeye getirir sözü taklitçi. Hep geç kalır taklitçi o yüzden. Asil olan ise, aniden bastırır, hazırlıksız yakalar. Ama taklit planlanır, zamanlanır. Hesabı kitabı vardır taklidin. Asl’olan ise hesapsızdır, ölçüye gelmez, tartıya çekilmez.
İşte bu yüzden “öpmek taklit sayılmaz.” Öpücüğün ardında bir çift dudaktan fazlası vardır. Kalıplar değildir buluşan öpücükte, kalplerin sınırsız çarpıntısı dolaşır birbirine. Kendinde olmadan öper insan sevdiğini. Anne çocuğunu sayarak öpmez. Kendini bir başkasına benzetme hevesiyle öpemez anne. Başka anneler çocuklarını öptü diye taklide kalkışmaz elbette. “Çocuğum beni öptü, ben de onu öpeyim” diye karşılık verme hesabı yapmaz. Hazırlıksız yakalanır öpücüğün çekimine. Ayakları kayar; gözleri kararır. Anne öper; çünkü şefkat eder. Sevgili öper; çünkü âşıktır. Dost öper; çünkü sever.
Taklit sayılmaz öpmek; çünkü öznesi dudaklar değil, kalptir öpücüğün. Sevmek, şefkat etmek, aşık olmak kalıbın değil, kalbin eylemidir. Kalbî eylemlerin tekrarı olmaz. Taklidi olabilir mi sevmenin? Kimin sevmesini kalıba dökebilir insan? Aşkın kopyası çekilebilir mi? Önündeki sevgililere göz ucuyla bakıp “Bu aşk tam bize göre sevgilim, gel ben de seni böyle seveyim!” diyebilir mi adam/kadın? Belki “ben de böyle bir aşk mektubu yazmalıyım!” dediği olmuştur insanın. Aynı kelimeleri aynı cümleleri ustalıkla yan yana dizse bile, o mektubu yazdıran, o harfleri hizaya getiren o eşsiz aşkın yatağında ırmak edip akıtabilir mi kalbini?
İnsan sevdi mi bir kere; kendinden geçer, kendini aşar, kendinde olmaz. Kendinde olmayan nasıl olur da bir başkasına benzeme hesabı yapar? Taklide mecali olur mu hiç kendinden geçenin? Değil bir başkasına kendine bile benzemez insan. Kendi kendisinin taklidini bile yapamaz.
Hep ilk defadır sevmek. Hep bir defalıktır. “Bir daha”sı olmaz. Yeni baştan sarılmaz bantlar gibi. Tekrarı olmaz. Ağır çekimde seyredilemez. Eşsiz ve benzersiz bir inşadır sevmek ve sevilmek ve sevildiğini bilmek.
Meleklerin Adem’e (as) secdeleri örneğin. O secde hep ilk defadır, bir defadır, biricik bir andır. Tekrarı olsa bile, “bir daha” sayılmaz. Hiç hesapsız, hiç kesip biçmeden, hiç ölçüp tartmadan, hiç önünü ardını gözetmeden oldu o secde. Oysa, İblis’in tek bir secdesi bile olmadı Adem’e (as). Çünkü, hesap kitap derdine düştü. Karşılaştırma yaptı. Teraziye koydu duyduğu emri. Toprağı ve ateşi kıyasladı. Ateşten olanın topraktan olana secde etmesini lüzumsuz gördü ya bir kere. Üstünlüğü Rabbinin tercihinde değil, yaratılanın malzemesi üzerine kilitledi ya. Kalbine yâr olanın aşk ateşinden değil de, kalıbının ateşinden pay çıkardı ya kendine. Artık iflah olmazdı. Velev ki kendisi topraktan, Adem (as) ateşten olsaydı da öylece ve mecburen, hesap ederek ve planlayarak secde edecek olsaydı, yine kurtaramazdı, yine aklanamazdı. O yüzdendir ki, meleklerin milyonlarca kez tekrar edilen secdesi hep asil ve orijinaldir; çünkü aşktandır. İblis’in mağrur secdesizliği ise taklit ve tekrardır; çünkü aşksızdır. Ve tüm taklitler gibi geç kalmıştır, geride kalmıştır. Ve hep aşağıda kalacaktır. Asla asil olamayacaktır.
Dedim ya sevdim reklamı. Süte değil secdeye iştahımı artırdı. Secde de alnımıza değen kutsî bir öpücük değil midir? Kocaman bir “Aferin!” değmez mi can kulağımıza her secdede? “Seni onaylıyorum. Varlığın benim için çok çok önemli. İyi ki var ettim seni. Sen bi’tanemsin.” haberini duymaz mı insan alnını secdeye değdirdiği her demde. Yine yine ama hep yeni. Tekrar ama hep taze. Çok kereler ama ilk ve son defa. Var edildik diye bir defa…
Başkaca var ediliş yok ki… Taklidi değil ki bir anımız bir sonrakinin. Kopyası değil ki bugünümüz bir öncekinin. Nefesimiz gibi her dem yeni, hep ilk defa, hep son defa… Taklit sayılmaz öpücük…
Senai Demirci
Gitme eylemi içinde…
İltica hakkımı kullandım
Geri dönmezlerin kentine
Mülteci cesareti; sadece gözlerimde
Tünelinden geçtim karanlıklar tanrısının
kapıları kapalı idi algımın
yatıştım, yatıştırdım kendimi
Anti-depresan tesirinde
Etkisi uzun sürüyor çağımın ilacının
Deliliği alıyorum günde üç çarpı bir
Yatmadan önce
Bu yüzden uyamıyorum insanlara
Ortagezer bir hiçlik var üzerimde
Uyu (ş) muştum senin içinde
ve o oda da
Bob dylan’a hürmet ederdik ikimizde
bir fincan kahve ile eğilirdik önünde
gitme eylemi içinde….
Aslıhan Aliyazıcıoğlu
Her Şeyin Bir Anlamı Var
Her şeyin bir anlamı var. Bana diyorsun ki ‘bu dünya anlamsız ve ben burada olmayı kendim seçmedim’. Bu sözcüklerde burası ile orası arasında asılı duran bir hayatın izleri var. Yokluk ve varlık arasında yürüyen bir ip cambazının hüneri var. Sevdim diyorsun. Sevdiğin zaman gelmeyecek adamları sevdin. Sesini duysa da çağrına icabet edemeyecek adamları. Onları sevmekle erkenden giden bir sevgiliyi çağırıyordun aslında. ‘Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden / Çok seneler geçti dönen yok seferinden’. Çocukluğunun en büyük aşkı artık dönülemeyecek uzak ülkedeydi ve sen en uzak adamları seversen ve onlar seni severse, bir mucize olursa yani, belki onu geri getirebileceğini düşünüyordun. Yitirilen bir daha ele geçmedi. Uzak yakın olmadı. Canının acısı gün be gün katmerlendi. Hayatı sadece acıyan yerlerine bakarak tanıdın. Var olduğunu sadece yaralarına bakarak hissettin. Ruhun en derinlerine yerleşen ve bir burgaç gibi insanın içini oyan bir ağrıyla okudun kendini. İçinde katıksız gözyaşı olan bir hokkaya banılarak yazılmış bir hayat. Oldun mu öldün mü bilemedin.
Şimdi diyorum ki ben sana, her şeyin bir anlamı var. Çiçeğin, böceğin, dalları eğen rüzgarın, ağzımızdan çıktıktan sonra yüzyıllarca uzayda asılı duran sözcüklerin bir anlamı var. Hiçbir şey kaybolmuyor. Her hıçkırık, hayal kırıklığının yaydığı her titreşim, içimizde bir coşkunun pır pır kanatlanışı kaybolmuyor. Kainat gibi insan da enerjisini sakınıyor. Sonra dağınık duran her şey, biz onu çağırmasını bilirsek, bir yapbozun parçaları gibi birleşip bir şey söylüyor. Sonra yine dağılıyor. Konuşuyoruz seninle. Yavaş yavaş iyileştiğini hissediyorum. Öfken azalıyor. Artık Tanrıya kızmıyor gibisin. Ve artık şükür ki yaralarından ibaret değilsin. Hayatın çiçek tozları gibi oradan oraya neşe içinde uçuşuyor. Varoluşuna sinmiş olan o ıstırap sanki daha derinlere, kımıldadığında hissetmeyeceğin bir yerlere iniyor. Onunla da başın hoş olsun, çünkü bir anlamı var.
Evet her şeyin bir anlamı var. Aşığın derdi de teslimiyet. Ötekini yücelterek, onunla özdeşleşip onun vasıtasıyla yücelerek kusurlarımızı örtmek istiyoruz. Aşığın tasası teslimiyetle faniliğin sınırlarını zorlamak. Kendi yalnızlık ve kısıtlamalarını fark eden aşık; anlam, kuvvet ve gayesini maşukuyla yekruh olmakta buluyor. Kendini aleve atan pervane misali. Olmak bilmektir. Daha da ilerisi var : Yanmak bilmektir.
Herşeyin bir anlamı var. İnsan düşüyor, kalkıyor, kendisine bir hikaye kuruyor. Kendi hikayesine çok inanıyor, az inanıyor, hiç inanmıyor. Başkalarının hikayesine inanıyor. Kendisine inanılacak değişik hikayeler buluyor. Bir ömrü bir hikayenin parçası olmak için tükettiği oluyor. Anlatmayı seviyoruz değil mi? Sana senin hikayenin seni başkalarından farklı kılmaya çalıştığını, acılarına tutunmakla diğer fanilerden kendini ayırdığını söyledim. Biricik olmak istiyordun. Diğerleri bu hayatın bu kadar beyhude olduğunu nasıl göremiyordu? Ne oluyordu da ağız dolusu kahkahayla gülebiliyorlardı? Herşeyin basit bir kurmaca olduğunu nasıl fark edemiyorlardı? Evet seni onlardan ayıran başka bir hikayen olmalıydı. Sen varlık dünyasında yokluğu tecrübe edebiliyordun. Olmamak sanatında ilerlemiş, yaşamıyor gibi yaşamak ilminde mertebe edinmiştin.
Herşeyin bir anlamı var. Uçurumun kenarı sıra cesaretinden yürümüyordun. Sana uzanacak bir el olsun ve korktuğunu hissetsin istiyordun. Hiçliği yaşarken hiçlikten nasıl ürktüğünü, uçurumun sana baktığını bir kişi olsun anlasın. Yokluktan kaçayım derken varlığı inkar ediyordun. Oysa görünmez olduğunda bile ardında sesler bırakıyordun. Burukluğun sesi, aşkın sesi, teslimiyet arzusunun sesi, özlemin sesi. O sesleri duyabilen herkes, orada değil de burada olduğunu, aramızda dolaştığını anlıyordu. Kalbi kırıklar birbirini bu seslerden tanır. Sahi, ruhun izlerini kim silebilir?
Her şeyin bir anlamı var.
Doç.Dr.Kemal Sayar
ZAMANI BULAN İNSAN
Çok zaman önceydi. O kadar zaman önceydi ki zaman diye bir şey yoktu.
İnsanlar güneş doğup batıncaya kadar yaşıyorlardı hayatı.
Bir daha hiç olmayacakmış gibi dolu ve anlamlı.
Derken zaman diye üç parçalı bir şey İcat etti insan.
Bir parçasına dün dedi, diğer parçasına bugün, öteki Parçasına da yarın. Sonra fesat karıştı zamana ve insan bugünü unuttu.
Dünü düsünüp pişman oldu, yarını düşünüp telaşlandı; ama işin ilginç tarafı tüm telaş ve pişmanlıkları güneş doğup batıncaya kadar yaşadı. Farkında olmadan rezil etti bu gününü. Oysa yarın, Bugüne dün diyor,
Dünde bu gün için yarın diyordu.
Bir türlü beceremedi.
Bir eliyle yarına, diğer eliyle düne
yapıştı.Bu günü eline yüzüne bulaştırdı…
Mutsuz oldu insan. Ve ne gariptir ki yarının telaşı da, dünün pişmanlığını da hep bugün yaşadı;
Ama bugünü hiç yaşayamadı.
Ne yarın
Ne de dün!