Bildiklerimizin ne kadarını yaşıyoruz?

İnsanlar kendilerine bir yol seçerler. Kimi daha zengin, kimi daha güçlü, kimi daha güzel dayanılmaz olmanın yollarını arayarak kendilerini ifade etmeye çalışırlar. Biz spritüel felsefe ile ilgilenen insanlar, diğer sosyal aklıyla düşünen insanlardan farklı ve zor bir yola çıkarız. Farkındalığın ışığında ilerlemek sanıldığı kadar kolay değildir. Çoğumuz hayatımızda belkide eksik olan yanlarımızı diğer insanlardan farklı olarak tamamlamaya çalışırız. Hayatımıza giren insanlar bizlerin gelişimine iyi ya da kötü katkıda bulunurlar. Kimbilir belkide içinden çıkılmaz sorunlarla boğuşmaktan yorulmuş insanlarız veya hayatımızda istediğimiz herşeyi elde etmiş, fakat bir türlü içimizdeki koca boşluğu dolduramamışızdır veya bir şekilde ilham almışızdır. İşte bu yolculukta gelişim adına bize sunulan bilgileri süzgeçlerimizden geçirerek bir şekilde uygulamaya koyarız yada sadece birilerine bunları satmaya çalışırız. Böylelikle farkında olmadan o doymak bilmeyen tazmanya canavarını doyurmaya çabalar dururuz. Hep sormuşumdur kendime bu kadar kitap okuyorsun, yazı yazıyorsun acaba ne kadarını hayatına geçirebildin? Bilgi sahibi olmak güzeldir ama bilgi sınırsızdır. Bütün hayatımızı inandığımız değerler uğruna harcarız ve bir de bakarız ki koca bir sıfır önümüzde bize gülümsüyor. Önemli olan bildiklerimizi hayatımıza geçirmek ve onları gelişimimiz için kullanabilmek… Gündelik yaşam içinde, karşılaştığımız sorunlarda onlardan yararlanabilmek…Dengelerimizi kurabilmek ve kendimize ,başkalarına, ihiyaçı olanlara sunmak…

O çok güzel resim çiziyor ama çizmiyor şimdi bir anlamı varmı onun güzel resim çizmesinin… Harika bir insan ama o anlaşılmıyor ve koca bir güzellikte yanlız kalmayı seçiyor. Ne anlamı var harika olmasının. Öfkelememem gerektiğini biliyorum ama kontrol etmekte zorlanıyorum ne anlamı var öfkelenmemem gerektiğini bilmemin. Karun kadar zengin ama kimseye zırnık vermez. Kimseye yardım etmez . Yemez içmez ne anlamı var zengin olmasının. Çok güzel ama sevmeyi bilmiyor, kimseye güvenmiyor , sevemiyor ne anlamı var güzel olmasının… Güzel, zengin, bilgili işte o kadar…

BİLDİKLERİMİZİN NE KADARINI HAYATIMIZA GEÇİRİYORUZ? NE KADAR SPRİTÜELİZ? NE KADAR SEVGİYİZ VE NE KADARI YAŞAMIMIZDA VAR?

ASIL ÖĞRENMEMİZ GEREKEN ÖĞRENDİKLERİMİZİ HAYATA GEÇİREBİLME YETENEĞİNE SAHİP OLMAMIZ YOKSA SİZCE BİR ANLAMI VAR MI?


Gerçekleştirmek istediğimiz güzellikler yaşayacaklarımız olacaktır.
Ş. T

Öyle bir yer olsun ki

Öyle bir yer olsun ki yaşadığım yer;

Göz alabildiğine yeşil ve mavi

Kelebekler de tabii, gökkuşağı renginde

Vücudum bana ağır gelmesin,

Sürüklemeyeyim onu ardımdan.

Her neyi beğenirsem ona

Konukluk edeyim bir süre

Bazen bir ağaca, bir tavşana

Ya da bir adamın içine

Taşınayım.

Oh ne güzel dünya

Kira yok, kontrat yok.

Aşk olsun yine yapıştırıcımız

Dirimin sevinci, annemin şefkati

Çocuklar hepimizin olsun

Binalarımız büyülü taştan

Kendiliğinden ışıyan.

Vivaldi çalsın, ya da Shopen

Yumuşak bulutlardan dökülsün mısralar

Yağmur gibi ıslatsın ruhumuzu

İçimizden çiçekler fışkırsın

Dokunarak, koklaşarak ve öpüşerek

İletişim kuralım, bizden önce

Renklerimiz erişsin gideceğimiz yere.

Dallarda rengarenk kokulu meyveler

Yalnızca istediğimiz işleri yapalım

Yakınlaşan yıldızları seyredelim

Jüpitere gidelim, yıllık iznimizde

Zaman öyle yavaşlamış olsun ki

Biz hiç fark etmeyelim eskiyeni

Geceleri bahçede ateş yakıp sevişelim

Midelerimiz küçülsün, yemek için

Meyveler yetsin, tükenmeyen

Dallarında.

Bir daha ASLA biriktirmek

Zorunda kalmayalım.

Can kulağı ile dinleyelim

Bilgelerimizi, söyleşelim nazikçe

dokunalım ruhlarımıza

En nadide mücevhermiş gibi.

Birleşik olmanın hazzına varalım

Amacımız vermek olsun

Daha çok verebilmek için seyyah olalım

Evrende, ihtiyacı olan yerler bulalım.

Kahkahalar ve cıvıltılar içinde

Yaşam sonsuzca uzatılmış

Kendini verme duygusu

Coşkulu ve dingin bir orgazm olsun.

Sibel Atasoy
02.03.04-Ortaköy

Bu eski şiirimsi, şu an oluşturmak üzere olduğumuz YENİ DÜNYA için ilk haberciymiş demek?
🙂

Zaman=Taksitlendirme

Gözlerinizle gördüğünüz dünya/maddi gerçeklikler yalnızca duygu/düşünce bileşiminizin dışa yansıtılmasından ibarettir. Ve bu haliyle de gerçektir tabi, sizde olandır. Gördüğünüz/algıladığınız dünya; kurduğunuz mantıksal bütünlüğe ve duygularınızın dalgalı ritmine boyun eğerek masumca varoluyor.

O varoluş, çocuklar için hazırlanmış yumuşak, renkli, güzel kokulu bir oyun hamurudur.

Yaratma işlemi, düşünme ve hayal etme kabiliyeti ile yapılmakta olup, kullandığı araçlar; başta kelimeler olmak üzere, dışarı üflediğiniz her şeydir.

Böylece düşündüğünüz/hayal ettiğiniz (bunu ister mistik isterse bilimsel yöntemle yapın fark etmez) her şey, olmak mecburiyetinde kalır. Eğer düşündüğünüzle özdeşlik kurabiliyorsanız sizin fiziki varlığınız bunu yaşar, yok özdeşlik kurmuyorsanız, fiziksel varlığınızın dışındaki ben’ler bunu yaşar.

Aynı anda olmuyo gibi görünmesinin sebebi; yeterli enerjinizin olmamasındandır. Yani zaman; DÜŞlerinizin taksitle fizikileştirilmesinin aracıdır. Zaman=Taksitlendirme

Yeterli erki olan kişi için zaman yoktur, her şey düşünüldüğünde maddileşir.

Demiş idik. Bugün, Maxwell’in (Haluk Bey, onun çalışmalarından kısaca bahsetmişti geçen gün bana) tam olarak neler yaptığını bi gözden geçireyim diye nette aradım, bikaç şey okudum. Fakat bu arada nedense(!) gözüme başka bişey ilişti; Belirsizlik ilkesi!

Ben bu ilkeyi önceden gayet iyi biliyordum ve fakat yukarıdaki zaman=taksitlendirme önermemin bu ilkenin ta kendisi olduğunu az önce birden anlayıverdim! :))))

Daha önce söylenmemiş bişey bulamıyorsunuz azizim! Bu da çok doğal alemin tek akıllısı ben değilim hatta sıralamaya bile giremem :)))))

Belirsizlik ilkesi enerji ve zaman ilişkisi için de geçerlidir. Belirsizlik ilkesinin daha iyi anlaşılması için benzer bir örnek: Bir elektromanyetik dalganın frekansını (titreşim sayısını) ölçmek için belli bir süre beklemek gerek. Yani dalganın frekansını belli bir anda ölçmek imkansız. Bekleme süresi uzadıkça zaman belirsizleşir.

Titreşim sayısı ve enerji miktarı az=Dalga boyu uzun–>Bekleme süresi uzun–>Belirsizlik büyük

Titreşim sayısı ve enerji miktarı çok=Dalga boyu kısa–>Bekleme süresi kısa–>Belirsizlik küçük

Enerji miktarı ne kadar azsa, aynı oranda dalga boyuyla bağlantılı olarak bekleme süresi uzar ve ölçülen zaman belirsizleşir. Tersine; Enerji miktarı ne kadar çoksa, aynı oranda dalga boyuyla bağlantılı olarak bekleme süresi azalır ve ölçülen zamanın belirsizliği azalır.

Belirsizlik ilkesi için şu adrese bir bakıverin (daha genişleri her yerde var aslında bu sadece kısa biri J)

http://tr.wikipedia.org/wiki/Belirsizlik_%C4%B0lkesi

Şimdi bu ilkeye bakınca Gurdjieff’in, Don Huan Matus’un kuantum fiziğini hatmetmiş olduklarını düşünesi geliyo insanın. Artık hangisi hangisini doğurduysa! Fakat bizim meselemiz yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan çıktı değil tabii! Bunu bilsek bize ne kazandırır ki… Bu sebeple ben parmakların işaret ettiğine bakmışım ve Zaman, düşlerinizin taksitle fizikileştilmesinin aracıdır. Yeterli enerjisi(gücü) olan kişi için zaman yoktur deyivermişim düşünmeden!

(Kendimden çok şey öğreniyorum)

Fakat her varlığın kendi yeteneksizlik noktası da vardır, bunu gözden kaçırmamak lazım. Diyelim ki enerjisi çok fazla bi amcamız var. Amcanın akıl/gönül birliğinden geçen her şey pıt ediyo maddileşiveriyo. Örneğin “Yahu şu boğazın suyu biraz ayrılıversin dibini göreyim” diyo, anında oluyo. Tabii bunu seyreden bizler için onun gücü sınırsız gibi gelir, ona peygamber, ermiş filan diyebiliriz.

Fakat maddileştirebilme kapasitesinin sonu yok. Bu amcamızın da 3 gün ya da 3 yıl sonra olan istekleri/hayalleri de olabilir. Öyle şeyler hayal etmektedir ki (bizim aklımızın almayacağı) o da bunlar için enerjisini yetiştiremez!

Sonsuz sayıda basamaklardan oluşan bir oyun bu!

Neden bu işin sonu yok, kolayca anlaşılabilir:

Her şey olabilme potansiyeli olan OYUN HAMURU adı üzerinde sonsuz sınırsızdır. Yüksek enerjiyle titreşmeye başlayanların istekleri azalmaya başlar. Ters orantıyla işliyor bu durum. İstekleri azaldığı için oldurma gücüne sahip olduğu halde kendinde olduracak herhangi bir tasarım kalmaz!

Bu durumda yüksek enerjiyle titreşen varlıklar, bi şey yapmış olmak için çok düşük enerjiyle titreşip çok istek üretenlere mecbur kalır!!! İronik bir durum!

Şimdi bu amcalar arasında değişik iş bölümleri var gördüğüm kadarıyla:

En yükseğe bi adım kalmış olanlar TASARIM yaparlar. Bu tasarımlar daha alt basamaklara, yani yoğun arzu/istek duyanlara ulaştığında, uygun bi bileşim anında arzuyla dölleniverirler! Sıra maddileştirme aşamasına gelir. Bu da aynı bir bebeğin dokuz ay on güne ihtiyacı olduğu gibi o kişinin enerji gücü ile orantılı bir taksitlendirmeyle bildiğimiz hayata doğar!
İnsanın geleceği de aynen geçmişi gibi talepkar! Tam bir fasit daire!!!
Kuyruğunu kovalayan kedi :)))

En yüksekteki amcaların ise tasarıma bile mecali kalmaz! Hahahahahaha

Şaka olsun diye söyledim, bu mecal meselesi değil tabi. Yalnızca FARK ETMEZ durumu!

Tahminim odur ki; en yüksekteki amcalar, yalnızca seyrederler. İki şey arasında seçim yapamama durumu aksiyonu minimuma indirgemiştir. Bunlar sadece beklemektedir. Ve bekledikleri olduğunda bunu idrak edecek BEN olmayacağından işin o kısmını biz hiç bilemiyeceğiz.

Yani bugün bilemiyoruz da yarın, gelecekte birileri bunu bilecek demiyorum, bu bilinemez diyorum.

Kim bildiğini iddia ederse güç kaybedip yeniden oyunun fasit dairesine dahil olmuş demektir.

Galiba çok uzun oldu bu yazı, sonra devam ederiz belki. Eğlenceli bir konu :))))

  • günlükten alıntı- 24.03.2006

http://agnia.blogcu.com/387785/

Kaos ve düzen

Bu da benden bir kaos/düzen karşılaştırması, eski bir yazı 🙂

Hangi konuyu tartışırsak tartışalım bir süre hem de kısa bir süre sonunda geldiğimiz ana bir eksen var; muhafazakarlık- anarşizm!
Evrenimizin kaos ve düzen arasında sorunsuz varoluşu gibi bunun iz düşümleri olarak biz de muhafazakarlık ve anarşizm arasında doğup yaşayıp ölüyoruz.
Üstelik bu ana eksenin, zaten varoluşun temelini oluşturan düalizmin gereği olduğunu sıklıkla atlıyoruz ve farkında olmaksızın bu oltalardan birini yutuyoruz. Üstelik yaşamımızın içinde belki ağırlıklı olarak bunlardan birini destekler biçimde yer alışımıza karşın farklı zamanlarda ve farklı durumlar karşısında diğer metodu da savunmaktan geri durmuyoruz. Hatta birini savunurken diğerini yaşıyor olabiliyoruz. Birbirinin karşıtı gibi görünen bu iki olgu; Tanrı-şeytan ikiciliği, bizi deli konumuna getirmeksizin kendi içimizde, birbirlerinden habersiz yaşayıp gidiyorlar.
Bu kelimeleri hangi kavramlar ile bağdaştırdığımı açıklama ihtiyacı duyuyorum ola ki anlatmaya çalıştığım kavram karşıtlığını ifade edecek daha doğru kelimeleri siz biliyor olabilirsiniz.
İki karşıt uç olarak varoluşumuzun temeli; düzen ve kaostur. Varoluş bu iki uca doğru düzenli koşular sonucu ortaya çıkmış gibi görünüyor. Aslında fizikçilerin dediğine bakılırsa bu ikisi ayrı uç bile değil, aynı anda birbirlerinin içinde ve birlikteler yani dalga ve parçacık olarak kuantum hareketi sergilerler.
İşte bu karşıtlığı sosyolojik anlamda ifade eden uygun kelimeleri bulmaya uğraşıyorum.
Düzeni koruyan ve savunan için genel anlamda kullanılan sözcük, “muhafazakar” oluyor.
Muhafazakar görüş, tek başına belli bir görüşü savunmaz, adı üstünde “o an ve yerdeki” DÜZENi, o her ne olursa olsun muhafaza edendir.
Düzenin karşıtı olan, düzensizlik hali kaostur ve kaotik görüşün ismi de muhtemelen anarşi olabilir.
İnsanın ve toplumların bir arada yaşamasını temin etmek için düzene ihtiyaç var. Bu sebeple anarşi kelimesi muhtevası uyarınca insanın tüylerini diken diken eder.
Anarşi bir anlamda bindiğin dalı kesmek gibidir, oysa ayağını basacağı bir yere ihtiyaç duyan insan bu kelimeyi adeta unutmak isteyecek kadar ilgisiz karşılar. Bu davranışı aklı başında her kişi olumlayacaktır.
Dolayısı ile varlığını tehdit eden bu tehlikeli kelime yerine, muhafazakarlık kavramının karşıtı olarak muhtelif sözcükler koymuştur:
Devrimci; Mevcut düzenin toptan yıkılmasını ve yerine önerdiği sistemin gelmesini ister.
Reformist; mevcut düzenin tümüyle yıkılmasının zor ya da gereksiz olduğunu ama bazı kısımlarının yenileri ile değiştirilebileceğini savunur.
Evrimci; Mevcut düzenin aynı doğa unsurları gibi zaten evrileceğini ve bu sebeple reformistleri dinlemenin yerinde olabileceğini söyler.

Muhtemelen unuttuğum başka kademelerde olabilir. Eğer şimdilik bu sözcüklerden hareket edecek olursak; muhafazakarların en büyük düşmanı gibi görünen devrimcilerin de aslında kendilerinden pek farklı olmadığını açıkça görebiliriz. Çünkü devrimci, eskiyi yıkıp yerine yeni bir düzen getirecek ve getirdiği düzenin muhafazakarı olacaktır, hatta daha düzeni kurmadan bile muhafazakar olmuştur. Getirmek istediği düzene söz söyletmez, eleştiri kabul etmez ve bu sebeple ha bire doğurur. Doğurarak küçülür ve değişim kudretini kaybeder.

Devrimcinin ve onun alt düzeyi olarak reformistin hazırladığı yeni düzen paketinde yer alan unsurlar nereden gelmiştir peki?
Düzen haline gelmeyi zaten istemeyen, buna karşı olan anarşi çorbasından çıkmaları muhtemeldir. Çünkü bu çorbanın içinde her şey vardır, seç beğen al!
Örneğin ve basitçe; “Erkek egemen toplum yıkılsın” diyen anarşist görüşü beğenen bir devrimci bunu alır, kuracağı düzene “kadın erkek eşitliği” olarak geçirir, feminist görüş bunu alır “artık kadınların zamanı geldi” diye geçirir vs. Anarşizm düzen önermediği için yalnızca yıkmaya çalışan bir hareket olarak tespitler yapıyor gibi geliyor bana.
Halbuki normal bir insan olarak anarşiden çekip aldığımız her yıkma girişimi anında yenisini yapma isteğimizle tamamlanıyor.
Böylece Devrimci, reformist, muhafazakar olarak hepimiz dalgayı çökertmeye uğraşıyoruz. Bu hatalı bir davranış değil varolabilme savaşıdır. Bu sonsuz sürecin, üstelik de anlam olarak birbirinden hiç farkı olamayan sürecin, farklı basamaklarında yer alıyoruz. Tabii ki yer aldığımızı düşündüğümüz basamak yalnızca ağırlıklı olarak kullandığımız anlamına gelecektir. Yukarıda bahsettiğim gibi yıkıp-yapma ve koruma, güdü olarak her şekilde her insanın kullandıkları arasındadır.
Belki konuyu daha da basitleştirmeliyiz. Anarşi yani temsil ettiği kaos, insan olarak varoluşumuzun karşısında olduğuna göre onu zaten kategori dışı bırakıp, muhafazakarlığın içinde “eski ve yeni” yanlıları şeklinde daha elle tutulur bir düzeye indirgeyebiliriz.
Yani eski düzenin muhafızları ve yeni düzenin muhafızları şeklinde saf tutabiliriz. Ya da bilinçsizce her zaman yapa geldiğimiz gibi her iki safta da “işimize geldiği ölçüde” durabiliriz.
Örneğin, anne-baba olarak çocuğumuza kendi düzenimizi dayatırken “eskinin muhafızı” ve aynı anda işyerinde yaşlı müdürün baskısına karşı “yeninin muhafızı” olabiliriz.
Araba kullanırken aynı seyahatte bile, bazen eskinin bazen de yeninin muhafızı olur ve bundan hiç rahatsızlık duymayız.
En reformist, en devrimci olanımızın bile bir durma noktası var. “Ahlaksız teklif” filminde iddia edildiği gibi herkesin bir fiyatı vardır. İnternette bir forumda bulunuyorsanız o topluluğun sorunsuzca bir arada yollarını sürdürmeleri açısından, durma noktalarının farklılıkları hep sorun yaratacaktır.
Halbuki görünüş bundan farklı gibidir çoğu zaman; sanki bazı üyeler “her şey serbest olsun, kuralsız olalım”, diğerleri de “hayır bu işin bir adabı vardır” diyorlar ve taban tabana zıt iki gurupmuşlar gibi ha bire birbirlerini saf dışı etme çabasında görünüyorlar.
Oysa herkesin, en devrimci, reformist görünenin dahi bir durma noktası ve durduğu yerdeki düzeni koruma kaygısı vardır. Belki bunu düşünmemiş olabilir fakat düşünse iyi de olabilir 

Sonuç olarak “yok aslında birbirimizden farkımız!” , eskiyi savunan kişi şunu bilmelidir ki; yeniyi savunanların da bir durma noktası vardır yani iş genişleye genişleye anarşiye varmaz, bu varlık nedenimize aykırı olur. (En azından şimdilik) bu sebeple endişe edip “aman elimizdeki değerler gidiyor, kaosa yuvarlanacağız, mahvolacağız” çığlıkları samimi olmakla birlikte yersizdir. Buradaki endişe onların zannettikleri gibi kaosa dalıp kaybolmak değil, eskinin alışılmış ve gözü kapalı yerine getirilen kurallarına karşı yeninin biraz tehlike, daha çok çalışma ve daha çok düşünme gereğinden kaçınmak isteyen, yalnızca pek nahif “tembellik” güdüsüdür bence.
Ve eğer eskiyi savunan biraz tembelleşmiş insanlığımız olmasa, üstümüze yağacak olan bir çok farklı yeni dalga arasında hakikaten bocalayabilirdik. Oysa eskiyi savunanlar tarafından bu tehlike otomatikman saf dışı bırakılıp ancak eskiyi devirebilecek nitelikte büyük değişim enerjisi biriktirmeyi sağlıyor ve dolayısı ile muhafazakar, yeniye ayak direyerek YENİYİ YARATIYOR.
Varlığımızın her iki nedenine de aynı ölçüde saygı duyuyorum. Molla Nasreddin haklıymış, herkes haklı olabiliyor hatta onların haklı olduğunu söyleyen de haklı olabiliyor.

Sibel Atasoy
10.03.04

Öldürülmüş bir dostla hasbıhal

Sevgili dostum ,
Nerden başlayayım ,herkesin çok ciddi olduğu bir dünya var artık. İnsanın içine sıkıntı düşüren bir insan tipi sardı dünyayı. Özelikle güzelim ülkemde. Belki bizde öyleydik diyorsun , belki haklısın, ancak biz biz olarak ciddiye alıyorduk ,yaşamı.Paylaşılan bir şey olarak. İneklerin ilk artı değer üreticisi olduğunu bulmuştuk gülerek , ardından , bir kaç arkadaşın cenazesine gitmiştik.
Ben olarak dünyayı ciddiye almak farklı bir duygu ,kendini dünyadan önemli saymaya kadar gidiyor usulca. Burası benim yağma alanımdır gibi bir durum oluşuyor. Umutsuzluktan diyorsun duyuyorum. Sen ki ölümle yüzleşirken bile bu kadar önemsememiştin, kendini vesana sunulan yaşamı.Kader mi?* Boşvermişlikten değildi elbet bu , onca gençliğine karşın. Haklı olabilirler diyorsun. Anlıyorum. Bana anlatıklarını bu yüzden yazmak gereği duydum.
Bir de burda istediğini yazacağın bir boş sayfa var yazayım bari dedim.(düz yazı yazmak bir cehennem olsada) Dünya bir zamanlar düzdü , artık çok iyi biliyorum değil mi? Bir dünya nasıl düz olur onuda biliyorum elbet , sevgiden öte nedenleri olmadan sevişenlerce dümdüz olur dünya. Düz bir tepsi olarak görülür ve rahat bir döşek gibi olur bu dünya. Öğrenmişim değil mi? Melekler, periler , cinler rahatça gelip giderdi , kimse aldırmazdı onlara .Varsa bir şeyler paylaşılır yoksa ‘Söyleyin Rabbinize bize yemek versin’ derlerdi sonra usulca öyküler uydururlardı rengarenk boyarlardı bedenlerini ,kırmızı hiç kullanılmazdı biliyorum, ilk cinayetle başladı değil mi?İnsanlarda geniş ferah ve düzdü.Yorulmamışlardı kendilerinden ve yarışlardan. Bunu sen söylemedin ama eski bir resminden öğrendim.
Bu arada Tahiti ‘de sörf sezonu açıldı desem buna inanır mısın? Irak’ta da insan avı turizmi son hız devam ediyor. Ancak artık dünya küre ve biz bunu biliyoruz. Bilmek yetmiyor ,illaki insanın gözüne sokuyorlar.Artık dünyanın düz olma şansı kalmadı.
Yeni bir sevgi ve buna uygun sevişme tarzı bulmak lazım değil mi ama?
Sonra 1 Mayıs kutlandı.İşçiler ve polisler birlikte havai fişekleri attılar, sonrada işçilerin çok terlediğini farkeden polis işçileri sularla serinletti ,desem.
Gerçi yine işçiler kendilerini yerlere atıp yaralanmayı başardılar.Zaten zeki olsalar işçi olmazlar ,iş olurlardı . Sonra da adam olurlarsa iş adamı pardon iş insanı olurlardı.
Evet artık herşeyin bir insanı var , yok canım insandan umut kesilmiş olduğu için değil, dünyayı anlayalım dizginleri ele alalım derken, insanda bana bakın dercesine kılık değiştirdi , sanırım. Sen bunu bir düşün , gelecekte kedi insanı , köpek insanı gibi tanımlarda ortaya çıkar , çıksın renk çeşit olur.Daha ileri gider, semizotu insanı,lale insanı(gerçi o çıktı galiba geçenlerde gördüm gibi ama belki düştü belki düşmedi) soğan insanı olmalı faydalı mı? Bence soğan erkeği yerine soğan insanı daha hoş oluyor, ama …
Yine de bir yanım , yanıyor gibi.
Gerçi sende haklısın,Allah başka dert vermesin derken.
Bir de İbrahim Tatlıses böyle yalnız yaşamak zorunda kalmasaydı ,Tuğba da hazır çıkmışken mahpustan değil mi ama?

Kader* hakkında bana bir şeyler söylersen sevinirim , şimdilik huzurlu ve nur içinde ol.