TEMEL EVRİM BİLGİLERİ

Evrim Teorisi’ne teori denmesi, doğruluğunun hala tartışmalı olmasından değildir. İzafiyet teorisi veya yerçekimi teorisine neden teori deniyorsa, Evrim Teorisine de o sebeple teori denmektedir. Yani bilimin tümevarım yoluyla işleyen bir süreç olması ve prensip gereği algı ve gözlem yoluyla doğrulanan tüm pozitif bilimlerde doğrulama sürecinin teorinin ömrü boyunca devam etmesindendir. Henüz delili çok az olan bir teori de teoridir, doğruluğundan neredeyse emin olunan bir teori de teoridir. Evrim Teorisi günümüzde, doğruluğundan aşağı yukarı emin olunan teorilerden birisidir. Bilim adamlarının evrim konusunda tartıştığı, evrimin gerçekleşip gerçekleşmediği değil, evrimin mekanizmalarının teknik ayrıntılarıdır.

Bilimin halktan kopup aşırı özelleştiği günümüzde ortalama birey Evrim Teorisinin bu durumuna genellikle yabancıdır ve bu konuda gerekli teknik bilgi ve donanımlara sahip değildir.

Bu yüzden bu yazıda, Evrim Teorisinin temel bazı noktalarını çok kısa şekilde özetleyen bazı temel bilgiler vereceğiz.

Evrim’in anlamı:
– Organizmalar yüksek üreme kapatisetisine sahiptirler, fakat popülasyonlar genellikle yaklaşık olarak aynı kalır. (Dolayısıyla, doğada yüksek bir ölüm oranı vardır).
– Hayatta kalma mücadelesi canlılar arasında rekabete sebep olur.
– Hayatta kalıp üreyebilenler, yaşadıkları ortamda kendilerini daha avantajlı kılan özelliklere sahip olanlardır.
– Bu durum doğal seçilime sebep olur.

Doğal seçilimin mekanizmaları:
– Mutasyonlar
– Göç sebebiyle popülasyona yeni genlerin girmesi veya popülasyondan bazı genlerin ayrılması
– Popülasyonda rastlantısal faktörlerle genetik kayma oluşması (örneğin sel, volkanik patlama, yangın, vs. gibi faktörlerin popülasyonun belli bir bölümünü ortadan kaldırması)
– Çiftleşmede eş seçimi (hayatta kalma konusunda avantaj sağlayacak genetik özelliklere sahip eşlerin seçimi)
Çeşitliliğe sebep olan mekanizmalar:
– Eşeyli üreme (crossing over ve genetik rekombinasyon genlerin rastlantısal karışımını sağlar ve her döllenmede iki farklı genom birleşir)
– Çekinik genler de genotipte saklanır
– Heterozigot avantajı (daha fazla üreme)

Adaptasyon:
– İklim veya diğer coğrafi faktörlerin canlının karakteristiklerinde zaman içinde değişikliklere sebep olması
– Değişik koşullar altında yaşayan aynı tür canlıların, değişik karakterlere sahip olması

Türler:
– Kendi içinde çoğalabilen, fakat diğer grupların bireyleriyle çiftleşemeyen canlı grubu

Türleşme:
– Bir tür içindeki küçük bir grubun, üreme açısında ana gruptan izole hale gelmesi ve ana grup bireyleriyle artık çiftleşemeyecek kadar değişikliğe uğraması

Türleşmenin sebepleri:
– Coğrafi izolasyon yoluyla türleşme
– Adaptif yayılma: organizma grubunun ani (jeolojik zaman ölçeğinde binlerce yıl) çeşitlenmesi
– Simpatrik türleşme: coğrafi izolasyon olmadan gercekleşen türleşme: Poliploidlik, yani birden fazla kromozom setinin oluşması en önemli sebep. Mitoz ya da mayoz bölünmede gerceklesebilir. İki turu bulunmakta.
– Autopolyploid: Canlı içinde kromozom sayısının iki katına çıkması
– Allopolyploid: İki farklı türün türler arası hibrid ortaya çıkarması. Özellikle bitkiler arasında yaygındır. Hibridler genellikle steril olup, üreyemez. Fakat, eğer mitoz/cytokinesis mayozdan önce olursa, mayoz normal olarak meydana gelebilir. Bitkiler arasında çok yaygındır. Çiçekli bitkilerin %50-70 kadari polyploiddir. Polyploid olmayan simpatrik türleşme de mümkün. Ayçiçeğinden örnek: Helianthus annuus & H. petiolaris—–> H. anomalus
– Türleşmede eşeyli üremenin de önemli rolü vardır.

Büyük tür gruplarının oluşumu (makroevrim):
– Uzun zaman içindeki aşamalı değişimler
– Jeolojik zaman açısından kısa sayılabilecek bir sürede oluşan hızlı değişimler veya ani ortaya çıkışlar (buradaki kisa dönem binlerce veya milyonlarca yılı kapsar)

Evrimde insanlarin anlamakta zorlandıkları ve en çok şüphe ettikleri konu türleşme oluyor. Zaten pek cok kişi evrimin diğer açıklamalarına karşı çıkamıyor bile. Hele de artık günümüzde, adaptasyon ve diğer pek cok evrimsel süreç hiçbir şüpheye yer bırakmayacak biçimde anlaşılmış ve gösterilmiştir. Konuya yabancı olanların bazen hala kavrayamadıkları konu sadece “türleşme”dir.

Türleşme süreci laboratuar koşullarında meyve sineği üzerinde yapılan çalışmalarla da deneysel olarak gösterilmiştir. (Dobzhansky, Th., and O. Pavlovsky, 1971. “An experimentally created incipient species of Drosophila”, Nature 23:289-292).

Hatta laboratuar koşullarında gözlenen evrim kanıtlarından şüphe duyanlar için, doğada gözlenmiş türleşme örnekleri de vardır:

  • Avrupa’dan Amerika’ya 20. yüzyılın başlarında getirilen “goatsbeards” adı verilen üç çeşit vahşi çiçeğin 20-30 yıl gibi bir süre içinde, Amerika kıtasına yayılması ve 1940’lı yıllardan sonra iki farklı türünün ortaya çıkışı gözlenmiştir. (“Tür” kavramının tanımı gereği, bu türler, mevcut diğer “goatsbeards” türleriyle üreyememekte, yalnızca kendi aralarında üreyebilmektedirler).

  • Faroe adası ev faresinin insanlar tarafindan adaya getirildikten sonra, 250 yıl gibi kısa bir zamanda gözlenen türleşmesi (Stanley, S., 1979. Macroevolution: Pattern and Process, San Francisco, W.H. Freeman and Company. p. 41)

  • Nagubago gölünde, izolasyon sebebiyle cichlid balıklarının 4000 yil gibi bir süre içinde 5 ayrı türünün oluşması. (Mayr, E., 1970. Populations, Species, and Evolution, Massachusetts, Harvard University Press. p. 348)

Merak edenler için bu tür daha yüzlerce örnek vardır. Saygın biyoloji dergilerinde yayınlanan çok sayıda makalede bu tür konuların derinlemesine incelemeleri görülebilir.

Evrim günümüzde artık bir bilimsel gerçek olarak kabul edilmektedir. Bilim adamları evrim olup olmadığını değil, evrimin mekanizmalarını tartışırlar.

EVRİMİN AÇIKLAYICILIĞI

Bu yazıda evrim teorisinin açıklayıcı gücünü ortaya koyan birkaç örneklere bakalım.

  • Avustralya’daki Tavşanlar: Avustralya’nın yerlisi olan bir hayvan türü değildir. İlk olarak 12 adet tavşan (oryctolagus cuniculus cinsi) Avustralya’ya 1859 yılında Avrupa’dan göçmenler tarafından getirilmiştir. 1886 yılında, tavşanlar Avustralya’nin güneydoğu kıyılarına ulaşmıştı ve yılda 66 millik bir hızla yayılıyorlardı. 1907 yılında, tavşanlar Avustralya’nın hem doğu hem de batı sahillerine erişmisti ve hiçbirşey bu yayılmalarını önleyemeyecek gibi görünmekteydi. Bunun sebebi, getirildikleri ortamda nüfuslarını dengede tutan faktörlerin (yiyecek miktarı, rakipler ve kendilerini avlayan türler) Avustralya’da bulunmamasıydı. Tavşanlar, Avustralya’nın hayvancılık sektörünü destekleyen bitki örtüsünü yok ediyor ve hayvancılıktan geçinen kesimde büyük maddi zarara yol açıyorlardı. Avlamalar, tuzak kurmalar ve zehirlemeler bu yayılmayı önlemeye yetmiyordu.

Tek seçenek biyolojik kontroldü ve devletin biyologları uzun testlerden sonra, sivrisinekler yoluyla yayılan bir virus hastalığı (myxomatosis) geliştirdiler. Virüs, taşıyıcısı olan Amerikan tavşanında ölümcül olmayan bir hastalığa yol açıyor, fakat Avustralya’ya da yayılmış Avrupa tavsanında ölümcül oluyordu. İnsanlara ve Avustralya’da yaşayan diğer canlılara da bir zararı yoktu. Görünüşe göre, bir çözüm bulunmuştu.

Nitekim, hastalık 1950 yılında Avustralya tavşanları arasında yayılmaya başlamış ve cok kısa süre içinde tavşanların %99.9’unu öldürmüştü. Fakat herhangi bir evrimsel biyologun çok kolay tahmin edebileceği gibi, kendi türünün devamını sağlayamadan taşıyıcısını öldüren bir parazit, evrim süreci içinde “seçilim”e uğrayacaktı ve mutasyona ugrayan virüsün, ancak tavşanı öldürmeyen varyasyonları hayatta kalacaktı. (Diğerleri tavşanlarla birlikte öldüğü için). Bu arada, tavşanlar da mutasyona uğrayacak ve aralarında bu virüse daha dayanıklı olanlar hayatta kalma eğiliminde olacaktı. Böylece doğa, Darwin’in keşfettiği “doğal seçilim” ilkesi uyarınca virüsün daha az öldürücü genetik varyasyonlarını ve tavşanların da daha dayanıklı genetik varyasyonlarını seçecekti. Günümüzde, bu hastalık yüzünden tavşanlar arasındaki ölüm oranı %40 civarındadır ve bu yöntem artık tavşan nüfusunun kontrolü için etkin bir yöntem olmaktan çıkmıştır. Bu, evrimsel sürecin, insanların gözleyebileceği kadar kısa bir süre içinde (birkaç insan nesli) gerçekleşmiş, önceden tahmin edilebilmiş ve bu tahmine dayalı olarak aynen gözlenmiş bir sonucudur.

  • Bakterilerin ilaca direnci: Doktorunuz size ilaç olarak 7 gün süreyle kullanacağınız bir antibiyotik verdiği zaman, ilacı bu 7 günün sonuna dek aksatmadan kullanmanızı ısrarla isteyecektir. Bu ısrarının altında geçerli ve doğru bir evrim biyolojisi bilgisi yatmaktadır. İlacı birkaç gün kullandığınızda, aslında vücudunuzdaki bakterilerin büyük çoğunluğu ölecektir. Fakat tamamı ölmeden ilacı keserseniz, bakterinin hayatta kalan kısmı çoğalacak ve bunlar bakterinin genetik olarak ilaca cok daha dayanıklı bir azınlığından türediği için, aynı ilaçla bu bakterileri kontrol etmek artık çok daha zor olacaktır. Eğer ilacı sizden istenen sürenin sonuna kadar kullanmazsanız, birkaç gün sonra, eskisinden çok daha hasta ve daha güçlü bir ilaca muhtaç durumda kalabilirsiniz.

  • Endüstri kelebekleri: Evrimsel biyolojinin en ünlü örneklerinden biri biston betularia cinsi bir “güve”nin İngiltere’de bilim adamları tarafindan 140 yıldır gözlenen renk değişimidir. Bu canlının koyu ve açık renk olarak iki cinsi vardır ve koyu rengin genleri baskın karakterlidir. Ağaç gövdelerini örten bir tür mantar tabakasının üzerinde bulunurlar ve çevrede yaşayan kuşların temel besin kaynaklarındandırlar. 1848 yılındaki (endustri devriminden önce) müze kolleksiyonu kayıtlarında bu kelebeklerin siyah renli olanlarının toplum nüfusun sadece %1’ini teşkil ettiği gorulmektedir. (Manchester kentinde). Açık renkli bir yüzey üzerinde bulunduklarindan, koyu renkli kelebekler kuşlar tarafından çok daha kolay görülüp avlanabiliyordu. Aradaki farkın sebebi buydu. Fakat 50 yıl sonra, endüstri devriminin yol açtığı hava kirliliği ağaç yüzeyini örten mantar tabakasının rengini koyulaştırdığı ve aynı zamanda bu tabakayı öldürüp, koyu renkli ağaç yüzeyinin ortaya çıkmasını sağladığı için, bu kez kelebek türünün %95’i siyah renkli hale gelmişti. (Bu sefer beyaz renkli kelebekler kolay görülüp kuşlar tarafından avlanabiliyordu). Fakat 1950’lerden itibaren İngiltere’de hava kirliliğiyle ilgili yasalar yürürlüğe girdiğinden ve hava kirliliği önemli ölçüde önlendiğinden dolayı, evrim biyolojisi tarafindan tahmin edildiği gibi, bir kez daha açık renkli kelebeklerin sayısı artmaktadır. Türleşme meydana gelmemiştir, çünkü iki renk arasinda coğrafi izolasyon bulunmamaktadır.

  • Sickle Cell Anemia ve Sıtma: “Sickle Cell Anemia” vücudun bozuk hemoglobin üretmesinden kaynaklanan kalıtsal bir hastalıktır. Bu hastalığa sebep olan gen batı ve orta Afrika’da yaşayan insanlar arasında çok yaygındır. (%15-%20 oranında. Hatta bazı bölgelerde %30’a ulaşmaktadır). Normal olarak, böyle zararlı bir genin bu kadar yüksek bir oranda bulunmaması gerektiğinden (böyle bir gen doğal seçilim sürecinde seçilime uğrayıp ayıklanması gerektiğinden), biyologlar bunun sebebini araştırmışlar ve bu hastalığa sebep olan genin, başka bir hastalık olan sıtma karşısında vücuda direnç kazandırdığını tespit etmişlerdir. Böylece sıtmanın yaygın olduğu bölgelerde bu gene neden bu kadar yüksek oranda rastlandığı açıklanmış oluyordu. Bu gözleme göre bir hipotez kuran bilim adamlari, bu bolgelerden Amerika kitasına getirilen eski kölelerin günümüzdeki torunlarında bu zararlı gen oranının azalması gerektiği sonucuna ulaştılar. (Bu genin varlığına sebep olan seçici etken olan “sıtma”nin Amerika’da o kadar büyük bir problem olmaması sebebiyle). Bu hipotezlerini test etmek icin Amerika’daki zenci nüfus içinde yaptıkları araştırmalar sonucu, tam tahmin ettikleri gibi doğal seçilim sürecinde bu genin Amerika’daki zenci nüfusu içinde azaldiğını (%8 oranına düştüğünü) tespit ettiler.

Görüldüğü gibi evrim biyolojisi hemen hemen her alanda açıklayıcılık ve test edilebilirlik özelliklerine sahiptir. Yaratılışçı iddiaların ise bırakın açıklayıcılığını veya test edilebilirliğini, bilimsel alanda evrim biyolojisiyle ciddi ciddi karşılaştırılabilecek bir yönu dahi yoktur.

EVRENDE NEDEN HAYAT VAR?

Evrende mevcut doğa yasaları, koşullar uygun olduğunda hayatın ortaya çıkmasına izin verir. Hatta koşulların uygun olduğu bir ortamda, hayatın ortaya çıkması mevcut fizik ve kimya yasalarında büyük bir olasılıktır. Fakat bu neden böyledir? Evren neden koşullar uygun olduğunda hayat diye birşeyin ortaya çıkmasına izin verecek doğa yasalarına sahiptir ? Veya, başka bir ifadeyle, “Evrenimiz neden hayata izin veren bir evrendir?”. “Neden başka türlü değildir?”

Burada dikkat edilmesi gereken şey, meseleye belki de tersinden bakmakta olduğumuzdur. Yani bizim bu soruyu sorabilmemiz için zaten hayata izin veren bir evrende yaşıyor olmamız gerekirdi. Dolayısıyla, bu soruyu sormamız belki de zaten anlamsız. Çünkü zaten evrenin dışında ne olduğunu bilmiyoruz. Belki de sonsuz sayıda evre var. Belki bunların çoğu hayatın ortaya çıkmasına izin veren fiziksel kanunlara sahip değiller. Belki biz buna izin veren az sayıdaki evrenlerden birinde yaşıyoruz. Diğerlerinde bu soruyu soracak birileri ortaya çıkamayacağına göre, bizim , “Neden başka evren değil de biz?” dememiz kendi kendinin cevabi olan anlamsız bir soru belki de.

Fakat tabi ki, bu da bir spekülasyon. Çünkü evrenin ötesinde ne olduğunu bilmiyoruz. Başka evrenler olup olmadığını bilmiyoruz. Eğer varsalar, kaçının hayatın ortaya çıkmasına izin veren evren olduğunu da bilmiyoruz.

Fakat zaten eğer spekülasyon yapıyorsa (yani delilsiz konuşuyorsak), seçenekler sonsuz. Belki de evren sonsuz defalar “big bang” patlamalarıyla ortaya çıkıp, sonra “big crunch” denen kendi üzerine çökmeyle yok oluyor. Ve her ortaya çıktığında başka doğa kanunlarıyla çıkıyor. Eğer bu sonsuz defalar oluyorsa, bazılarında hayata izin veren doğa yasalarının olduğu evrenler ortaya çıkabilir pekala.

Eğer spekülasyon yapıyorsak, yani desteksiz atıyorsak, içinde “zeki tasarımcı” fikri bulunan ya da bulunmayan, ateist olan ya da olmayan pek cok evren açıklaması aklımıza gelebilir. Örneğin, evrenin kökeniyle ilgili çeşitli bilimkurgu eserlerinde işlenmiş bazi spekülasyonlardan örnekler:

* Bu evren başka bir üst evrendeki bir bilgisayarda çalışan bir simülasyon programı ve bizler de bu programın, programlanmış karakterleriyiz. Hatta o da birbaşka üst evrenin ürettiği bir simülasyon ve insanlar olarak biz de gelecekte kendi evren simülasyon programımızı çalıştırmaya başlayacağız ve bu sonsuz bir zincir olarak devam etmekte. 

Kulağa saçma mı geliyor? Mantıksal olarak, görülmeyen, duyulmayan, neye benzediği bilinmeyen, sadist bir tanrının sırf kendi eğlencesi için sayısız insan hayatıyla oynaması türündeki bir spkekülasyon yine de eşdeğer ve ondan da daha ferahlık verici bizce.

* İnsanlar ve genel olarak bu evrendeki hayat, milyarlarca yıl sonra öyle bir uygarlık duzeyine ulaşacak ki, zamanda geri gidip "big bang"i ve dolayısıyla bu evreni yaratacaklar.
  • Evren kendi üzerine kapanan bir halka gibidir. Başı veya sonundan söz edilemez. Evrenin başlangıç (big bang) küre üzerindeki bir nokta (örneğin dünya üzerindeki kuzey kutbu noktası) gibidir ve big bang’in öncesinden bahsetmek kuzey kutbunun daha kuzeyinden bahsetmek gibidir. Yani anlamsızdır.
    • Big bang maddenin sonsuz bir yoğunlukta ve kendi içine çökmesi ile oluşturulabilecek bir şey olduğundan, bir karadelik oluştuğunda, bazı spekülasyonlara göre bu başka bir boyutta, bir “big bang”e sebep olduğundan, yeteri kadar gelişmiş bir uygarlık laboratuarda yapay bir big bang oluşturabilir ve belki de biz bir üst evrendeki bir fizikçinin laboratuarında oluşturduğu bir yapay “big bang”iz.

Daha pek cok benzerleri üretilebilir bunların. Nitekim de üretilmiştir. Fakat kısaca, bu örnekleri verirken amacımız, bunlardan herhangi birinin doğruluğunu iddia etmek değil, sözkonusu olan açıklamalar “spekülasyon” (dayanaksız fikir) olduğu sürece, mantıksal olarak birbirine eşdeğer, içinde yaratıcı fikri taşıyan ya da taşımayan çok sayıda evren açıklamalarının mümkün olduğunu göstermektedir.

Yani seçenek yokluğu yüzünden bir “zeki tasarımcı” fikrine ulaşmak gibi bir zorunluluğumuz yok. Ve bunun sebebi, herşeyden önce, bir spekülasyonu kabul etme konusunda bizi engelleyen “bilimsellik” kaygımızdır. Dayanaksız bir seyi kabul etmek istememe prensibimizdir. Ne de olsa, evrendeki hayat ve düzen zorunlu olarak, mantıksal bir biçimde “zeki tasarımcı” fikrine götürmüyor insanı. Bir şeyin delil olduğunu iddia edebilmek için, onu realiteden mantıksal olarak çıkarabilmek gerekir. Evrende düzen ve hayat olmasını, “zeki tasarımcı” fikrine nedensel olarak bağlayamadığımız için, bu olasılığı kabul etmek için ortada yeterli bir sebep yoktur. Bir kabulü sırf başka seçenek olmadığını zanettiğimiz için kabul etmekle, bu kabulün doğruluğunu kanıtlamış olmak aynı şey değildir. Elde gerçekten başka seçenek olmasa bile (ki var), bir açıklamayı sırf seçeneksizlik yüzünden kabul etmek onu kanıtlamak demek değildir. Bu bilimsel bir tavır hiç değildir.

Sonra Ne Olmuş ?..

Buyrun “Jean Paul Sartre”nin ünlü öyküsüne…
Bir romanında iki ayrı kişiliği irdeler…
“Pierre”, ülkesinin özgürlüğü için çaba gösteren isyan kuvvetlerinin lideridir.
Karşı tarafta ise bir kadın, adı “Eve…”
İşgal kuvvetlerinin yüksek rütbeli subaylarından birinin eşi. Üstelik çok zengin.
Kocası da kendisi gibi haris, hırslı, baldızına göz koymuş biri. Bunun için karısını bile öldürmeyi kafasına koyar.
Nitekim, düşündüğünü de yapar ve “Eve”yi zehirleterek öldürür…
Aynı anlarda da “Pierre” bir casus tarafından vurulur.
Her ikisi de öteki dünyadan olanları görmeye başlarlar.
“Eve” kocasının kız kardeşini iğfal etmek üzere olduğunu gördükçe bağırıp uyarmaya çalışır ama, nasıl duyursun!
“Pierre” de, kendisini öldüren casusun yerine geçtiğini ve arkadaşlarını da tuzağa düşürmek üzere olduğunu gördükçe deliye döner!…
Bu iki gencin durumunu görenler, kendilerini tekrar dünyaya göndermeye karar verirler.
Ama önemli bir koşulla:
“Birbirlerine büyük bir sevgi ile bağlanacaklar…”
İkisi de hemen kabul eder ve 24 saatlik bir sınav için yeniden dünyaya gönderilirler.
Dünya’ya gelir gelmez de……..
sonra ne olmuştur sizce?

7 bedeni aşmak(1)

Soru: Yedi bedenimiz olduğunu söylediniz; eterik beden, zihinsel beden gibi. Hint dilini Batı psikolojisine uyarlamak bazen zor oluyor. Bizim Batı da böyle kavramlarımız yok. Dolayısıyla bu farklı bedenleri dilimize nasıl çevirebiliriz? Spiritüel sözcüğü sorun değil ama eterik sözcüğü nasıl çevrilecek? Ya astral? Bu sorunu nasıl çözümleyebiliriz?

Sözcükler çevrilebilir; ama sizin bakmadığınız kaynakların yardımı ile. Yüzeysel bilinçlilik araştırmalarında Jung Freud’dan daha iyiydi ama Jung’un çalışmaları da yalnızca bir başlangıçtı. Bilgi parçacıklarından bir şeyler çıkarılabilir, sonra da bu parçacıkları birleştirebilirsiniz.

Üstelik ne söylediysem sizin terminolojinizi kullanarak söyledim. Batı dilinde olmayan tek bir terim kullandım: Nirvanik. Diğer altı sözcük -fiziksel, eterik, astral, zihinsel, spiritüel ve kozmik- Hint dilinden alınma değildir. Yedincisinden Batıda hiç söz edilmez. Onu bilen kimse olmadığından değil, anlatılamaz olduğu için.

Bu terimler size sorun yaratıyorsa, onların yerine “birinci” “ikinci” “üçüncü” sözcüklerini kullanabilirsiniz. Onları sıfatlar ve terimlerle tanımlamaya çalışmayın; yalnızca tanımlayın. Bu yeterlidir. Hangi sözcüklerin kullanıldığı önemli değildir.

Bu konuya pek çok açıdan yaklaşabilirsiniz. Rüyalarla ilgili Freud’un, Jung’un ve Adler’in terimleri kullanılabilir. Onların bilinç diye adlandırdığı birinci bedendir. Bilinçaltı dedikleri -tam olarak değil ama yaklaşık- ikinci bedendir. Toplu bilinç adını verdikleri -yine tam olarak değil ama yakın- üçüncü bedendir.

Kullanılacak ortak terimler bulunamadığında yenileri yaratılabilir. Bu daha da iyidir çünkü yeni sözcükler eski kavramları çağrıştırmaz. O zaman daha iyi anlaşılır.

Eterik, gökyüzü ve uzayla ilgili anlamına gelir. Astral en küçük, sukshma, sonuncu, atomik, maddenin varoluşunun sona erdiği noktada var olan demektir. Zihinsel sözcüğünde bir sorun yok. Kozmikte de öyle.

Sonunda yedinciye geldik: Nirvanik. Nirvanik tamamen yok olma, mutlak boşluk anlamına gelir. Artık tohum bile yoktur; her şey yok olmuştur. Bu sözcüğün linguistik anlamı “alevin söndürülmesi”dir. Alev sönmüştür; ışık söndürülmüştür. Böyle olduğunda nereye gittiğini soramazsınız. Yalnızca varoluşu sona ermiştir.

İşte Nirvana alevin sönmesidir. Artık o hiçbir yerde değildir, ya da her yerdedir. Belirli bir varoluş noktası, zamanı ya da anı yoktur. Artık o boşluğun kendisidir, zamanın kendisidir. Varoluştur ya da varolmamaktır; fark etmez çünkü o her yerdedir, iki terimi de kullanabilirsiniz. Bir yerdeyse, her yerde olamaz, her yerde ise bir yerde olamaz. Bu yüzden hiçbir yer ile her yer aynı anlamdadır. Demek ki yedinci beden için nirvanik sözcüğünü kullanmalısınız çünkü yerine geçebilecek daha iyi bir sözcük yok.

Sözcükler tek başına bir anlam taşımazlar. Yalnız deneyimlerin anlamları vardır. Bu yedi bedenden bazılarını deneyimlediyseniz sizin için anlamları olabilir. Her boyutta size yardımcı olacak yöntemler mevcuttur.

Önce fizikselden başlayın. O zaman diğer aşamalar size açık olacaktır. İlk beden üstünde çalıştığınız anda ikinci size görünecektir. Onun için fizikselden başlayın. Her anının farkında olun. Yalnızca dışa dönük bir farkındalık değil. Bedeninizin içten de farkında olabilirsiniz. Dışarıdan göründüğü şekli ile elimin farkında olabilirim ama içsel bir duygu da vardır. Gözlerimi kapattığımda elimi göremem ama orada bir şeyin var olduğunu hissederim. Onun için bedeninizin yalnızca dıştan görünüşünün farkında olmakla kalmayın. Bu sizi içe götüremez. İçsel duygu çok farklıdır.

Bedeninizi içten hissettiğinizde hayatınızda ilk kez bedeninizin içinde olmanın nasıl bir şey olduğunu anlayacaksınız. Ona yalnızca dışarıdan baktığınızda onun gizlerini öğrenemezsiniz. Ancak dış hatlarını, başkalarına nasıl göründüğünü bilirsiniz. Elimi siz de benim gördüğüm gibi görürsünüz. Bu objektif bir şeydir. Onun var olduğu bilgisini benimle paylaşırsınız. Ama elime bu şekilde bakıldığında içsel olarak tanınamaz. Ortak bir mal olmuştur. Siz de onu benim bildiğim kadar iyi bilebilirsiniz.

Elimi ancak içten gördüğümde o paylaşılamaz bir biçimde benim olur. Siz onun içerden nasıl göründüğünü bilemezsiniz. Bunu yalnız ben bilebilirim. Bildiğimiz bedenimiz bizim bedenimiz değildir. O herkesin objektif bir biçimde bildiği bedendir. Bir doktorun bir laboratuarda incelediğinde gördüğüdür. Asıl beden o değildir. İçselliğe giden yol yalnız kişisel ve özel biçimde bilmektir, herkesle ortak olarak bilmek değil. Fizyolojinin ya da psikolojinin bedenimiz hakkında içsel bilgiler edinememesinin nedeni budur; onlar dışarıdan gözlemler, bu yüzden yalnız fiziksel bedeni bilirler.
Bu pek çok ikilemlere neden olur. Bir kişi kendisinin içten güzel olduğunu hisseder ama bizler onu dış görünüşünün çirkin olduğuna inanmaya zorlayabiliriz. Biz toplum olarak bu düşüncede olduğumuzda o da bunu kabullenebilir. Ama içinin çirkin olduğunu düşünen kimse yoktur. İçten yalnız güzellik duygusu gelir.

Bu dıştan duygu aslında gerçek bir duygu değildir. Yalnızca bir moda, dışarıdan empoze edilmiş bir kriterdir. Bir topluma göre güzel olan bir kişi başka bir toplumun bakış açısına göre çirkin olabilir. Tarihin bir döneminde güzel sayılan bir kişi başka bir dönemde çirkin görülebilir. Ama içteki duygular hep güzellikle ilgilidir. Bu yüzden dış kriterler olmasa çirkinlik de olmazdı. Toplumsal olarak paylaştığımız bir güzellik ve çirkinlik imajı vardır. Güzellik ve çirkinlik kavramları olmasının nedeni budur. Hepimiz kör olsaydık çirkin insan olmazdı, herkes güzel olurdu.

Demek ki ilk adım bedeni içten hissetmek. Beden değişik durumlarda değişik içsel duygular taşır. Bunlar aşık olduğunuzda, nefret hissettiğinizde farklı farklıdır. Buda’ya göre, “Sevgi güzelliktir” çünkü o sevdiği zaman güzel olduğunu içsel olarak hissediyor. Ortada nefret, öfke, kıskançlık olduğunda içinizde kendinizi çirkin hissetmenize neden olan bir şeyler olur. Böylece değişik durum ve düşünceler değişik duygulara yol açar.

Kendinizi tembel hissederken başka, aktif hissederken başka, uykunuz geldiğinde başka duygular ortaya çıkar. Aradaki farklar çok iyi bilinmelidir. Ancak o zaman bedeninizin iç yaşamını tanıyabilirsiniz. Ancak o zaman içsel tarihinizi; çocukluğunuzun, gençliğinizin ve yaşlılık döneminizin coğrafyasını bilirsiniz.

İnsan bedenine tümüyle içten bakabildiği an, ikinci beden de otomatik olarak görünür. Bu ikinci beden artık dışarıdan da görülebilir. Birinci bedeninizi içinizden biliyorsanız, ikinci bedeni de dışarıdan bilirsiniz.

Birinci beden ikinci bedeni asla dışarıdan bilemez ama içerden baktığınızda onun dış yüzünü görebilirsiniz. Her bedenin bir iç bir de dış olmak üzere iki boyutu vardır. Tıpkı bir duvarın biri içe biri dışa bakan iki yüzü olduğu gibi. Her bedeni çevreleyen iki duvar olduğu için birinci bedene içerden bakarken, ikinci bedenin de dışarıdan farkına varırsınız.

Şimdi siz arada bir yerdesiniz; birinci bedenin içi ile ikincinin dışı arasında. İkinci, yani eterik beden yoğun bir dumana benzer. İçinden rahatlıkla geçebilirsiniz ama saydam değildir. Onun içinden dışarıya bakamazsınız. İlk beden katıdır. İkinci bedenin biçimi tıpkı birincisi gibidir ama o katı değildir.

İlk beden öldüğünde ikincisi on üç gün daha hayatta kalır. Sizinle birlikte yolculuk yapar. On üç gün sonra o da ölür. Buhar olup dağılır. Yaşarken ikinci bedenin farkına varabilmişseniz, bunu da izleyebilirsiniz.

İkinci bedeniniz bedeninizden dışarı çıkabilir. Meditasyon yaparken bazen aşağı yukarı hareket eder. Siz o zaman yerçekimi ortadan kalkmış, yeryüzünü terk etmişsiniz gibi bir his duyarsınız. Ama gözlerinizi açtığınızda yerde olduğunuzu görürsünüz; zaten oradan hiç ayrılmadınız. Yukarı çıkan ikinci bedeninizdi çünkü onun için yerçekimi mevcut değildir. Bu yüzden ikinci bedeni tanıdığınız an fiziksel bedeninizin bilmediği bir özgürlük duyarsınız. Artık bedeninizden çıkıp, sonra geri dönebilirsiniz.

İkinci beden deneyimleri yaşamak için ikinci aşama budur. Ve metot hiç de zor değildir. Yalnızca bedeninizden çıkmayı isteyin; ve işte dışarıdasınız. İsteğin kendisi, bu isteğin gerçekleşmesidir. İkinci bedenin bunun için hiçbir çaba sarf etmesi gerekmez çünkü onun için yerçekimi yoktur. Birinci beden için bu böyle değildir. Gittiğiniz bir yerden evinize dönmek istediğinizde yerçekimi ile savaşmak zorundasınız. Ama ortada yerçekimi olmadığında basitçe istemek yeterli olur. İsteğiniz gerçekleşiverir.

Hipnozda işin içinde olan eterik bedendir. Birincinin burada hiçbir rolü yoktur. Örneğin hipnoterapist size kör olduğunuzu söylerse gözlerinizde hiçbir sorun olmamasına karşın artık göremezsiniz; yalnızca kör olduğunuza inandığınız için. Burada etki altında kalan, telkini alan eterik bedendir. Derin bir transa girdiğinizde ikinci beden etkilenir. Sağlıklı bir insana, “sen felçlisin” dendiğinde yürüyemez. Bir hipnoterapist çok kesin bir dille konuşmalıdır. Ortada hiç şüphe olmamalıdır. “Kör olmuş gibisin” derse işe yaramaz.

İşte aynı bu şekilde ikinci beden yalnızca, “bedenin dışındayım” der. Sadece bedeninizden çıkmayı isterseniz, hemen çıkarsınız.

Normal uyku birinci bedene aittir. Gün boyu çalışma, stres ve gerginlikler yüzünden yorulan o olduğu için, gün sonunda gevşeyen de odur. Hipnozda uyuyan ikinci bedendir. O uyuduğunda onunla istediğinizi yapabilirsiniz.

Hastalandığınız zaman, hangi hastalık olursa olsun, bunun yüzde yetmiş beşi ikinci bedende başlamış ve oradan birinciye geçmiştir. İkinci beden telkine o kadar açıktır ki, tıp birinci sınıf öğrencilerinin üzerinde çalıştıkları hastalığa yakalandıkları çok görülür. Örneğin konu baş ağrısı ise, farkında olmadan içlerine dönüp, “Benim de başım ağrıyor mu? Bende de aynı belirtiler var mı?” diye sorarlar. İçe dönmek eterik bedeni etkilediğinden, telkin çalışır ve baş ağrısı yaratılır.
Doğum sancısı birinciye değil, ikinci bedene aittir. Bu nedenle hipnozla tamamen sancısız doğum yapılabilir. Kadınların hiç doğum sancısı çekmediği ilkel toplumlar vardır çünkü o kadınların kafalarında bu kavram yoktur. Ne var ki her toplumun ortak telkinleri vardır ve bunlar o toplumdaki her bireyin beklentisi haline gelir.

Hipnoz altında acı duyulmaz. Hipnoz altında her türlü ameliyat acısız yapılabilir çünkü ikinci beden acı olmayacağı telkini aldığında acı olmaz. Ben her türlü acının olduğu kadar her türlü hazzın da ikinci bedende oluştuğuna ve birinciye geçtiğine kesinlikle inanıyorum. Telkin değiştiğinde acı veren her neyse zevk verebilir. Tabii bunun tersi de mümkün.

Telkini değiştirin, eterik zihni değiştirin, her şey değişir. Yalnızca bunun oluşmasını kesin biçimde isteyin. İstemek ve yaptırmak arasındaki fark kesinliktir. Bir şeyi tümüyle, kesinlikle ve bütün benliğinizle istediğinizde bu irade, yaptırma gücü olur.

Fiziksel bedeninizden çıkmayı kesin biçimde istediğinizde bunu yapabilirsiniz. İşte ancak o zaman ikinci bedeni içerden görebilirsiniz. Fiziksel bedeninizden çıktığınızda artık birinci ile ikincinin arasında değilsiniz; ikincinin içindesiniz. Birinci beden yok.

Şimdi ikinci bedeni içerden görüyorsunuz; tıpkı birinci bedeni içerden görmüş olduğunuz gibi. Onun içsel çalışmasının, mekanizmasının, içsel yaşamının farkında olun. İlk deneyimde bunu yapmak zordur ama sonraları hep iki beden içinde olacaksınız; hem birincinin, hem de ikincinin. Dikkatiniz daima iki düzeye, iki boyuta çevrili olacak.

İkinci bedenin içine girdiğiniz an üçüncü, yani astral bedenin dışında olacaksınız. Astral söz konusu olduğunda irade bile gereksizdir. Sadece onun içine girme isteğinin var olması yeterlidir. Artık tümüyle ya da kesinlikle istemek gerekmez. İçine girmek istiyorsanız, girebilirsiniz. Astral beden de tıpkı ikinci gibi dumana benzer ama saydamdır. Bu yüzden onun dışına ulaştığınız an kendinizi içinde bulursunuz. Sınırları saydam ve görünmez olduğundan dışarıda mı yoksa içerde mi olduğunuzu bile bilemezsiniz.

OSHO
(Sessizliği Dinlemek, 81-100. sayfalar, Kuraldışı Yayınları)