Kitle İmha Silahları

Kitle İmha Silahları (KİS) sahibi ülkelerin bir yandan bu silahları, kendi güvenlikleri açısından, bulundurup üretmeye devam ederken diğer yandan kendi ülkelerinin dışında üretildikleri taktirde dünya barışının tehlikeye düşeceğini savunmaları, ne yazık ki inandırıcı olmaktan uzaktır. Dünyamızın barış, huzur ve güvenlik içinde varlığını sürdürebilmesi için her düzeyde yetkili şahısların kendi sorumluklarının bilincinde olup, etkin önlemleri almak üzere girişimlerde bulunmaları gerekmektedir.

Günümüz dünyasında teknolojik gelişim öylesine girift ve rekabetçi bir ortam yaratmıştır ki, ortalama bilgi sahibi vatandaş mevcut durumu kavramakta güçlük çekmektedir. Ülkelerin büyük yatırımlarla oluşturmaya çalıştıkları Kitle İmha Silahlarının (KİS) boyutları ve güçleri gerçekten bir dünya sorunu haline gelmiş durumdadır.

Kitle imha silahlarını Nükleer, Kimyasal ve Biyolojik olarak üç gurupta incelemek mümkündür. KİS izlemek ve denetlemek için Birleşmiş Milletler teşkilatı içinde oluşturulmuş kuruluşlar vardır. Bunlar Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA), Kimyasal Silahları Yasaklamak Teşkilatı (KSYT), Nükleer Denemeleri Yasaklamak Anlaşması (NDYA) ve onu uygulamaya koymak için kurulmuş olan teşkilat. Bu kuruluşların İngilizce olarak bilinen kısaltılmış adları, sırayla IAEA, OPCW ve CTBTO şeklindedir.

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı

UAEA veya IAEA 1956 yılında Avusturyanın Viyana şehrinde ufak bir birim olarak işe başlamış günümüzde 3,000 üzerinde personeli bulunan ve tüm dünyada faaliyet gösteren büyük bir organizasyona dönüşmüştür. Ajansın dünya ülkeleri ile olan ilişkilerinin başında nükleer silah üretimini engellemek ve bu amaçla denetimlerde bulunup sonuçlara ulaşmaktır. Ajans faaliyetlerini düzenleyen NPT (Non-Proliferation Treaty), yani Nükleer Silahların Yaygınlaşmasını Önleme Anlaşması 1 Temmuz 1968 yılında imzaya sunulmuş ve zaman içinde 190 ülke bu anlaşmaya uyacaklarını bildirmişlerdir. Ajansın denetleme ve izleme görevlerinden başka barışçı amaçlı nükleer teknolojinin yaygınlaşmasına da destek verme görevi vardır. Bu bakımdan elektrik enerjisi üretmek için inşa edilen nükleer reaktörler (güç santralları) konusunda teknoloji transferine aracı olmak da UAEA’nın görevleri arasında bulunmaktadır.

Kimyasal Silahları Yasaklamak Teşkilatı

KSYT veya OPCW harfleri ile bilinen bu teşkilatın kurulma fikri İsviçre’nin Cenevre şehrindeki silahsızlanma görüşmeleri sırasında 3 Eylül 1992 tarihinde ileri sürülmüştür. Kimyasal silahları yasaklama anlaşması 13 Ocak 1993 tarihinde imzaya açılmış ve 29 Nisan 1997 yılında kabul edilip uygulama başlatılmıştır. Bu teşkilatın merkezi Hollanda’da Den Hague şehrinde olup Viyana’da da bir şubesi bulunmaktadır.

Kimyasal silahları üç guruba ayırabiliriz:
a) Pratikte kullanımı olmayan kimyasallar. Bunların ancak deney veya araştırma amaçlı üretimi söz konusudur. 100 gramın üzerinde üretildikleri taktirde OPCW örgütüne haber vermek gerekmektedir.
b) Zehirli olan hardal gazının ham maddesi olan bazı kimyasallar, aynı zamanda solventlerde ve bazı tür mürekkeplerde kullanılmak üzere sınırlı olarak üretilmektedir.
c) Sanayide geniş kullanımı olan bazı zehirli gazlar. Örneğin, Fosgen adıyla bilinen kimyasal, bir KİS olarak tanımlanmış olduğundan yılda 30 tondan fazla üretildiği taktirde OPCW teşkilatına haber vermek gerekmektedir.

Nükleer Denemeleri Yasaklamak Anlaşması ve Teşkilatı

NDYA veya CTBT her türlü nükleer silah denemesini, askeri veya sivil, yasaklamaktadır. Bu anlaşma 10 Eylül 1996 yılında Birleşmiş Milletler Genel Konferansı sırasında kabul görmüş ve ülkelere 24 Eylül 1996 tarihinde imzaya açılmıştır. Bu anlaşmayı izlemek ve uluslar arası iletişimi sağlamak üzere CTBTO teşkilatı 19 Kasım 1996 yılında Viyana’da kurulmuştur. Görevleri arasında bu anlaşmanın mümkün olduğunca fazla ülke tarafından imzalanmasını ve uygulanmasını sağlamaktır.

Bu üç uluslararası teşkilatın dışında bir de Biyolojik silahları yasaklayıp denetlemek için bir kuruluş oluşturmak gayreti bulunmaktadır. Ancak, bugüne kadar yapılan tüm girişimler sonuçsuz kalmış, istenilen yapıda bir denetleme teşkilatı kurulamamıştır.

Nükleer teknolojiye sahip ülkeler arasında beş ülkenin özel bir durumu bulunmaktadır. Bu ülkeler nükleer KİS sahip olan Amerika, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin’dir. Ayrıca, Hindistan, Pakistan ve İsrail, resmen olmasa da, nükleer silah sahibi ülkeler arasında sayılabilirler. Bu ülkeler silahsızlanma politikasını nükleer silahların yaygınlaşmasını önleme politikasından ayırmakta ısrar etmektedirler. Söz konusu beş ülkede nükleer KİS üretimine son verildiği taktirde, bu çabaların doğal sonucu olarak nükleer KİS istenmeyen ellere geçmesi de engellenmiş olacaktır. Aksi taktirde bir yandan KİS üretimine devam edip, diğer yandan KİS istenmeyen ellere veya kendilerinden başka ülkelere geçmesine engeller getirmeye çalışmak, ikili bir standart uygulamak demektir. Bu bakımdan nükleer denemelere son vermekten öte, tümüyle nükleer silah imalatına son vermek ve mevcut nükleer KİS imha etmek gereklidir. Nükleer KİS sahibi ülkelerin bu silahları, kendi güvenlikleri açısından, bulundurup üretmeye devam ederken diğer ülkelerde üretildikleri taktirde dünya barışının tehlikeye düşeceğini savunmaları, ne yazık ki inandırıcı olmaktan uzaktır. Ünlü sinema aktörü ve dünya Barış Elçisi Michael Douglas, Ekim 2003 tarihinde Amerikan Kongresine (Millet Meclisine) şu sözlerle hitap eder [1]:

Size, 2000 yılında vermiş olduğunuz sözü hatırlatarak aynen aktarıyorum: Nükleer silah sahibi ülkeler, nükleer silahsızlanmaya yönelik tüm nükleer silah mevcutlarını yok etmeyi ciddi olarak kararlaştırmışlardır.

Devam edecek…

Dış Politika

On gün kalacaktı. Bu on gündüz, on da gece demekti. Rengarenk gündüzler, dopdolu geceler.

Geceliği bir kaç dolara gerçek taş duvarları olan şato ile malikhane arası bir yerde kalacaktı. Hazırlıklarını tamamlamış yanına ciklet, külotlu çorap, takı, iç çamaşırı çeşitlerinden beşer onar tane de paketletmiş üzerine de numuneler yazdırmış, eşinin valize koyduğundan da emin olmuştu.

İçecek konusu da düşünülmüş ve planlanmıştı.İki şişe viski Türkiye gümrüğü çıkışında, iki şişe de oranın havalimanın uluslararası bölümünden temin edilecekti.

Ondan sonra gelsin kızlar, gitsin karılar. Her biri onyedi onsekiz yaşlarında hem. Memlekette tık yüz dolar, geceliği ikiyüz dolar. Orada sadece on dolar. Bin dolar ile bir ay krallar gibi yaşanıyormuş. Cebindeki ikibin dolar aklına geldikçe yapabilecekleri gelemiyordu.

Uyur mu insan böyle bir cennette?

Hepsi tam olarak böyle olmasa da tamamına yakını bu düşüncelerle binlercemiz Romanya’ya seyahatler düzenlediler.

Bir kaç dolara kadın için!

Uzunca bir dönem Arapların Tarabya’yı kendilerine mesken etmelerinden farkı ne? İşin daha da garibi “komşu” dediğin ülkeye gitme nedenine bak…onların kadınları.

Şimdi de Cumhurbaşkanınız gitmiş…

…demiş ki;

“Romanya bize düzme mesafesinde.”

“Anlamadık beyefendi?”

“Romanya bize diyorum”…yüzme mesafesinde”

…bunu duyan Devlet Bakanınız Kürşat Tüzmen de;

“Cumhurbaşkanım böyle dedi ise bu emirdir hemen yüzerim”

Kıyıdan yüzerse 280 km yüzecek….kuş uçuşu ise 230 km.

Neden?

E artık ciklete, dona, çoraba ve bir kaç dolara karılanı düzmeye gitmekten başka hiç bir iş yapamadığınız Romanya Avrupa ülkesi oldu.

Kapısında yüzersiniz de, dilenirsiniz de…

…yakında kredi için domalmayın da.

SİMÜLAKR NEDİR? (Mış gibi yaşam!)

İnsanlar bilgisayarlarla kurdukları bağlantılarda kendi gerçek isimlerini, karakterlerini ve cinsiyetlerini gizleyerek “mış gibi” yapıyorlar. İşte bu mış-gibi yaşam şekline ve görüntülerine “simülakr” adı veriliyor.

Bilgisayarlardan bize, yani ana dili İngilizce olmayanlara, yapılan bir diğer küresel saldırı dil saldırısıdır. E-posta yazacaksanız Türkçe harflerin birçoğunu bulamıyor ve kullanamıyorsunuz. Ayrıca, terimler ve bilgiler de İngilizce. Bilgisayar uzmanı olmak için mutlaka İngilizce bilmek gerekiyor. Gençlere “İngilizce bilmezseniz dünya ile iletişime giremezsiniz, geride kalırsınız” şartlanması yapılıyor. İngilizce bilmek adeta bir ön şart haline getiriliyor.

Sadece gençler değil, şirketler ve iş yerleri dahi İngilizce isim takmaktan ve İngilizce sözleri reklamlarına eklemekten adeta şeref duyuyorlar. Ürünlere yabancı isim takmak yeni moda oldu. Türkçe sanki utanılacak bir dil haline getirildi.

Bir diğer sanal gerçeklik cep telefonları ile yaşantımıza girmiş durumda. Eskiden sabit telefondan bir kimse ile görüştüğümüzde o kişinin nerede bulunduğunu bilebiliyorduk. Telefon ya ev telefonu veya iş telefonu olurdu. Bugün ise sabit telefonların yerini cep telefonları almış durumda. Karşımızda telefonla konuştuğumuz insanın yerini artık bilemiyoruz. O kişiye herhangi bir yerde erişebiliyoruz. Bunun elbette ki faydaları ve kolaylığı var. İnsanlar cep telefonları sayesinde daha bağımsız hale geldiler. Bir haber bekleyen evinde veya iş yerinde beklemek zorunda değil. Ulaşmak da çok kolaylaştı. Ama o kişi hakkında bildiklerimize bir yeni belirsizlik de eklenmiş oldu. O da, mekân belirsizliği.

Karşımızdaki insan kendini nerede tanımlamak isterse orada oluyor. Yani sanal mekânda yaşayabiliyor. Bize yalan bilgi vermek isterse verebiliyor.

Fakat, cep telefonları insanları hem bağımlı hem bağımsız hale getirmiştir. Bağımlı olmuşlardır çünkü, cep telefonu olmadan evlerinden çıktıklarında bir uzuvları eksilmiş gibi hissediyorlar. Her yaşta ve her gelir seviyesinde insanların cep telefonu var. “Cep telefonum yok” deseniz, size tuhaf tuhaf bakıyorlar, “böyle şey olamaz, adam bana cep numarasını vermek istemiyor” şeklinde düşünüyorlar. Fakat cep telefonu sayesinde insanlar istedikleri yerden ve istedikleri anda konuşabildikleri için bağımsız olmuşlardır da denebilir. Ancak, cep telefonu kapalı olsa da kişinin nerede olduğunu saptamak artık mümkün. Belli bir süre önce kimlerle konuşmuş olduğunu da çıkarmak mümkün. Ayrıca cep telefonları kolaylıkla dinlenebiliyor. Yani, kişisel gizlilik ve özel yaşam diye bir şey kalmamış durumda. Başka bir isim altında alınan cep telefonu dahi izlenip dinlenebiliyor. Önemli şahısların gizli bir telefon görüşmesi yapabilmesi son derece zorlaşmış hatta imkânsız hale gelmiştir. Daha da vahim olan durum bu iletişim ağının kontrolünün kendi elimizde olmayışıdır. İletişimin özelliğini ve kişisel bilgilere sahip olma özgürlüğünü yabancı güçlere teslim etmiş durumdayız. Hem bilgisayarlarla aktarılan bilgiler, hem de telefon görüşmeleri kayıt ediliyor, okunuyor veya arşivleniyor. İlerde gerekir diye özel bilgiler saklanıyor.

Ayrıca, iletişimi sağlayan uydular bize ait değildir ve bu yabancı güçler her an haberleşme ağımızı çökertebilecek güce sahiptirler. Bir iletişim uydusu devre dışı kalacak olursa ülkede hem televizyon ağı hem de telefon ağı çöker. Son günlerde Türk Telekom şirketinde oluşan grev ile birlikte bazı önemli hatların kesildiğini ve iletişimde aksaklıklar yaşandığını öğreniyoruz.

Kültürel küreselleşme dilimizi de yozlaştırmak üzeredir. Cep telefonlarında yazılan mesajlar acayip bir özel dil oluşturmuş durumdadır. Bu dile sahip olmayan bizim orta yaş ve üstü nesil gençlerle haberleşmekte zorluk çekmektedirler. Onların dili ise ne Türkçe ne de İngilizce. Arada kalmış bir Tarzan İngilizce’si demek daha doğru olur. Yani, nesiller arası uçurum gittikçe açılmaktadır. Ülkemizde ne dil ne felsefi duruş ne de politik rejim konusunda ortak bir yapı, sağlam bir ortak görüş bulunmaktadır. Sağ yarı beyinle düşünen gurup ile sol yarı beyinle düşünen gurup arasında bir kopukluk ve gizli bir mücadele vardır. Bu durum, ülkenin derin ve ciddi bir kriz ile karşılaşabileceğinin işaretlerini vermektedir.

Ferdi Mutluluk ve Toplum
Kanımca, sorulması ve yanıtlanması gereken asıl soru şudur: Öncelikli olan ferdin mutluluğu ise bu mutluluk toplumun genel olarak huzurlu ve dengeli oluşundan soyutlanabilir mi? Yani kısaca, değişen dünyada yeni değerlere ayak uydurup milli ve geleneksel değerleri bir kenara mı itelim? Yoksa, toplumu birarada tutan kültürel bağlara önem verip kısıtlamalar mı getirelim? Kültürel küreselleşmenin kaçınılmaz etkilerine ne şekilde ayak uydurmalı veya karşı koymalıyız?

Karmaşada mutlu olmak mümkün mü?

Öncelikle, yanıtlanması gereken soru, huzursuz ve karmaşa içinde olan bir toplumda ferdin mutlu olması mümkün müdür? Veya, toplumun değişimini doğal kabul edip kendini akıntıya terk etmek mi mutluluk getirir? Kültürel olarak yok olmayı kabul eden insanlar mı daha mutlu olurlar, yoksa, kültürel değişime karşı koyup geleneklere bağlı kalmayı seçenler mi daha mutlu olur?

Günümüzde, Türk gençliği bu konuda kararsız ve bir arayış içinde olduğu görünümünü veriyor. Özellikle bu durumu kızlarda görmek mümkün. Bir kısmı başörtüsü ve türban takarak geleneklerine bağlı kalmayı seçiyor, diğer bir bölümü tüm batı değerlerine sarılarak tüketim toplumunun güncelliğini tercih ediyor. Fakat her iki gurup da teknik oyuncakları kullanmaktan büyük zevk duyuyor. Hepsinde cep telefonu var. Hepsi bilgisayarlara meraklı ve parası olanlar derhal en pahalı ve lüks arabaları kullanmaya bayılıyorlar. Yani, kısacası iki farklı dünya görüşünün çelişkisi Türkiye’yi adeta şizofrenik bir yapıya itiyor.

Küreselleşen dünyada insanlar hak ve özgürlüklerine sahip çıkan bireyler olmak yerine, uluslararası karteller haline dönüşmüş olan birtakım sanal güçlerin tanımak istediği kadar hak ve özgürlüklerle yetinmek durumundalar. Yani, istenen düşünen insan değil, tüketen insandır. Bunu sağlamak için de sürekli yeni gündemler, yeni modalar, sanal ve geçici zevkler, istekler yaratılmaktadır. Mutluluk bu açıdan kısa süreli, geçici, güncel oyalanmalar haline dönüştürülmüştür. Uzun vadeli planlar, amaçlar ve anlamlı girişimler adeta küçümsenir olmuştur. Bir zamanların “Bize plan değil, pilav lazım” sözü günümüzün düstur sözü haline gelmiştir, denilebilir.

Son 15-20 yıldır Türkiye halkı bir AB hayali ile oyalanmakta, geleceği adeta Avrupa Birliğine ipotek edilmektedir. Medeniyetin ölçüsü AB kriterleri imiş gibi bir gerçek dışı hayal peşinde koşulmaktadır. AB bizim için bir “simülakr” durumuna dönüşmüştür. AB kriterlerine uyum sağlayacağız diye geleneksel değerler küçümsenmekle kalmayıp Anayasadan bile kaldırılmak istenmektedir.

Bütünün Hayrı

Bu gidişi gören aydınlar ne yapmaktadırlar? Bir kısmı batı değerlerini kutsal saydıklarından, milli devlet görüşünü Kemalizm olarak tanımlamakta ve ikinci cumhuriyetten söz etmektedirler. Diğer bir kesim ise aşırı tutucu dinci ve katı kurallarla yönetilen bir Türkiye özlemi çekmektedirler. Oysa ki çözüm, güncel bilgiler ile oyalanmaktan değil, bilgelik yolunda ilerlemekten geçer. Bilge kişi şöyle der: “Bütünün hayrına olmayan benim hayrıma da olamaz”. Burada bütün, yakın çevreden başlayarak, dalga dalga halkalar halinde genişleyen insanlık ve doğa çevresidir. İnsan doğadan kopuk bir varlık haline getirilmek istense de yapısı itibariyle doğaya bağlı ve bağımlıdır. Şu halde, doğayı koruması ilk görevidir. Büyük şehirlerde yerleri ve çevreyi temiz tutmak, her şehirli vatandaşın sorumluluğu olmalıdır. Bu ilk adımdır.

İkinci adımda yakın çevre aile ve dost, arkadaş çevresi gelir. Üçüncü adım ise ülke, toplumun bütünü ve ulus devlet kavramlarına önem verip onları korumaktan geçer. Çünkü, şahsi mutluluk ve karın doyurmaya yönelik davranışlar ve seçenekler kısa vadede bir fayda sağlasa da uzun vadede mutlaka ters tepkiler verecektir. İşte, Avrupa’da yaşamlarını sürdüren vatandaşlarımızın durumu. Onların durumu Türkiye halkındakinden de beter. Ne tam olarak yaşadıkları topluma uyabilmekteler, ne de geleneklerini sürdürebilmekteler. Bu konuda yapılmış olan Duvara Karşı filmi, Türk gelenekleri ile toplumun değerleri arasındaki çatışmayı çok güzel gözler önüne sermiştir.

Dördüncü ve son adım, tüm dünya halklarına saygılı olmaktan ve elde bulunan gücü milli çıkarlara alet etmemekten geçer. Yani, “Ya benden yanasın veya bana düşmansın” yaklaşımı yerine, “Hepimiz bu dünyanın insanları olarak barış içinde yaşamanın yollarını bulmalıyız” felsefisini uygulayabilmek. Sözlerimi Mevlâna Celalettin Rumi’nin bir dörtlüğü ile bitiriyorum:

Beri gel, daha beri, daha beri.

       Bu yol vuruculuk nereye dek böyle?

   Bu hır-gür, bu savaş nereye dek?

Sen bensin işte, ben senim işte.

      Ne diye bu direnme böyle, ne diye?

                    Ne diye aydınlıktan kaçar aydınlık, ne diye?

         Topumuz bir tek olgun kişiyiz, bir tek.

      Ne diye böyle şaşı olmuşuz, ne diye

Farkında Olmak

Bir gün susmayı öğrendim. Öyle bir sustum ki belki sonsuza kadar susacaktım. Çünkü susmak benim küçücük dünyamda babamla kurduğum iletişim tarzıydı.

Babam akşamları eve yorgun dönerdi. Ben bütün gün evde sıkılır onun gelişini iple çekerdim. Daha o kapıdan girer girmez boynuna atılır onunla oynamak isterdim. Sarılır, öper sonra da, hadi odana git, derdi. Yemek hazırlanınca annem çağırır bu defa masada bir araya gelirdik babamla. Onlar annemle konuşurken ben araya girer, sesimi duyuramayınca da bağırırdım. Babam sinirlenir, ´Bütün gün insanlara kafa patlatmaktan bunaldım, birde sen kafamı ütüleme!´ derdi. Annem de ´Bütün gün zaten seninle uğraştım, bir çift laf da mı konuşturtmayacaksın babanla?´ diye çıkışır, beni odama gönderirdi. Çaresiz bir şekilde boynumu büker odama yani hapishaneme doğru yol alırdım. Babam arkamdan, ´Bizim bir odamız bile yoktu, her şeye sahip, hâlâ ne istiyor anlamadım.´ diye bağırmaya devam ederdi. ´Keşke benim de bir odam olmasaydı, keşke bizim de evimiz bir odalı olsaydı da hep birlikte otursaydık´ derdim içimden; ama yüksek sesle söylemeye cesaret edemezdim. Yemekten sonra babam kanepeye uzanır, eline kumandayı alır, televizyon seyrederdi. Beni yanına çağırır biraz severdi. Onun izleyeceği önemli bir şey varsa beni adeta yerimden bile kıpırdatmazdı. Azıcık hareket edip koşup oynamaya çalışsam oda hapsim yeniden başlardı.

Bir gün anladım ki susunca babamla daha iyi anlaşıyoruz. Bu defa susarak yapabileceğim oyunlar geliştirmeye başladım. Önce resim yaparak başladım işe. Babam çizdiğim resimleri çok beğeniyor; ´Bak, böyle uslu uslu oyna işte.´ diyordu. Babam bazen göz ucuyla bakıyor, resimle ilgili bir şey sorsam afallıyordu. Ama bana kızarak beni artık odama göndermiyordu. ´Son günlerde ne de akıllandı benim oğlum.´ diye komşulara anlatıyordu annem halimi. Resimlerim arttıkça ortalık dağılmaya başladı. Annem ´Odanı topla!´diye odama kapattığında işe nereden başlayacağımı bilemiyordum. Ben bunlarla uğraşırken zaman geçiyor; ama odamı toparlamayı beceremiyordum. Annem odama gelip ´Bak sana resim yapmayı yasaklayacağım.´ dedi bir gün. Susuyor olmamı usluluk olarak değerlendiren ailem resim yapmayı da elimden alırsa ben ne yapacaktım?

Bu düşüncelerle bir aile tablosu yaptım. Babam eve gelince uygun zamanı kolladım. Her zamanki gibi yemekler yendi, odaya geçildi. Babam oturur oturmaz çizdiğim resmi getirdim. Babam baktı. Hım, dedi ´Çok güzel olmuş. Bu adam benim herhalde.´ dedi. Ben ´Hayır o adam değil, bu çocuk sensin.´dedim. O ´Hayır, bu adam benim, bu çocuk sensin, bu küçük kız da arkadaşın.´dedi. Ben yine ´Hayır, o büyük adam benim, bu küçük adam sensin, bu küçük kız da annem.´ dedim. Babam benimle uğraşmaktan vazgeçip: ´Peki neden bizi küçük çizdin?´ dedi. Heyecanla başladım anlatmaya. Ben büyüyüp adam olacağım. İş bulup çalışacağım. Siz yaşlanıp küçüleceksiniz. Beliniz bükülecek, komşumuz Ahmet amca ile Ayşe teyze gibi küçücük kalacaksınız. Ben işten geldiğimde yorgun olacağım. Siz benimle konuşmaya çalıştığınızda işyerinde kafam şişmiş olacağından sizi duymayacağım bile. Siz benimle bir şeyler paylaşmak istediğinizde ´Hadi odanıza çekilin de kafa dinleyeyim.´ diyeceğim. Ve bir de bağıracağım ´Her şeylerini alıyorum. Sıcacık odaları da var, daha ne istiyorlar´ diye.

Annemle babamın gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Duyduklarına inanamıyorlardı. Bana sarılıp beni öyle içten bir okşayışları vardı ki sonsuza kadar konuşsam hiç bıkmadan dinleyecekler gibiydiler.

Farkında olmalı insan… Kendisinin, Hayatın, Olayların ve Büyüyen Çocuğunun…