Sahip Olduklarımızın Farkında Mıyız?

REKLÂM, Gerçeği bir bakıma da bir başka türde süslemek hayâl ettirmektir.

REKLÂM, Gerçeği iyimser bir açıdan dile getirmektir…

Brooklyn köprüsünde, bir bahar günü, kör bir adam dilencilik yapıyormuş. Dizlerinin dibine bir tabela koymuş. Üzerinde “DOĞUŞTAN KÖR” yazılı imiş.

Herkes dilencinin önünden geçip gidiyormuş. Bir REKLÂMCI bunu görmüş. Tabelayı almış, arkasına bir şeyler yazmış, olduğu yere tekrar bırakmış.

Ne olduysa olmuş….. Gelip geçen ve bu tabeladaki yeni yazıyı okuyan herkes, başlamış dilencinin önündeki şapkaya, habire para atmaya….

Bir cümle yetmiş, onca kişiyi etkilemeye ve dilencinin şapkasının kısa sürede ağzına kadar parayla dolup taşmasına…

Ne mi yazıyormuş?

“GÜZEL BIR BAHAR GÜNÜ…
AMA BEN BAHARI GÖRMÜYORUM

Yildizlar ve Atesbocekleri…

Yildizlar ve Atesbocegi
Rabindranath Tagore
Ceviri yapan bilinmiyor

“Yildizlar atesbocegi sanilmaktan korkmazlar” der Tagore.
Ne guzel bir laf Tanrim…Dusunuyorum da sanirim en buyuk korkumuz oldugumuz gibi
gorunmek….

Yumusacik kalbimizin fark edilmesi, nahif yonlerimizin kesfedilmesi,
cesaretsizligimizin anlasilmasi, korkularimizin paylasilmasi sanki zarar
gorecegimizin en buyuk isareti….

Kabuklarimizin altinda kendimizi saklamakta ne kadar da ustayiz…Ve ne kadar guclu
korunuyoruz kalkanlarimizin ardinda…

Hissedilmeden, el degmeden, sevgimizi gostermeden…Istridyeler, deniz minareleri,
midyeler…Kirpiler ve kaplumbagalar gibi…

Sahi koruyor mu bizi bu catlamamis sert kabuk? Kimse incitemiyor mu duygularimizi,
inanclarimizi, benligimizi…Yoksa zarar mi veriyor bu urkeklik, bu kabuk bize?

Hissettiklerimizi golgeliyor, yansitmiyor mu gercek kimligimizi? Duygularimizi
bastiriyor, elele tutusmamizi engelliyor mu?

Eger bir yildiz gibi isil isilsam ve bir yildiz kadar parlak, ne cikar atesbocegi
sansalar beni…Belki en hoyrat yurek bile atesboceginin o ucucu, masum, sevimli
cocuksuluguna el kaldirmaya kiyamaz..!

Guclu kapilarin arkasina kilitlemeden korkakligimi, sevgi istegimi, en insani
yonlerimi kayitsizca sunabilsem…Bu sert kabugun agirligindan kurtulup bir kus
gibi ucacagim ozgurce…

Anlasilacagim ve bir ayna gibi yansiyacagim karsimdakine…O da cozulecek
belki..Samimi ve guvenliksiz, silahsiz biriyle goz goze gelince…

Oysa bir gorebilsek bunu…Kalmadi boyle insanlar demesek…Guven duygusuna bu
kadar muhtac olmasak…Kirilmaktan korkmasak…Incinsek, yaralansak…Ne olur bi
darbe daha alsak..Yeniden acsak kendimizi, atabilsek o kabugu… Denesek… Risk
alsak…Yanilsak…Fark etmez…

Tekrar tekrar bikmadan denesek…Ve kucaklassak yeniden…Tipki eskisi gibi…Ne
oldugunu anlayamadigimiz o yirmibes yildan oncesi gibi…O zaman farkedecegiz ne
kadar cok ozledigimizi birbirimizi…Neler biriktirdigimizi, kaybolan degerlerimizi
ne kadar cok ozledigimizi…

Beraber geldik, beraber gidiyoruz oysa. Vakit az paylasmak, sarilmak
icin…Yasadigimiz cografya zor, sartlar agir…Yuregi daha fazla kusturmemek
lazim…Sirtimizda agir kufeler, her gun katlanan…Sevgiye cok ihtiyacimiz
var…Ufukta kara bir kis gorunuyor..Ancak birbirimize sokulursak atlatiriz o
gunleri…

Kirin o agir, o sert kabuklarinizi…Kurtulun bu yukten…Korumuyor o kabuklar,
aksine zarar veriyor bize…Yanlizliga mahkum ediyor…Hepimiz bir yildiziz…
NE CIKAR ATESBOCEGI SANSALAR BIZI…

Rabindranath Tagore

Sevgiyle kalin…
Oldugunuz gibi, kabuksuz…

A-DEM

Bir çay sohbeti tadında olabilir mi?

Demli Çay..

Dem.

Deme yahu!

Sohbetin konusu da dem (-dem kökü) olsun…

Aslen “yaşamak”, “nefes almak” kökünden farsça sözcük..

Bir dem, belki bir soluk diye çevirmek mümkün.

Hani derler ya “daha demlenemedim” diye, aslında mecaz gibi kullanım belki ama kelimenin köküne daha sadık bir kullanım…

Ne demiştik;

“Farsça…”

Bir de benzeri Arapça bir kelime var:

“DEME”

Anlamı;

“KAN”
ve
“TOPRAK”

“İbranice” de de aynı anlamda…

🙂

Yani adem’in kökü “TOPRAK”

Bildiğimiz ADEM, peygamber ADEM.

ADEM ismi gökten zembille inmiş bir özel isim değil…

Aramaik, (sami dilleri) kök olarak

“kan ve toprak”

…kökünden türemiş…

Arapça’sı ve Farsça’sı böyle.

Türkçe’de sanki yeniden demlenmiş…

Ne deriz;

“Demli çay”

Nasıl deriz?

“Tavşan kanı”

Dem ve Kan.

Soluk
Nefes
Kan
Toprak

Bir de demet var!

Demet ne?

Demet diye saplı bitkilerin bir elin taşıyabileceği kadar kesilenine diyoruz.

Türkçede “bağ” demetin tam karşılığı…

Türkçe dedik ya, acaba Demet hangi dilden girmiş güzel Türkçe’mize?

“dem” ve “demet”

Ne alaka?

Bir demet maydanoz
Bir demet papatya
Bir demet sarımsak

İon, yani Frigya’nın ion lehçesinden geliyor.

Batılı kafalara göre YUNANCA..

Oysa Anadolu da İON.

Anadoluya ait bir uygarlık yani Luwi, Hitit ve devamı sonucundaki helen öncesi uygarlık…

Pekiiii… İon dilinde…DEMET ne demek?

*

-Ne demek?
-Biraz daha soluklanalım…Çayları tazeleyim..
-Daralttın ha!
-He he he!

*

“DEMETER”

…bol ve bereketli Toprak anlamına geliyor.

Ve Batı ve orta Anadolu’nun buğday TANRIÇASI..

-ÇASI..

Yani çok doğal olarak “ANA tanrıça kültü”ne bağlı..

Toprak ANA…

Dişil Tanrı…

Sonra dönüşüyor, aramaik dilde erkek oluyor:

“ADEM”

Kökü “toprak” olan “kan” olan bir söcük bugün bile Anadolu’da eril yani erkek çağrışım yapmaz..

Hemen hemen her kültte ve kültürde olduğu üzere dişidir.

Toprak anadır…

Yoksa…

Yoks…

Yok…

Yo…

Adem dişi olmasın?

Evrim Kanun Olursa

Geçenlerde televizyonda tartışma programlarında (genellikle türbanın üniversiteye girme konusunda) rastladığım bir kaç cümle hakkında birşeyler yazmak istedim.

Diyorlardı ki, bu bir teoridir, henüz kanun olmamıştır.

Ülkemizde ne yazık ki liselerde felsefe dersleri ya hiç okutulmuyor ya da konular yetersiz öğretmenler tarafından üstünkörü okutuluyor. Dolayısıyla, felsefi konularda, özellikle de bilim felsefesi konusunda inanılmaz bir cehalet hüküm sürüyor.

Yaygın bir yanılgı, kuram ile yasayı hiyerarşik kavramlar sanmak. Bu yaygın yanılgıya göre, ortaya atılan kuramlar, ispatlandıktan sonra terfi ederler ve kanun olurlar.. Eski Milli Eğitim bakanlarından Vehbi Dinçerler bile böyle bir yanılgı içinde olduktan sonra, bu kurumun tedrisatından geçmiş olanlara diyecek bir şey kalmıyor!

Kuram (teori, nazariye) ve yasa (kanun) birbirinin devamı olan kavramlar değil, kapsamları farklı kavramlar. Henüz öngörü aşamasında olan düşünceye hipotez denir. Kuram ise, hipotezin çok ötesinde, birbiriyle ilgili olgular bütününü açıklayan, deney ve gözlemle desteklenmiş sistematik bir modeldir. Yasa ise tek bir somut olayı açıklayan formülize edilmiş bir tek önermedir. Yasalar kuramların parçasıdır. Lorentz dönüşümleri, ışık hızının geçilmezliği, madde enerji eşdeğerliği, görelilik kuramının yasalarıdır. Belirsizlik ilkesi kuantum kuramının, ohm yasası Maxwell elektrodinamik kuramının, F=ma, etki tepki yasası, kütle çekim yasası, Newton kuramının yasalarıdır.

Bir başka yanılgı, ispat (tanıtlama) üzerine.. Pozitif bilimin, yasaları, kuramları ispatlanmaz. İspatın, yani uslamlama ile öncüllerden yola çıkarak doğru türetim kuralları ile teoremlerin türetilmesi demek olan tanıtlama, pozitif bilimlerin konusu değildir. Tanıtlama, matematikte ve mantıkta olur, tümdengelimseldir. Pozitif bilim ise tümevarımsaldır. Fermat teoremini, asal sayıların sonsuzluğunu, bir haritadaki farklı alanları komşu alanları farklı renkte olmak üzere boyamak için dört rengin yeterli olduğunu, aynı düzlemde şekli ve konumu ne olursa olsun iki alanı tam ortadan ikiye ayıran bir doğru bulunduğunu, hipotenüs teoremini tanıtlarsınız ama iki kütlenin arasındaki çekimin kütlelerle doğru, aradaki uzaklığın karesiyle ters orantılı olduğunu, termodinamik yasalarını, ohm yasasını, ışık hızının geçilmezliğini, üzerine hiçbir kuvvetin etki etmediği bir cismin hızının değişmeyeceğini… tanıtlayamazsınız. Bunlar deney ve gözlemlerle doğrulanır ya da yanlışlanır ama asla uslamlama (akıl yürütme) ile tanıtlanamaz veya çürütülemez.

Kısacası, evrimi değişim olarak ele alırsanız zaten bir yasa halindedir. Ama canlılığın açıklanmasında kullanılan “evrim teorisi” şeklinde ele alırsanız da hiç bir zaman yasa (kanun) olmayacaktır. Bu öyle bakanlar kurulu kararıyla 371 evet dedi, hadi yasa olsun şeklinde bir anlayış değildir.

bir gözüm diğerinde

“Gerçeklik, davet edilemez; o size gelmelidir.”
Krishnamurti

Yine bir 8 Mart…
Yaşamak dediğimiz günlük hayatımızı “çatışma” haline dönüştüren nedir?
Son günlerdeki çok zaman ayırdığımız internet paylaşımlarımızın doruğuna gelip yerleşen facebook olayına ben de face me ismini verdiğim bir yazışma grubu oluşturarak katıldım. Grup ilgilenen herkese açıktır.
Temel sorumuz; yaşamı sürüklenişten çıkarmak olası mıdır?
Bu sorunun kendisi sayısız soruyu tetiklediğinden, yanıt arayışlarımızı, hem doğudan hem de batıdan çeşitli düşünürlerin görüşlerini değerlendiren paylaşımlarla sürdürüyoruz.
Düşünmek edimi adeta erkek egemen tarihiyle ağır bir miras. Kadın üzerine düşünmüş erkeklerin edasını bir yana bırakmak bile hiç kolay değil bu açıdan.
Gerçekliğe ulaşmak için ne yapmalı?
Kadın hakları diye tepinip durduğumuz, erkek egemen diye şikâyet ettiğimiz toplum oluş-turul-urken,
bu sırada kadın ne yapmakta idi?
Sorunun kaynağını bulmadan, yüzeyden sorunu çözmek imkânsızdır.
Kadın ne yaptı ya da yapmadı da erkekler egemen oldular? Diye de sorabiliriz bu soruyu.
Ben Freudien bir soru sormak gafletinde bulunayım; gerçekte egemen erkek midir?
Kutuplaşmalar, yükselen sesler ve isyanlarla birlikte uğuldamaya başlar buradan itibaren.
Tüm insanlığın, devasa ve artık neredeyse kemikleşmiş sorununa çözüm nerededir?
Bu satırlar aracılığıyla şu daracık yerde çözüm üzerine neler öneri olur?
Her disiplinin kendi bakış açısına uyacak bir yanıt bütünü kuşatabilir mi?
İşte böyle sorular yumağı, girdabına alıyor zihnimizi. Aklımız aracılığıyla varmamız gereken içgörüyü kazanmalı… Sorunu erkek ve kadın olan “insan” boyutuna çıkarmalıyız.
Sorumluluk ve büyümek istiyor bu emek tabii.
Ancak tüm insanlığı içine alan, bütüncül iç görüden çıkan eylem yaşama kendi etiğini kolayca ve insanca zerk eder.
İnsan olabilmenin, bir kadın tarafından doğurulmak ve yine bir kadın tarafından büyütülmek ile başladığını düşünecek olursak, kadının yücelmesi, kadınca olanın iyileşmesi insana ulaşmanın tek yoludur.
Kadının masumiyetini kutsamak gerçeklik midir? Galiba bu soru bizi ikilemlerimizin uçlarında çalkalıyor.
Okuyucularımı şimdiden uyarıyorum… Soruların olası yanıtlarının ucunu açık bırakmaktan başka çarem olmadığını üzerine düşündükçe sizler de fark edebilirsiniz.
Kadın ve erkek olmanın zihinsel süreçleri üzerine düşünmeliyiz. Kendimizi karşı cinsimizin yerine koymayı öğrenmeliyiz. Kendimiz büyümeden büyütemeyeceğimizi anlamalıyız. Evrensel gerçeğe doğru yol almaya niyet etmeliyiz.
Evrim dediğimiz başka nedir ki?
Tüm insanların kadın günü kutlu olsun.
Ayşegül Denizci
08- 03- 2008
İstanbul