Panenteistik BEN’im

Başka hiçbir şeyle, hiç kimseyle çevrelenmemiş, körlerin dünyasıyla karıştırılmamış. Kimliğinizi korumanın çaresiz atakları yâda zihninizle karıştırılmamış. Yerlerin en sadesi, “Ben Varım”. Ruhunuzun(soul) ritmini, kalp atışını işitmeye başladığınız yer. “Ben varım, bu nedenle Ben-im” Hepsi bu. Tüm mesele bu. Tüm mesele bu.

O hep oradaydı. O, hiç bir zaman karanlığa, cehenneme gitmez. Asla kaybolmaz. O, sadece siz-siniz. Siz, hala körler dünyasında, hala bir biçimde hipnotik yaşamda, hala kendini nasıl daha iyi, daha mükemmel yaparım, diye meraklanan sizsiniz. Gerçekte karanlığa geri dönen sizsiniz. Çünkü varoluş ”Ben-im” her zaman oradadır, her zaman bekler, her zaman bilir. Eğer kendi kişisel buhranınıza girerseniz, kaosa girerseniz, hezimete uğrarsanız. O aldırmaz. O, aldırış etmez.  Çünkü o ” Ben-im”, sizin hep orada olduğunuzu bilir. Kral ya da kraliçe olmanızla, dünyanın en zengin insanı olmanızla kendinizin veya etrafınızdaki körler dünyasındaki diğer insanların şeytanlarına ya da ejderhalarına dayanamamanızla ilgilenmez. Çünkü o, hep oradadır.

Sizin hangi mitleriniz var?

Bir milletin gelecegi kendi ürettigi mitlerle yakindan alakalidir. Bir millet kendini nasil görüyorsa bu toplum bakisi icindeki fertlere de üc asagi-bes yukari yansir. Kendini edilgen, caresiz gören bir toplulugun fertleri de kendini caresiz görecektir. Bu nedenle de degisim icin gereken cabayi göstermeyecektir. Bu toplumdaki fertlerin arzusu kendilerine güvenilir bir yer bulup orada emekliligi beklemektir. En büyük hayalleri de zaten zorunlu yapilmasi gereken boyunduruktan kurtulup gercek isteklerini emekli olunca yerine getirmektir. Kendi isteklerini hic deneyimlememis birisi icin emeklilik zamaninda da degisik eylem gösteremiyecektir. O yine emekliliginden emekli olmak isteyecektir. Artik ölüm onun icin son emekliliktir.

Diger taraftan degisken toplum mitine adapte olmus bir halk kendinin sinirsiz olanaklara sahip oldugunu, her tuttugunu koparabilecek yetenekre sahip oldugunu zanneder. Bu tip topluluklarda bireylerin üstünde sinirlayici baski pek bulunmaz. Onlar kendi mutluluklarinin kendi ellerinde olduklarini bilirler. Herseyi yapabilme hissi ne kadar degisimi tetiklese de yine de bazi ters etkileri de vardir. Herseyi yapabildiklerini zannedenler kibirli olurlar. Onlarin sinirlari kendi kibirleridir. O yarisin icinde olamayanlar ise kendilerini yetersiz ve ezik hissederler.

Ufuktaki Enerji Etkileşimi-5.ci ders

Gerçek zihnin, yaşam boyu sürmüş bi uyuşukluktan uyanarak ortaya çıkıyor.
“Sonsuzuk seni eline geçiriyor”  diye devam etti Don Juan, “bunu sana göstermek için kullandığı yolların başka hiç bir nedeni, amacı ya da değeri olamaz. Ancak senin yapman gereken, sonsuzluğun saldırıları için hazırlıklı olman. Muazzam büyüklükteki bi darbe için sürekli hazır tutmalısın kendini. Bu, büyücülerin aklı başında, sağduyulu biçimde sonsunsuzlukla yüz yüze gelme yoludur.”

Bu olayın ardından Castaneda çok huzursuzluk duyar ancak her zamanki gibi kendini işlere gömerek bu tasadan kurtulmaya bakar. Bi gece yine yazdıklarıyla meşgulken aniden bir hal içine girer, bunun bi bayılma, ya da psikolojik bi nöbet olduğunu sanır ancak az sonra gözlerinin önüne muazzam bir narçiçeği leke gelir ve sonra okuyabildiği sözcükler halinde patlar. Çok hızlı devinmekte olduğundan bi çok detay aradan kaçar Castaneda için. Bu yaşadıklarının heyecanı içinde merakla Don Juan’a koşar her zamanki gibi ve olanları anlattığında;

Uyanış çok bunaltıcı olabilir

“Uyanış, farkında olmak çok bunaltıcı olabilir. Bir gözünüzü açarsınız ve gerçekten orada ne oluyor görürsünüz. Ve gerçekte kim olduğunuzu görürsünüz. Ve sadece diğer gözünüzü de açmak zorunda olduğunuz düşüncesi – yoğunluk, bu farkındalığın gerçek yoğunluğu- çok bunaltıcı olabilir.

Sizin gibi bir gözü açık birisinin, körler dünyasına dönüp, görmeyi açıklaması çok zor, çok çok zor olur. İki gözü açık biri için,  bir gözü kapalı birine bu realiteyi açıklamak da çok, çok zor görüyorsunuz. Yapabileceğiniz tek şey, iki gözünüzün de açık olduğu bir varlık olduğunuz noktada, o noktada yapacağınız tek şey, diğerinin gözlerine bakmak ve onların her iki gözü de görmesine izin vermek.

Sözlerle konuşmaya gerek yok. Yapılması gereken eylemler yok. Uyanmış, aydınlanmış bir varlığın gözlerini görmeleri için –her iki gözü görmeleri için-basitçe izin vermek. Bu kadar basit. Söylenmesi gereken ne varsa, o anda söylenir. Görüyorsunuz, bu kadar basit. Bu kadar basit.

Insan ne icin yasar?

Insan dünyaya geldi geleli bu soruyu yanitlamak istemistir. Söylentilere göre soruyu ilk yanitlayanlardan biri Platon’dur. Ona göre insan dogruyu, iyiyi ve güzelligi bulmak ister. Dogru bilimi beraberinde getirmistir, iyi ahlaki ve güzellik ise kendi kendini tanima acisindan önem tasimaktadir.

O halde bir ben vardir, bir de benin disinda olan, burada bilim ile betimlenen bir dis dünya vardir ve bunlarin arasinda baglanti kurmaya calisan iyilik sistemi. Baska filozoflar da ayni konuda fikir yürütmüslerdir ama bunlardan en belirgini Kant olmustur. O üc cümleyi soru halinde söyle ifade etmistir:

Neyi bilebilirim, ne yapmalıyım ve ne umabilirim?

Bu üc soru etrafinda insan dönmektedir. O yasamayi devam ettirmek icin yarinin gelecegini ummalidir. Ne kadar her attigi adimdan emin olmasa bile saglam zemine bagtigini ummalidir. Yapmak ile bilmek birbirini tamamlayan olgulardir. Birseyi yapmadan onun dogru oldugunu bilemez, bilemeden de birseyi yapamaz. O halde bilmek ile yapmak birbirine tamamlarlar. Biliyorum zannettigi seyi deneyimlememis ise o sanridan baska birsey olmaz.