“Sen okaliptüs ağaçlarını bilir misin? Uzun boylu ve güçlü ağaçlardır, çok su çektikleri için bataklık yerlere dikerler. Köylerde garip dost da derler hani. Yapraklarını elinle ovuşturursan güzel bir koku çıkar; adeta doğanın kokusu gibi, canlandırıcı, pişmemiş, ham bir koku. Bu ağaçların kabukları soyulur. Altlarından yeni deriler çıkar, hatta ilk soyulduğunda, insanın yeni çıkan derisi gibi, pembecik, azıcık kanlı görünür. İşte o kabuklar bana göre BİLGİ’dir. O ağacın kendi kanından canından üretip üzerinden attığı eski kabuğu! O kabuklar rüzgarın önünde oradan oraya uçuşurlar. Onları bulanlar, biriktirip yakarlar ve ısınmaya çalışırlar. Ama çok geçicidir onların verdiği ısı. Çünkü ölüdürler. Kendilerini üreten kaynaktan kopmuşlardır bir kere. Yani bilgi-kabuk geçicidir, senin beklediğin ısıyı sana hiç bi zaman veremezler ama yaptıkları şey aslında şudur; sana belki bir gün bir daha asla üşümeyeceğin kadar ısınabileceğin beklentisini verirler. Ve her defasında bu beklentiyi besleyip büyütürler. İşte sen ve senin gibiler o kabukların peşinde koşarsınız hep!” YENİ’den Doğanlara-Dağ Bağlantısı-Sibel Atasoy
Bilgisayarların vicdanı olabilir mi
- Hayır asla olamaz, çünkü…
- Evet olabilir, çünkü…
Senin Annen Bir Melek Değildi Yavrum
Kadınların en temel kapanlarından birisi çocuklarıyla kurdukları ilişkinin biricikliğine ait yapılan vurgular; etraf çocuk için kendini helak etmiş annelerle dolu ama bu alanda baba örneğine rastlasak da nadiren rastlıyoruz. Annelik söz konusu olduğunda “sınıfsız, ayrımsız, yekpare bir kitle” haline gelen kadınlar bu konuda hayatları boyunca “iyi annelik” konusunda bitmeyen bir tez hazırlıyor gibiler.
Bir annenin birinci görevi çocuğunu ne kadar sevdiğini, ona nasıl iyi baktığını herkese kanıtlamak, kocasını ihmaline göz yuman kitle bu konuda hiçbir tolerans tanımıyor ve bir kadının birinci görevinin çocuğu olduğu konusunda hemen uzlaşıyor. Hiçbir futbol takımının, siyasi örgütlenmenin bu kadar sağlam bir ortaklık altyapısı yok, annelik denilince akan sular duruyor, duran sular yeniden akıyor.
Eşekli Kütüphaneci Mustafa Amca
Yıl 1943.
Genç Mustafa’nın tayini kütüphaneci olarak Ürgüp Tahsin Ağa Kütüphanesi’ne çıkar. Devlet memurluğu o dönemde süper bir şey, çünkü özel sektör falan yok. Bizimki kütüphanede heyecanla okurları bekler; bir gün olur, beş gün olur, gelen giden yok.
Etraftakilerle konuşur, herkese anlatır:
“Bakın kütüphane bomboş duruyor, gelin kitap okuyun.” Gelen giden olmaz. Amirlerine durumu bildirir.
– Kardeşim otur oturduğun yerde, maaşını düzenli alıyon mu, almıyon mu?
– Alıyorum.
– Eee, o zaman ne karıştırıyon ortalığı, gelen giden olsa maaşın mı artacak? Başına daha fazla bela alacan, o kütüphaneye yıllardır kimse gelmez zaten…
23 yaşındaki genç memur “Ne yapayım, ne yapayım?” diye düşünür durur. Sonunda aklına bir fikir gelir, eşine söyler. Eşi önce “Deli misin bey?” der, ama kocasının bir şeyler üretme, işe yarama çabasını yakından görünce fikri kabullenir.
Ne yaptığını bilen kadınlara selam olsun
Çocuklar, anneleri çoğu kez hazırlıksız yakalardı eski dünyada. Bunca kalabalıklığı kazalara borçluyuz desek yeridir.
Yeni dünyada yeni anneler var; bilinçli, sadece sevgi ve sorumluluk hissi değil saygı duyabilen anneler.
Ne yaptığını bilen kadınlar onlar. Sizlere selam olsun.