GÜZEL BİR HİKAYE !!!

2008 yazında yeni bir heyecana hazırlıksız yakalandım. Planlanmadan başlayan her şey düzensiz ve çirkin olur demişler ama ben bu tezi çürüttüm. Plansızdı ama neşeliydi, tanınmıyordu ama güven veriyordu, sevmiyordu ama zamanla çok sevdi işte her şey karmaşıktı böyle bir zamanda çok istek vardı. Çekicilik, arzu, istek, eğlenceler, kahkahalar ve en önemlisi sonraları anlaşılan adının aşk olduğuna yeni inandığım bir duygu. Sevmek çok güzeldi.

Sevmek istiyorsan gözyaşına ve kırılmalara hazır olman gerek yoksa sen sevginin kolay mı kazanıldığını sanıyorsun eğer böyle düşünüyorsan yanılıyorsun. Sana ne kadar zorluklarla kazandığımı anlatacağım dinle; dilinden, lügatinden, DNA dan eksik etmiyorsun ama o seni gözünle bile istemiyor. Acıyor, acıtıyor ama kendini acıtmadan sana git diyor, sonra ne oluyor yine geliyor bazıları sahte bazıları yaşanmış oyunlarla yine geliyor. Yine o mutlu, o zevk alıyor, o istiyor ve birliktelik oluyor.

Toplum refleksi

Nokta dergisi son sayısında,kolay kolay unutulmayacak bir gazetecilik başarısı sergiledi.
Sokaktaki vatandaşın , Meçhul bir otoritenin buyruklarına karşı gösterdiği uyum ve tepkileri ölçtü.

Tiyatro sanatçısı Ezel AKAY’ a siyah bir pardösü giydirdi,eline bir de megafon verdi. Akay’ la nokta ekibi başladılar kentte dolaşmaya.

Önce yeni cami’ nin arkasındaki parka gittiler. Hava güneşliydi. Banklarda insanlar oturuyordu.
Akay megafonla bağırarak sert bir komut verdi:

‘ Derhal ayağa kalkın !…’

İtirazsız sessiz kurulmuş robotlar gibi herkes hemen ayağa kalktı.
Eminönü iskelesinde başka bir komut .

‘ Herkes hemen yere çöksün ‘

İskelede kim varsa hemen yere çöktü.
Beyoğlu’nda başka bir komut:

Bilim ve Halk

Bilim hiç bir çağda halka tam olarak ulaşmamıştır. Çok eski zamanlarda şamanların uyguladığı, daha sonra rahiplerin veya aristokratların, burjuvanın geliştirdiği bilimin yansımaları teknik ve teknoloji olarak çok sonraları halka ulaşmıştır. Ama halk bilimden hep uzakta kalmıştır. Bu aradaki boşluğu da hep dolduran şarlatanlar çıkmıştır.

Özellikle son yüzyılda bilim ile halk arasında aşırı bir fark oluşmuştur. Bu fark o kadar fazladır ki, aranın kapanması veya halkın o bilgi düzeyine çıkması imkansızdır. Buna eş olarak teknolojinin hayatımıza giriş hızı da tamamen kapitalizmin yönergelerine göre olmaktadır. Onlarca yıl önce geliştirilmiş yüksek teknolojik ürünler hayatımızı kolaylaştırmak için hemen girmezler hayatımıza. Önce elde olan stokların tüketilmesi bekletilir. Ardından seri olarak üretilmiş diğer stokların.

Bilim adamları ise gerek dilleri ile gerek işleyiş biçimi ile zaten halktan uzaktadırlar, uzmanlık alanlarında. İnceledikleri konuları halk düzeyinde anlatmaya kalksalar çalışmalarına devam edemezler. Tam bu noktada, bilimi, bilim adamlarından alıp halka aktarması gereken bir ara kurum veya kişiler olması zorunluluğu meselesi girer devreye.

ALLAH’A AÇIK MEKTUP

Biraz önce telefonla konuştum. Bir arkadaşımın kardeşinin karısı vefat etmiş. Tanıdığım bu kişinin yaşının 38 olduğunu varsayarsak kardeşi de 35’lerindedir büyük olasılıkla. Genellikle erkek kadından büyük olduğu için kadının yaşının 35’ten yukarı olma ihtimali çok düşük. Yuvasından yola çıkıp gideceği noktaya varmaya çalışan bir karıncayı bütün gün izleyip, yolun yarısında onun üzerine basmak ya çocukça ya da psikopatça bişey olmalı. Rahatsızlığım da bu noktada başlıyor ama bu noktada bitmiyor. Bu mektubu sana yazdım Allah:

“Sen kim olduğunu zannediyorsun da kendini “iyi”’den sorumlu devlet bakanı ilan edebiliyorsun. Sadece 6 yıl içinde 50 milyon insanın katline göz yumarken, doğmasına ve ya sonradan olmasına vesile olduğun sayısız kör, topal, felçli, şizofren, otistik, sağır, dilsiz’e utanmadan cennet meydanlarından sesleniyorsun. Mutsuz insan yaratmaktaki çıkarın nedir bilmem ama seni yıkmanın da senden kurtulmak demek olmadığını fark ettim. Öyle bir iz bırakmışsın ki homo sapiens hayatına, sana kafa tutan ne devrimciler geldi de kafa tuttuklarıyla kaldılar kara kalem tablona. Belki de Müslümanlar haklı, boyun eğmeliyiz sana. Ama duuur. Kaçamazsın hemen kelle koltukta. Kafana dayadığım şu silahı daha ateşlemiycem mektubum bitmeden. Şaka yaptım şaka, müslümanlar gibi ev köpeği olmaya da, bir reikici gibi götümü dönüp uyumaya da niyetim yok.

YAVAŞ ÖNSEZİ

10 Haziran 2001’de Arizona’daki FBI ajanı Ken Williams Newyork ve Washington’daki üstlerine bir elektronik mesaj dosyası gönderdi. 6 sayfalık belge şu kehanet cümlesiyle başlıyordu: “Bu mesajın amacı Usame Bin Ladin’in muhtemelen Amerika’daki sivil havacılık üniversitelerine düzenli şekilde öğrenci gönderme çabası içinde olduğu yolunda Büroya ve New York’a bilgi vermektir.” Bu belge artık “Phoemix mesajı” adıyla efsaneleşmiştir. Williams bir yıl boyunca Arizona’daki havacılık üniversitelerine çok sayıda “soruşturulması gereken” öğrenci girdiğini fark etmiş, fakat tehdidin aciliyetini göremeyerek ilerde dünyanın çeşitli noktalarında havacılık hedeflerine yönelik terörist eylemler geçekleştirecek bir kadro kurma çabası olarak nitelendirmişti.

Mesaj, onu okuyan analistler tarafından acil yerine “rutin”, “spekülatif”, “önemsiz” şeklinde etiketlenince hiçbir zaman merkezdeki radikal dinciler bölümü başkanı David Fresca’ya ulaşamayıp merkezdeki “ Kara delik”e düştü. Dünyayı değiştiren muhteşem fikirleri inceleyerek innovasyon tarihi hakkında epeyce bir şeyler öğrenebiliriz. Fakat bunların başarılarını hep ya fikrin, ya da onu düşünen zihnin parlaklığına bağlar, yayılmalarında ve yaratılmalarında çevrenin rolünü düşünmeyiz. Bu yüzden, bitişikteki açılımın’ eşiğinde olduğu halde fiyaskoyla sonuçlanan kıvılcımları incelemek de aynı derecede önemlidir. Phoenix mesajı işte bu başarısız kıvılcımlardan biriydi. Mesaj açısından başarısızlığın nedenleri, orta düzey analistleri önemi konusunda ikna edememesi, üstlere ulaşsa bile FBI’ daki organizasyon yapısının hemen harekete geçebilecek esnekliğe sahip olamamasıydı. Bunlara rağmen, dünyayı değiştiren fikirlerin izlediği süreci izleyebilseydi Williams’ın önsezisi saldırıları önleyebilirdi. Ancak bunun için bu ön sezinin başka bir önseziyle çarpışması gerekiyordu.