Hergeleci İbrahim’in sırrı

Yüzelli okka çeken ve ölümden başkasına yenilmemiş cihan pehlivanı Koca Yusuf ile iki kez karşılaşan ikisinde de yenişemeyen Hergeleci İbrahim’in kim olduğunu merak ederseniz diye :)))

Hergeleci, ecdadından pehlivan olup, hem hafif hem de oyuncuydu. Tüm zamanların en mahir -güreş-oyunlarını biliyordu. Kimse onu ele geçiremezdi, kıvraktı, çok zekiydi, kondüsyonu müthişti, sabırlıydı ve yerine bir cihan pehlivanı (Kara Ahmet) yetiştirebilmişti.

Yerine bir pehlivan yetiştirebilmek bildiğim en büyük meziyettir; çünkü tüm varlığını son zerresine kadar öğreteceğin biri TALİP olmuştur sana. Ve sen de gerekeni yapabilecek denli yüce gönüllüsündür. Çırağın seni yendiğinde tahta geçer. Bu senin en büyük başarındır.

Hergeleci İbrahim

Hergeleci İbrahim, İkinci Sultan Hamit devrinin en namdar pehlivanlarından biridir. Hergeleci lâkabı, babasının ve kendisinin katır sürücülüğü yaptığından dolayı izafe edilmiştir.

Evvelden tüccar malları katırlarla ve hayvanlarla bir yerden bir yere naklolunurdu. Kervanlar vasıtasile konaktan konağa götürülürdü. İbrahimin babası ve kendisi de mekkâricilik ederlerdi. Bu sebeple İbrahimin lâkabı Hergeleci diye yâdolunmıya, başlamıştır. Hergeleci lâkabının, pehlivanlığile alâkası yoktur. Birçok pehlivanlarımızın lâkapları pehlivanlıklarından mütevellittir.

Hergeleci, hafif okkada bir pehlivandı. Ancak ve azamî tam okka yetmiş okka idi. Halbuki, devrinin başpehlivanları yüz on beş kiloluk, yüz -otuz kiloluk adamlardı, yani hemen hepsi yüzer okkadan aşağı pehlivanlar değildi.

Hergeleci, Sultan Mecit devri pehlivanlarından meşhur Arnavut oğlu gibi usta ve zeki bir pehlivan idi. Ve onun gibi de okkası hafifti. Arnavut oğlu, daha hafif bir pehlivandı. Ancak altmış altı okka geliyordu.

Hergeleci, Sultan Aziz devri başpehlivanlarından meşhur Yörük Aliye benzer. Boyu, çehresi, ve hatları tam Yörük Alinin aynıdır. Yalnız, Yörük Ali, aaaaen okkadır. Yani Hergeleciden beş okka fazla bir pehlivan…

Yörük Ali, Hergeleciye benzemekle beraber, biraz daha kemikli, biraz daha adaleli idi. Yüzü de müdevverdi.

Hergeleci, ecdaden pehlivandır. Ve güreş tarihimizde büyük nam bırakmış bir babayiğittir. Hergeleci, küçük yapıda bir adam olmakla beraber, Koca Yusuflarla, Adalı Halil pehlivanlarla, Koca Rüstemlerle karşı karşıya çarpışarak meydan almıştır.

Hergelecinin güreş hayatı ve tarihi zengindir. Yaptığı güreşler üstadanedir. Hergelecinin çırağı, meşhur cihan pehlivanı Kara Ahmettir. Görülüyor ki, Hergeleci, çırağile iftihar duymuş bir pehlivandır. Çırağı, bütün cihanı Paris güreşlerinde yenerek nam almış bir Türk babayiğitidir.

Hergeleci İbrahim, anasıl Deliormanlıdır. Ve Ezerçe’lidir. Ustası da Ezerce köyüne yakın Torlaklı köyünden Deli Hafızdır. Deli Hafız, zamanının başpehlivanlarından idi. Ve güreş üstadlarından bulunuyordu.

Savaşçı küçük tirana yenilirse ne olur?

Ufak Tiranın işlevine geçmeden önce onun kavramsal anlamına tekrar göz atmakta yarar var:
https://blog.sonsuz.us/?p=3308

Savaşçı küçük tirana yenilirse ne olur?

“Ya kendilerini yeniden toplarlar ya da bilginin peşinden gitmeyi bırakıp yaşamlarının sonuna kadar ufak tiran saflarındaki yerlerini alırlar.”

Bence hayatın çift kutupluluğunun özü, Don Juan’ın bu cevabında kolayca görülebilir:
Kendini toparlayamadıklarında neden otomatikman Ufak Tiran safhına geçmiş oluyorlar?

Çünkü “kendini toparlayamamak”, kendine acımak ve bu duruma düşmesine neden olan kişi ya da olaya nefret duymak anlamına geliyor. Böylece insan AN’dan dışarı düşmüş olur artık sadece yenilgisinin acısını çıkarmak üzere yaşamaya başlar, böylece savasçıların en büyük yardımcısı UFAK TİRANa dönüşmüş olur.

Kendini toparlayamamış bu insanlara dışardan baktığınızda, kendileriyle ilgili değillermiş  de toplumu düzeltmek ya da daha yüce amaçları oluşturmak için kendilerinden vaz geçmiş görüntüsü yaratacak şekilde; şikayetçi, duyuları her an yanlışları seçen ve nefretle dile getiren kişiler görürsünüz. Sadece kötülüklere odaklanarak, çevrelerindeki insanların minik minnacık tiranları haline gelirler.
Bazıları nefretlerini öyle geliştirir ki, ufak tiran olmayı bile başarır. Onlara “kendine hizmet” yolunu seçmişler deniyor (  https://blog.sonsuz.us/?p=769 ) fakat varlıkları ile gerçek görücüler yetiştirdiklerini pek kimseler fark etmiyor.
Fark etmeyenler pişmektedir, bir bilgi insanı olma yolunda ilerlemektedirler.

Kendine ya da başkalarına hizmet, aslında birbirlerinin işlevlerini gören iki aşıktırlar.

Ibn ‘Arabi in Istanbul- Colin Azim Looker

Ibn ‘Arabi in Istanbul

A light-filled room, on one of the ‘Princes Islands’ in the Marmara Sea. The opening words of the first chapter of Muhyiddin ibn ‘Arabi’s Fusus-al-Hikam are being read, talked about, read and re-read. This circle is that of Metin Bobaroglu, Melami/ Bektashi. It is completely modern, of this time. This group has interests in and knowledge of many traditions; Sunni, Alevi, Sabatian, Kabbalist, Masonic, Christian, Rocicrucian (R+C) and visitors and members come from many backgrounds. In appearance these are normal secular people; one sees that no traditionally dressed ‘Muslims’ are present, but the conversation is to do with a deeper understanding of a harmonic balance between religious traditions, better the Source of all religious traditions, the ‘Reality’ underlying the enculturated Islam that is known.  I have attended some meetings of this group for over a year…  This particular circle is by invitation only…

This piece of writing is assembled from brief notes and has a  broken quality- it is not a continuous logical narrative; but I hope conveys a flavour and taste of this Sohbet.

Today is the first reading of the Fusus-al-Hikam…”Of the Divine Wisdom (al-hikmat al-ilahiyah) in the Word of Adam”…What is ‘Divine’; al-ilahiyah? What is ‘Wisdom’, hikmat? What is ‘Word’? and what is meant by ‘Adam’? We begin from ball-park, rough images, rapidly refined; with Metin questioning and accepting nearly every answer but always we are looking for more…because answers are accepted we quickly meld as a non-hierarchic group busily investigating as a group.

Before this Metin abi (simply used as ‘friend’, in colloquial Turkish, more literally, ‘elder brother’, titles of any kind are not used) had talked to introduce certain concepts…”Ibn ‘Arabi is important because he shows us Principles. Watching the nafs…like dog, nafs. If the Divine sees a kind if immorality it veils itself. Morality is very important. Everyone knows this…but not everyone is aware of it. You can see this.”

“The film ‘Agora’ …follows principles. There are Pagan, Christian, Jewish philosophies … the conflict between them is the root of modern problems. An order, a tariqat that loses contact with philosophy (= principles) becomes empty…Moses and Isa…freedom from slavery, separation, in Egypt; Moses the freedom of the physical slavery; Isa, Jesus, the freedom of the Spirit. Christians bring to the table we are nourished from love of freedom, and morality…self-sacrifice.

“Law” with Rome became tyranny. “Spirit”, Christ, Jesus…with ‘Christianity’ became tyranny. “Tradition”…with the Jewish people became tyranny. Pagan, Christian, Jewish are none of them a solution for us except as a harmony of all three. Muhammed harmonic unity of all three. But the Arabs took over Muhammed and made him a racist…

The question is “What can we bring to the table?”

Enlightenment is both Light and Heat. Light a fire. Ibn ‘Arabi explains the Archetypes typographically…a big service to us…Mevlana…to melt the heart.

No principles, means no intention, no aim, no god. Aim, the Will of ‘me’…to build my temple, come to the complete one, maturity – our maturity. Our maturity always calls us towards itself. It is our God”.

We read again “Of the Divine Wisdom (al-hikmat al-ilahiyah) in the Word of Adam”. The conversation will continue for the next 8 hours…the room lit by not only the luminescence of the Sun but another light, the Numinous. The room perceptibly brightens. Seeming elliptical remarks begin to bind together…into a substance of knowledge.

Adam…’adam, al-‘udum, equals in one meaning…nothingness. ‘The absence’, the non-being, the non-existence. Non-manifestation, “the fundamental state being situated beyond the existence or even beyond the One”. This body is the seed of Adam… Adam is ‘kufr’, covered, you cannot see a person in their feet, or their face; the real person is concealed, covered. It looks through their eyes…only there is it visible. “If I look at your leg I don’t see you…your soul…I see your leg. If I look at your hand, I see only a hand, not ‘you’. Only if I look into your eyes do I see your soul, you”.

Ilah…’Divinity’ equals completeness. ‘La ilaha illallah’, Kalam Tawhid, ‘word of unity’. Ilah is a cateogory. La ilah; pure concept, not images…Variable X of the function; then you can replace ilah with anything…it becomes a function of the Unknown. La…no unknowing.

To become a shepherd, you have to learn the attributes of the sheep. Allah equals here, shepherd.  To understand the attributes, the quintessence of a subject…equals Hakim. The Wise, Wisdom. Hikmet. The existence of Adam as a project…a project of Allah’s…in Adam there were faults, Jesus has no fault and he repairs; in Muhammed, the project is completed.

The human being cannot be known by reason; the human being is a celestial being. Human body is a connection with universe. The idea of ‘Ratio’. Nature has a reason and it is manifested- it is not human. But it is the seed for building a human, the spiritual temple.

Ilah- ‘Causa’, implies to be connected with Causa; the first relation, first binding, umbilical cord. Cut the bond with nature and be born into the word…Not the others, you. Nature has no Spirituality. Body born of body; Spirit born of Spirit…then you are El ilah…”The One who can build himself with his own hands”.

Aim…Abu Jahil (The prophets relative, Abu Hikma, Father of Knowledge, was called by Muhammed, Abu Jahil, ‘Father of Ignorance’) had many knowledges but no intention…all theory but for what? No aim, no Qiblah…Aql, the First Intellect, analogous to the Supreme Pen, (al-kalam), and ar-ruh, Spirit, has a meaning of bonding…

Spiritual connection; aim. Jesus, born from future, The Spirit. Seed is the aim. Human is related to aim. No aim, no human.

All existence has a name and its name is human. Tassaruf is the way not the end. If Adem is emptiness, Allah is the opposite.

The Word of Adam equals…The Essence of Adam. Adam is the self-revelation of God.

——————————-*——————————–

The island is beautiful, natural, full of fine houses built for foreign merchants out of ornamentally designed wood, old churches, forest. When there is something to be discussed, or a decision has come about to look at ibn ‘Arabi, calls go out and people come and gather at one of the houses on the island. Everything at these meetings is consciously beautiful; flowers, constant service with water, tea, coffee; wonderful food, as a self-service buffet. Sometimes we pause and eat and drink and then carry on the conversation. The writing above was from brief notes…hence its broken character…but I hope a certain quality, a taste, has been transmitted. Metin is from the Bektashi tradition, and in this tradition (as I have personally experienced many times) it is often the case that the Dede or Baba begins the Sohbet with “What is ‘God’ ” or seeks loose, but evolving, mutually acceptable definitions of key terms. Another characteristic Bektashi element is the pointing out that if I look at your hand, I don’t see you; I see your hand. Only if I look into your eyes do I see ‘You’. The soul of a person appears in their eyes, the light of the eyes. This was and is so important in Bektashi thought that one Bektashi will address another as ‘Nazarim’; ‘my glance’, ‘my favour’, as well as ‘Sultanim’, ‘my Sultan’. Historically almost identical terms were used by the Mevlevi (‘Nazarin’…’your glance’) though the revived Mevlevi seem to have lost this knowledge. It is known and accepted by knowledgable Bektashi that ‘something’ is directly transmitted eye to eye; a form of ‘direct mind transmission’, irradiation, ‘Fayd’, Tajalli, Rabita. And that a single glance from one of ‘The Great Ones’ has been known to utterly transform.

My wish in this case was to briefly open a window into another way of understanding the ‘study’ of Ibn ‘Arabi. Of course it is quite different to what one might find in Europe, because this is an introductory Sohbet for people of a certain tradition and background, and as it must be, the introduction begins from elements known to this particular group. It is nevertheless of interest that Metin at the end of the Sohbet said that future meetings will require of us more discipline, and that our aim is to hear what ibn ‘Arabi has to tell us, which in Metin’s normal mode of exposition means something like ‘to die in ibn ‘Arabi’, because he says that to really listen to anyone it is necessary to ‘die in them’. To ‘sing their song’, not our song. To come to the particular taste that they ‘bring to the table’ of Sohbet, for us all to taste.

————————————*——————————-

Sohbet continues…RBB, Rabb, Rabbita, Rabubiya…BB equals “Father”, R equals Fire. So, not just ‘Lord’ as Rabb ( also hebrew rabbi) is often translated, but something much more immediately meaningful, an action…”The Fire of The Father”. Metin says as a prayer-form; “Let me know by my own Divine Essence…you must give to me by me”. In a crucial sense gnosticism is the passing of this flame from eye to eye, from matured one to prepared one, simply as a fact; I doubt anyone in this room cares whether in the setting of tariqat, formal Murshid/ Murid relationship, or not. All these considerations are secondary. What matters is the passing of the flame.

————————————*————————————

In brief explanation…the ‘lighting of the candle’ is another Bektashi element of great importance. The ‘dervish’ is symbolised by the candle, the flame as ‘the Light’. The candle burns away…the ‘dervish’ as sacrifice to the Light. This is so central an idea that on the death of a Bektashi very little is normally said beyond “May his/her Light shine through the universes…may his/her candle be lit”. In the Bektashi Meydan (sacred ritual space) is a throne of candles…’the throne of Muhammed’. Whilst the Bektashi respect for women and humanitarianism is important it is noticeable that the man most often described by Metin as his Murshid was attached to no Tariqat (he described himself in jest as “of the Order of Pepper-Eaters” when queried); the poet Ismail Emre, who wrote his poems in a state of ecstatic revelation (he had to be told later what he had written). The prayer used by Bektashi for lighting the candles is “Basmala/ Bismi Shah, Allah, Allah,  Batin ikin ceragi veliyat Shams-i-Nur i Muhammed’. Roughly, “For the interior the candle of the saints The Light of The Sun of Muhammed” (ie Haqqiqa Muhammed, ‘The Reality of Muhammed’). This is a little of the background to the meaning in tradition of ‘passing the flame’.

Colin Azim Looker

KISAYOĞUN ÖYKÜLER VE DİĞERLERİ

Yazmak isimli ontolojik olarak belirsizliğini koruyan eylemde türün oluşumu önsellik içermez. Yazınsal türlerin oluşumu bütün yazın tarihi içinde insanın anlatım gereksinimini nasıl karşılayacak, onu en iyi nasıl anlatacak sorusu içinde erimiştir. X’I anlatma istemim bir çığlıkla sonlanıyorsa bu eylemin tür olarak bir şiire eğileceği ya da bir hitabet sanatı içinde metinleşeceği olasılıkları öngörülebilir. Derdim uzun bir yolculuğun başıma getirdikleriyse; geniş bir anlatım alanı olarak düzyazı türlerinin oluşması kaçınılmazdır. Bir destanın, mitolojik metinlerin, kutsal kitapların oluşumu yazınsal türleşmeyi anlatım gereksinimi içinde değerlendirmemizi sağlar.

Sözkonusu olan ontolojik olarak belirsizliğini koruyan bir eylemse ve öznesi insan ise; diğer bütün farklı disiplinlerde olduğu gibi, yazınsal alanda türleşmenin tarihi de sınırları belli bir düz çizgi izlemez, izleyemez de… Çığlık olarak anlatılmasına gereksinim duyulan bir X bazen yüzlerce sayfanın içinde eriyerek bir romana dönüşebilir ve zihinsel karşılığını geniş zamana yayılmış olarak bulur. Tıpkı bu örnek gibi; bir düzyazı metin şiirin bütün olanaklarını kullanabilir. Anlatım gereksinimi ve anlatılacak şey’in kendisini kendi tözüne en uygun biçimde aktaracak biçimde türleşmesi yazın alanı dışında da benzer yapıda bir yol izler; bir ressam, bir fotoğrafçı, bir yontucu hatta sayısal görüntü işlemcisi, hepsi insan varoluş tarihinin benzer kuralına uyar; meramını meramına en uygun yöntemle kurgular ve dışarı aktarır. Bu aynı zamanda sanat kavramının varlığı ve enerjisidir de…

Sanat diye tek bir kavramın oluşması ve zihnimizde bir tek’liğe denk gelmesi kökeninde aktarım, iletişim, yansıtma gibi şeylerin gereksinimlilirlik özelliği olması ve aktarım türlerinin tümüne bu niteliği ile ortak kavram anneliği yapmasıdır. İşte bu nedenle de; bizim saf tür olarak görüp tanımladıklarımızın özünde bütün türlerin içiçeliği, yani sanat kavramının kendi varoluş nedeni yatmaktadır. Yine bu nedenle, saf sanat türü sadece zihnimizdeki bir kabulleniştir, saf sanat türü yoktur. Saf’lık algısı türün kullandığı malzeme, kurgu, kendine özgüleşen diğer nitelikleriyle ilgilidir.Ana tür anlatı adıyla değerlendirilebilir ve buradan sanat, insanın varoluşu, bilinç, üretim ilişkileri, evrim, toplum, birey vb gibi anahtar sözcükler – bilimsellik eklerini de alıp- birbirleriyle etkileşerek ortak bir tartışmada asıl yerlerini bulur.

Çok uzatmadan; sanat, yazınsal türler ve insanın zihinsel evrimi ve buna bağlı değişkenleri, türlerin içiçeliğini ve anlatım gereksinimi ile nicelik, nitelik ilişkilerini çağrıştırdıysam üstteki giriş amacına ulaşmış sayılacaktır. Şimdi bu metne konu olan kısayoğun öykülere girelim…

Adlandırma bağlamında kısayoğun öykü

Kısa öykü, kısa kısa öykü, çok kısa öykü, minimal öykü, minyatür öykü, küçürek öykü, kısacık öykü, mikro öykü,; bütün bu isimlendirmeler konu ile uğraşan kişilerin gözüne, bir yerlerde çarpmış olmalıdır. Bu isimlendirmelerin ; short, short short, very short, miniature story biçiminde batıdaki karşılıklarını ve bizde özgün olanın küçürek, kısayoğun adları olduğunu belirtmem gerekiyor.

Kısayoğun öykülerin kendi dilimizdeki adlandırmaları her ne kadar başka dillerdeki çeviriler olsa da adlandırmanın batıdaki süreçsel niteliğine dikkat çekmeliyim; adlandırmalar öykü türünün alt gruplara ayrılma süreci ile birlikte yapılmaktadır. Öyküden kısa öyküye, oradan minyatür öyküye giden süreçsel niteliği adlandırma bağlamında doğru algılayabilirsek kendi dilimizde verdiğimiz örneklerin adlandırmasını da daha doğru yapabiliriz.

Şu ana dek olan adlandırmalar çok kısa yazılan öykülerin sadece boyutu üzerinden yapıldığından ve içerik ile ilgili değişkeni eksik bırakıldığından bir bileşik sözcük olarak kısayoğun öykü adlandırması uygun görülmüştür. Kısa, çok kısa, kısa kısa, küçürek, minimal, minyatür, mikro sözcüklerindeki çağrışım ve anlam türün sadece boyutuyla, hacmiyle ilişkilidir ve içeriksel bir tamlık taşımamaktadır.

Tür olarak kısayoğun öykü

Öykünün türsel evrimleşmesi kapladığı alan olarak çokluktan azlığa doğru giden bir çizgi izliyor. İşin ilginç yanı bilimsel-teknolojik yoğunlaşma dönemi ile öykünün de bu yoğunlaşma önerisini getirmesi; bilimsel teknolojik yoğunlaşmaya karşı öykünün bu eş yanıtı sanat kuramları açısından değerli bir veri sağlıyor. Bu konuda yapılacak zihinsel egzersizler bizi, daha önce de saptanmış olan, sanatın hayata içre bir kavram olduğu tezini yeniden doğrulamaya götürecektir.

Kısayoğun öyküde yapacağımız en önemli vurgu kısayoğunun bir öykü olduğudur. Bundan yola çıkarak yapılmış, yapılacak olan; kısa öykü öykünün alt türüdür gibi saptamalar öyküyü birkaç yüzyıllık tanımlarıyla değerlendirdiği için kendi içinde tutarlı görünecektir. Kavramsal olarak düşünüldüğünde, bir kavramın alt kavramı yine kendisidir. Benzeştirme yapacak olursak denizdeki bir damla da denizin kendisidir ve ona denizden bir damla denilmesi bu gerçeği değiştirmez. Denizin bütün niteliklerini taşır, denizden sadece temasını ayırıp damla biçimine dönüşmesiyle ayrılır. Bu nedenle alt tür biçimindeki sınıflandırmalar sadece öykünün varsıl potansiyeline bir ayraç açmaya yarayacaktır. Kısayoğun öykü de öykünün bütününe ilişkin nitelikleri gösterir.

Somutlarsam; kısayoğun öyküler öykünün bir alt türü değil, öykünün kendisidir. Yoğunlaşmış parçada bütünün kendine ilişkin özelliklerini bulabileceğimiz gibi kısayoğun öyküde de öyküye ait bütün tanımları buluruz. Bu vurgu, kısayoğun öyküyü diğer türlerden ayırmaya ve değerlendirmeye yarayacak temel anahtarımız olacaktır. Öykü kısalıp yoğunlaştıkça diğer anlatı türleriyle içiçeliği artacağından bu anahtar işimize yarayacaktır.

Türlerin geçişkenliği ve kısayoğun öykü

Anlatım gereksinimleri varsıllaştıkça anlatımın biçimleneceği türler arasında da dönemsel geçişkenlikler başlar. Mektup ile deneme arasında sıkışmış metinler, öykünün olanaklarıyla alt alta dizelenmiş şiirler, imge serpiştirmeleriyle şiirseli öne çıkartan öyküler; bunların tümü türsel geçişkenliğin durumu hakkında bize veriler sunar. Bir tür kendi özgünlüğünü buluncaya dek, bolca örneklerinin üretildiği ve tartışıldığı, yazınsal türlerin evrimi diyebileceğimiz bir ara tür dönemi yaşar. Bu dönemin gereksinimi , çokça örnek yazılması ve bu örneklerin tartışılabilecek olanaklarının oluşmasıdır. Üretilen ve tartışılan örneklerin nicelik olarak azlığı durumunda bir kısayoğun öykünün şiir, kısa şiir veya aforizma ile karıştırılma ve öyle tanımlanma olasılığı vardır.

Özdemir Asaf aforizma, şiir karışımı anlık kısa düşünsel metinlerinden birinde bize tartışabileceğimiz bir örnek sunuyor;

Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler ( Ö.Asaf)

Yalın haliyle, simgeler kullanılarak beyaz ve kir karşıtlığı ile temiz olanın daha çok kir gösterdiği anlamını veren, kısa, vurucu, 8 sözcüklük bir metin olarak görünüyor. Altında yatan güzel söyleme ile-bütün renkler aynı hızda kirlense bile birincilik beyazın olur-, bir aforizmaya denk gelir. Aynı metni dizelere ayırıp yazarsak bir şiir olarak okunur. Aynı biçimde metinde görebileceğimiz olay; bir yarışma, olayda geçen özneler, neden ve sonuç ilişkisi ile bir öykü olarak okunabilir. Kısa olması, vuruculuğu, verilmek istenen düşüncenin ya da anlamın yoğun olarak anlatılması, tümceden tek sözcük çıkartılsa anlamın yiteceği, tek sözcük eklense anlamın boğulabileceği, andan yola çıkıp evrensele ulaşması, somut anlatıma sahip olması gibi gerekçelerle Özdemir Asaf’ın bu eserine rahatlıkla öykü ve sayılan nedenlerle de kısayoğun öykü diyebiliriz.

Aynı tartışma olanağını A.İlhan da bize sunuyor;

BEKLE

Geleceğim bekle dedi

Ben beklemedim o da gelmedi

ölüm gibi bir şeydi

Ama kimse ölmedi (Attila İlhan)

Bekle isimli eser biçimsel olarak dizelerden oluşmuş görünüyor ve dizeler okuyucuya bu bir şiirdir iletisini veriyor.

Şimdi dizelerden çıkartalım ve bir öyküye ilişkin nitelikleri görelim.

Geleceğim bekle dedi, ben beklemedim, o da gelmedi. Ölüm gibi bir şeydi, ama kimse ölmedi.

Şimdi metin, okuyucuya tür hakkında başka bir ileti gönderiyor; bu bir öyküdür… Öykü olduğuna ilişkin son karşı çıkış geleneksel öykü algısını taşıyanlarca gelebilir, ama artık öyküde geldiğimiz yerde bir kısayoğun öykü gerçekliğimiz vardır. Bekle adlı eseri geleneksel öykü kalıplarından sıyrılarak, bunu öykünün bize verdiği bir varsıllık olarak değerlendirip artık bir kısayoğun öykü olarak tanımlayabiliriz. Metinde bir olay kurgusu, neden sonuç ilişkisi, karakterler ve ikincil olarak ruh durumları, olay karşısındaki tutumları kısa, vurucu, tekilden çoğula, andan evrensele verilmiştir. Tek sözcük çıkartıldığında anlam tamlığa ulaşmayacak biçimdeki dizayn da kısayoğun öykünün önemli niteliklerindendir.

Şiirdeki sözcük ekonomisi ile farklılığı; şiirdeki tek sözcüğün okuyanı götüreceği çağrışımlar evreni genişliğinin kısayoğun öyküde bulunmamasıdır. Şiir yazan bu nedenle kullandığı olası fazladan sözcük nedeniyle açık ve net bir biçimde değerlendirilemezken, kısayoğun öykü yazarı, okuyanı imgeler dolayımı ile tasarlanmış değil, varolan bir gerçekliğe götüreceğinden bu sanat mühendisliğinden sorumludur.

Kısayoğun öyküde alan kaplama

Başından beri ileri sürdüğümüz anlatım gereksinimi ve anlatılacak şey’in (olay, nesne, durum) nitelikleri, özü arasındaki iletişim tüm yaratılarda eserin kaplayacağı alanı belirler. Romanda kaplanacak alanı seçilen olay aralıkları, konu olacak karakterlerin sayısı, konunun betimlemeler potansiyeli vb belirlerken şiirde şiir yazan ile alılmayan arasında, imgeler nedeniyle oluşan çatallı evrenler nedeniyle ölçülmesi zor bir nitelik taşır. Kısayoğun öykülerde alan kaplama, kısalık nedeniyle, gözetilmesi gereken ciddi bir duruma dönüşür; artık sözcük sayısı boyutuna indirgenir. Betimleme yapılacaksa anlatılmak istenene katkısı ne olacağı sorusu öncelenir. Sözcük olarak sıfat bile kullanılacaksa aynı sorun gözetilir. Anlatılmak istenen gerçeklik, tür aracılığıyla tamlığına ulaştığı anda yazar da amacına ulaşmış sayılacaktır. Kısayoğun öykülerde alan kaplama ölçütü metnin boyutu ya da sözcük sayısıyla değil, tamlığa ulaşması için gerekli alan ile belirlenmelidir.

( bazen öykü yarışmalarının kuralları arasında şu sayıda sözcüğü geçmeyecek türünden ibarelere rastlamış olabilirsiniz. Yazınsal eserde anlatılma gereksinimi duyulan konu tamlığa ulaştığında belirlenen sözcük sayısını geçebilir. Bu nedenle yarışmalardaki bu ibareler, ama yarışmalara gelen eserler bunu gözeten eserler değil ki tepkisini göz ardı edersek, konu varsıllığına ket vurur.)

Alan kaplama konusunda Hemingway’den bir örnek;

For sale: baby shoes, never worn. (E. Hemingway)

Satılık: bebek patiği, asla eskimemiş.

Hemingway’in bu 6 sözcüklük öyküsü kısayoğun’un bütün niteliklerine uymaktadır. (Bu öykü kendisine sorulduğunda Hemingway’in “benim en iyi eserim” dediği söylenir)

Kapladığı alan, vermek istediği gerçekliğe ne taşmış ne de dar gelmiştir.
Yereli ve evrenseli aynı anda kucaklamaktadır.
Zaman sınırlamasızdır.
İnsanın toplumsal gerçekliğine ve birey varoluşuna yöneliktir.
Vurucu, çarpıcı ve etkileyicidir.
Bildiğimiz gerçekliği yeniden daha güçlü anımsatıcıdır.
Gerçeklik yeniden estetize edilmiştir.
Basit sanılanın özündeki derin gerçekliği açığa çıkartmıştır.
Zihin uyarıcıdır.
Empati kurdurucudur.

(Yukarıdaki başlıklarda araya serpiştirilmiş kısayoğun öykü özelliklerinin çoğunu taşımaktadır. Örnekler üzerinden giden tanımların, özelliklerin daha rahat anlaşılacağını düşünerek serpiştirme biçimini daha uygun görüyorum.)

Bir başka örnek de sözcük ve alan kaplamanın birebir aynı olmadığını, sözcük sayısı eşittir meramın anlatılması kural katılığının olmadığının gösterilmesi açısından önemli olacaktır.

KÖMÜR HIRSIZI
Annesi ve kardeşleri soğuktan ölmesin diye gecekondudan çıkıp çoktandır gözüne kestirdiği kömürcünün deposuna gece yarısı gizlice girdiğinde arkasından kapanan kapıyı açamadı. Deponun içinde kapıya vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu, vurdu,vurdu, vurdu, vurdu, vurdu… ( Ş. Öztürk)

Anlatılmak istenenin gerektirdiği sözcük ekonomisinin kullanılması kadar, anlatılmak istenenin yaratacağı etki için de sözcükleri uygun biçimde kullanabiliriz. Kömür Hırsızı’nda geçen “vurdu” sözcüğünün yinelenmesi öyküdeki akışının sürekliliğini gösterir ve bu durumuyla okuyucuyu da mekandaki karakterle aynı ortama alır; empatiyi sağlar. Kısayoğun öyküdeki gereksiz sözcük kullanımı ile sözcük yinelemelerinin kattığı etki arasındaki farkı izleyebiliyoruz.

Olay-Durum bağlamında Kısayoğun öykü

Durum ve olay öyküsü tanımlaması öyküyü bu iki türe ayırmaz; sadece bir öyküde ağırlıklı olanı bildirmek için kullanılır. Yoksa her iki biçim de bir öykünün yapısı içinde bulunmaktadır. Kısayoğun öykülerde olayı olan durumdan ve durumu olan olaydan söz etmemiz gerekiyor. Andan evrensele özelliğini anımsarsak eğer; anlık kesitlerin öykülenmesi doğal olarak durumu da anlatır; akan zamanda her an aslında bir durumdur, olayın her aşaması bir durumdur ve durum olayın o andaki kesitidir. İyice yoğunlaşan ve atomize olan kısayoğun öykülerde sözünü ettiğim yapı çok daha belirgindir.

Olay öyküsü tanımı için gerekli olan giriş, gelişme, sonuç bölümlerini model olarak kısayoğun öyküde bulamayız. Durum ağırlıklı olan bir çalışmada olay çağrıştırdıklarıyla tamlanır. Yukarıdaki örneklerde Satılık Bebek Patiği durum ağırlıklı, Kömür Hırsızı ise olay ağırlıklıdır. Patik öyküsü çağrıştırdıklarıyla olaya yaklaşabilir, kömür hırsızı ise sonuç kısmında kapıya vurma eyleminin sürekliliği ile duruma dönüşür.

Durum ve olayı 2 farklı ve karşıt olgu olarak algılamak ve bölümlendiği eseri buna göre değerlendirmek artık çok açıklayıcı bir tutum olarak görünmemektedir. Kanımca pratik bir değeri de yoktur. Algılarımızın, zihnimizin, bilimsel gelişmelerin de etkisiyle yoğun olanı fark edip şey’lerin daha moleküler boyutunda devinmesiyle birlikte eş gelişen kısayoğun öyküler uzayında bu farklı tanımların gereksizleştiği daha açık görülmektedir. Bu durum sanatın, kısayoğun öykü düzeyinde, gerçekliğe bağlanmada kurgu (fiction) yöntemi ile gerçekliğin kendisi olma arasındaki evrimsel süreci de göstermiyor mu?

GÖZLÜK
Yeni alınan kara gözlükler denenirken neredeyse yarım saat kalındı ayna başında. Karısı tamam artık, bu yakıştı deyip eline beyaz bastonu verdiğinde kalabalık caddeye bir fiyakalı dalışı vardı ki; görmeliydiniz… ( Ş. Öztürk)

Gözlük öyküsünde ikinci anlatımcı, okurlarını görme özürlü kahramanın hüzünlü ve yaşama tutkun gerçekliğine çağırıyor, bunu yaparken acınma duygusu yaratmıyor çünkü körlük; gerçekliktir.

Tartışma Notları

Genel ve geleneksel kanı ve düşüncelerle tür tanımlarında sürekli bir yazınsal sanat tümceleri kullanılıyor; öykü şiirin akrabasıdır, öteki diğerinin kızkardeşidir, birinin ötekine minnet borcu vardır… Bütün bu tanımlar sanatın üretim ilişkileri içinde kopartılmış durumlarının algısını açımlar ve bu yönüyle naif yaklaşımlardır. Sanatın üretim ilişkileri içindeki eş devinimini göstermek anlamında kısayoğun öyküler hem biçim hem de içerik olarak, iyi bir örnek olarak karşımızda duruyor.

Yine yanlış kanı, düşüncelerden biri kısayoğun öyküleri düzyazıyla yazılmış şiirlerden ayırmanın olanaksızlığı üzerindedir. Bir şiirde öyküsel dil kullanmanız ya da bir öyküde şiirsel dil kullanmanız bu iki türün ayrılmasının olanaksızlığını getirmez. Kısayoğun öyküler için anahtarımızın öykü olduğunu anımsarsak eğer; temel ayrılma ölçütü şiirde kullanılan-yaratılan imgelerin kısayoğun öyküde kullanılamayacağıdır. Kısayoğun öyküde imge kullanılmaz, kullanılırsa o bir kısa şiire ve onun tanmımsal aralığına girer; kısayoğun öykü ve şiir burada kesin sınırlarla ayrılır. İmge kullanmayan, imgesiz şiirlerde de durum aynıdır; bunlarda kullanılan metafor gibi yazınsal sanatlar kısayoğun öyküde kullanılmaz. ( yok eğer imge ve yazınsal sanat kullanmayan bir şiir var derseniz ben uzun süredir arıyorum ve bulamadım)

Kısa öykülerin kısalığı sağlamak üzere şiirsel dile çok daha fazla gereksinim duyduğunu savlayan R. Allen, bir türü tanımlamaktan öte melez bir tür önermektedir. Kısalığı şiirsel dille sağlama önerisi öykünün bunu kendi olanaklarıyla yapamayacağı anlamına gelir ki bunu yadsıyan örnekler çoktur. Şiirsel dille yazılacak bir kısayoğun öykü öyküden başka her şeye benzeyecektir. Yalın bir olaydaki yoğun gerçekliği yansıtan kısayoğun öyküler şiirsel dille; imge ve metaforlarla, gerçekliğin herkesin kendisine göre çok parçalandığı bir algılar dünyasını yaratacaktır.

Kısayoğun öyküler en sıradan olayda, durumda gizli olan evrensel gerçekliği görür ve bunu bütün şiddetiyle dışarı aktarır. İmgelerle ve yazınsal sanatlarla üretilmiş bir kısayoğun öykü ise okuyanını yazarın kendi gerçekliğine yaklaştırır veya kendi öznel gerçekliğinde sınırlı bırakır. Evrensel olanla bağlantısını kuramayan bütün eserler alımayıcının özenliğinde çok parçalılığa ayrılarak tüketimin nesnesi olma özelliğine bürünebilir.

Yoğun imgeler ile anlamın öyküde yoğunlaştırılması farklı şeylerdir; ilkinde söz konusu olan imge iken diğerinde anlamdır. Bir imgenin anlamı tüm alımayıcılarda farklı algılanabilirken kısayoğun öyküde somut gerçeklik, öykünün konusu alımayıcılarda benzer olarak algılanır.

Zihne düşen bir imgeyle yazılan kısa şiirlerden farklı olarak kısayoğun öykünün istediği emek, içinde hem yalınlığı hem de yoğunluğu barındıracağından, daha fazladır.

Kısayoğun öykünün kısalığı anlamın en yoğun verilişi ile orantılıdır. Kapı örneğini alalım;

Kapının geçit olarak anlamını yazmak isterseniz kaç tümce yeter?
Kapının anlamını ayrıdığı iç ve dış uzamlarla yazmak isterseniz kaç tümce yeter?
Kapının anlamını gidip sınıf savaşımlarıyla anlatacaksınız kaç tümce yeter?

Tüm bu alan artışlarına göre tümce sayısı artarken kısayoğun öykü yazarının ustalığı tam da burada başlıyor; alan genişledikçe o alanı yoğunlaştırıp daha kısa anlatabilmek… Kısayoğun öykü yazarı bir doğru orantıyı tersine çevirendir.

Kısa oluşu ve somut gerçeği yansıtması kısayoğun öykünün estetik haz taşımaması demek değildir. Estetik, kısayoğun öykünün yukarda sayılan özellikleri nedeniyle oluşumunda vardır.

Sanat üretimleri, üretim ilişkilerinin gelişimi, toplumsal anlağın gelişmesi ile paralel gittiği sürece gelişime açıktır. Kısayoğun öyküler bu gelişimin paralelliğine sağlam bir örnektir. Gelişmeyen sanat, tüketicileştirilmiş toplumların aksesuarı olacaktır.

Metnin bu kısmını bir örnekle bitirelim, iyi okumalar dilerim…

ESKİ İSTANBUL
Çöp vagonunu karıştırırken bulduğu şapkayı başına taktı çocuk. Diğerine dönerek, ” İstanbul değişti ulan, eskiden şapkayla dolaşırdı herkes” dedi. Arkadaşı ” hadi be!” deyip elini çöpün derinliklerine daldırırdı.

ŞABAN ÖZTÜRK

(Kurgu Düşün Sanat Edebiyat Dergisi 3. sayı 2010)

The other Wind- Öteki Rüzgar. Ursula K. Le Guin

When Tehanu was published I put a subtitle on it — “The Last Book of Earthsea.” I was wrong! I was wrong!

I really thought the story was done; Tenar had finally got her second inning, and Ged and Tenar were obviously happy-ever-after, and if I didn’t know exactly who or what Tehanu was, it didn’t bother me.

But then it began to bother me.

And a lot of things about Earthsea were bothering me, like do wizards really have to be celibate, if witches don’t? and how come no women at Roke? and who are the dragons? and where do Kargish people go when they die?

I found the answers to a lot of those questions in the stories that make the Tales from Earthsea.

So then I was able to find out who Tehanu is — and who the dragons are — in The Other Wind.

—Ursula K. Le Guin 

Ursula,Yerdeniz dörtlemesinin Tehanu basıldığında sonlandığını düşünmüş çünkü Tenar ve Ged doğal hayatlarında  sonsuzca mutlu görünüyormuş ve Tehanu’nun aslında kim olduğu da kendini ilgilendirmiyormuş!

Ancak Ursula fena halde yanıldığını söylüyor çünkü Tehanu kendini rahatsız etmeye başlamış, Ejderhaların kim oldukları Karg insanlarının ölüm hakkındaki düşünceleri Ve Roke adasının ne olduğunu anlatması gerektiğini anlamış. Böylece ÖTEKİ RÜZGAR’ı yazmak zorunda(!) kalmış. (bunun ne demek olduğunu bir yazar-aracı olarak gayet iyi anlıyorum. Ne derece rahatsız edici bir huzursuzluk olduğunu, yazmadan kurtulamayacağını!)

Bana kalırsa bu kitap gerçek bir baş yapıt.

Tüm insanlık dramını, dualiteyi ve kıyameti şahaser bir masal diliyle bize sanki “kolaycacık” anlatıvermiş. Ölümü ve sonrasını, buraya nasıl geldiğimizi ve kıyameti merak edenlere bu kitabı okumalarını öneriyorum ancak gerçek bir okuma yani simge lisanıyla yapılacak bir okumayı kast ediyorum.

Yakında kitabın bana söylediklerini (ki tüm içeriği daha önceleri vizyon ve rüyalarımda görmüştüm ve düşüncelerimle irdelemeşitim),yakında kısa bir metin ile sizlerle paylaşacağımı umuyorum.

Bin kere milyon kere tebriklerimle Ursula hemşire.